"Anlatanadam" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Anlatanadam" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Anlatanadam

Çiçek gibi tavsiyeler

25 Mart 2017

Arada ufak tefek yakınma dileklerim de olur, onlar da gerçekleşir! Daha geçen hafta sonu beni evden dışarıya çıkarmak ve sosyalleşmem için çayıra salmak isteyen Nünü’ye ‘Çok yorgunum, kafam davul gibi, kimseyle konuşmadan biraz yatıp dinlenmek istiyorum’ diye ayak diretmiştim. O an için başaramamış olsam da, meğer bu dileğim de hemen değerlendirmeye alınmış. Haftanın ilk yarısını yatakta 39 derece ateşle geçirdim. Dileğim başka bir şekilde gerçek oldu ve üç gün yatakta hiç konuşamadan yattım. Bademciklerim birbirini özlemiş olacaklar ki, artık ayrılığa dayanamayıp ortada birleşmişler. E, arada da hiç boşluk kalmamış. Onca yılın özlemi tabi, ne diyebilirsin?

Elim kalkmıyor ki sosyal medya hesaplarımı takip edeyim, gözüm netlemiyor ki iki haber okuyayım netten. En sonunda film dinledim ya! Bildiğin eski zaman TRT radyo programlarındaki piyesler gibi. Efekt Korkmaz Çakar! şeklinde biten radyo piyeslerine bayılırdım küçükken, aynı tadı yakalayamadım evde hasta yatarken.

Neymiş? Dileklerde daha detaycı olmak gerekiyormuş.

Bir tavsiye: Dilek dilerken iyi düşünün.

Tabi ki tavsiye olayını bu şekilde sallamasyon idare etmeyeceğim. Bu köşenin vaat ve kalite anlayışına iki virüsün darbe vurmasına müsaade edemem. Ama bu hafta hasatımız zayıf, anlayışınıza sığınıyorum.

Bir belgesel: Soyut, Tasarım Sanatı / Abstract, The Art of Design

Bu belgeselin aile hayatımızda yeri çok büyük. Çünkü Nünü’nün ilk on beş dakika sonrasında uyumadan ve ilgiyle seyrettiği en uzun ‘herhangi bir şeydi’. Tam sekiz bölümlük bir dev! Arka arkaya yapıştırdık, çok muhteşem işler gösteriyor, tasarımı her yönden anlatıyor, anlaşılır kılıyor.

Nünü bu aralar değişti. Artık hayatını ‘Tasarazzi’ yani tasarımın paparazzisi olarak yaşadığı için, sürekli farklı ürün ve konseptler araştırarak sosyal medyasında paylaşmayı, uykuya tercih ediyor. Halbuki kendisi uykuyla cari hesap tutan biridir. Bir gün öncesi bir saat eksik uyuduysa, hesaba yazar, illa o bir saat alacağını o hafta fazla uyuyarak tahsil eder. Onun tasarım tutkusu en kıymetli uykusundan bile önde. Birlikte seyrettik, ne güzel oldu!

‘Abstract’, bir bölümünde dünyaca ünlü illüstratör Christoph Niemann üzerinden, illüstrasyon ve tasarım ilişkisini anlatıyor. Bir başkasında Nike’ın efsanevi ayakkabı tasarımcısı Tinker Hatfield’in peşinde, ayakkabı ve tasarımı inceliyor. Sahne tasarımı, mimari tasarım, araba tasarımı, grafik tasarım, fotoğrafçılık ve iç mekan tasarımı alanlarında dünyanın en ünlülerinden tek bir kişiye gidip, konuyu onun diliyle anlatmışlar.

İşlerine sıradan hayatımızda aşina olduğumuz insanların düşünce ve üretim süreçlerine tanıklık ettik. Çok etkileyiciydi. Yahu nereden sıradan hayatımızda diyeceksiniz şimdi? Nedir bu sofistike yaklaşımlar?

Dostlar, ben de sabah akşam sanat sepet dolaşmıyorum. Ama bu yaratıcı adamların belgeselini seyredince, ‘A, bu arabayı o adam mı tasarlamış?’, ‘Vay arkadaş, bu kadın mı çizmiş o albümün kapağını!’ der buldum kendimi.

Biz belgesel seyrederken yanımızda düzenli şekilde debelenen bidik oğluşların bile kafasına iki bilgi zerk olmuş demek ki, bir mağazanın önünden geçerken ‘Baba bu ayakkabıyı da mı Tinker tasarlamış?’ diye sordular. ‘Tinker diyen dillerinizi yiyeyim sizin!’ şeklinde hissetsem de, ‘Olabilir oğluşum, o marka ve modelin tamamını Tinker tasarlamış çünkü’ gibi üst seviyeden bir cevap verdim. Nünü’yü teyakkuz halinde tutmasını bırakın,  altı ve sekiz yaşında iki çocukla tasarım konuşmamı sağlaması bile müthişti bu belgeselin benim için!

Bir dizi: Amerikan Suç Hikayesi – O.J.Simpson Davası

Orijinal adıyla ‘Amerikan Crime Story – People v.O.J.Simpson’, ne zaman bir dizi izleyip ‘tamam bu dizideki oyunculuk, seyrettiklerimin en iyisi’ dediysem karşıma çıkıp beni şaşırtan, ufkumu genişleten dizilerden.

Bir defa, sonucunu bildiğimiz bir gerçek olayı anlatıyor. Yani aslında çok ciddi bir dezavantajı var. Dönemin en ünlü Amerikan futbolu oyuncusu O.J.Simpson, eski karısını ve o an tesadüfen bahçede olan bir genç garsonu öldürdüğü şüphesiyle tutuklanmış, hakkındaki elli bin tane delile rağmen mahkemeden yürüyüp çıkmıştı. Bu dizi, bu süreci yaşatıyor işte.

Mahkeme filmi ya da dizisi seviyorsanız; en iyilerinden birisi. Tamamen gerçek olaylara ve mahkeme tutanaklarına bağlı kaldığı için, sonucun bilinmesi dezavantajına rağmen, enteresan bir şekilde, karar anına kadar tansiyonu gittikçe yükselten bir kurgusu var.

O.J.Simpson’ı Cuba Gooding Jr., savcıyı Sarah Paulson, Simpson’un avukatı Robert Shapiro’yu John Travolta oynuyor. En yakın arkadaşı Robert Kardashian’ı da, Friends dizisinin Ross’u David Schwimmer canlandırıyor.

Evet, yanlış okumadınız, filmde meşhur Kardashian ailesi de var. Kim Kardashian ve bacılarını başımıza sardıran bu babasıymış meğer. Bu dava sırasında, çok zengin ama sadece ünlü yancısı olan Robert Kardashian o kadar meşhur oluyor ki; anası danası kitabını yazarak, televizyonda boy göstererek başlıyor, bu davanın ekmeğini yiyorlar. Sonra malumunuz milyar dolarlık bir sektör haline geldiler. Ne davaymış arkadaş!

Bilirsiniz, bu şekilde gerçeğe dayandırılan dizi ya da filmlerin sonunda, ‘bilmem kim, bu davadan 32 yıl ceza aldı ve şu an bilmem ne hapishanesinde cezasını çekiyor’ gibilerinden bir yazı çıkar ve o ana kadar seyrettiğiniz oyuncunun yanına gerçek kişilerin fotoğrafları gelir. Çok sevdiğim bir andır benim bu. Filmin tamamına değişmem, öyle söyleyeyim.

On bölümlük bu serinin sonunda, bu şekilde bir beklentiye girdim haliyle. Donatella ve Gianni Versace, Kim Kardashian’ın çocukluğu ve diğer kardeşleri, şu an hala hayatta olan gerçek avukatlar, davada baş rollerden biri olan hakim, dedektifler, savcılar... İ-na-na-ma-dım!

Hiç bir film ya da dizide bu kadar çok insanın, bu kadar fazla bir benzerlikle kullanıldığına şahit olmadım ve inanın ki ben çok şey izliyorum!

Nete girip tanımadığım oyuncuların tiplerine bakıyorum, dizideki halleriyle alakaları yok. Dizide ise hepsi gerçek insanların neredeyse aynısı! Tabi ki makyaj teknikleri falan diye düşüneceksiniz. Elbette ben de biliyorum, işimiz bu. Ama seyretmeden anlayamazsınız, makyaj ötesi bir benzerlik yakalamışlar. Çok acayip!

