GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Organize İşler bunlar!

 

 

*

 

Her şeyi yeni deneyimlemekten yorgun insanlara dönüştük bu arada biz de!

 

Yeni bir oyun çıkarıyor firmanın biri dünyanın bir ucunda, 250 milyon insan indiriyor dünya çapında. Sonra bir bakıyorsun ki İstanbul’da bir okul bahçesinde, bütün çocuklar aynı anda, aynı şekilde dans ediyorlar. Merak edip soruyorsun, meğer Fortnite dansıymış bebişlerin robot gibi aynı şekilde fıkırdamasının sebebi. Aslında bir savaş oyunu, oyundaki karakterlerin özelliği bir dans bu. Çeşitli vesilelerle bir araya geldiğimiz bütün ebeveynler, pek de anlamadıkları online oyun mevzularını konuşuyorlar bıdır bıdır.

 

Zararlı mı? Zararsız mı? Yasaklamak mı iyi? Çağı yakalamak mı yoksa bebelerin ekran haşır neşirliği? Çocukların evde duvardan duvara sekme suretiyle, yüz otuz desibel şiddetinde oyun oynaması mı? Yoksa kulağına kulaklığı takıp kendi başlarına sessizce takılmaları mı?

 

Yorgun argın eve gelmiş, evde huzur arayan birçok ebeveynin (b) şıkkını seçtiği anlar çok. Bu tür oyunların küçük bünyelere verdiği zararı anlayansa pek yok.

 

*

 

Yeni bir şarkı çıkarıyor oğlanın biri, Youtube’a yüklüyor. Zaten bir dünya takipçisi var ama kimse beklemiyor bunu. Türkiye tarihinin en hızla yükselen şarkısı oluyor.

 

Videoyu izlesen; anca fena değil, müzik desen çok da şey değil, e çocuk şarkıcı da değil! Hatta bunu kendisi de söylüyor, baştan diyor ki ‘Ben şarkıcı değilim!’. Canı istemiş yapmış, kime ne?

 

Bu durumu beğensen mi, eleştirsen mi bilemiyorsun. Yani, yeni bir deneyim bu da. Helal olsun demek istiyorsun bir taraftan, tam yüz on bir milyon insan izlemiş videoyu. Bir taraftan da bu işe gönlünü vermiş, yıllarca emeğini sahnelere dökmüş, bu işten ekmek yiyen insanlar var. Yüzlerce şarkı yapmış, gece gündüz stüdyolardan çıkmamış, albümlere hayatını adamış, kliplerde oynamış. Yüz on bir milyonu bırak, on bir milyonu geç, bir milyon izlenme yakalasa mutluluktan aklını oynatacak.  

İzleyici olarak biz zaten algılayamıyoruz, kim bu yüz on bir milyon izleyici? Mesleği müzik olan hiç anlayamıyor, yüz on bir milyon izlenecek, dinlenecek bir şarkı çıkarmak için ne yapmak lazım acaba?

 

*

 

Sinema sektöründe de bir ilk yaşanıyor ve herkes yine, her zaman olduğu gibi sadece şaşırıyor. Vizyondaki bir film, hala vizyondayken, paralı bir online platformda yayınlanıveriyor!

 

Netflix, zaten yeni bir dizinin tüm sezonunu bir gecede yayınlayarak dizi severlerin bünyelerini alt üst etmişti. Buldumcuk olan ve pazar gecesi arka arkaya beş bölüm izleyip yatan beyaz yakalı kardeşlerin pazartesi performansları iyice düşmüştü.

 

Şimdi de cuma akşamı para verip gittiğin filmi cumartesi evde bulunca, milletin kafa allak bullak oldu.

 

‘Arkadaş bu film hala sinemalarda oynamıyor mu? Ne biçim iş bu?’ şeklinde aklı karışan var.

 

‘E, hem filme hem Netflix’e para mı vereceğiz? Hayatta gitmem bir daha sinemaya!’ diye tepki gösteren var.

 

‘Film sinemada izlenir, gidip filmimi izlerim, sonra evimde bir daha izlerim beğendiysem, ne güzel oldu’ şeklinde takdir eden var.

 

‘Daha geçen hafta izledim, neden verdim bu parayı sinemaya neden!’ diye haykıran var.

 

Yani, mevzuyu çok olumlu bulan da kendini dolandırılmış hisseden de mevcut.

 

*

 

Netflix tabi ki herkesin evinde yok, bütün sinema izleyicisini kesecek bir durum olamaz bu.

 

Netflix gibi bir platform için bu çok doğru bir hareket bir yandan. Adını duyurmasına bir katkı, vizyondaki bir filmi satın alıp gösterebilmesi bir büyük etki. Dünyadaki egemenliğini memlekette yayması için bir reklam.

 

Sinemacı için ne demek olduğunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz. Hala yüzlerce salonda oynayan Organize İşler: Sazan Sarmalı filminin gişesini nasıl etkileyecek acaba? Bakıp göreceğiz artık.

 

*

 

Genelde ‘olmuşa konuşmaktır’ bizim medya işlerinin tamamı. ‘Geleceği görüyorum, ben kesinlikle biliyorum’ diyen kendine bile yalan söyler, çoğunlukla yanılır. Kırk yılda bir söyledikleri çıkınca gururlanır, medya dünyasının ‘bir bileni, dahi çocuğu’ haline gelir.

 

Çoğunlukla ‘Neden tuttu o dizi biliyor musun?’ ya da ‘O film neden olmadı biliyor musun?’ şeklinde gelişir sektörün derin muhabbetleri. Herkes olmuşa konuşur.

 

Arada bir kimseyi dinlemeyen biri çıkar, bir şey yapar, haydi bu sefer onun üstüne konuşur herkes.

