"Anlatanadam" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Anlatanadam" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Anlatanadam

Çiçek gibi tavsiyeler

25 Şubat 2017

Bir film: RECEP İVEDİK 5

 

Kendini çok sofistike bulan entelektüel tayfaya sesleniyorum. Bir film vizyona çıktığı ilk hafta 2.880.000 (yazıyla iki milyon sekiz yüz seksen bin) insan tarafından seyrediliyorsa, ben şapka çıkarırım.

 

Recep İvedik serisini anlatmaya gerek yok, benim yazmama da ihtiyacı yok. Beğenirsin, beğenmezsin. İzlersin, izlemezsin. Ama küçük görmek, bunu herkes yapabilir kafasında değer vermemek, hor görmek bana acayip komik geliyor! Hadi yapsana bir tane de görelim? Koşa koşa gelip izleyelim? Cevap da şu ‘Asla böyle bir film yapmam!’ Külahıma anlatın beyler.

 

Sezar’ın hakkı Sezar’a. Duyan da Şahan Gökbakar normal hayatında da Recep İvedik sanacak. Her sinemacının hayali bir toplam izleyici rakamını, ilk haftada gören bu film için ancak; Recep İvedik serisi Şahan Gökbakar gibi memleketi iyi okuyan, iyi analiz eden bir filmcinin elinden çıkmış denilebilir.

 

Bir film daha: SPLIT – PARÇALANMIŞ

 

Lütfen adına kanmayın. Ancak bu kadar çevirebilmişler. Filmde James McAvoy döktürüyor. Zaten X-Men serisinde Profesör X’in gençliği olarak gönlüme girmişti. Çok samimi, çok gerçekçi oyunuyla Split’te insanı ürpertiyor.

 

Çoklu kişilik bozukluğu olan bir hastanın kriminal bir öyküsü. Korkunç değil, çok ciddi bir gerilim de değil. Ama çok etkileyici. Hiç boş sahnesi yok. Filmden sonra oturup bu rahatsızlıkla ilgili saatlerce bilgi edindim. İnsan beyni çok acayip!

 

Zaten senaryo da, yönetmen koltuğu da Night Shyamalan’ın. Bu isim bile filme gitmek için yetmeli.

 

Bütün filmlerini izledim hocanın. Altıncı His, Ölümsüz, İşaretler, Köy, Sudaki Kız, Mistik Olay, Son Hava Bükücü, Dünya – Yeni Bir Başlangıç ve Ziyaret. Hepsi benim için oldukça iyi filmlerdir.

 

Efendim Shyamalan’la ilgili genel kanı, hiç birinde Altıncı His’teki etki yokmuş. Çevremdeki sinema sever arkadaşlarım böyle söylüyor. Onlara da aynen böyle cevap veriyorum, ‘Lütfen yazıp çektiğinin onda birini siz de yazıp çekin, koşarak gidip seyredelim!’

 

Size bir film daha: JOHN WICK 2

 

Adam 1984’ten beri sinemanın içinde, kamera önünde eskimeden duruyor. Ben şahsen Keanu Reeves’i 1993 yılında Küçük Buda – Siddhartha filminde keşfetmiştim. Bir sene sonra zaten Hız Tuzağı filmiyle uçtu gitti abi. Sonra Matrix’ler, Kasım’da Aşk Başkadır, 47 Ronin en sevdiğim filmleri oldu. John Wick bunlara yaklaşamaz bile ama bu tarz filmler içinde en kalitelilerinden.

 

Öldürülemeyen Amerikalı film kahramanlarına aşinayız zaten. Vuruyorlar, ölmüyor. Dövüyorlar, anca sendeliyor. Tepikliyorlar, kalkıyor. John Wick abi köpeğini öldürdüler diye, birinci filmde mafyadan 84 kişi öldürmüştü. Bu filmde ben 121 saydım en başından itibaren. Bazı yerlerde kendimi kaptırmışım demek ki, atlamışım. Toplam rakam 128’miş. John Wick karakteri kendini aşıyor. Bakalım üçüncü filmde nasıl bir rakama ulaşacak? Sanırım bu seride amaç bu.

 

Bir film daha mı? OLANLAR OLDU

 

Artık neredeyse altıncı haftasında. Fırsat bulamamıştım. Zaten burada yazdıklarımı da gişeye katkı sağlamak açısından değil, sevdiklerimi paylaşmak için yazıyorum, biliyorsunuz.

 

Bence Ata Demirer, Türkiye’nin en başarılı senarist ve oyuncularından biri. Sahnesi de muhteşem, filmleri de. Yaşadığı bölgeyi, Çanakkale’yi, bu filmle Ege’yi en iyi anlatan sinemacılardan. O kadar dozunda bir komedi yazmış ki, filmin tamamını gülümseyerek seyrettim. Bazı yerinde içten bir kahkaha attım; bazı yerinde gözlerim yaşardı, dudaklarımı büktüm. Çok harika bir filmdi. Ellerine sağlık! Hep yazsın, hep çeksin, hep oynasın!

 

Bir milyon sekiz yüz bin kişi izlemiş. Çok ama çok daha fazla izleyiciyi hakkediyor Ata Demirer, her zaman.

 

Bir küçük not: Bugün saat 19:00’da Beşiktaş BKM Mutfak’ta tek kişilik oyunum var: ANLATANADAM #KRALMUHABBET.

İstanbul’da olup da kafayı sıfırlamaya ihtiyacı olan, çok gülmeyi özleyen, şahsen tanışmayı bekleyen, muhabbetin kralını dinlemek isteyen buyursun!

 

Siz bu satırları okuduğunuzda; en iyi film de dahil üç Oskar adayı Gizli Sayılar vizyona girmiş olacak. İzlenebilir bir film. Ama hayatta ‘En İyi Film Oskar’ını alamaz. Arrival – Geliş, La La Land, Savaş Vadisi – Hacksaw Ridge, şu an vizyonda olan Ay Işığı – Moonlight gibi ciddi rakipleri var.

 

Gizli Sayılar patlamış mısır yerken izlenecek, keyifli bir film. Bence o kadar. Ha Amerikalısındır, ülkenin uzay programınla gurur duyuyorsundur, ‘tarihte Rusları nasıl alt ettik ama!’ gibilerinden söylemlerin vardır, bu film tam sana göre. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alabilir mi? Çok zayıf bir ihtimal. Kesin bir siyahi kadın oyuncuya verecekler de; artık bu filmle Octavia Spencer mi olur, Moonlight’la Naomie Harris mi olur, Fences’le Viola Davis mi? Bu Oskar işleri hiç inanmadığım, süper politik, hiper matematik, çok karışık işler.