O.J.Simpson davası, Amerikan medyasında tamamına yakını canlı yayınlanan en önemli davaymış. Televizyonlar tamı tamına 266 günden fazla bu davaya prime-time’da yer vermişler. Dizide seyrettiğiniz sahnelerin gerçeklerinin tamamı nette var. Onları da seyrettim. Resmen birebir aynısını çekmişler. Gerçekten bu büyük emeğe saygı duydum.

Bulup buluşturup seyredin, pişman olmayacaksınız.

Bir oyun: #kralmuhabbet

Bugün saat 19:00’da, Beşiktaş BKM Mutfak’ta stand up gösterim #kralmuhabbet var. Tanışmak isteyen herkesi oyuna beklerim. Yazılarımı düzenli okuduğunuzu söylerseniz pek bir mutlu oluyorum, bilginize.

*

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Beyaz yakalı mısınız?

22 Mart 2017

Eğer bu özelliklere sahipseniz, siz tam anlamıyla bir ‘beyaz yakalısınız’ demektir.

 

Yazdıklarım önem sırasına göre dizilmiştir.

 

Günler kahveyle başlıyor

 

Tabi ki filtre kahve. Sertlik derecelerini biliyorsunuz. Arabica, Robusta kelimelerine hakimsiniz. Çekirdek tercihi yapıyor, misal ‘Brazilian Mild alayım hocam’ diyorsunuz. Tabi ki bir kahve termosunuz var ve termosu tabi ki elde taşıyorsunuz. Ofisteyse, çalışırken içmek zorunda olduğunuz bir litre su şişesinin yanında, mutlaka ‘yazılı mug’ bulunduruyorsunuz.

 

Spor salonu üyeliği

 

‘Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür’ kafasında da olsa, bir yerlerde bir spor salonu üyeliğiniz olması içinizi rahatlatıyor. Şirketin işlerinden kalan zamanda arada bir gidilse de, spor yapıyorum hissiyatı veriyor. Squat yapmak, cardio eylemek, pilates etmek adına yıllık üyelikler alıyor, sonunda bantta yürümekten sıkılıyorsunuz. Zaten istediğiniz kiloya da yakınsınız, aman nasıl olsa bir gün gidersiniz!

 

Powerbank

 

E, yoğun bir iş, daha yoğun bir sosyal hayatınız var. Bu hayatı sürdürebilmek için gereken eforu vücudunuz zar zor sağlarken, telefonunuz bu tempoya ayak uyduramıyor, çok normal. O yüzden, onun da şarjını ayrıca planladığınız bir ‘power bank’iniz var. Pil olayını çözen akıllı telefon firması dünyayı ele geçirecek biliyorsunuz, bu telefonun çıkmasını bekliyorsunuz ama akıllı telefonunuz oldukça güncel. Her yeni model telefon çıktığında pil durumunu öncelikle irdeliyorsunuz. Çünkü bu sizin ‘sosyal network’ünüz için çok önemli.

 

Alışverişler online

 

‘Başka nasıl olabilir ki?’ diye düşünüyorsunuz. Bu kadar yoğun tempo içindeyken insan nasıl dükkan dükkan gezebilir? Evde fazla takılmadığınız için kargo adresi olarak çalıştığınız plazayı veriyorsunuz. İhtiyaç malzemesi yerine, daha çok hobi alışverişi yapıyorsunuz. İndirim sitelerini yakından takip ediyor, beklediğiniz bir ürünü asla kaçırmıyorsunuz.

 

Tatil planı kışın başlıyor

 

Tercihen yılbaşı planlarının bittiği 01 Ocak tarihi itibariyle yaz tatili planları yapılmaya başlanıyor. Bu da en doğal hakkınız tabi! Planlar arasında mutlaka Yunan Adaları oluyor. Çılgın Mikonos, çok daha sakin Santorini, Paros, Patmos, Simi, Bodrum’dan Kos, hepsi elden geçiyor. Yaza kadar gidilecek kaçamak tatiller de arada planlanıyor. Bir iki tane ‘long weekend’ yaratarak Barcelona’da tapas yemek, Atina’da ouzo içmek, Roma’da Vespayla dolaşmak gibi ihtiyaçları da bütçeye katarak ‘yılın tatili’ planını özenle yapıyorsunuz. Yurt içi planlarına kaçamak gözüyle bakıyorsunuz, çünkü bu tatilleri spontane hissetmek hoşunuza gidiyor. O yüzden hafta sonu gidilen Bodrum, Çeşme, Abant, Şirince, Assos, Kıbrıs tatilden sayılmıyor. Bozcaada’ya hiç gitmemiş bir arkadaşınıza ters ters bakıyorsunuz. Gittiğiniz yerde sosyal medya hesaplarınız hareketleniyor, daha fazlası çekilse de, ‘color correction’dan geçen en az beş Instagram paylaşımı plazadaki arkadaşları çıldırtmaya yetiyor.

 

Happy hour

 

Sizi her türlü zorluyor bazen ama bu iş çıkışı sosyal etkinliğe katılmak bir ‘must’. İşe gittiğiniz kıyafetinizi ona göre seçiyorsunuz. Haklısınız, çünkü orada da iş konuşuluyor, statüler tartılıyor, ilişkiler kuruluyor, ‘network’ genişliyor. Yani aslında siz orada da çalışıyorsunuz. Bu sosyalleşmede geri kalanlar, uzun vadede kaybediyor, biliyorsunuz.

 

Popüler kavramlara hakimiyet

 

Bu konuda öncü olmaya çalışıyorsunuz. Şarap tadımında üzüm çeşitlerine, malt viskide en iyi ilk on markaya, Karaköy’de yeni açılan bütün mekanlara, Mikonos ve Ibiza’daki gece hayatına, en az üç mekanın konser takvimine, en iyi suşiciye, en iyi kokteyl yapan bara hakimsiniz. Detaya girebiliyor; ‘Yeni Lokanta’nın kuru patlıcanlı mantısını yemediysen’ veya ‘Mikla’nın kıtır hamsisini tatmadıysan’ gibi cüretkar konuşmalara dalabiliyorsunuz. Her şey statü için, haklısınız ve işiniz çok zor.

 

Celebrity’lere mesafeli davranma

 

Olmazsa olmaz bir davranış biçimi bu sizin için. Zaten aynı mekanlara girip çıkıyorsunuz. Sık sık karşılaşıyor ve hatta o güzel oyuncu kızı ya da yakışıklı baş rolü sürekli görüyorsunuz. Netten bütün fotoğraflarına hakimsiniz ama asla yanına gidip bir fotoğraf çektirmezsiniz. Bunu yapanlara da anlam veremiyorsunuz. O sizinle konuşmaya başlasa dünyaları verebilirsiniz ama gidip bir merhaba diyeceğinize, ölmeyi tercih edersiniz.

 

Beslenmeye dikkat etme

 

Bu kadar yorucu bir hayat yaşarken, elbette ortalama bir vatandaştan çok daha fazla yediğinize, içtiğinize dikkat ediyorsunuz. Haftada bir kaç gün işin ucunu kaçırsanız da; ekşi mayalı tam buğday ekmek, kara lahana, elma, salatalık, armut ve ıspanaklı detoks suları, tabi ki her güne bir kase salata, kinoa, kara buğday, alkali su hayatınızın bir parçası. Protein ihtiyacınızın bir bölümünü biftekli cajun veya somon caprese salatadan alıyorsunuz. Hafta sonu vücut dengeniz bozulduğu için, hafta içi kolesterolü, bulgurlu kırmızı pancar salatası ya da benzerlerine 25-30TL bayılarak düşürüyorsunuz.