 

‘Bilirim’ diyen aslında pek bilmez. Her şeyi bilse her dizisi tutar, her filmini milyonlar izler, her şarkısı dillerde dolanır, her videosu viral olur. Milyar dolarlar kazanır, bu muhabbetlere girmez, zümrütten kulelerde oturur, bizim gibi sıradan insanların yanına inmez.

 

*

 

Zaten her gün yeni bir şey görüyoruz, zoruna uyum sağlıyoruz, aklımız çok karışık.

 

Bu cesur hareketin sinema için, sinemacı için, izleyici için, gelecekte vizyona girecek filmler için ne ifade edeceğini hep birlikte göreceğiz. Bir yeniliktir, bilip bilmeden üstüne konuşacağız.

 

Adı üstünde, Organize İşler bunlar!

 

*

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Dijital dünyanın neresindesiniz?

 

Bir defa rahatlatıcı bir girişi var raporun. 2018’den bugüne internet ve mobil kullanıcılar büyük bir artış göstermemiş. Yani sardırdıkça sardırmıyoruz bu işe demek ki.  Artmış artmasına da nüfus da artmış yani!

Türkiye özelinden bakınca mevzuya, size birkaç rakam vereyim. 

İnternet kullanım oranımız %72 olmuş, dünya ortalamalarına çok yakın. Mobil kullanım ise tahmin ettiğimden çok yüksek, %93 gibi ciddi bir rakam var ortada ve geçen seneye oranla %20 de artmış. Akıllı telefon kullanan, elindeki telefonla internete giren insan sayısı çok yükselmiş. Ne demek bu? Bir iş yapıyorsanız ve mobilden sizin internet sitenize ulaşılamıyorsa, yazık ediyorsunuz çabalarınıza demek. 

Aktif olarak sosyal medyayı kullananlar ise 52 milyon kişi olarak yer almış raporda. Ne yapıyorsan yap, sosyal medya ayağı olmalı diyor bu rakam da bize. Peki hangi sosyal medya kullanılmalı, nasıl ulaşacağız bu insanlara?

Dünya genelinde Facebook ve Instagram belirgin artış göstermiş. ‘Artık kimse Facebook kullanmıyor’ gibi bir izlenim var içimizde bir yerlerde. Demek doğru değil! Siz de Facebook’u gözden çıkaranlardansanız, belli kitlelere ulaşmak için hala çok gözde bir yer olmayı devam ettirdiğini söyleyebilirim.

 

Instagram’ın tüm dünyada önlenemez yükselişi devam ediyor. Benim de en popüler uygulamam Instagram. Kendime not: Instagram’a daha çok yüklenmeliyim!

 

Twitter dünya genelinde ufak bir düşüş yaşıyor rapora göre. Tamamen bizim ülkeye ait ve şahsi fikrim, ‘Twitter ülkemizde o kadar zor bir yer ki!’

Herhangi bir konu hakkında yazdığın en ufak bir – iki cümle yüzünden anında linç ediliyorsun. Saniyesinde yanlış anlaşılıyorsun. Hemen bir polemiğin içine çekiliyorsun. Herkes çok gergin ve kavgacı, toleranssız, olumsuz.

Zaten hayatta yeteri kadar derdim var, bir de tanışmadığım tiplerin gergin eleştirileriyle uğraşamıyorum ben şahsen.

 

Enteresan büyümeler reklam yatırımını sonuna kadar hak eden Tiktok ve nezih – istikrarlı yükselişiyle LinkedIn.

Tiktok benim için şu an çok uzak bir uygulama, LinkedIn’de de ‘Var mısın? Varım’ noktasındayım. Ama özellikle LinkedIn’i çok aktif kullanan ve bu uygulama içinde de kendi kitlesini yaratan arkadaşlarım var, enteresan.

Ben şahsen, bir iki uygulamayla anca uğraşabiliyorum. Her mecrayı çok ciddi takip içinde olup, takipçi peşinde koşmaya ruhum yetmiyor. Biraz da gerçek arkadaşlar olsa hayatta...

 

Raporda, Türkiye’deki kullanıcıların yüzde 84’ü interneti her gün kullanırken, yüzde 12’si en azından haftada bir kez kullanıyor çıkmış. Siz bunlardan hangisisiniz? Haftada bir kez kullanan ya da hiç kullanmayanla karşılaşmadığım için bugüne kadar, etrafım %84’lük dilimle çevrili demek ki. Bunu da zaten benimle bir yerde otururken elli kere telefonuna bakan arkadaşlarımdan anlıyorum.

 

Türkiye’deki kullanıcıların yüzde 96’sı çevrimiçi videolar izliyormuş. Hiç şaşırdık mı? Hayır! Ortalık hem izleyen hem de beğendiği videoları birbirine izletenlerle dolu değil mi? Özellikle Youtube bu konuda dev adımlarla ilerliyor.

Kendime not: Youtube projemi hemen yayına almalıyım!

Bir de televizyon ayağı var işin, internet kullanıcılarının yüzde 43’ünün TV içeriklerini internet üzerinden izlediğini görüyoruz raporda. Çok da haklılar. Dizi mi izliyorsun, dayak mı yiyorsun belli olmayan reklam süreleriyle uğraşan insanlar yok artık ortalıkta. Canı istediğini, canı istediği zaman, canı istediği miktarda izleyen izleyiciler var. Oturup üç – dört bölümü arka arkaya izleyen insanlar var her yerde. TV içeriklerini sizin verdiğiniz şekilde değil, kendi istediği şekilde izlemeyi tercih edenler artıyor.

Bir de televizyon asla bitmeyecek diyorlar. Gör bak, ne olacak! 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Vallahi iyi para!

*

 

İyice değişik bir iş haline geldi bu mesele. ‘Aman sahip olduklarını gösterme, nazar değer’ zihniyetinin hakim olduğu doğu ülkelerinin aksine, kapitalizm rüzgarının en sert estiği batı ülkelerinde ‘Göster, daha çok olsun!’ fikri öne çıkıyor.