 

Oskar törenini oturur izlerim; işin büyüklüğüne hayran olurum, çekim tekniklerine dalarım, kamera önündeki insanların profesyonelliğine gıpta ederim, sahne ve dekor tasarımına kafayı yerim, bizde niye böyle bir organizasyon planlanamıyor diye hayıflanırım, gerçeklerle yüzleşirim. Ertesi gün uykusuz bir pazartesiye başlarım. Oskar benim için budur. Geri kalanı, kafamı meşgul edemeyeceğim karışık Amerikan politikalarıdır.

 

Sizlere gönlünüzden geçenleri yapabileceğiniz bir hafta sonu dilerim!

 

*

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Yok birbirimizden farkımız

22 Şubat 2017

Kırmızı ışıkta kendimi yola atıveriyorum mesela, nasıl olsa fazla(!) araba geçmiyor, niye boşuna bekleşeyim? Ya da kaldırım yerine yolun kıyısından yürüdüğümü fark ediyorum. Koca kaldırım yapmış adamlar, bomboş üstelik. Bizdeki gibi dizi dizi araba da park etmemiş. Ama ben hala yolun kenarından yürüyorum, kaldırıma paralel. Anca bir kaç gün sonra kendimi toparlıyorum.


Biri sokakta gülümseyince, hele geceyse; ‘anam!’ diyorum, ‘etrafımı sarmışlar, buradan çıkış yok!’ Geri selam vereceğime göğsümü şişiriyorum, kollarımı az iki yana açıp bir heybet oluşturmaya çalışıyorum. Karanlıklarda saklanan varsa anlasın, biz de boş adam değiliz hani. Sonra gece gece sebepsiz gülümseyen adam yoluna gidiyor, kalakalıyorum. Manyak mıdır, nedir?


Akşam bir yere çıktıysak mesela, asla dans etmiyorum. Dans bana göre bir şey değil. Kırk yılda bir gece eğleneceğime, kenarda durup milleti kesiyorum. Göz göze geldiğim rahatsız oluyor, çünkü oralarda ‘ağır abi’ kavramı yok. ‘Herhalde seri cinayet katili bu adam’ diyorlardır. Asla kendimi bırakmıyorum, şöyle bir rahatlayamıyorum. Millet erkeğiyle, kadınıyla kendini bozuyor. Afrika kabilelerindeki gibi dans eden adamlar var. Belki yarın abiden iş için randevu alamazsın ama çıkmış, gönlünce eğleniyor. Ne yalan söyleyeyim, biraz imreniyorum.


Yurt dışına gidip de gezecek, görecek yer deyince aklıma çarşı, pazar geliyor. Bir de, fazla olmamak kaydıyla, tarihi mekanlar. Tarihi mekanları gezerken de çok keyif almıyorum. İki fotoğraf çekindim miydi, tamamdır.


Eğer arkadaşlardan biri ‘müzeye gidelim mi, ya da şurada harika bir sergi varmış’ dedi mi, sanat kelimesinin ardına hemen sepet kelimesini yapıştırıveriyorum. Sanatı dilde değersizleştiriyor ya, ‘sanat sepet işlerle uğraştırmayın oğlum adamı!’ diyorum. ‘Yurt dışına çıkıp sergiye mi gidilir arkadaş?’


Memleketini çok seven biri olmama rağmen, yurt dışında Türklerle bir arada olmaktan çok hoşlanmıyorum. Bir restorana ya da bir şehir turuna gidildiğinde, ‘burası Türk kaynıyor!’ diye çemkiriyorum. Onlar da aynı şekilde söyleniyorlar, duyuyorum. Geldiğimiz yer sanki Türk kaynamıyor.


Polisten fazlaca çekindiğimi fark ediyorum. Pasaportumu, kimliğimi, otelin adresini, oda kartımı hazırda bulunduruyorum. Verseler, otelden ikametgah çıkartıp onu da yanıma alacağım. Elalemin polisleriyle göz göze gelmemeye çalışıyorum. ‘Zaten sevmiyor bunlar bizi, bir de başımı belaya sokmayayım!’ derdindeyim hep. O yüzden polis görünce bir ürkekleşiyorum, bir efendilik takınıyorum üstüme.


Adamların metrosuna, otobüsüne, tramvayına binmek yerine; genelde taksiyle dolaşma hevesindeyim. Artık alıp da binemeyeceğin arabaya el edip durdurmak mı hoşuma gidiyor, nedir? Taksici Türk çıkınca pek seviniyorum. Kesin dolaştırır bunlar bizi, bu adam memleketlim sonuçta diye mutlu oluyorum. Hayatta sormayacağım, cevabını hiç merak etmediğim sorular sormaktan kendimi alamıyorum. ‘Nerelisin?’, ‘her sene Türkiye’ye gidiyor musunuz?’, ‘nasıl bakıyorlar Türklere bunlar?’, ‘iyi kazanıyor musunuz?’, ‘şimdi bu taksicilik işi nasıl, bizden farklı mı?’ şeklinde sorularla adamı bayıyorum.


Türklüğümle gurur duymama rağmen, bir yabancı ‘sen hiç Türk’e benzemiyorsun’ deyince, keyifle atılıyorum ‘kime benzettin?’ Artık İtalyan’a benziyorsun 10 puan, İspanya – Arjantin 9 puan. Araplara benzetilirsem çok bozuluyorum mesela. ‘Ne arabı kardeşim?’ diye söylenmeme ramak kalıyor. Yutkunuyorum.


Çoğunun parası bizimkinden kıymetli olduğu için, bir şeyler alırken, önce kafamdan Türk parasına çeviriyorum, sonra da genelde ‘yuh!’ diyorum. ‘İki kahveye kırk Lira ödedik birader!’ diye bir saat söyleniyorum.


Sanırım adamların bizi şiş kebaba, dönere, baklavaya indirgemesi beni çok rahatsız ediyor. Sanki bizim memlekette hepimiz toptan gıda sektöründeyiz. O yüzden belki, Galatasaray ya da Fenerbahçe diye takım telaffuz edildiğinde futbol fanatiği kesiliyorum! ‘Cacık da bizim, fava da bizim, musakka da!’ şeklinde bir savunmaya geçiyorum.


Ben heriflerin Parlamentosundan bir kaç isim sayabiliyorken, Brexit oylamasının sonuçlarını İstanbul’da bir taksici abiyle konuşabilirken; onların hiç bilmeyeninin ‘kadınlar herhangi bir işte çalışabiliyor mu?’ sorusuyla, bileninin anca ‘Antalya very nice’ cümleleri çok içimi acıtıyor.


Her yurtdışına gittiğimde, kendimi sorguluyorum. Gönlümce gezip eğleneceğime, sürekli karşılaştırıyorum. ‘Bizde şöyle, burada böyle’, ‘bu var ya bizde olsa’ cümlelerim havada uçuşuyor. Üç, beş günlüğüne de olsa, bir türlü Türkiye’yi geride bırakamıyorum. İnterneti buldum muydu, hemen bizim haber sitelerine giriyorum. Bakalım memlekette neler olmuş? Bizim gündem Türk dizileri gibi ağır aksak değil. Bir gün takibi bıraktın mı, yakalayamazsın. Bırakmıyorum.