 

Sosyal medya kurdusunuz

 

Her şeyin en güncelini takip ettiğiniz için, sosyal medyada da aktif, dinamik ve paylaşımcısınız. Facebook’a günde bir kaç kez giriyor ama bunu bir zorunluluk olarak görüyorsunuz. Demode buluyor, ama bir türlü vazgeçmiyorsunuz. Haberleri, olan biteni Twitter’dan takip ediyor, ana akım medyaya fazla takılmıyorsunuz. ‘Twitter account’unuzu geliştirmeye çalışıyor ama en büyük emeği Instagram’a harcıyorsunuz. Resimleri ‘crop’luyor, renkleriyle oynuyor, harikalar yaratıyorsunuz. Bazen öyle bir fotoğraf karesi yakalıyorsunuz ki, hemen altına ‘#nofilter’ çakıp havanızı basıyorsunuz. Öyle bir göz var işte sizde! LinkedIn hesabınız çok detaylı, güncel, destansı, profesyonelce hazırlanmış. Bakan hayran oluyor, dönüp bir daha bakıyor.

 

Detaylar

 

Özel hayatınızda Mac kullanmayı tercih ediyorsunuz. Yılda en az bir kez ‘Bozcaada çok bozdu’ diyorsunuz. 2 yıllık Schengen ve 10 yıllık Amerika vizesi hedef kavramlarınız. Dukan, Montignac, Karatay, Akdeniz, Mayo Clinic, Alan ya da Atkins diyetlerinden en az birini yıl içinde deniyorsunuz. Favori bir suşiniz var. Vejeteryan ya da vegan olma konusunu arkadaşlarınızla yılda birden fazla konuştunuz. Bruschetta, focaccia, risotto, tagliatelle, tortellini, prosciutto, blush, cold brew sizin için gündelik kelimeler. Peynirin iyisini bilir, ithal peynirleri tadından öte, kalitesinden anlayabilirsiniz. ‘Bu mozzarella iyi değil, bugüne kadar yediğim en iyi camembert’ diye bir cümleniz olabilir mesela. Gouda, emmental, brie, parmesan arasında kesin bir tercihiniz vardır. Cümle aralarında İngilizce kelimeler kullanmak sizin için geçmişinizden gelen sıradan bir sonuç. O yüzden, bu konuda yapılan ‘plaza dili’ geyikleri sizi hiç etkilemiyor.  

 

Küçük detaylar

 

Evet siz ‘corporate’ bir işte çalışan bir beyaz yakalısınız ve son özellik olarak da çok iyi eğitimlisiniz. Ama bu ‘by default’ yani...

 

 

Not: 25 Mart Cumartesi Saat 19:00’da Beşiktaş BKM Mutfak’ta Kral Muhabbet - Stand Up gösterim var. Tanışmayı, kıkırdamayı, gülmeyi, kahkahayı özleyen; karnı ağrısın, yanakları kitlensin isteyenleri beklerim!

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Çiçek gibi tavsiyeler

19 Mart 2017

Böyle havalar bende durma etkisi yaratıyor. Kapalı mekan çekiyor canım. Kitap, belgesel, film olsun her yanım. Dizi seyredeyim hep. Hiç kıpırdamayayım.

Bir belgesel: Sürdürülebilir - Sustainable

Yani tarımla ilgili de mi belgesel seyrediyorsun demeyin. Bu sürdürülebilirlik konusu çok önemli bir konu. Zirai Donatım Kurumu süne zararlısı belgeseli gibi bir şey değil. Öğrendikçe çok daha fazla karşı olduğum paketli gıdaların üretiminin dünya genelinde çiftçiliği, tek tip üretimi, zararlı kimyasal kullanımını ve tüm bunların sonucunda toprağın yapısının nasıl bozulduğunu anlatıyor.

Organik tarım denilen ve hepimize ‘kısıtlı, küçük ölçekli ve dünyayı doyurmaya yetmeyecek’ şeklinde kötü reklamı yapılan üretim biçiminin uzun vadede tüm dünyaya yetecek kadar besin üretebileceğini örnekliyor. Bu saptırmaları yapanların kar peşinde koşan ve doğayı sömüren, çiftçileri baskı altında tutan global üreticiler olduğunu anlatıyor.

Çok ilgimi çekti. Sizin de çekebilir diye düşünüyorum.

Bir film: Tatlım Tatlım

Aslında gitmeden bir filmi asla yazmıyorum. Ama bu filmin özel bir durumu var. Çünkü Yılmaz Erdoğan’ın ve sevgili Demet Akbağ’ın oynadıkları dünya güzeli oyun ‘Haybeden Gerçek Üstü Aşk’ın sinema versiyonu. Bu oyunu canlı da izledim, DVD’den de defalarca seyrettim. Çok güzel, herkese hitap eden, herkesin kendinden bir şeyler bulduğu, herkesi yakalayan ve güldüren bir oyundu.

Öğrendiğim kadarıyla Yılmaz hoca repliklerle de çok oynamamış. Oyuncu seçimi de muazzam. O zaman ben bu filmi çoktan izledim, vakti kaçırmadan yazayım dedim!

Yılmaz Erdoğan, sahnede Demet Akbağ ile yaptıklarını filmde dört ilişki üzerinde anlatmış. Müthiş bir sonuç çıktığına eminim. Çünkü çiftler bir acayip!

Aylin Kontente – Bülent Parlak

Bu çiftte favorim Aylin Kontente. Yanlış anlaşılma olmasın, ikisi de çok iyi oyuncular. Ama ben bir Aylin Kontente fanıyım. Çok komik, çok fırlama buluyorum. Müthiş bir kadın, müthiş bir oyuncu. Daha çok izlemek istiyorum, tiplemelerine bayılıyorum.

Şebnem Bozoklu – Çağlar Çorumlu

Bu çiftte Çağlar Çorumlu favorim. Takım tutar gibi oluyor, niye çiftlerden birini seçmeye karar verdiysem artık. Çağlar Çorumlu her oyununda beni güldürmeyi başaran oyunculardan. Süper bir karakter. Tiplemeler üzerine yapışmıyor, halbuki çok dominant ve abartılı tiplemeler oynuyor. Özellikle bu özelliğini çok başarılı buluyorum.

Gupse Özay – Fatih Artman

Burada kimse kusura bakmasın, ayrımcılık var, Gupse’yi tek geçerim. Sadece tanışık olup kendisini çok sevdiğimden değil. Memleketin yetiştirdiği en yetenekli insanlardan biri olmasından dolayı. Yazıp oynayan bir sinemacı olduğu için. Yazıp, oynayıp, yöneten bir sinemacı olacağı için. Son derece yüksek enerjisini yaptığı her işe yansıttığı için. Dedikodu ve kötü enerji çuvalı ortamlardan hiç etkilenmeden işine, ilişkisine, hayatına baktığı için. Her şeye rağmen çok alçak gönüllü olduğu için.

Büşra Pekin – Serkan Keskin

Büşra Pekin’i de beğeniyorum tabi. Ama Serkan Keskin bu çiftteki favori oyuncum. Tipini, oyunculuğunu, tarzını seviyorum. Tek başına bir filmi sürükleyebilen bir oyuncu. Onun olması bile yeter bu filme gitmek için.

‘Filmde Alper Kul da olsaymış ya’ dedirtti bana fragman. Ama orasını Yılmaz Erdoğan bilir, benimkisi his. Çok iyi kadro, çok iyi senaryo, çok iyi film. Haydi gidip izleyelim!

Bir kitap: Zamanın Kısa Tarihi – Stephen Hawking

Sadece yaşayan en önemli fizikçi olmasıyla değil, yakalandığı hastalık nedeniyle tekerlekli sandalyede verdiği yaşam mücadelesiyle de çok fazla övgüyü hakkeden, Einstein’dan bu yana dünyaya gelmiş en büyük beyin Stephen Hawking. Uzay ve zamanla ilgili kitabı Zamanın Kısa Tarihi ilk kez 1988’de yayınlanmıştı. Benim o zamanki deli kafam da bu kitabı okumaya müsait değildi. Hawking kendisine şöhreti getiren o kitabı almış, yeni bulgularla desteklemiş, ek bölümler koymuş. Madem ben de artık sakinledim, bunu okuyayım dedim.

Bir defa korkulacak bir dili yok. Zaman, uzay, kara delikler hakkında yazan deha bir fizikçiden korkuyor önce insan. Anlayabilecek miyim diye. Beklediğimin tam tersine, anlaşılır ve hatta esprili bir dili varmış. Bayıldım.