 

Kim ne derse desin, bu sistemin bütün dünyadaki yaratıcısı Paris Hilton’dur. Kendi deyimiyle, genç yaşlarından itibaren New York partilerinde dolanmaya başladığı günlerde ve ailesinin servetini reddeder ama bir o kadar da gösterir tavırlarıyla herkes tarafından takip edilen biri olup çıkmıştı yıllar önce. Paris Hilton’a kadar ünlüler; kameralardan kaçan, şapkalarını yüzlerine kadar çeken, yakalarını kaldırıp arabalarına koşturan tiplerdi. Paris, ‘Gelin ve beni çekin!’ furyasını başlattı. Bir, iki defa çok özel videolarının basına sızmasıyla sarsılsa da bu yaşına kadar markasını çok iyi yöneten biri oldu hep. Parayla paylaşım yapmanın ve aracı olmaksızın direk markayla çalışmanın da mucidi olduğu söyleniyor. Bir anlamda sosyal medyanın divası yani kendisi.

 

*

 

Şimdi gelelim boynuzun kulağı geçtiği yeni dünyaya...

 

İki tür Instagram ünlüsü var. Birincisi ana akım medyada işler yapan, dizi filmde, filmlerde oynayan, şarkı söyleyen; yani bir mesleği olan, bu mesleği icra ederken ünlü olan ve bu ününün karşılığını sosyal medyada bulan insanlar.

 

Bu kategoriye giren dünya devleri 144 milyon takipçiyle Selena Gomez, 153 milyon takipçiyle Ronaldo, 123 milyon takipçiyle Beyonce gibi birçok isim. Bunların masif takipçi rakamları ve bu rakamların parasal karşılığı başka bir inceleme konusu. Bunları konuşmaya kalksam hayal gücüm yetmez, zaten bu kadar para benim ağzıma yakışmaz!

 

Bu ünlü tipinin bizdeki örnekleri ise bir dünya starı ve 19,5 milyon takipçili Nusret, 12,4 milyonla Burak Özçivit, 9,2 milyonla Hande Erçel, 6,3 milyonla Elçin Sangu, 6,8 milyonla Acun Ilıcalı, 9,3 milyon takipçili Murat Boz gibi isimler. Bu seviyede daha birçok ünlü isim var bizde de.

 

Tüm sosyal medyada olduğu gibi, bu kategorideki ünlülerde de ‘Instagram’a bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur’ felsefesi geçerli. Bu konuya yoğunlaşan ünlünün hesabı daha büyük rakamlara ulaşıyor ama esas mesele yine de ünlünün televizyonda, sinemada yaptığı ana akım işler ve başarıları. Yani birkaç milyon takipçi sahibi olabilmek için, sadece içerik üretip ‘takipçi kasmak’ yetmiyor bizde.

 

Çalışan kazanıyor, elması kızarıyor. Çok önem vermedikleri için, Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir starın ya da Tarkan gibi dev bir ismin Instagram hesapları 2 -3 milyonda kalabiliyor.

 

*

 

‘Takipçi kasmak’ yani takipçi sayısını artırmak için sosyal medyaya özel içerik üretip, takipçilerini katlamaya çalışmak zorunda olan bir ikinci kategori var dünyada. Bu insanlar yaptıkları işlerden ünlü olmuş değiller.

 

Sosyal medya ünlüsü bunlar. Buradan ünlü olup, buradan paraya koşuyorlar.

 

Bu grubun lideri 125 milyon takipçiyle ve açık ara en büyük paylaşım etkileşimleriyle, dünyada ‘en çok beğenilen ilk on paylaşım’ listesine 3 tane fotoğraf sıkıştıran Kylie Jenner.

 

Bu kardeşimiz bildiğiniz gibi manken ama asıl sosyal medya fenomeni. Kendi evinde çekilen, ablasıgillerle birlikte rol aldıkları Kardashian şovunu saymıyorum, o saylanmaz! O şova ayakkabını koysan, gol olur! Şovda iki kere kapıdan görünen dünya çapında ünlü oldu.

 

Bu kızın sosyal medya başarısı bambaşka. Herkese tur bindirmiş durumda. Ha, ‘Ne yapıyor?’ derseniz; bir büyük prodüksiyonla setler kuruluyor, yüzlerce fotoğraf çekiliyor, biri seçiliyor, özenle düzenleniyor ve paylaşılıyor.

 

Ama sonuçta, özetle ve bence, kızımız kamera karşısında gerim gerim geriliyor, budur!

 

*

 

Birinci kategorinin para pul işleri bizi ilgilendirmiyor demiştik. Gelelim Kylie bacımızın başını çektiği ikinci kategoriye karşı hissettiğimiz haset duygusuna.

 

Bir röportajını izlediğim, 10,5 milyon takipçili TheFatJewish adlı değişik arkadaş, bir fotoğraf paylaşımı için yüz elli bin dolar aldığını açıkladı geçen. Yüz elli bin dolar, yani sekiz yüz bin Türk Lirası! KDV dahil mi acaba?

 

Sık sık elalemin paylaşımlarını kesip biçip, kendi uyarlamasını(!) yapmakla suçlanan bu oğlan; kendi fikrine kaldığında yere naylon serip, üstüne hardal sıkıp, ketçap dolu leğene düşme videosu çeken bir garip tipleme. Ama ayağına bilmem ne marka spor ayakkabıyı çekip, slip mayosuyla ve koca göbeğiyle havuz kenarında güneşlenirken bir fotoğraf paylaşınca, bir milyona yakın parayı cebe indiriyormuş meğer!

 

Bunun gibi o kadar çok insan var ki dünyada, inanılır gibi değil! Ekstrem partiler, muhteşem arabalar, hiç bitmeyen gece hayatı, üstüne bir battaniye çekip özel uçaklarda dinlenmeler, aslanlarla kaplanlarla boğuşmalar ve bir tek fotoğraf paylaşımına alınan yüz binlerce dolar.