Sonuçta nereye gitsem, mecburen kafamı da götürüyorum. Kafamda da deli sorular.


Bilmem, herhangi bir paragraf size tanıdık geldi mi?


Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Bir gün mutlaka yapmak istediklerim

18 Şubat 2017

Tabi alım gücüyle desteklenmeyen isteğe talep denmiyor. Bir gün ABD Başkanı olmak istiyorum diye bir isteğin olamaz. Evde çekirdek çitleyerek böyle bir hayal kurmamalısın. Hayallerin gerçekleşmesi için didinmek gerek. 

Ama, hayal kurarken de gerçekçi mi olmalıyız yani?

BİR FİLM ÇEKMEK

İşte hayallerimin en başında gelen iş. Oturup iki tane film senaryosu da yazdım. Biri korku filmi, diğeri komedi. Dönüp dönüp okuyorum da.

Korku filmi çok korkunç olmuş, komedi filmi de çok komik!

Zaten korku filmini yazarken bile çok korkmuştum. Gündüz yazılmıyor bu meret. Dışarıdan kuş sesleri gelirken yapılacak iş değil. Geceyi bekliyorsun, ev sessizleşince klavyenin başına geçiyorsun. Bilgisayarda bir gerilim müziği açıyorsun. Başlıyorsun yazmaya. Saatler ilerledikçe evden çıtırtılar gelmeye başlıyor. Bir ürperti geliyor, habire arkana bakıyorsun. Yorulup bıraktığında daha da kötü. Işıkları söndürüp yatağa giderken gölgelerden tırsıyorsun.

Bütün bunları azaltmak için televizyona Sünger Bob açıp, ortamı yumuşatmaya çalışmışlığım çoktur!

Ama film çekmek derken bahsettiğim bu değil. Bir film setinde yer almak. Yazdığım senaryoyu çekmek. Geceler boyu montajında uğraşmak. Sonra oturup seyretmek. Kim bilir ne keyiflidir!

İnşallah, bir gün...

DİSNEYLAND’E GİTMEK

Oldum olası içim Amerika’yı hiç almadı. Avrupa kıtasını tamamen gezdim sayılır. Çin’inden Endonezya’sına, Singapur’undan Tayland’ına Asya’da fena dolaşmadım. Ama Amerika’ya hiç gitmedim. Sevmiyorum yahu, zorla mı?

Fakat Orlando Disneyland’a gitmeyi, tertemiz bir kafayla – o nasıl olacaksa - gezmeyi, en az on beş, yirmi gün sadece orada takılmayı çok isterim.

Çocuk gibi heyecanla, oradan oraya koşturacağıma eminim. Ama hayaller Disneyland, gerçekler İstanbul. Zaman varsa para yok, para varsa zaman yok.

Elbet bir gün...

KENYA’DA SAFARİ

Zaten TV izlemiyorum pek. İzlediğimde de belgeselciyim ben. Her hafta bir belgesel önermemden anlamışsınızdır. Tabi ki haftada bir adet bir belgesel seyredip, sadece onu önermiyorum. Seyrettiklerimin bir çoğu insanla ilgili belgeseller. Ama hayvan belgesellerini de ekrana yapışmış şekilde seyrederim. Bir gün aslanı, kaplanı, zürafayı, fili, timsahı kendi doğasında görebilmeyi hayal ederim.

Hayvanat bahçelerini hiç sevmem. Doğada baş başa kalsan seni iki dakikada paketleyecek görkemli aslanları, bir koşmaya başladı mı tozunu göremeyeceğin ceylanları, dibine kadar sessizce gelse fark etmeyeceğin timsahları ve diğer tüm harika ötesi mahlukatı, kafeslerde miskin miskin hapis hayatı sürerken görmeye tahammül edemiyorum.

Sirklerden nefret ederim. ‘Çocukları sirke götürelim mi?’ diyen arkadaşımın, çektiğim nutuktan tansiyonu düşer. İnsan gibi davranmaya eğitilmiş(!) türlü akıllı hayvanın şov malzemesi olarak kullanılmasını kabullenemiyorum. Bu eğitimlerde hayvanlara nasıl eziyet edildiğini biliyorum çünkü.

Ben onları kendi doğalarında görmek isterim. Hayvanat Bahçesi’nde, yeşil pis suyun içinde, sakin sakin duran su aygırı ile; Masai Mara’da gördüğün, sana ters ters bakan, canı sıkılırsa kaçmakla kurtulamayacağın, beş metrelik, bir kaç tonluk su aygırı arasındaki farkı görmeyi isterim.

Bir kerecik, insanoğlu denilen yaratığın yemek olarak değerlendirildiği bir yerde olmak! Güçsüz hissetmek...

OSCAR TÖRENİNE GİTMEK

Tabi ki çektiğim filmle gitmek değil! Nerde? Çekmeyi hayal ettiğim film zaten gişeyi görecek mi, sanatsal yönü olacak mı, toplumsal bir konuyu işleyecek mi ki Oskarlara davet edileyim? Böyle bir hayal değil benimkisi.

Şöyle jilet gibi smokini giyeceksin, Nünü’yü koluna takacaksın. Nerden gireceğiz, bizi alırlar mı, ‘durmayın orda, hişt!’ diye azarlanır mıyız? diye çekinmeden; göğsünü gere gere, davetli olarak şu töreni bir canlı izleyeceksin!

Scarlett Johansson’la göz göze geleceksin, sana bir gülümseyecek, centilmence selamlayacaksın. Nünü sana ters ters bakacak. Kadraja Johnny Depp girecek. Nünü hayran hayran adama bakarken, gıcık olacaksın.

Çok şahane olmaz mı ya?

KALABALIKLARA OYNAMAK

Şimdilik ayda bir, BKM Mutfak’ta stand up yapıyorum. Kendi yazdığın şakalara, abartarak anlattığın hikayelere, arada ona buna sarmana insanların gülmesi o kadar güzel bir duygu ki.

Oyundan hemen sonra, ya da sosyal medyada insanların ‘eğlendikleri için’ sana teşekkür etmelerinin parasal bir karşılığı yok! Zaten bu işte de öyle bir para yok.

Bunu çok daha büyük kalabalıklara yapmayı isterdim. İnsanlarda seninle ilgili oluşan toleransın artması ile ilgili bir konu tabi bu. Seni sevmeye başladıklarında, artık ne söylersen gülüyorlar demek istemiyorum. Ama yine de genel sevginin gülmeye etkisi büyük.

Sokakta yürüyemez hale gelmek değil arzum. Hala metroya binip işime gidebilmek. Ama metroda birinin beni önceden seyretmiş olması ve bana bakıp gülümsemesi çok hoş bir duygu olsa gerek.