Herkesin okuması gerekir diyeceğim bir kitap değil tabi. Ama uzaya ve bilime ilgi duyan herkesin bu güncellenmiş kitabı okuması şart. İlk baskısı 9 milyon kişi tarafından okunmuş. Bakalım bu ne olacak?

Bizim çocuklar artık uzay ve kara delikler falan sormaya başladılar. Seyrettikleri çizgi filmlerden öğrendikleriyle, benden bile daha fazla biliyor olabilirler. Şimdi skoru eşitlerim her halde!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Kulak kabarttım, gideceğiz diyorlar

15 Mart 2017

Çok ‘creme de la creme’ bir mağazanın önüneydik. Biz derken, ben yancı bile değildim. Sadece oradaydım ve kulak kabartıyordum.

 

- Git hayatım, pasaportun elinde, 10 yıllık vizen, paran cebinde, çoluğun yok, çocuğun yok, git hatta yerleş? dedi yanındaki.

 

İki kadın takmış, takıştırmışlardı. Fazla estetikten ikisi de birbirine benziyordu. Zaten aşırıya kaçan kadın, erkek herkes birbirine benziyor bu estetik işinde. Gotham City’nin Joker’i gibi bir hedef var demek sonunda.

 

- Nasıl gideceksin hayatım? Bir sürü kiracı, derdi tasası, yurt dışından sadece avukatla idare olur mu?

 

- Bal gibi olur. Bak Nurten’lere, on yıldır Amerik...

 

Uzaklaştım. Cemiyet insanı sorunsalı bünyemde tahribat yaratmaya başlamıştı. Jet Set bir ortamda vurgun yememek için yavaşça uzadım.

 

*

 

- Alıp başımı gideceğim vallahi, diye bağırdı mahallenin bakkalı.

 

İrkildim. Ne istediğimi bile söyleyemeden durdum. Kankasıyla konuşuyordu. Bakkalların hep bir kankaları var anladığım kadarıyla, ne zaman gitsen orda oluyorlar. Hiç işe güce bulaşmıyor, orada ayakta duruyorlar. Anca arka raftan bir şey bulamazsan,

 

- Selami oradan bir tane arpa şehriye versene, diyor bakkal mesela. Selami arpa şehriye nerede biliyor, tak alıp sana uzatıyor.

 

İşte böyle bir Selami’yle yan yana takılıyorlardı.

 

- Kirası ayrı dert, zammı ayrı dert, hipermarketi ayrı dert. Adam bir indirim yapıyor, alış fiyatımın altına satıyor kardeşim! Torba torba alış veriş yapıyor millet, buradan ekmek, süt, yoğurt. O da şanslıysak! Kapatıp gideceğim yurt dışına!

 

- Git abi, dedi. Ne duruyorsun? Dükkanın hava parasını koy cebine, al hanımı, çocukları Avusturalya’ya git. Kocaman ülke, kim kime dum duma.

 

- Git demekle olmuyor Selami, çocukların okulu, hanımın memuriyeti. Dil bilmeyiz, yol bilmeyiz.

 

- Abi ne diyorsun ya, Cemal abi yok mu hani Serhat’ın abisi, attı kapağı Sidney’e. Anında parayı bulmu...

 

Kaptığım gibi arpa şehriyeyi, çıktım. Herkes bir yerlere kapak atmaya çalışıyordu sanırım. Koca kıtadan kim kime dum duma şeklinde bahsedilen bir ortamdan acilen uzaklaşmak gerekiyordu ayrıca.

 

*

 

- Şu son çeyrekte promote edemezsem, ondan sonra kimse beni tutamaz baba, dedi. Gitmek lazım bu ülkeden.

 

Yan masadaki iki yakışıklı salatalarını yerken muhabbettelerdi. Söylenen artist, ağzını büke büke konuşuyordu. Demek İngilizce eğitim almıştı, çalıştığı firmalar hep yabancı ortaklıydı falan. Yani İngilizce - Türkçe karışık konuşmaya alışmıştı. Havasının bin beş yüz olmasından belliydi, böyle konuşmayı da seviyordu.

 

- Abi sen bunu çoktan dizörv ettin, CFO senden daha iyisini mi bulacak? Bir kompıtiyşın da yok, rahat ol. Ama senin yerinde olsam hiç durmam. Sat evi, arabayı, al tazminatı git abi, dedi arkadaşı. Aynı tornadan çıktıkları, büklüm büklüm konuşmasından belliydi.

 

Diyaloglarında geçen promote etmek terfi almak, dizörv etmek hakketmek, kompıtiyşın da rekabet demekti. Si-Ef-O ise bayağı büyük bir müdür işte, anlayın artık.

 

- Gideceğim gitmesine de, Uruguay istiyorum oğlum ben. Daha çok para lazım. İki, üç milyon yeşil olacak ki rahat olacaksın. Orada da biznıs kafasına giremem.

 

- Abi yapma ya, bizim Tankut var ya insan kaynaklarından giden? Adam Uruguay’a yerleşmiş baba. Bir resimler paylaşıyor Instagram’dan, herifte reputeyşın süper. Montevideo’nun yarısı herifi tanıy...

 

Acilen kalktım. Bu arkadaşların beyaz yakalı prablımları da (burada yazar problem demek istiyor) beni germişti. Reputeyşın dediği, insan kaynaklarından Tankut Uruguay’da iki dışarı çıkıyorsa bin fotoğraf çekiyor, Türkiye’deki arkadaşları görsün diye paylaştıkça paylaşıyordu anlayacağınız.

 

*

 

- Bizdeki sıkıntı ne biliyor musun? Tahsilat, dedi elektrikçi abi. Mal satmakta problem yok. Malı satmıyorsun, dağıtıyorsun sanki. Kimse parasını ödemiyor kardeşim! Nasıl para kazanacağımızı bıraktık, malı nasıl yerine koyacağız onu düşünüyoruz! Satıp, savıp gideceksin aslında!

 

Küçücük bir dükkandan bütün Türkiye’ye mal satan Eminönü toptancılarından biriydi. Büyük, küçük müşteri demez, perakendeye de bakardı.

 

- Hiç durma Zeynel abi, dedi yanında çay içen esnaf arkadaşı. Senin şartların bende olacak, şu an Ontario gölüne bakarak demli çayımı yudumluyordum!

 

Komşu esnaf abinin coğrafya bilgisine ayrıca şaşırarak dinlemeye devam ettim. Anladığım kadarıyla komşu esnaf abi Kanada ve tavşan kanı çay seviyordu.

 

- Kolay mı İlhan’ım bu yaşta düzeni bozup başka yere yerleşmek? Dededen kalma işi kime bırakıp gideceğiz?

 

- Abi öyle deme. Ne yaptı kampçı Hüseyin abi? Bir gün bir baktık kapatmış dükkanı, ertesi gün Toronto’da outdoor mağazası açmış. Dolarla oynuyormuş diyorl...

 

Uzatma kablosu da eksik kalsındı. Sıvışıverdim. Ya bu komşu esnaf İlhan Abi, gaz vermek süratiyle Zeynel Abi’nin dükkana çökmeye çalışıyordu, ya da sadece demli çay seviyordu, ne bileyim?

 

*

 

Taksiye bindim. Taksici kendi kendine konuşuyordu. Ben binince sohbeti bana denk geldi.

 

- Nasıl olacak abi bu? Sabahtan akşama kadar direksiyon salla, kendi paranı denkleştiremeden sabah oluyor. Ek iş olarak taksicilik yapıyoruz, neredeyse borçlu çıkacağız. Bir fırsatını bulsam, ver elini Almanya!

 

Topa bir girsem; mazotun fiyatından gireceğiz, İstanbul’un trafiğinden çıkacağız. Patronun oğlunu çekiştireceğiz, taksi plakası rantını derinlemesine inceleyeceğiz.

 

- Abi bir telefon açayım mümkünse, dedim.

 

- Aç abicim aç. Gideceksin Berlin’e, çekeceksin altına Mersoyu, taksimetre tıkır tıkır Euro işleyecek. Yok efendim kısa mesafe, aman efendim köprü trafiğ...

 

- Müsait bir yerde abi, acil bir işim çıktı kusura bakma, dedim. Hemen indim. Artık aynı muhabbetten şişmiştim.