 

Röportajında diyor ki TheFatJewish, ‘Benimki hiçbir şey değil, tek paylaşıma bir milyon doların altında konuşmayan bir sürü isim var. Kylie Jenner’ı hayal bile edemiyorum!’

 

Boş beleş işlerle milyon lira indiren sen bile hayal edemiyorsan, biz ne yapalım peki?

 

*

 

Sakin olalım, bizde tabi ki bu kadar para dönmüyor bu ikinci kategoride.

 

Sosyal medyadan ünlü olmaya çalışan, kendi çabalarıyla takipçi kasan, içerik üreten, farkını anlatmaya çalışan, skeç yazıp çeken, kameranın karşısına geçip bıdır bıdır konuşan bir dolu hesap sahibi var bizde de. Bizdekilerin farkı, bu işi kariyer olarak görenlerin manyaklık seviyelerinin daha düşük olması. Çok çılgın işler yapanlara markalar sıcak bakmıyor bildiğim kadarıyla. Bizde genelde komiklikler, şakalar şeklinde ilerliyor mevzu.

 

Bizdeki paralar çok daha düşük. İşe sıfırdan başlayan, 100 bin takipçiye yıllar sonra alnının teriyle ulaşmayı başaran, bu süreçte yüzlerce skeç yazıp çeken, gece gündüz bu işe emek veren ve beş kuruşsuz geçen iki yılın ardından, bir paylaşım için markalara anca iki bin lira telaffuz edebilen arkadaşlarım var. Her işte olduğu gibi, bizde hala bu konular ricayla minnetle yürüyor; pazarlıklar tanışıklık ve ilişkiler üzerinden devam ediyor.

 

Yüz bin takipçin yoksa da kimse yüzüne bakmıyor!

 

*

 

Batının ahlaksızlığını değil, ilmini, sanatını alalım tamam da baksana adamlar nasıl para basıyorlar!

 

Benim yüz bin olmama daha neredeyse yüz bin var!

 

Bizim apartmanın önüne naylonu serip; mayoneze, ketçaba bulanmam an meselesidir, haberiniz olsun!

 

*

 

Biz işimize, gücümüze bakalım, ruhumuzun peşinden gidelim. İşimiz fiziken insanların karşısına çıkıp güldürmek. 01 Şubat Cuma günü saat 21:00’de Sahne Beşiktaş’ta tek kişilik oyunum var. İstanbul’daysanız, gelirseniz, doksan dakika kesintisiz ve çok güleriz. Beklerim!

 

*

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Yarıyıl tatilinde önceliğimiz çocuklar olsun

Tatilde ne yapılır ki? Deli gibi çalışıyoruz. Yetmek için, yetiştirmek için. Yine de denkleştiremiyoruz çoğu zaman. Tatilde çocukları alıp şöyle bir Uludağ’a gitmek istemez mi insan? Ya da bir yurtdışı mı yapsak acaba? 

Nerede! (Bu nerede kelimesini ‘nerdeeeee’ şeklinde yazmak gerekiyor, içimdekini tam ifade etmek için) Nasıl kalkıp gideceksin?

Çocuklar tatil, biz değiliz bir kere. Hadi parayı denkleştirdin, kredi kartına dayandın, birkaç gün kaçıp gittik. İşlere ara verip ya da izin alıp gitmeye kalksak; ekmek aslanın küçük bağırsaklarına doğru süzülmüş durumda, tatilden dönünce iyice sıkıntı olacak bu sefer.

Ne yapacağız peki çocuklarla evde? Bebişler enerji topu gibi maşallah, bütün gün duvardan duvara sekiyorlar. Hafta sonu kafamız zoruna kaldırıyor, pazartesi işe gitmek kafayı dinlemek haline gelebiliyor. On beş gün evde nasıl geçecek?

Okul zamanı bin türlü bahanemiz hazır. İşten geç geldim, işe erken gitmem lazım, geldim ama çok yorgunum derken çocuklara kısacık zaman ayırmak ve göz göze bakmak için kısıtlı bir vakit kalıyor. Bu durumda da hayata söylenerek haklı çıkartıyor insan kendini. ‘Daha ne yapayım kardeşim? Canımı dişime takmış çalışıyorum işte! Hep çocuklar için, hep...’

‘Mutlaka çocuklara zaman ayırmam lazım’ duygusu insanın içini tatil günü daha çok kemiriyor. Çocuklar için çok çalışıp, çocuklarını göremeden hayat geçiren ve çalışmanın anlamını yitiren insanlarız çoğumuz. Bu duygu çocukların evde bizi bekledikleri bir zaman diliminde, gittikçe daha çok koyuyor insana. 

Vakit geçirmeliyiz çocuklarla kesin.

Daha iyi bir kıyafet için, daha çok oyuncak için, bir AVM’de yenecek hamburger için, birlikte gidilecek bir animasyon filmi için çalışmıyoruz bu kadar çok aslında ama sonuçta buna geliyoruz hepimiz. Onlar için çok çalışıyor, onları göremeden hayatı tüketiyoruz çok çalışırken.

Bahanelerimiz haklı olabilir, bu kadar çok çalışmazsak kim ödeyecek okul taksitini? Kim verecek evin kirasını? O evi kim ısıtacak? Sofraya yemeği kim koyacak deli gibi didinmezsek? Haklısınız. Hepimiz benzer durumdayız. 

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un bir Twitter mesajını okudum on beş tatilin başladığı ilk gün, hesabında.