Bir keresinde Erciyes’te bir otelde, sezon dışı bir tarihte, kapalı bir topluluğa gösteri yapmaya gitmiştim. İlk günkü gösteriden sonra, bir gün daha otelde konakladım. Otelde iki yüz kişi vardı, hepsi ‘mecburen’ oyunu izlemişti. Ertesi gün artık herkes beni tanıyordu. Asansörde, tuvalette, lobide... 

Yüzde yüzlük bir tanınmaya ulaşmıştım. Göz göze geldiğim herkes gülümsüyor, o sırada sıradan bir olaya tanık olsak da ‘sen bundan da bir espri çıkartırsın artık!’ diye tepkiler alıyordum. Kısa süreli bir ‘çok ünlülük’ durumuydu. Beş dakika yalnız kalamadım. Otelden çıkınca kimse tanımıyordu tabi!

Hayat boyu yaşayanlara Allah kolaylık versin!

Getirdikleriyle değil, sadece o anıyla; çok kalabalık salonlarda insanları durmaksızın güldürmeyi isterim!

Sonra herkes evine, ben evime...

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Sevgililer Dünü Kutlu Olsun!

15 Şubat 2017

Sizler bu satırları okurken, Batı’nın bir ahlaksızlığını daha savuşturmuş olmanın gururu içinde olacağız.

 

Bir sürü çok ulusu firma, dünya genelinde bu güne hazırlandı, özel ürünler çıkarttı, kırmızı kalpli hediye paketleri hazırladı. Bizim yerel firmalar geri kalmadı. ‘Sevgilin varsa hemen gel, bizim mallardan al’ kampanyaları düzenlediler. Yeme-içme mekanları indirimler yaptılar, çiçekçiler bayram ettiler. Sevgililer birbirlerini ne kadar da çok sevdiklerini haykırmak için sürprizler tasarladı.

 

Sosyal medyada paylaşmak için caps’ler hazır edildi. Bolca seni seviyorum aşkitom denildi. Sevgilisi olmayanlar ve bu güne gıcık kapanlar sevgililer günü karşıtı paylaşımlar yaptılar.

 

 

Tam bir seferberlik haliydi. Memleketin gençlerini ve genç kalmak isteyenlerini aynı anda gazlayan, tek bir düşünceye sevk eden o gün geride kaldı.

 

 

Sevginin paraya endekslenmiş hali olarak nitelendirebilirsin, monotonlaşmış uzun ilişkilere bir nefes, bir farklılık olarak değerlendirebilirsin.

 

Sevgiyi ifade etmek için özel bir gün olarak görebilirsin, dış mihrakların bir oyunu olarak sırtını dönebilirsin.

 

 

Önemli olan herkesin düşüncesine saygı duymaktı. Bunu yine başaramadık.

 

Sevgilisi olmayan, sevgilisi olup bu günü kutlayana daldı. Muhafazakar bir kesim, bu güne anlam yükleyenlere sardı. Sosyal medyada her zamanki gibi bolca kavga vardı.

 

 

Olayın aslı şudur: Birbirimize tahammül edemiyoruz. Ülke ülke değil, BBG evi! Sanki birbirinden nefret eden bir sürü insanı zorla bir yere kapatmışlar, herkes birbirine, her kesim başka bir kesime nefret kusuyor! En küçüğünden, en büyüğüne kadar herkes atarlı. Evde klavyenin başındaki de, televizyonda mikrofonun başındaki de sürekli ayar veriyor.

 

‘Bırak adam ne düşünürse düşünsün’ yok. ‘Bırak millet nasıl yaşarsa yaşasın’ yok. ‘Bırak kim neyi kutlarsa kutlasın’ yok. Renklilik yok, renkliliğe saygı göstermek yok.

 

Herkes kendi rengini seviyor; herkes, başkaları da kendi rengini benimsesin istiyor.

 

Kimisi renk bile sevmiyor. ‘Grinin elli tonu mu olurmuş, siyaha yakın bir gri olsun herkes, yeter’ diyor.

 

 

Sevgililer günü gibi dandik bir günde de böyle, yeni yıl kutlamalarında da, referandum gibi hayati bir konuda da. Herkes benim gibi olsun!

 

 

Evet diyecekler neredeyse pusulada hayır yazmasını bile kabullenemeyecek bir ruh halindeler. Hükmetme gücü de evet diyeceklerde olduğu için; tahammülsüz, baskıcı, ayrıştırıcı bir kampanya yürütüyorlar.

 

Hayır diyecekler, millete gidip ‘Evet mi? Hayır mı?’ diye sorulmasından bile rahatsızlar. Kendi milletlerine güvenmiyorlar, kendilerini yeteri kadar iyi ifade edemeyeceklerinden korkuyorlar. Milleti eğitimsiz, baskı altında görüyorlar.

 

Sonuçta her iki taraf da hırslı, ödünsüz, asık yüzlü, sevimsiz.

 

 

Benim fikrim, benim fikrimdir. İster sevgililer gününü kutlarım, ister yılbaşında çok eğlenirim, ister hayır derim. İster bu tür günleri asla takmam, ister kendi inandığım günleri kutlarım, ister evet derim.

 

 

Bir rahat bıraksanıza milleti sayın yöneticiler?

 

Ayrıştırmadan; ‘onu kutluyorsan böylesin, hayır diyorsan teröristsin’ demeden.

 

Küçümsemeden; ‘sana sorarsak yanlış karar verirsin, evet dersen koyunsun’ diye hissettirmeden.

 

 

Sevgililer günü de neymiş? Oylamada yumruklaşmadan ama, Meclis’te bir araya gelip ‘oy birliğiyle’ bir günü Türkiye Sevgi ve Kardeşlik Günü ilan etsenize! Şöyle hep bir arada o günü kutlayalım? 365 günde bir gün bile olsa hırslarımızdan, nefretlerimizden, ayrımcılıktan uzak bir gün geçirelim milletçe. Çok şey mi istiyoruz?

 

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Tavsiye üstüne tavsiye

11 Şubat 2017

Bir dizi: Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events (Lemony Snicket’ten Talihsiz Serüvenler Dizisi)

Bir insan her hafta bu kadar dizi izler, bitirir ve paylaşır mı? demeyin. Benim olayım da bu. Resmen uykusuzluk pahasına, bazen elim ayağım kesilene kadar bu yeni yapımları izliyorum.

Bu dizi çok acayip. Değişik bir mizah anlayışı var. Hiç bir zaman kahkaha attırmıyor ama kendine hayran bırakıyor. How i met your mother – Annenizle nasıl tanıştım’ın starı, Neil Patrick Harris oyunculuk nedir, kılıktan kılığa nasıl girilir, dersini veriyor. Bu dizi sadece bunun için durdura durdura izlenir. Daha önce film versiyonunda Jim Carrey oynamıştı. Onun oynadığını oynamak cesaret ister. Tavsiyem olsun!