 

*

 

Sanırım bugün denk geldiğim herkes memleketi bırakıp gitme peşindeydi. Gidilecek ülkeler tasarlanmış, şehirler bile seçilmişti. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünmekteydi. Hadi desen bir çoğunun gidemeyeceğini, hatta gitmeyeceğini biliyordum. Bu söylenmeler, memnuniyetsizliği dile getirmeler, her kesimden gitmeye yeltenmeler sadece laftaydı.

 

Herkes söyleniyor, kimse gitmiyordu.

 

Bakmayın, herkesi burada tutan bir şey vardı. O da iki kelime laftan fazlaydı.

 

*

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Çiçek gibi tavsiyeler

11 Mart 2017

Her cumartesi olduğu gibi sizlerle bazı tavsiyeler paylaşayım dostlar, naçizane, kişisel tercihlerim.

Bir film: Logan

Tavsiyeler hep olumlu olacak değil ya, bu film tavsiyem biraz nötr. Yani karar veremedim aslında. Filme ziyadesiyle para dökülmüş. Patlayan patlıyor, çarpışan çarpışıyor, arabalar harcanıyor, mermiler havada uçuşuyor, ölen öldüğüyle kalıyor.

Ama bir burukluk var içimde. Bir defa Logan hasta, ha bire tıksırıyor. Mr.X zaten ölüm döşeğinde. Biliyoruz ki kötüler kazanmayacak, kahramanlar sonunda galip gelecek. Sorun ne? Galiba ben süper kahraman filmlerinde zavallı kahraman görmek istemiyorum!

Zaten hepimiz gerçek hayatta kendi filmlerimizin kahramanıyız. Zaten aynı film kahramanları gibi, bir başka şekilde debeleniyoruz. Bari bir filme gittiğimizde işler olması gerektiği gibi olsun kardeşim!

Süper kahraman adam gibi davransın, herkesi pataklasın. Kötüler derbeder olsun. İyiler sonunda kazanacak, evet ama öğretmen yoldan da not versin! Film boyunca nerede tıkanıp kalacak diye endişe ettiğin süper kahraman filmi mi olur?

İçim sıkıştı seyrederken, bin pişman oldum sinemadan çıkarken.

Bir film daha: İstanbul Kırmızısı

Tabi ki bir Ferzan Özpetek hayranı olan Nünü’nün sonsuz baskılarıyla, biraz mecburen, biraz meraktan, vizyona girer girmez İstanbul Kırmızısı’na gittik.

Hürriyet TV’de her cuma yayınlanmaya başlayan yeni programım Sinefil’de; fragmanına, yönetmenine, oyuncularına bakıp söylemiştim: Bu film çok orantısız bir güç olmuş. Yönetmen Ferzan Özpetek. Zaten bu bile bize çok şey ifade ediyor. Olmazsa olmazı Serra Yılmaz da oynuyor, bir ‘çek atalım’, favorilerinden Mehmet Günsur da...

Başrolde Halit Ergenç var. Yeteneği tartışılmaz bir oyuncu, tamam. Ama bu kadar değerli oyunculara haftada 120 dakika dizi çektirip, uzun uzun birbirlerine baktıkları dizilerde oynatıp, sanatlarını yok ediyoruz bence. Halit abi bir fırsatını bulunca, çok daha müthiş oynuyor, gerçek gibi rol yapıyor, hakkını fazlasıyla veriyor.

Tuba Büyüküstün de başrollerde. Çok gerçek, yeni saçlarıyla çok alımlı, tam rolünün insanı. Bayıldık.

Nejat İşler ve daha da kısa bir rolü olan Zerrin Tekindor ise, filme deyim yerindeyse ‘kuş kondurmuşlar’. Bu kadar mı güzel oynanır? Bu kadar mı içten hissettirilir? Ferzan Özpetek’in oldukça elit cümlelerini bile içimizde yaşattılar. İşte oyunculuk budur. Hele Zerrin Tekindor ve Halit Ergenç’in karşılıklı bir sahneleri var ki, kendimi tutamayıp Nünü’ye dönerek, sesli bir şekilde ‘yuh arkadaş, ne biçim oynamışsınız!’ diye tepki gösterdim. Sinemada bir iki kişi dönüp bana baktı, o kadar yani.

Bir yönetmen her filminde bir oyuncuyu oynatıyorsa, beni biraz gıdıklıyor bu konu. Film inandırıcılığını baştan kaybediyor benim için. Çok kişisel bir yaklaşım tabi. Dışarıdan bir örnek vermek gerekirse, yönetmen Tim Burton ve Johnny Depp ile Helena Bonham Carter üçlüsü mesela. Arkadaş, içim kıyılıyor her filmde şablon gibi!

Bu söylediğim tabi ki bu oyuncuların ne kadar iyi oyuncular olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aynısı Serra Yılmaz için de geçerli, diyecektim ki, Serra Yılmaz’ın bu filmdeki rolüne ba-yıl-dım! Zaten oyunculuğu tartışılmaz, ama bu kadar mı cuk oturur?

Tek eleştirim Mehmet Günsur’a. O da genel bir eleştiri zaten. Hep aynı, hep kendi gibi, hiç sahici değil. Bu tabi benim fikrim. Mehmet Günsur ekranda göründükçe filmin yarattığı öyküsel havadan çıktım. Yalan mı söyleyeyim?

İstanbul Kırmızısı iyi film. Çıkışta Nünü’yle bir saat filmi tartıştık. Eleştirdik, beğendik, beğenmedik, anlaşamadık, anlaşamadığımızda anlaştık. Zaten sanat böyle bir şey. Bu bile bize yeter. Ellerine, emeklerine sağlık!

Bir Belgesel: Animasyon Hayat – Life Animated

İngilizceden nasıl çevireceğimi bilemedim. Çünkü çok özel bir insanı, çok özel durumunu, çok akıcı bir şekilde anlatan bir belgesel bu. Animasyon Hayat ismi tam oturmadı doğrusu. Bu yılın ‘En İyi Belgesel’ Oskar adaylarından biriydi, biliyorsunuz.

Baba Ron Suskind, aynı adla bir kitap yazıyor. Kitap otizm hastası oğlu Owen Suskind’le ilgili. Belgesel de bu kitaba dayanarak çekiliyor.

Owen’in özel bir durumu var. Üç yaşında otizm teşhisi konduğu yıllarda ailesiyle ve çevresiyle iletişimini kesiyor. Kimseyle konuşmuyor. Sadece kimsenin anlamlandıramadığı kelimeleri tekrarlıyor. Yıllar geçiyor, Owen kimseyle kelime konuşmuyor. Babasının belgeseldeki deyimiyle, aile ‘çocuklarına ulaşabilme umutlarını yitiriyorlar’.

Owen, konuşmayı kestiğinden tam dört yıl sonra, bir gün abisinin doğum gününde babasına gelip ‘Walter aynı Peter Pan gibi büyüdüğü için çok mutsuz’ diye tam bir cümle kuruyor!

Hiç konuşamayacağı sanılan bir çocuğun kurduğu bu komplike cümleyle, ümidini yitirmiş bir aile tekrar canlanıyor, yeşeriyor. Öncelikle Owen’ın sakinleşmek için seyrettiği Disney çizgi filmlerini kelime kelime ezberlemiş olduğunu fark ediyorlar. Sonra onunla iletişime geçebilmek için aile de çizgi filmlerin repliklerini öğreniyor. Film repliklerini kullanarak konuşmaya başlıyorlar! Daha fazla anlatmayayım, bulup buluşturup izleyin.

Bir ailenin ne demek olduğunu, iletişimin önemini, otizm farkındalığını tek bir hikayede toplayan bu sıra dışı belgesele hayran oldum! Çok sıcak, kalbi ısıtan bu çok başarılı belgeseli bazen hüzünlenerek, bazen gülümseyerek, ama bir çırpıda izledim. Çok kaliteli bir zamandı...

Bir grup: Taksim Trio

Geçen hafta cumartesi günü en sevdiğim iki gruptan biri olan Rubato’dan bahsetmiştim. Tabi ki diğeri de Taksim Trio! Beğenmeyip de ne yapacaksın?