‘Mola denince sıklıkla dinlenmek algılanır. Oysa denizciler mola dediklerinde hareket ederler. Halatların bağlandıkları yerden fora edilmesine, çözülmesine denizciler mola diyorlar. Yani hareket ondan sonra başlıyor... Bugün biz de bütün öğrenciler için hep beraber mola dedik. Bizim verdiğimiz bir ödev yok, ama sizin yapacak çok şeyiniz var. Yeni hayaller kurun, yeni birilerini tanıyın, görmediğiniz yerler görün, bilmediğiniz şeyler öğrenin, kendinizi dinleyin, kendi sesinizi duyun... Bunlardan daha anlamlı on beş tatil ödevi düşünemiyorum. Evet, halatlar çözüldü... Şimdi bütün denizler sizin, yol sizin, yolculuk sizin...’

Ne güzel demiş!

Çocuklara seslenmiş elbette ama ben de bir ebeveyn olarak alacağımı aldım bu mesajdan.

Ne yapıp yapacağım, bu molayı bizler için gerçekten önemli olanlar için kullanacağım. Bunu bir başlangıç olarak göreceğim. Yaşlılıkta pişmanlıkları sorulan birçok insan, sevdiklerine yeter kadar vakit ayıramamış olmaktan dert yanıyorlardı okuduğum bir araştırmada. ‘Daha çok çalışsaydım keşke, daha çok kazansaydım, ah o yatırımı yapsaydım, biraz daha para biriktirseydim’ diyen bir kişi bile yoktu hayatlarının son günlerini geçiren insanlar arasında.

Bu mola, bir başlangıç olsun hepimize, zaman ayıralım sevdiklerimize.

Daha çok ve kaliteli zaman geçirelim.

Mal mülk değil, bizi isteyenlerle...

Tatili değil, bizi özleyenlerle...

Oyuncak değil, sevgi ve ilgi bekleyenlerle...

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Sadece evde oturan ben miyim?

*

 

Tarihi hatırlatarak nostaljiye sürüklemeyeceğim sizi. ‘Hiç aklınıza gelir miydi elinizde telefon olmadan yaşayamayacağınız?’ da demeyeceğim. Çektiğin resmi paylaşmadan duramadığın günleri de anımsatmayacağım. Bunlar en fazla Facebook zamanlarından hatırlayabileceğimiz, sıradan, naif günlerimizdi. Artık geride kaldılar...

 

*

 

Şimdi işler öyle değil! Instagram diye bir alışkanlığımız var ve bizi mahvediyor!

 

Neden mi?

 

Herkes çok güzel, herkes çok yakışıklı, herkes çok genç ve alımlı da ondan.

 

Bütün yemekler muhteşem bir sunumla sofralarda, tabaklar hep dolu ve bu masalarda can arkadaşlar, hep birlikte gülümsüyorlar.

 

Kimse yerinde durmuyor; herkes gezmelerde, memleketin dört bir köşesinde, yurt dışında, adı sanı bilinmedik ülkelerde, o ülkelerin en güzel beldelerinde gününü gün ediyor da o yüzden.

 

Kızgın bir kimse, can sıkan bir mevzu yok, her şey yolunda, herkes mutlu, hayat ne kadar güzel!

 

*

 

24 yaşındaki moda blogger’ı bilmem kimin, sabahın köründe, mutluluk içinde Instagram hesabında paylaştığı; bin bir çeşit peynirli, rafadan yumurtalı, krepli, sıkma portakallı, mutluluk ve çilek kokan kahvaltısı ve altındaki ‘En güzel günler bir küçük gülümsemeyle ve güzel bir kahvaltıyla başlar’ yorumu sadece beni mi mutsuz ediyor?

 

Ya bir gece önceden aşırı yorgun, ya kafada bin bir düşünceyle güne başlamaya korkan bir durumda ya da sabahın köründe kemirdiğim simit dişlerimi acıtırken, uçuş uçuş perdelerin yaladığı sempatik kahvaltı sofralarına sadece ben mi gıcık oluyorum?

 

*

 

Demode Facebook’un canını yiyeyim, herkesin gayet sıkıcı bir hayatı var.

 

Twitter can pazarı zaten; herkes agresif, gergin ve mutsuz.

 

Instagram’dır benim kafamı bozan!

 

Herkes mutlu, ben hariç!

 

*

 

Herkesin arkadaşı çok, var olanların hepsi can ciğer, millet gruplar halinde mutluluktan uçuyor, birbirlerini çok seviyorlar, mutlu mesut yaşıyor ve ne kadar çok eğleniyorlar!

 

İçtikleri kahvenin tadını çıkarıyorlar, telefondan odama sızan kahvenin kokusu tek başıma oturduğum bilgisayar masasının yanında duran on dördüncü çayın kokusunu hemen bastırıyor.

 

Attıkları kahkahalar resimden, videodan çıkıp etrafımı sarıyor.

 

Benim hiç arkadaşım yok mu acaba?

 

Kimsenin para pul derdi de yok gördüğüm kadarıyla. Gezme tozma bitmiyor, gece parti resimlerine sabah kahvaltıları ekleniyor. Ardından içilen kahveye öğle yemeği resimleri yapışıyor, sonra akşam hazırlıkları ve harika bir eğlence yine...

 

Demek sıkıntı çeken de sadece benim!

 

Uzaktan tanıdığım ama işini gücünü bildiğim şu herif... Aileden zengin herhalde, yoksa ortalığın durumu belli? Bir gün Londra’da en sevdiğim grubun konserinde, ertesi hafta Venedik’te gondol tepesinde, bak bu hafta da Erciyes’te karların içinde!

 

Sadece ben mi evdeyim?

 

 

*

 

Biliyorum, benim gibi hissedenler var ve evet, maalesef durumumuz bu.

 

Kendimize işkence etmek için sürekli gezen, tozan, yiyen, içen, eğlenen, takılan, kaygısız insanları – ya da kaygısız görünmeyi hedeflemiş bizim gibilerini - takip ediyoruz.

 

Böylece, kendimize her gün, başkalarının aşırı mutluluğundan oluşan mutsuzluk enjekte ediyoruz.