Bir belgesel: True Cost (Gerçek Bedel)

Bulup buluşturup seyredin lütfen. Tekstil sektöründe global oyuncuların üreticileri nasıl kullandığını, çocuk işçisinden, insanları üç otuz paraya, hangi şartlar altında çalıştırdıklarını anlatıyor.

Eskiden yaz sezonu, kış sezonu vardı. Şimdi daha çok alışverişi teşvik etmek için yılda 52 sezon değişiklik yapan dev markaların ardındaki çaresiz üreticileri ve işçilerinin çalışma şartlarını izleyin. Alışverişe bir başka gözle bakacaksınız!

Bir kitap: Sapiens

Daha yeni bir kitabı çıkmış olmasına rağmen (Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi), Yuvel Noah Harari’nin bundan önceki kitabını alıp okumayı tercih ettim.

Harari bir tarihçi. Benim de çok fazla ilgi alanımda olan; insanın Afrika’da bir canlı türü olarak işe başlamışken, neden ve nasıl ekolojik bir seri katile dönüştüğünü sorguluyor. Tabi evrim diye bir şey yok biliyorsunuz(!)

‘Eski ve fiziksel güç üstüne kurulu zamanları anlayabiliriz ama kadınlar üstün sosyal becerilere sahipken, neden çoğu toplum hala erkek egemen?’ diye soruyor. Sorularla ve beklemediğiniz cevaplarla dolu bir kitap. Harari’yi ve kitabı daha iyi tanımak ve anlamak için, ‘tüm zamanlar favori kanalım olan TED Talks’ videolarından kendisini izleyebilirsiniz.

Soru sorup, sorgulamayan bizden değildir!

Bir film: xXx Return of Xander Cage (Xander Cage’in Dönüşü)

Hep beğenip yazacak değiliz ya? Biraz da eleştirisel yaklaşalım yani. Haftada bin tane filme gidemiyorum. Bu hafta bunu seçmiştim.

Aynı Hızlı ve Öfkeli serisi gibi, neden izlendiği belli olmayan filmlerden biri. Fena para harcanmış, saymadım ama sanırım yüzlerce kişinin telef olduğu, para yatıralım – paranın dibini bulalım Hollywood işlerinden. Xander Cage nereye gittiydiyse, keşke oradan dönmeseymiş!

Vin Diesel tok sesiyle, tıknaz kaslarıyla, rol yapamayan haliyle, filmin süper anlamsız diyaloglarla dolu senaryosunda debeleniyor işte. Filme bir de IP Man filminin starı Donnie Yen’i koymamışlar mı? İki rol yapamayan, karşılıklı oynayamıyorlar! Lütfen ırkçılık gibi algılamayın, sadece kültürlerimiz çok farklı olduğu için bu şekilde söylüyorum, Çinli’nin Japon’un oyunu bana geçmiyor bir de...

Çok vaktiniz varsa(ama çok), kafayı boşaltmak istiyorsanız anca. Benden söylemesi!

Bir ses: Sena Şener

Bana çok yaşlandığımı anımsattığı için çok kızgınım kendisine gıyabında! Bir insan 18 yaşında, yani zorlasam çocuğum olabilecek yaşta olup, bu kadar eski ve puslu bir sese nasıl sahip olabilir?

Sonu benzemesin, dünyadaki rakipleri rahmetli Amy Winehouse ve Janis Joplin! Ben bu tiplere eski ruh diyorum.

Sena’nın sesi ve yorumu insanı ta iç organlarından etkiliyor. Ardı ardına dinliyorsun, tekrar başa alıyorsun, şaşırıyorsun, birileriyle paylaşıyorsun. Neredeyse her şarkıyı Sena söylesin istiyorsun!

Dünyada aşağı yukarı herkesin yorumladığı Amy Winehouse’ın Back to Black’ini bir de ondan dinleyin. Evrencan Gündüz ile birlikte bu şarkının herhalde en iyi cover’ını söylüyorlar. Sena’nın kendi çalıp söyledikleri de müthiş!

Sena bu memleketin gelecekte daha farklı bir yer olacağını düşündüren, ümit ettiren bir ses. İyi ki varsın Sena, takipteyiz!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Bu yazı çok para eder

8 Şubat 2017

Altyapın olacak, nasıl değerlendireceğini bileceksin. Kaybetmeyeceksin, hep üstüne koyacaksın. Habire oradan oraya taşıyacaksın. Kim ya da ne daha fazla vadediyorsa, riskleri değerlendirip girişeceksin. Yumurtaları aynı sepete koymayacaksın. Mevduattır, fondur, borsadır anlayacaksın. Dünyayı yakından, politikayı çok daha yakından takip edeceksin.

‘Piyasalar’ diye bir adam var mesela. Politikada bir kıpraşma oluyor, bu ‘piyasalar’ denilen adam beklentiye giriyor.

Bazen mahzunlaşıyor belli ki, ‘piyasalar durgun’ deniyor. Parası olan herkes bu piyasaları ‘canlı’ takip ediyor.

Sen de bu adamı iyi tanıyacaksın, dibinden ayrılmayacaksın.

 
Canın gibi koruduğun bu parayı da, şanıyla yiyeceksin tabi.

Kimi varyemez ördek var ki; bırak evlatlarını, sülalenin tamamı öleceği günü hasretle bekliyor. Tırnaklarıyla kazımış, kazanmış, üstüne kuluçkaya yatmış. Kendi de pejmürde bir yaşam sürüyor, avanesi de sürünüyor.

Levent’te on milyonluk villada, 70’lerden kalma mobilyalarda oturan; dekora, sanata ihtiyaç olmadan bahçesinde korku filmi çekebileceğin, arabasına binerken tetanos olma ihtimalin olan amcalar var. Bazen kendilerine en yakın banka şubesine gidip, hesap kartlarını işletiyorlar. Banka müdürleri pek seviyor bu amcaları, çünkü milyonları bankada bostandaki karpuz gibi yatıyor.

Yapışmış kazandıklarına; amca sabah akşam tırnaklarını, ardında bekleyenler kafayı yiyor.


Ruhen Amerikan rapçilerine benzeyen bir kısım insan var. Yani aslında para çok yok da, var-mış gibi yaşayan, göstere göstere yapan, olduğundan fazla görünüp bundan nemalanmaya çalışan bir takım tipler. Allah’a şükür, kendi payıma bunlardan da epey gördüm.

Köküne para veremeyeceği arabayı yıllık kiralayan ve aidatını zor ödeyen mi istersin? Kredi kartına basıp geçmesi bir kenara; üç tane alıp temiz temiz giyeceğine, bir tane ‘şansönse’ marka alıp, her gün aynı gömleği giyen mi?