Taksim Trio’yu anlatmaya gerek yok elbet. Klarnette Hüsnü Şenlendirici, bağlamada İsmail Tunçbilek, kanunda Aytaç Doğan olunca zaten Marvel Avengers gibi bir şeyle karşı karşıyayız. Hulk, Thor, Ironman bu üçlüden daha güçlü değil abi!

Bilirsiniz; Hüsnü Şenlendirici klarneti bir üflüyor, içinin sesini duyuyorsun, nefesinin özünü, ruhunu. Söylenecek bir şey yok onun hakkında. Niyet ederse, bir üfler, dağılırız...

Aytaç Doğan kanunu kanun gibi çalmıyor. O yüzlerce yıllık enstrüman onun ellerinde benim için yeniden icat ediliyor. Canım babam da bir kanuni, yani kanun çalan olduğu için, Türk Sanat Müziği’nin içinde büyümüş biriyim. Aytaç’ı babama ilk seyrettirdiğimde tepkisi ‘oğlum bu adam kanun çalmıyor!’ olmuştu. Başka bir şey yapıyor çünkü. Saygılar!

Gelelim sevgili kardeşim İsmail Tunçbilek’e. Parmakları sanki bağlamanın sapında örümcek gibi dolanıyor. Mızrabı tellere vururken elini göremiyorsun. Herhalde hasbelkader tanıştığımıza da çok pişmandır, çünkü ne zaman Taksim Trio dinlesem, sabah akşam fark etmez, bir şekilde İsmail’e mesaj atarım. Ya sosyal medyadan, ya telefondan. Derim ki ‘Eh be büyücü, ne biçim insansın!’

Yaptıkları müzik benim için bir büyüdür çünkü. Huşu ile dinlerim. Hayran olurum...

Biliyor musunuz bilmem, bizim memlekette on’salar, Arap Yarımadası’nda yüz’ler! Bizim için de çok değerliler tabi ki, ama her biri birer Michael Jackson oralarda! Sevgiyle dinliyoruz, gurur duyuyoruz!

Bir radyo programı: Rabarba

Herhalde bir çoğunuza Mesut Süre’nin kim olduğunu söylememe gerek yok. Son derece yetenekli, bir çok ödüllü bir radyocu ve daha da önemlisi çok müthiş bir stand up’çı. Her cumartesi BKM Mutfak’ta milleti ‘ayı gibi’ güldürüyor. Yüreği de kendi gibi kocaman bir adam işte!

Uzun yıllardır önce RockFM’de, sonra da KentFM’de sürdürdüğü, muhabbet ve kahkaha yoğun programı Rabarba’ya çok kısa bir süre ara vermişti. Şimdi Joy Türk’te bu Pazartesi saat 18:00 – 20:00 arası yayına başlıyor. Ne güzel! Hafta içi her gün tabi ki...

Zaten yüzbinlerle dinleyeni olan Rabarba, artık ulusal bir yayınla daha da çok dinlenecek. Ne mutlu bize.

Şu Anlatanadam kardeşiniz de Mesut Süre’nin daimi konuğu olarak her pazartesi yayında olacak. Hem de dünya tatlısı Firuze Özdemir’le birlikte! Çok şahane bir muhabbet oluyor, bekleriz efendim!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Boş vaktiniz varsa, yakın bir gelecek

8 Mart 2017

Yeni jenerasyonun artık pek bilmediği, eskilerin de unutmaya yüz tuttuğu ‘boş zaman’ların en sonuncusu, Anadolu kırsalında 2008 yılında görülmüş; boş boş uzağa bakan bir amcanın elini cebine sokup akıllı telefonunu çıkarmasıyla yok olmuştu, biliyorsunuz.

 

Facebook, ardından Twitter, Instagram, Vine, Snapchat ve türlü boş zaman katliamı yapan yasal şirketlerin çoğalmasıyla; dünya üzerinde anlamsızca sağa sola bakan, yan masadaki gıybete kulak kabartan, gözlerini kısıp sessizce denize içlenen insanların telefonlarına yönlendirilmesi sistematik ve global bir çalışmayla başarıya ulaştı.

 

Aynı amaçla kurulan WhatsApp grupları sayesinde; insanlar birbirleriyle sosyal medyada paylaştıkları ama herkesin gördüğünden emin olamadıkları ya da paylaşamadıkları müstehcen, çok anlamsız, aşırı politik veya özel buldukları resim ve videoları hunharca birbirlerine iteleyerek boş zaman katliamına devam ettiler. Bu grup paylaşımlarına yazılan uzun yorumlar, yaklaşan etkinliklere plan yapmak için eklenen emoji dolu yazışmalar sayesinde, aklı dışarıda olanların kafasını sürekli akıllı telefonlarına kanalize etme çalışmaları etkili oldu.

 

Beş dakika telefonundan uzak kalan insanlarda önce bir titreme, ensede hissedilir ağrılar, gözlerde kararma baş gösterdi. Akıllı telefonunu aradığı yerde bulamayanlarda ise daha şiddetli davranışlar izlenmeye başlandı. Panikle iki eli hızla ceplerin olduğu bacaklara, sonra popo bölgesine, sonra iki elle göğüs kafesine ve son olarak tekrar iki cebe vurma hareketi dalgalar halinde dünya geneline yayıldı.

 

Boş zamanların tablet ve telefonlar sayesinde acımasızca katledilmesi sonucunda, dünyanın ozon tabakasında ekstra bir büyüme olmadı. Fakat boş zamanlarında telefonuna bakan insanlar ozon tabakası, tam buğday, ekşi maya ekmek, antibiyotikli et, gezen tavuk, Omega3, B12 vitamini, Finlandiya eğitim sistemi, küresel ısınma, dünya mutfakları, ev yapımı deterjan, kedi familyasının tüm özellikleri, makyaj teknikleri ve elbiseden sakız çıkarma gibi konularda sonsuz bilgilere sahip oldular. Bu bilgileri hırsla başkalarıyla paylaştılar, çoğunu uygulamadılar.

 

New York, İstanbul, Londra ve Paris gibi büyük şehirlerde bir kaç saniye kadar kafalarını telefondan kaldırarak etrafına bakınan kişiler ilk zamanlar yadırgandı, daha sonraları çevredeki sorumlu vatandaşlar tarafından 'toplum düzenini bozmak' suçlamalarıyla polise şikayet edildiler. Dünyanın dört bir köşesinde, boş zamanlarında havaya ya da başkalarına bakan insanlara o ülkenin terörle mücadele ekipleri tarafından başarılı operasyonlar düzenlendi. Telefondaki reklamlara değil, kafasına göre çevreyi dikizleyen ve belki de karşısındaki kişiyle sohbete girme tehlikesi bulunan bu insanlara 'halkı anarşiye teşvik etmek' suçlamalarıyla dava açıldı ve bir çoğu hapse atıldı. Hapiste ellerine birer akıllı telefon verilerek hücre cezasına çarptırıldılar. 

 

Çocuklarına yemek yedirmek için tablet vermek yerine aile sohbetini tercih eden anneler ve siparişlerini beklerken telefonla uğraşmak yerine göz göze bakan genç aşıklar için uygulama ve rehabilitasyon kampları oluşturuldu.

 

Çocuğu parkta salıncakta sallanırken, telefonunda başka bir çocuğun salıncakta sallanma videosunu izleyen anne, yılın 'dijital annesi' ödülünü aldı.

 

İnsanların sadece selfie, yemek fotoğrafı ve manzara resmi çekmek için telefonlarından gözlerini ayırabildikleri 'telefon göz tarama sistemi' bir çok ülkede yasalaştı. 

 

Dünyanın neredeyse her büyük şehrinde, yürürken sıkça karşılaşılan ve telefon hasarıyla sonuçlanan yaya kazalarının önüne geçmek için, yollar yürüme bantları ile döşendi. 

 

Roma'da İspanyol Merdivenleri, İstanbul'da Kamondo Merdivenleri gibi eski tırmanma gereçleri, son teknoloji yürüyen merdivenlerle değiştirildi ve büyük katılımlı törenlerle açıldı.

 

Kendi kendini kullanan şoförsüz arabalar dışındaki araçların trafiğe çıkması yasaklandı. Böylece insanların trafikte de güvenle ve kafalarını telefonlardan kaldırmadan seyahat etmeleri sağlandı. 