 

*

 

Instagram da sağ olsun, yeni algoritmasıyla bunu destekliyor!

 

Eskiden takip ettiğiniz insanların paylaşımları, sizin ekranınıza kronolojik olarak düşüyordu, biliyorsunuzdur. Şimdi öyle değil. Instagram, takip ettiğiniz ve ilgi duyduğunuz içeriklere üst sıralarda yer veriyor. Yani siz bir şeye sardırdıysanız, Instagram da bu takıntınızı burnunuzun dibinde tutmaya devam ediyor!

 

Yepisyeni algoritmasıyla, yangına körükle giden Instagram’da; daha çok beğenilen, daha çok izlenen, daha çok takipçisi olan hesaplar öne çıkıyor, diğerleri her zamanki gibi geride kalıyor.

 

Dolayısı ile, gıcık ola ola izlediğiniz el alemin mutluluk dolu paylaşımları, sabahın köründe karşınıza dizilmeye başlıyor.

 

*

 

Dün bensiz mi eğlenmiş bu kadar arkadaşım bir arada? Aramadılar bile!

 

Ne ara gitti bu kız Amerika’ya? Nasıl gitti? Bize hiç nasip olmayacak herhalde!

 

Bu adamda da ne para varmış? Herif yine arabayı değiştirmiş!

 

Mutluluktan öleceksiniz ailecek, hiç mi derdiniz yok sizin arkadaş! şeklinde artarak büyüyen haset, sabahın ilk ışıklarında henüz dolmayan yaşam enerjisi depolarımızı boşaltıyor...

 

*

 

Ben hariç herkes gülüyor, eğleniyor, en güzel kahvaltıları ediyor, en kokulu kahveleri içiyor, yazın en güzel denizlerde yüzüyor, kışın en beyaz karlarda yuvarlanıyor.

 

Bize de ‘Galiba sadece benim’ diye düşünmek kalıyor.

 

*

 

Ne ettim sana ben Instagram?

 

İki paylaşım yapacağım derken, mutluluğumu aldın elimden...

 

*

 

Ankara’lılara özel bir duyuru: 17 Ocak Perşembe akşamı saat 21:00’de Gaga Play’de tek kişilik oyunum var. İstanbul’da izleyenlere sorun bakın, çok da komik olduğunu söylüyorlar. Ben kalkıp oraya kadar geliyorum; ‘Hava buz, yarın iş var, perşembe gecesi dışarı çıkılır mı?’ şeklinde bahane kabul etmiyorum bakın. Mekan ağzına kadar dolacak ki, daha sık gelmeye cesaretimiz olacak! Çok güleriz, çok eğleniriz ve tanışırız. Hatta Instagram için mutluluk dolu fotoğraflar bile çekeriz, ha?

 

*

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Ebeveynlerin yeni belası: FORTNITE

 

Önce internette vakit geçirebilecek yaşta çocuğu olmayanlara, Fortnite’ı neden bildiklerini anlatayım. Hani sekiz, on yaşından itibaren bütün bebeler sopa gibi tuttukları kollarını sağa, sola, arkaya öne sallayarak; neredeyse büyüklerin taklit bile edemediği, popolarını kıvıra kıvıra bir dans ediyorlar ya? İşte bu dans, Fortnite denilen bir bilgisayar oyunundan çıkma. Çevrenize bir bakın, boşta duran bir sürü çocuk bu ‘The Floss’ denilen dansı yapıyor, boş boş etrafına bakınarak.

Fortnite, hayatta kalma amaçlı, oldukça popüler bir strateji oyunu ve gördüğümü söyleyeyim, ebeveynlerin de başının belası. Çünkü anneler, babalar çocuklarını bu oyundan alamıyorlar resmen!

Oyunda amaç, dövüş silahları ile karşı oyunculara saldırmak ve ateş etmek. Ayrıca, oyun online olduğu için, oyuncular takım arkadaşları ile bir şeyler inşa ederek düşmanlara karşı da korunabiliyorlar.

Bütün dünyada çok popüler şu aralar tamam da bizim memleketin evlerinde çocukların gözleri ekranlardan ayrılmıyor, nasıl olacak? Çocuklar Fortnite dışında başka bir şey konuşmuyor. Üç, beş çocuk bir araya gelince; anasının, babasının telefonunu alan, tableti yanında getiren, evdeki konsolu kapan hep birlikte grup kurup Fortnite oynuyor.

Kendi aralarında, çocuk derdi ve gürültüsü olmadan, rahat rahat muhabbet etmenin özgürlüğünü yaşayan ebeveynler de bu meseleye biraz çanak tutuyorlar. Kimse kusura bakmasın...

Bir defa, tüm online oyunlarda olduğu gibi; kontrolsüz ve zaman sınırı olmaksızın oyunun dibine düşen bebişlerin bağımlı olma ihtimali çok yüksek. Fortnite oynamadıkları zaman mutsuz olan, okulda ellerinde cihazlar yokken bile bahçede kendi kurdukları toplu, tüfekli Fortnite oyunları oynayan, boş kaldıklarında Youtube’dan Fortnite dansları izleyip taklit etmeye çalışan, tek tip çocuklara dönüşüyorlar.

Konuştuğumuz öğretmenler, evlerde Fortnite oyununa kendini kaptırmış çocukları, okul teneffüslerinde diğer çocuklardan hemen ayırabildiklerini söylediler geçen gün. Daha çok şiddet içeren, vurmalı ve öldürmeli oyunlar oynadıklarını gözlemlemişler.

 

Ücretsiz olması, karakterlerinin korkunç tiplemeler olmaması, oyunun karanlık ve kaba saba ortamlarda geçmemesi yüzünden ebeveynlere de sempatik geliyor olabilir ilk başlarda. O yüzden çocuklarının ekran başında saatler geçirmelerine göz yumuyor da olabilirler. Fakat, her online oyun ve hatta her ekran başında geçirilen zaman için kesin ve kısa bir sınırlama getirmek gerekiyor sevgili ebeveynler. Oyun bağımlılığı çocukların zihinsel gelişimlerini olumsuz yönde etkiliyor ve çocukları sosyal ortamlardan uzaklaştırarak, dış dünyaya yabancılaştırıyor. 