Prestij uğruna ya da iş geliştirme hesabı; her gece gittiği barda, elinde buzu gitmiş suyu kalmış içkiyle tüm gece ayakta duran mı istersin? Eminönü’den iki yüz dolara aldığı, orijinali yüz bin lira olan çakma saati gerine gerine takan mı?


Bir de, bir şekilde varlıklı olmuş, harcamak isteyip, yapamayan var. Cipin en siyah camlısı, en köşelisi onda. Her mekanda ‘hoş geldin abi’yi yakalamış. Demetle parayı çıkartıp hesap ödeme de onda, hesaba yakın bahşiş bırakma da. Ama bir şeyler eksik işte.

Küçük bir detay, etrafında fark etmediği tebessümler yaratıyor. Ya yemek sipariş verirken belli oluyor cehaletin adı, ya da yemeği yerken görülüyor ağız tadı.


Başka paralı insan çok tabi. Jet seti var bunun af edersin, cemiyet hayatından olanı var. Cemiyet deyince aklınıza Rum Pontus, Kürt Teali cemiyetleri gelmesin.

Sokakta pek rastlaşamadığın; misal, ailesi on kuşaktır ticaretle uğraşan var. Anca galada, kermeste rastlayabildiğin; ya da gerçekçi olalım, bir kaç yüz milyonluk boşanma haberlerini gazeteden okuyabildiğin.

- Dedemin dedesinin dedesi, Akdeniz’de Korsikalı korsanların zulmünden kaçıp buraya yerleşmiş, dedi bir abimiz, bir gün örneğin.

- Demek korsanlar sardırdığına göre; bu kadar dede önce o deden de paralı pullu, ticaret erbabı biriydi. Yahu zaten bilmiyorum dedemin dedesinin dedesi kim? Ama takip edebildiğim kadarıyla; ya memurmuşuz ailecek, ya imam, ya müezzin! Bize hiç sıra gelmeyecek galiba, bildiğin!


Başka kökten zenginler de var. Padişah soyundan gelip ‘İstanbul’da eskiden orala, burala bizimdi; belki başkanlık gelirse sarayda pişer, bize de düşer’ diye ümit eden mesela. Gülse Birsel çok güzel cevap verdi bir tanesine, bereket versin!

Son on – on beş yıl önce yok olan, şimdi ise herkesi yok sayan bir grup insan da mevcut tabi. Pek bilemiyorum ne yaparlar, nereye giderler, nerede nargile içerler. İşinden evine, evinden işine. İşinden devlet ihalesine, devlet ihalesinden evine. Evinden altı yüz daireli site inşaatına, inşaatından evine. Karşılaşamıyorum.

Vurur yüze ifadesi, golfe merak sarmıştı sadece tanık olduğum bir tanesi. Ben de hayatımda oynamadım Playstation hariç, onda da çok iddialıyım bilginiz olsun.

Her hafta sonu golfe gidiyormuş, anlatıyordu:

- Bazen yurtdışı, bazen Antalya, genelde İstanbul. Çok güzel ya, dedi.

- Ne güzel abi insanın böyle bir hevesi olması, dedi avanesi.

- Kendimi köyümün çayırlarında hissediyorum, mutluluk budur! dedi.

Kendi içinde mutluydu. Ses etmedim, ayıptır söylemesi.


Bir de, her gün önünden geçtiğim, Galata’da bir küçük zanaatkar abi var.

‘İstanbul’da son paramla bu küçücük dükkanı açtım’ diyor. ‘Sonra insanlar beni buldu, ben de onları. Burası ev gibi oldu onlara, onlar da dost oldu bana’.

Elinin emeğiyle bir maketler yapıyor ki, hepsini bir müzede sergilersin. Dükkanın içi, benim için bir lunapark sanki. Ben de beş yaşında bir çocuğum.

‘Para biriktirmek önemli. Para olmadan, sağlık olmuyor, kafa da rahat etmiyor. Ama en önemlisi dost biriktirmek, esas başarı budur’ diyor.


Başarıyı sadece, salt para zannedenler için yazdım bunları.

Nasıl bir hayat yaşıyorsan, bir anlık oturup düşün: Her şey aynı, ama para yok. Gitmiş yahu? Yok işte!

Ne kadarına sahipsin şu an yaşadığın hayatın? Parayla beraber gidenlerle, geride kalanlar neler?

Düşün ki, bir sabah, para dışında kalanlarla sınırlısın. Artık hayatını parasız yaşamak zorundasın.

Yok artık hayatında mevduat, emisyon hacmi, gayrimenkul, efektif kur. Şimdi hayatını parasız bir geleceğe kur. Kimi biriktirdin, kim var yanında, kim senin dostundur?

Olmak ya da olmamak değil, işte bütün mesele budur!


Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Bu haftanın özelleri

4 Şubat 2017

BİR OYUN: BİNDE BİR GECE DİYALOGLARI

Dizi oyuncuları bu kadar yoğun çalışmanın yanında fırsat bulup tiyatroyla da ilgilenmiyorlar mı? Bu sanat aşkına hayran oluyorum işte. Dizi herkesin aşağı yukarı sadece para için yaptığı bir iş. Yönetmeninden yapımcısına, oyuncusundan emekçisine kadar herkes ekmeğinin peşinde. Daha sanatsal olsun diye kimsenin bir çabası yok. Öyle bir arzu yok demiyorum. Ama Türkiye dizi endüstrisinde sanat aramak için, çalışma şartlarını düzenlemek ve dizi saatlerini yarıya düşürmek gerekiyor ki, insancıklar bir dizide on dakika bakışıp zamandan yemeye çalışmasınlar. Çünkü başka çareleri yok! İki saatlik filme uzun metraj deniyor. Bizde bile 4 haftada anca çekiliyor, aylarca montaj, ses, renk ayarları yapılıyor. Sen her hafta iki saatlik dizi yapıyorsun. Tam bir deli işi.

Diyeceğim şu ki, bu yoğun çalışmanın arasında yepyeni bir oyun çıkarmak, provalarını yapmak, tanıtımı için uğraşmak, programlara konuk olmak, bir de güzel bir tiyatro oyununu sahneye koymak ne kadar zor kim bilir!

Begüm Kütük’ü oldum olası çok severim. Hem ekrandan, hem yakından ışıldar baktıkça. Hakan Meriçliler ile birlikte ‘Binde Bir Gece Diyalogları’ adlı oyunu sahneye koyduklarını görünce, Nünü’yle birlikte kalktık, gittik. İyi ki de gitmişiz! Hakan Meriçliler tartışmasız büyük bir oyuncu. Bu oyunda da oldukça baskın bir rol sergiliyor, onu bu kadar yakından izlemek büyük keyif verdi bize.