Trafikte düzeni sağlamak amacıyla, insanın iki elini de meşgul eden motorsiklet ve bisiklet gibi araçlar artık trafikten men ediliyor.

 

Egzersiz adıyla, dış dünyada yapılan sorumsuz spor aktivitelerinin önüne geçmek için üç, beş ve yedi boyutlu gözlükler başvuranlara ücretsiz dağıtılmaya başlandı. Spor karşılaşmalarının, reklamların ve egzersiz videolarının canlı olarak izlenebildiği bu sistem sayesinde, anlamsızca spor yapmak ihtiyacında olan kalabalıkların evden çıkmadan, yerlerinden kalkmadan ve hatta spor yapmadan spor yapmalarına destek verildi.

 

Resim, heykel gibi üzerine reklam verilemeyen sanat eserlerinin sergilendiği mekanların, şehir dışlarında ve  halka kapalı alanlara taşınması karara bağlandı. Sanat eserleri profesyonel ekipler tarafından kayda alınacak ve isteyen online olarak sergileri gezebilecek.

 

Doğumda ailelerle yapılan bir sözleşme ile, çocukların on yaşına kadar her gün belli oranda tablet ve telefon kullanımı garanti edilirse, firmalar çocuklara ileriki yaşlar için eğitim bursu verebiliyorlar. Bursun oranı çocuğa seyrettirme sözü verilen yıllık reklam süresine göre değişiyor.

 

Her geçen gün yeni gelişmelerle toplumu şaşırtan ve etkileyen dev telefon şirketinin CEO'su, batmakta olan üç ülkeyi daha satın aldıklarını ve deniz gören bir tanesini oturma odası yapacaklarını açıkladı. Şirketin aldığı ülke sayısı bugün itibariyle yirmi bir'e ulaştı.

 

Son dönemde çıkarttığı, insanın kendi kendiyle yazışmasını sağlayan aplikasyonuyla dünya genelinde dört milyar kişiye ulaşan şirket, yeni hedeflerinin kimsenin konuşma ihtiyacı duymadan sadece paylaşım yaptıkları bir dünya hedeflediklerini belirtti. Şirketin rüyaları gerçek olursa, gürültü kirliliğinin de önüne geçilmiş olacak.

 

Mutlu paylaşımlar dileriz.


Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Çiçek gibi tavsiyeler

4 Mart 2017

Demek öyle çok film, belgesel, dizi anlatıyorum ki; ‘gel bakayım buraya, sen film seyretmekten başka bir şey yapmıyorsun galiba’ dediler ve Hürriyet Video için her cuma yayınlanacak şekilde, Sinefil adında bir programa başladık!

Vizyona girecek olan filmlerin kısa fragmanlarını yayınlıyor, öncesinde de filmin fragmanından filmle ilgili çıkarımlar yapıyorum. Dün ilki yayınlandı, çok da enerjik oldu. Hurriyet Video’da seyredin, bakalım beğenecek misiniz? 

Artık filmlere karar vermeden önce taraflı, süper sübjektif, gerçek fikirlerin programı Sinefil’e bakmadan gitmek yok! 

*

Bu hafta tavsiyelerim arasında film yok artık. Film tavsiyelerimi Sinefil izleyerek daha detaylı öğrenebilirsiniz. Hem çekip, aynısını da yazacak halim yoktu her halde! 

Bir Kitap: Haşırt Dı Blekbord

Bu memleketin en yetenekli oyuncularından Zafer Algöz’ün Haşırt Dı Blekbord’unu kahkahalarla okudum. Kimler kimler yok ki kitapta; Cem Yılmaz’lar, Kemal Sunal’lar, Öztürk Serengil’ler, Sadri Alışık’lar, Erkan Can’lar...

Kitapla ilgili tek bir sıkıntı var, o da çabucak bitmesi. Keşke üç cilt olsa da okusam diyorsunuz. Zafer Başkan Kafa dergisine yazdığı öykülerini kitaplaştırmış. Ben ilk defa duyuyorum.

Pardon duyuyorum yazdım, sonra da silmedim. Çünkü öyküleri okurken hep aklımda olan şey buydu. Keşke bu öyküleri Zafer Algöz’den, tek kişilik bir oyunda dinlesek! Hem de başka bağlayıcı esprilere gerek kalmadan, stand up dinamiklerine takılmadan, özgün bir öykü dinletisi şeklinde. Müthiş olur müthiş!

Başkan ellerine, kalemine sağlık! Her zaman yaz, hemen okuyalım!

Bir dizi: River

Tek sezonluk bir dizi. Hem de 2015 yapımı. Geç olsun güç olmasın, sizinle paylaşmak istedim. İngiliz yapımı kriminal dizilerin genel özellikleri var. Bir, çok detaycılar. İki, çok muhabbet, az aksiyon işliyorlar. Üç, patlama ve gümbürtü yerine oyunculuklar ön planda. Dört, inanılmaz gerçekçi görünüyorlar.

Silah taşımaları yasak olan İngiliz polis dedektiflerinin, izleme yaparak, dosyaları kurcalayarak, görüşmelerden fikir çıkararak sonuca gittiği dizilerden biri. Süper ağır aksak ilerliyor. Ama kafanı çevirdiğin anda diziyi takip edemiyorsun. Bence bu çok özel. İki bölüm seyretmeyip, annenin kısa bir anlatımıyla devam edebildiğin diziler bana göre değil.

Hiç bir diyaloğun boş olmadığı, oyunculukların en üst düzeyde ve minimal olduğu, renkleriyle, işlenişiyle örnek bir dizi River.

İngiliz dizilerindeki ağlama rolüyle, bizim dizilerdeki ve Amerikan dizilerindeki ağlamayı karşılaştırıyorum hep. Canım sıkılıyor. Diyelim ki biri öldürülmüş ve polis en yakınına cinayeti haber veriyor:

Türk dizisi: Abartılı bağırış, gözyaşsız ağlama, sinir, uzun bir sahne. Sonuç, inandırıcı değil.

Amerikan dizisi: Neredeyse sükunetle kabul etme, sorulan sorulara mantıkla cevap verebilme, gözyaşsız ağlama, kısa bir sahne. Sonuç, çok mantıksız.

İngiliz dizisi: İnsanın içini yakan bir sessiz ağlama, ağlayarak konuşma; ağlarken bırak gözyaşı selini, burundan su bile gelmesi, kısa bir sahne. Sonuç, mükemmel inandırıcılık.

O yüzden bu aralar İngiliz kriminal dizilerine sardırdım. Kısa, net, boş yok. Ne güzel işler bunlar, özeniyor insan.

Bir belgesel: Hitler A Career – Bir kariyer olarak Hitler

Neden bilmiyorum, 2.Dünya Savaşı’na karşı özel bir ilgim var uzun yıllardır. Bu konuda bir koleksiyoncu değilim. İlgim Hitler üzerine de değil tabi ki. Beni esas çeken konu, bir psikopatın gündüz rüyalarına kapılan insanların nasıl olup da bu kadar adanmış ve acımasız bir savaşı yürütebildikleri sanırım.

Bu konuda çekilmiş bütün işleri seyrettiğimi sanırken, daha henüz işin ABC’sini kaçırmış olduğumu fark ettim. Çünkü size bahsettiğim belgesel 1977 yapımı. Hiç bir yerde görmediğimiz görüntüleri vadetmiyor. Ama Hitler meselesini bir kariyer planlaması olarak inceliyor, işte bu çok ilginç.

Kendisi ve etrafındaki yardakçıları tarafından ölçülü bir şekilde planlanan Hitler’in kariyerinin, Alman toplumu içindeki yükselişini anlatıyor. Savaş ve soykırım gibi insanlık dışı olayların yaşanmasından önceki zamanı bu kadar derinlemesine inceleyen bir belgesel seyretmemiştim.

Planlanmış konuşmalar, mimikler, önceden hesaplanmış sevinçler, üzüntüler, kamera için ayarlanmış kalabalıklar, abartılmış ve politize edilmiş asker cenazeleri, yalan haberler, kandırmacalar ve bir ruh hastasının peşinden koşan koca bir ulus. Bütün bunlar sadece bir kişinin değil, o kişinin küçük çemberindeki akıl hocalarının, reklamcıların, danışmanların, komutanlarının toplu bir etkisi. İnsan çok kötü bir yaratık. Çok etkilendim.