Takip ediyor musunuz, bilmiyorum. E-spor yani elektronik spor, internet üzerinden oyun oynanabilen ve artık düzenlenen uluslararası dev organizasyonlarla, dünyanın farklı yerlerinden insanların oyun oynadıkları bir spor dalı haline geldi. Bu işin iyi oyuncuları da küçük yaşlardan itibaren sağlam paralar kazanmaya başladı.

Haliyle, bu sektörünün gelişmesi, artık anne ve babaların oyun dünyasına farklı şekillerde yaklaşmasına neden oluyor belki de. Çünkü eskiden evladının futbolcu olmasını isteyen ebeveynler; çok ciddi rakamlara transferler gerçekleştirilen, çok ciddi izleyici kitlelerine hitap eden turnuvalar düzenlenen bir spor dalına göz kırpıyor olabilirler.

Amerika bazı ebeveynler, bu spor dalının para getirdiğini algılamış ki, çocuklarının daha iyi Fortnite oynaması için saati otuz beş dolardan özel ders aldırmaya başlamışlar!

Çocuğunuzun e-spor oyuncusu olması yolunda ailecek ilerliyorsanız bilemem. Sene 2019 olsa da bence çocukların koşmaya, zıplamaya, bisiklete binmeye, top oynamaya, gerçek arkadaşlarla gerçek oyunlar kurmaya ihtiyacı var. Aynen bizim çocukluğumuzdaki gibi 

Hareketsizlikten aşırı kilolu ya da obez, gözünü ekrandan ayırmayan, sosyal becerileri gelişmemiş ama çok para kazanan bir online dünya starı çocuğum olacağına; sağlıklı, beşeri ilişkileri gelişmiş, doğayı ve sokağı seven bir çocuğum olmasını tercih edenlerdenim.

Fortnite ya da başkası, şiddet içeren online oyunlar hakkında daha fazla okuyun, yaş ve zaman sınırlamalarını daha detaylı inceleyin sevgili dostlar.

Ekrana bakarak sizi serbest bırakan çocuk rahatlık veriyor elbette ama o çocuk başka bir çocuk oluyor gelecekte. Tercih sizin... 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...

Bir tepki biçimi olarak: Günaydın!

 

Asansöre biniyorsun, önceden kabinde olan iki kişi sanki birbirine küs, ikisi de zıt yönlere bakıyor. Sana bir ara gözlerini dikiyorlar, kısa bir bakış fırlatıp başka yönlere dalıyorlar yine, asansörde geçecek kısacık bir vakti yemeye çalışarak.

 

Metronun merdivenlerinde sırt çantasını sırtına heybe gibi atıyor öndeki delikanlı, çanta ağzının ortasına vuruyor insanın. Ağzından geri sekiyor çanta, demiyor ki ‘Bu çanta neye çarptı da sırtıma oturmadı?’ İstifini bozmadan çantayı bir daha yerleştiriyor sırtına yine savurarak. Sen yüzünü sakınıyorsun artık ikinci hamleden.

 

Metronun kapısı açılıyor, içerdekiler dışarı çıkıyorlar doğal olarak ama ne mümkün! Kapılar bloke, çünkü dışardakiler içeriye girmek için metroya hücum ediyorlar. ‘Bana ne kardeşim, iki durak sonra in!’ havasında herkes. İtiş kakış, birbirlerinin içinden geçerek, çokça söylenerek, yapış yapış sürtünerek, yer değiştiriyorlar.

 

Adamın biri gözünü dikiyor sana metroda. Çift kapılı buzdolabı kolisi gibi olmasan, kadın olsan mesela, haklı olarak ürkersin. ‘Ne bakıyorsun kardeşim?’ demene ramak kala gözlerini kaçırıyor, sen de ‘tövbe tövbe’ hissiyatıyla önüne dönüyorsun ama elde değil, bir daha kafanı çeviriyorsun, yine sana bakıyor! ‘Boş boş bakıyordur adamcağız, kim bilir neler düşünüyor’ diyorsun içinden. Ama o içinden seninle ilgili empatik bir şey düşünmüyor, bakıyor da bakıyor. Yüzünde bir tebessümden iz olmadan, canı sıkılana kadar süzüyor seni.

 

Apartmanda, elinde torbalar, daracık bir merdivende yukarı tırmanıyorsun eski bir kamyon gibi oflayıp puflayarak. Aşağıya biri iniyor, demiyor ki ‘Dur, şu son iki basamağı da çıksın adam da, ben sonra ineyim’. Üstüne üstüne kırıyor vücudunu; yan yana, sürtüne sürtüne, zar zor geçiyorsun merdivenden. Göğüs göğüse sürtünüyorsun elin adamıyla; eşinle, sevgilinle bu kadar yakın olmamışsın o sabah halbuki.

 

Bir kelime konuşmuyorsun kimseyle. İstesen de konuşamıyorsun. Herkes mayın gibi dolaşıyor. Biraz ama çok az sert yapsan, yumruk yumruğa kavga edeceksin kesin. ‘Yavaş olsana kardeşim? Biraz dikkat eder misiniz? Hayırdır arkadaşım? Pardon ama...’ cümlelerinden birini kursan, ‘Ne diyorsun arkadaş!’ diye başlayacak belli ki ve çok kısa sürecek o diyalog. Kesin kavga çıkacak da, kimse neden bilmeyecek ve yüzde yüz nedeni kavgadan daha önemsiz olacak.