Peki ya Begüm Kütük? O ne arkadaş? Sen nasıl bir insansın? Sahneye çıkar çıkmaz bir Hollywood yıldızı ile karşı karşıya olduğumu düşündüm. Nünü’ye dönüp, ‘Begüm ne kadar güzel, öyle değil mi?’ diyecektim ki, Nünü bana dönüp ‘Türkiye’nin en güzel kadını bence Begüm’ demesin mi? Sakın sevgili Erdil Yaşaroğlu yanlış anlamasın, bizim beğenilerimiz dostluk seviyesinde elbette. Ama oyun boyunca Begüm’den gözlerimizi alamadık. O kadar doğal bir oyunculuk sergiliyordu ki, neredeyse kendi gibiydi.

Diğer bütün oyuncular çok samimiydi. Ama Hilmi Özçelik’e de değinmeden geçemeyeceğim. Oyunda Hakan Meriçliler’in karakterinin arkadaşı rolünde çok başarılı. Neredeyse ağzından çıkan her repliğe bütün seyirci kahkahayı bastı. Karadenizli bir karakteri canlandırıyordu. Oyun çıkışı iki seyirci kendi arasında Özçelik’in normal konuşmasının Laz aksanlı olup olmadığını tartışıyordu. İşte oyunculuk budur!

Tüm ekibe başarılar diliyorum. Oyundan ‘Daha çok tiyatroya gitmeliyiz’ konuşmaları yaparak çıktık. Yolları açık olsun!

BİR FİLM: PASSENGERS (UZAY YOLCULARI)

Tamam teknolojiyi dibine kadar kullanmışlar, mekanlar yıkılıyor, parayı dekorlara gömmüşler. Bu bilim kurgu filminin açılış sahnesine harcadıkları parayla bizde iki, üç film çekilir, kabul.

Adamlar iki kişiyle film çekmişler, saniye sıkılmadan izliyorsun! Sadece iki yardımcı karakter daha var. Biri üç, beş sahnesi olan Michael Sheen, diğeri aşağı yukarı her filmde sonda çıkan babacan Afrikalı-Amerikalı rolünde Laurence Fishburne. Geri kalan bütün filmde muhteşem Jennifer Lawrence ve Chris Pratt’i seyrediyorsunuz. Süper basit bir konu, anca bu kadar güzel işlenir. Zaten 8 üstü IMDB puanından filmin beğenildiği de belli oluyor.

Jennifer Lawrence gittikçe gelişiyor. Bu dönemin en önemli kadın oyuncularından biri oldu bile. Kariyeri süper gidiyor, hayatını da iyi yönetirse yaşlanınca Meryl Streep gibi şarap tadına gelir.

BİR ORGANİZASYON: 3 BANT BİLARDO DÜNYA ŞAMPİYONASI

Bilardoya olan ilgim Türkiye Bilardo Federasyonu’nun yeni Başkanı Ersan Ercan, dünya starı ve şampiyonu Semih Saygıner’i yedi yıl sonra masalara dönmeye ikna edince canlanmıştı.

Başkan Ersan Ercan’ı şahsen çok iyi tanırım. Hayatımda gördüğüm en dürüst, en açık sözlü, en içi dışı bir insandır. Kendi işini gücünü ikinci plana atıp, bilardo sporunu dünyada olduğu gibi ‘bir spor’ haline getirmek için gece gündüz çabalıyor. Bu kadar kısa sürede bu sporun bizim memlekette geldiği nokta, onun daha neler yapabileceğinin bir göstergesi bence. Gönül vermeden yapılacak iş değil, Allah kolaylıklar versin.

Türkiye Şampiyonaları’nda başarı gösteren milli oyuncularımız, dünya arenasında da çok başarılılar. Hatta bir spor dalı olarak dünyada en başarılı olduğumuz spor olabilir. Bunun altı çizilmeli. Bu son derece matematik bilgisi, kas ve beden hakimiyeti isteyen analitik sporu hak ettiği elitizme kavuşturmalılar. 

Herkes tarafından tanınan Semih Saygıner’in yanında, Tayfun Taşdemir, Lütfi Çenet, Murat Naci Çoklu, Adnan Yüksel, Can Çapak gibi dünya standartlarında çok iyi oyuncularımız var. Murat Naci Çoklu 2015’de Dünya Şampiyonası’nın İstanbul ayağında kupayı kaldırmış ve bayrağımızı dalgalandırmıştı.

Blomdahl, Jaspers, Caudron, Merckx, Sanchez gibi 3 Bant Bilardo’nun dünya devleri de geliyor. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de bir bilardo tutkunu olarak ev sahipliğini kimseye bırakmıyor herhalde ki, 2016 yılında olduğu gibi, 2017 Üç Bant Bilardo Dünya Şampiyonası Türkiye ayağı Bursa’da yapılacakmış. 06-12 Şubat Bursa’da olabileceklere duyurulur. Ben de İstanbul’dan kaçıp seyretmeyi düşünüyorum. Çok büyük heyecan oluyor!

BİR ŞARKICI: KAAN ALKAN

Yalan yok, bu kadar enerjik bir şarkı dinlemek için oldukça yaşım ilerledi. Fakat etrafımdaki insanlar o kadar genç ki; dinledikleri, mırıldandıkları şarkılar diline yapışıyor insanın. Son zamanda da Kaan Alkan’ın Dans Et şarkısını dinlerken görüyorum bizim gencoları.

Bir iş ortamında Kaan’ın kendisiyle tanışınca, ‘ben seni nereden tanıyorum’ demedim. Bayağı tanıyordum çünkü.

Ufak bir muhabbet kurar kurmaz, kendisiyle çok dip dibe oturmak da istemediğimi söyledim! Çünkü bu kadar yakışıklı, genç tiplerin yanında oturunca çok ciddi bir kontrast oluşuyor. Senin tipin ortalamanın altında görünüyor! ‘Abim, kalk şöyle karşıya otur’ diye espri yaptım ve öyle muhabbeti ilerlettik.

Bu benim on beşinci klibim deyince önce bir ezildim, büzüldüm. ‘Ya kusura bakma Kaan’ım, müzikten koptuk, mırın kırın’ derken; kendi şarkısının ilk klibi olduğunu öğrendim Allah’tan. Ama neredeyse bütün şarkıcıların klibinde Kaan oynuyormuş erkek manken olarak! İrem Derici, Şebnem Ferah, Gökhan Özen, Ömür Gedik gibi bir çok önemli isimle kliplerde oynamış. Meğer Türkiye klip piyasasının en çok tercih edilen erkek modeliyle oturuyormuşum. İyice sinirlerim bozuldu.  