İki buçuk saatlik bir belgesel su gibi akıyor. Nette her yerde var, izlemenizi tavsiye ederim.

Bir grup: Rubato

Piyasanın çok yakından tanıdığı, her biri yıllardır en büyük sanatçılarla çalışan ve enstrümanlarına fena hakim dört özel insanın kurduğu bir grup Rubato.

Viyolonseli ağlatan Özer Arkun, klarnetin efendisi Göksun Çavdar, udu konuşturan insan Fatih Ahıskalı ve bas gitarın ustası Eralp Görgün çaldıkları her şarkıyı bambaşka çalıyorlar. Bir de Özer Arkun’un sesi yok mu? Sesindeki buğu adamı öğle vakti efkarlandırıyor!

Ben dört yılda sadece ‘Hay’ adlı şarkılarını bin iki yüz elli altı kere falan dinlemişimdir.

Hangi birini söylesem ki favorim Hay dışında? Şebnem Ferah’ın Yağmurlar’ını mı söyleyeyim, İmparator’un Yıkılmışım Ben’i mi, Müslüm Baba’nın Senden Vazgeçmem’i mi, Unutamadım’ı mı, yoksa sözleri Sıla’ya ait olan Beter’i mi?

Arka arkaya dinlemek bile kesmiyor. Ne yapsam acaba?

Rubato benim iki favori grubumdan biri. Diğeri mi? O da haftaya!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Büyük bir hastalık: Kibir

1 Mart 2017

Çünkü kibir tek bir kişiye yönelik bir davranış biçimi değil. İnsanın içinde yaşayan, kişinin derinliklerine yerleşen, habis ruhlu bir tümör.

Size üzücü bir haberim var, maalesef bir kişi bile sizi kibirli buluyorsa, kesinlikle kibirlisiniz.


Kimi otoritelere göre bu bir rahatsızlık. Hubris Sendromu da deniliyor.

Eğer tanıdığınız birileri;


- Her hareketinizden önce kendi imajını geliştirme peşindeyse,

- Kendini yaptığı işlerle bir tutuyorsa,

- Kendinden bahsederken yüceltme anlamında ‘biz’ ifadesi kullanıyorsa,

- Kendinden olmayanı ötekileştirme eğilimi varsa,

- Yaptığı bir adli hatada, herkes gibi sıradan bir mahkemede değil, ancak Tanrı gibi bir üst iradeye hesap vereceğini düşünüyorsa,

- Gerçeklikle bağın bazen kopuyorsa,

- İşlerin ters gidebileceğinden yoksun, aşırı bir özgüven içindeysen, hemen oradan uzaklaşıyorsunuz. Aşırı kibirle karşı karşıya olabilirsiniz!


Belki de siz kibirlisiniz!


Çok zorlama bir örnekle, bir gün bir adaya düştüğünüzü hayal edin. Sizde kibire yol açan sahip olduklarınızı yanınıza alamadığınız bir yer. Sahip olduğunuz gücü taşıyamadığınız bir yeni mekan. Adada güç tanımı farklı olacaktır. Daha atletik olma, daha çok yemek bulabilme, barınak inşa etme gibi basit işleri diğerlerinden iyi yapamadığınızı düşünün. Hemen adada değersizleşeceksiniz. Şehir hayatının size sunduğu mevkiinin getirdikleri ve sizde oluşan kibir, adada hemen bir başkasına geçecektir. Yani adanın kibirlisi fiziken sizden daha güçlü olan olacaktır. Tuhaf ama, siz de otomatikman takipçi konumuna geçeceksiniz.


Acun’un Survivor’ında yaşananlar da bunu göstermiyor mu? İstanbul’da bambaşka kafadaki tiplerin dünyanın bir ucunda girdikleri havalar, tuhaf kaprisler, başkalarını küçük görmeler, sürekli bir ötekileştirme durumu size insanın ‘yazık’ halini göstermiyor mu?


Demek istediğim, kibir çevresel etkenlerle güçleniyor. Dış faktörler değiştiğinde de aynı kibirli insandan eser kalmayabiliyor. Üzücü ama, adada süper star, İstanbul’a dönünce havlu atar!

 
Kibirdeki en büyük problem, sahibinin kibirli olduğunu bilmemesi.

 

Bizimkilerden örnek vermeyeyim de birilerinin kibirinin hedefi olmayayım, aman!

 

Diyelim ki Hollywood’da dünya çapında ünlü olmuşsun, milyonlarca dolar para kazanmışsın, sokakta yürüyemez hale gelmişsin. İyi de, toplam üç tane filmde oynadın be hacı? Tüm olayın budur yani!

 

Durduğun yerde ayakta kalmak zor, evet. Buraya kolay gelmedin, evet. Kafan süper çalışıyor, evet. Çok da yakışıklısın, tamam. Peki, peki, anladık. Sen neymişsin be abi!

 

İnsanlar da sana tapınıyorlar gibi, görüyoruz. Ama sürpriz! Bütün bunlar senin hiper özel bir insan olduğunu göstermiyor.

 

Her zaman bir ‘adaya’ düştüğünü düşüneceksin. Her şeyin farklı olduğu yer. Gerçekten fiziksel güçlünün gücü elinde tuttuğu bir yer. Eğer örnekte zorlanıyorsan ‘ada’ kelimesini ‘hasta yatağı’ ile değiştirebilirsin. Paragrafın başına dönmen yeterli.

 

Sen bir insansın ünlü arkadaş. İşini yaptın, diğer insanlar seni beğendi, çok meşhur oldun. Hepsi bu.

 

Kamera önünde söylenen yanlış bir cümleyle tamamı bir günde yok olabilir. Art arda verilen iki, üç hatalı karar kariyerini mahvedebilir. Bir hızlı hastalık insanı elden ayaktan düşürebilir. İnsanlar senden daha iyisini bulduğunda onun peşine düşebilir.

 

Kibir öyle vefasızdır ki, seni o an terk eder. Tabi yanında şakşakçılarıyla beraber.

 
O kadar çok kibirli insan tanıyorum ki. Siz de tanıyorsunuzdur. Bir zerresi bile insanı değiştirir, başkalaştırır, sevimsizleştirir.

 

Albert Einstein, benim ego taşması olarak yorumladığım kibir için şöyle demiş: ‘Ego yükseldikçe bilgi azalır, bilgi yükseldikçe ego azalır’.

 

Oysa biz ‘sıradan insanlar’ arasında ‘ata binince bey oldum, aşa girince yağ oldum’ havasında olmak doğal karşılanıyor!

 

- Tabi abi, sen müdür oldun, tanımazsın artık bizi!

 

- Adam uçtu gitti baba, mahallemizden geçmez artık.

 

- Ayakları yere değmiyor hocam, normal tabi. Ben olsam...

 

İki başarı yakalayınca insanların havalanması sıradan hale gelmiş, hem de yüzyıllardır. Her güç sahibi bu hataya düşmüş, azıyla çoğuyla kibir hastalığına yakalanmış. Takım elbiseyi çekip, özel arabaya binen, korumayla gezen ve avanesine üstten bakanla; geçmişte ipek entarilerle örtünüp, tahtırevanla gezen arasında bir fark yok. Hepsi aynı hastalıktan muzdarip. BEN!

 

İnsanın kumaşı bu. Yakıcı bi gerçek. Gücü yakalayan sorgulanmayı reddediyor. Kibirlide insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan kabul görme ihtiyacı artık oluşmuyor. O yüzden kendi gerçekleriyle hareket ediyor. Bir de yanında bundan nemalanan varsa, tamam işte!

 

Kibir bir hastalık olarak bulaşıcı değil, ama önce çevreye sonra bünyeye çok zararlı. O yüzden kibirliden hemen uzaklaşacaksınız.

 
Anlayacağınız, kafamdaki imajı bambaşka olan o arkadaş için çok üzüldüm. Çünkü, kibirin sonu hiç bir zaman iyi olmuyor. Yazık...


Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...