Bu insanlar, insanlıktan nasibini almamış; karısına, çocuğuna eziyet eden, şiddet uygulayan gözü kara yaratıklar da değil! Sıradan, senin gibi, benim gibi insanlar. Kafaları dolu. Canları sıkkın. İstedikleri işleri yapamayan, istedikleri işleri yaparken istedikleri kazançları elde edemeyen, ödemelerini denkleştiremeyen, kafaları bidon gibi dolu, kendi mutsuzlukları içinde kararmış normal insanlar.

İnanın ben de öyleyim çoğu zaman! 

Fakat ben, bir tepki olarak ve gülümseyerek ‘Günaydın!’ diyorum onlara.

Yüzüme bakmayan, koluma sertçe çarpıp kaçan, uzun uzun gözlerini diken, ağzıma çanta patlatan, apartmanın merdiveninde köşe kapmaca oynadığım insanlara ‘Günaydın!’ diyorum her sabah.

Bir anlık da olsa toparlıyor kendini. Küçük bir temenni, bir selamlama, beklenmeyen bir anda duyulan bir kelime sarsıyor karşıdakini.

Ya ‘Manyak mı bu herif acaba?’ diyor ya da belki, o da günü aydın geçsin istiyor. Bilemiyorum ve önemsemiyorum. Çünkü, bir çoğu zoraki bir tebessümle de olsa ‘Günaydın!’ diyor geri! Kimi gerçekten silkelenip gülümsüyor bile.

Bulaşıcı olmasını, yayılmasını umut ederek her sabah bunu yapıyorum. Çok da iyi geliyor, en azından bana...

Size de tavsiye ederim, deneyin bakın, çok şey fark ediyor.

 

Günaydın!

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Yazının devamı...

Yeni yıldan taleplerim var!

Beklentilerimi açık açık anlatayım, ‘Ne dilediğine dikkat et, gerçekleşebilir!’ derler çünkü, başka bir yere gitmesin dilediğim mevzular. ‘Piyango neden bana vurmaz bir kez bile?’ şeklinde çok çalışmaktan yakınacak biri değilim, peşinden koşacak hayallerim olsun, bana yeter!

Geçtiğimiz senelerde, yine hayallerimin peşinde koşarken ve birçok şeyi yerli yerine de oturtmuşken; vicdansız, insafsız, kalpsiz biri tarafından dolandırılmış ve ‘her şeyimi kaybederim, neşemi kaybetmem!’ dediğim yaşam enerjimi çaldırmıştım tüm param pulumla, işimle gücümle birlikte. Hayallerimin peşini bırakmış, kendi içine kapanmış, ilaçlara bağlanmış, insanlığa ve sevgiye olan inancımı yitirmiştim.

Zor geçen dört yılın ardından; 2018’de, ara ara küçük hayaller kurmaya tekrar başladım ama cılız, korkak, heyecanı eksik hayallerdi çoğunlukla bunlar.

Hayal hayaldir, buna da şükürler olsun! İnsan hayalsiz, amaçsız kalmamalı, eksikliğini bilmeyen bilmez...

Şimdi 2019’a; alenen, buradan, sizlerin huzurunda seslenmek istiyorum.

Sevgili 2019! Her şeyden önce, sevdiklerime uzun ömürler ve sağlık diliyorum.

Paylaşmadan mutluluk olmaz, hayatın keyfi çıkmaz. Yanımızda elini tutacak, sımsıcak sarılacak, başını okşayacak, şakasına gülecek, yanak yanağa gezecek, nasihat verecek, üstümüzü örtecek birileri olsun. O birilerinin yüzü, hep gülsün...

Senden yapamayacağım bir şey istemiyorum. Sadece yapabildiğim şeyleri, iyi yapabilmek için akıl ve vücut sağlığı diliyorum! 

Geri kalanı kendim halledebilirim.

Çok yorulabilirim önemi yok, kafayı patlatıp sabahlara kadar didinebilirim. Yeter ki işimiz olsun yapacak...

İşimiz varsa; on lira fiyat verdiğimiz projeleri, beş liraya yaptırmaya çalışan müşterilerimizin işlerini; yirmi liralık kaliteyle üretmeye çalışabilirim. Yeter ki dükkan dönsün...

Dükkan da döndü mü? Birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız, emeklerinin, haklarının karşılığını aldılar mı? Haklarını da helal ettiler mi? Neşe içinde çalıştık mı hep birlikte; yaş, patron, saat bilmeden? Tamam... 

Şimdi ben, sevdiğim işleri yapabilmek için dayanma gücü diliyorum senden!

Sevdiğim işi yaptıkça, yorulmadan çalışabiliyorum çünkü ya da yorulduğumu fark etmiyorum. Ne fark eder?

Çok çalıştıkça; işimin daha iyi bir hale geldiğini, benim de işimle birlikte geliştiğimi görüyorum. Ben daha iyi oldukça fark edileceğimi; fark edildikçe, yaptıklarımın karşılığını bulacağını biliyorum.

Bunun için zamana, zamana karşı dayanmaya, morale, ara sıra karşıma çıkacak küçük sürprizlere ihtiyacım var. Küçük sürprizler ve yoldaki ufak başarılar, hedefime ulaşmak için debelendiğim yolda tatlı gülümsemeler yaratıyor. Her bir gülümseme, bin bir Newton dayanma gücü demek oluyor.

 

Kararmadan, karamsarlığa kapılmadan, kazandığımı kötülere kaptırmadan, kazandığımın kölesi olmadan, kazanmayı ikinci plana koyarak, çalışmanın keyfine kapılarak, keyfini aldığımın karşılığını bularak bir sene geçirmek istiyorum.

Gemiyi sağlamladım, deliklerini kapattım, kendi çizdiğim desenlerle rengarenk bir de yelken diktim.

Bir tebessüm yaratacak kadar küçük bir rüzgar bekliyorum senden, nakit yolla demedik yani!   

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

Yazının devamı...