Vampirli yabancı dizilerden fırlamış tipinin yanında, aşk şiirleri yazan, besteler yapan biri olduğunu öğrenince bu 20’li yaşlarındaki iyi yürekli insanı çok sevdim. Hem bu kadar artist tipli, hem de naif romantik olunca, biraz orantısız güç kullanımı oluyor yani. Benlik bir şey yok da, sahnede ve sahalarda rakiplerine kolaylıklar dilerim!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Elle değil, gözle seçiniz

1 Şubat 2017

*

‘Kişisel alanımızın ihlali’ gibi sofistike bir başlık koyup, kendi insanımızı ötekileştirecek değilim. Büyük bir çoğunluğun bu yabancı, tanımadığın insana fazlaca yakın olmasını sorun etmediği malumunuz. Biz birbirimize dokunmayı seven insanlarız. Sadece bir kaç saat uzak kaldığımız bir arkadaşımızı tekrar görünce iki yanaktan şapır şupur öperiz. Üç gün karşılaşmadığımız dostumuza tesadüfen denk gelirsek, öyle bir sarılırız ki gurbetten yeni döndük sanırsın. Erkeklerin kol kola, kadınların el ele sokakta dolaşması bizim için çok normaldir. Ben de şahsen gülerken yanımdaki arkadaşımın üstüne yaslananlardanım. Biz böyleyiz. Bir noktaya kadar da çok güzel bir şey bu.

*

Kalabalık bir otobüse bindiysen, et ete bir kulübe gittiysen, yapışık ilişkileri baştan kabul etmiş oluyorsun. Bunda bir problem yok.

Beni rahatsız eden davranış biçimi, karşındaki insana özel bir alan bırakabilecekken bırakmamak. Bankamatikteki ablanın arkasındaki adamdan bahsediyorum. Sanki ortak hesap açmışlar, kafasını uzatmış ablanın yanından, maç izler gibi ablanın işlemlerini izliyor!

Metroda bacaklarını yetmiş beş derece açıp oturan kardeşten bahsediyorum. Karşısındakine yaşattığı görüntü kirliliğinin yanında, senin bacağına yapıştırmıyor mu bacağını sevgili gibi!

Noterde, devlet dairesinde bankonun önünde sen işlem yaparken yanında biten tipleme örneğin. Sanki beraber gelmişiz, araç alım satımı yapacağız. Kolunu bankoya koymuş, on santimetre yanında dikiliyor. İşinin yapan memurun kafasını kaldıracağı anı kolluyor, kendi sorusunu soracak. Ters ters bakarsan bozuluyor. ‘Ne var kardeşim, yedik mi sıranı?’ pozlarında.

Gazete açtın mıydı toplu taşıma araçlarında ya da bir kitap, en az iki kişiyle birlikte okuyorsun. İnsanın ‘Bitti mi abi, sayfayı çevireyim mi?’ diyesi geliyor. Metroda telefonda oyun oynayan gençlerin yanındakiler, oyuna karışacak kadar içindeler. ‘Nasıl atlayamadın o bariyerin üstünden ya!’ diye bağırmak üzereler.

Bir fırında, bakkalda, kuruyemişçide sıradaysan atik olman gerekiyor bizde. Her gelen yanına yaslanıyor. Omuz omuza bekleşiyorsun. Birazdan zurna çalacak, davul vuracak, halay çekeceğiz. Artık bakkal amca kiminle ilk göz göze gelirse ‘Bana bir kutu süt’ diyenle, ‘Oradan yarım kilo peynir tartsana’ diyen kapışabiliyor. ‘Ben halay başıydım, en öndeydim’ işlemiyor.

Hiç bir sıramız çizgi halinde değil. Bizde sıralar huni şeklinde. Bir yere birikelim, ilerdeki delikten ilk kim geçerse modeli benimseniyor.

*

Antropolog Edward Hall yıllar önce kişisel alan kavramını şu şekilde tanımlamış;

1)Vücudunuzdan 45cm yakını sizin mahrem bölgeniz sayılıyor. Çok yakınlarımızı aldığımız, başkalarını almamamız gereken alan bu. Sarılmak, öpüşmek, fısıldaşmak gibi yakın beden hareketleri için bir alan yani.

2)45cm ile 120cm arasındaki bölge ise kişisel alanınız. Bu mesafede en yakın arkadaşlarınızla, dostlarınızla iletişim kuruyorsunuz. Bu yakınlıkta konuşurken rahatsız olmayacağınız insanlara izin verdiğiniz bir alan.

3)Sizden yaklaşık bir metreden üç buçuk metre mesafeye kadar olan bölge ise sizin sosyal alanınız. Günlük karşılaşmalar, samimi olmadığınız insanlarla sohbetiniz bu mesafede olursa, kendinizi daha rahat hissediyorsunuz.

4)3,5 metreden daha uzak mesafeler ise kamu alanı. Artık kişisel olarak kabul edilmiyor.

*

Rahmetli Edward amca hayatta olsaydı, onu Türkiye’de bir tura çıkarmayı çok isterdim. ‘Gel abi senle şuradan bi vapura binelim, karşıya geçelim’ derdim. Bir dünya insan, minik minik adımlarla iskelenin kapısına doğru yürürken, arkadaki dayının göğsü Edward abinin sırtına yapışınca ne derdi bu duruma acaba antropolojik açıdan?

Sonra ‘Edward abi sana bir Taksim’i gezdireyim’ deseydim. Kalabalıkların birbirinin içinden geçmesini izleseydi. Yüzlerce, binlerce insan bir taraftan yürürken, karşı istikametten, tek başına gelip herkese çarpa çarpa ilerleyen, el ele tutuşan çiftin ortasından geçmeye çalışan ve bir anlamda sevenleri ayıran(!) tiplemeleri sosyolojik olarak değerlendirseydi!

Asansörde enseme soluyan, iki adım ilerde durmayı tercih etmeyen kardeşi hiç tanımadığımı söylesem inanır mıydı?

*

Kişisel alan insanın en temel özgürlüğüdür bence. Ama bu temel özgürlüğü yaşayamadığımız bir yerde hayatımızı sürdürüyoruz.

Kimseye kızamıyorum bir taraftan da. Bilmiyor çünkü. Kendi alanını da bilmiyor, seninkini de. Rahatsızlık hissetmiyor, verdiğini de algılayamıyor. Kafasında bin bir sorun var elektrik faturasını yatırırken, dönüp amcaya ‘Edward Hall diye bir adam kişisel alanları kategorize ederken...’ ya da ‘İletişim kalitesi, senin hayatının kalitesini de belirler’ falan dersen sumsuğu yersin!

*

Her şeye rağmen, kendi çocuklarımıza kişisel alanın ne kadar önemli olduğunu anlatıyoruz şimdiden. Mahrem alanın izinle girilen bir yer olduğunu. İleride, büyüdüklerinde başkasının mahrem alanına izinsiz girmemeleri gerektiğini. Delikanlı olduklarında bir kız arkadaşları olursa, rızası olmadan kızın elini bile tutmamasını öğütlüyoruz.

Belki bir iki nesil sonra toparlar saygı işleri bizde de. Ne yapalım? Bir yerden başlamak lazım!

*

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...