GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Pazar Testi

Her zamanki gibi doğru cevap (e) şıkkı. Haydi kolay gelsin!

 

*

 

Bizim ülkede pek popüler, kendi ülkesinde sonsuz ve son derece olumsuz tartışmaların öznesi, Venezuela Devlet Başkanı Madurro; geçtiğimiz hafta ne yapmıştır da, tüm dünyanın gündemine oturmuştur?

 

a)Ülkesinde enflasyonun yüzde seksen üç bin olmasıyla

b)Değersizleşen para birimi yüzünden vatandaşlarının ‘antik takas’ sistemine geri dönmesiyle

c)Bir adet hamburger için asgari ücretli iki kişinin tam bir ay çalışması gerekliliğiyle

d)Suudi Arabistan’dan bile daha fazla petrol rezervi olan bir ülkenin halkının; yokluktan, bir yılda kişi başı ortalama dokuz kilo vermiş olmasıyla

e)Arada derede Nusret’e uğrayıp, lokum etleri götürüp, meşhur Nusret Saltbae hareketi yapmasıyla

 

*

 

Geçen hafta, Eskişehirspor maçına deplasmana gelen taraftarlardan bir sporseverin küçük kızı, taraftarların tezahüratlarından korkunca, Eskişehir taraftarları ne yaptı sizce? (Dikkat, aşırı sevgi ve tatlılık içerir)

 

a)Küçük kızı dışarı çıkardılar

b)Sessizce yerlerinde oturdular

c)Sosisli ısmarladılar

d)Forma hediye ettiler

e)Tüm tribün, hep bir ağızdan ‘Mini mini bir kuş’ şarkısını söylediler

 

*

 

Instagram’ın her gün bir yenisi çıkan akımlarından #fallingstars, bizim ülkeye de geldi nihayet(!) Bilmeyene biraz bahsedeyim; Rusya orijinli bu akımda, çok zengin ama çok aşırı zengin tipler, bir ayakları özel uçaklarının merdiveninde ya da spor bir arabada olmak üzere, inerken yere düşmüş gibi yüz üstü yatıyorlar. Ellerindeki çantadan makyaj malzemeleri, balyayla paralar, parfüm şişeleri fırlamış gibi poz veriyorlar. Bu akıma bir örnekle katılan ama daha çok yere kapaklanmış gibi görünen, bizim Seda Sayan’ın çantasından neler fırlamış gibi görünüyordu?

 

a)Bin dolar

b)Altı bin dört yüz lira

c)iPhone Xs Plus Gold Max Heyooo edition

c)Tapu senedi

d)Simit

 

*

 

Cübbeli Ahmet Hoca testlerimizin en parlak figürlerindendir her zaman. Geçen hafta Nakşibendi şeyhinin protez kolunu öperken resmi basına yansımıştı, görmüşsünüzdür. Bu konudaki polemik, Ahmet Hakan ve kendisi arasında sürüyor zaten, biz bulaşmayalım hiç. Bu resime yapılan sosyal medya yorumlarından hangisi, Cübbeli Ahmet Hoca’nın durumunu anlatan en komik tespittir?

 

a)Robot eli de öpülebilir mi?

b)Bu yaptığınız proteztanlık

c)Protezperest bi yaklaşım olmuş

d)Çok yakında satışa sunulabilir

e)Hepsi

 

*

 

Bir tuhaf bireysel terörizm haberine denk geldik geçen hafta. Avusturalya’da, kötü niyetli ve kamuya yönelik bir saldırı olarak nitelendirilen bu acayip eylemde sizce ne yapılmış olabilir?

 

a)Otomatik silahlarla okul basmışlar

b)Bir kafeye bomba yerleştirmişler

c)Arabayla kalabalığa dalmışlar

d)Dükkanlara molotof kokteyli atmışlar

e)Çileklerin içine dikiş iğnesi koymuşlar

 

*

 

İnternetten verilen Çin malı siparişlerde büyük problemler yaşayanlar oluyor dünya çapında. Ürünlerin beklendiği gibi çıkmaması, reklamlardaki resimlerdekinden çok farklı gelmeleri, teknik özelliklerinin uymaması sorunları, online sipariş veren kullanıcıları çok zor durumda bırakabiliyor. İngiltere’de bir adam, bu konuda en zor duruma düşmüş insanlardan biri oldu sanırım geçen hafta. Ne oldu bu adama sizce?

 

a)Damatlık siparişi verdi, gelinlik geldi

b)Çakma telefon satın aldı, telefon elinde patladı

c)Bilgisayar aldı, kasanın içi boş çıktı

d)Halı siparişi verdi, küçük bir resmi vardı, resimdeki gibi el kadar halı geldi

e)Seks robotu satın aldı, robot çocuğa benzediği için tutuklandı

 

*

 

Bakın, bakın! Bu da güncel ötesi! Biliyorsunuz Altın Kelebek Ödülleri için oylamalar başladı. Ben pek televizyon izlemeyen biri olarak, size sadece dijital platformlarda yayınlanan en iyi internet dizisi sormak istiyorum. İlk kez testimizde doğru bir cevap yok, fikrinizi bana yazın dostlar. En iyi internet dizisi sizce hangisi?

 

a)Sıfır Bir – Bir Zamanlar Adana’da

b)Fi

c)Masum

d)7Yüz

e)Yaşamayanlar (Elçin Sangu’dan dolayı kız tarafı olduğum için, benim oyum bu diziye)

 

*

 

Daha çok aday, daha çok kategori var tabi. Sadece en iyi internet dizisi değil, otuz sekiz kategoride oylama var.

 

Halk oylamasının en belirgin, en seçici olduğu ödüldür Altın Kelebek. Hadi girin ve oylayın, kendi farkınızı ve fikrinizi ortaya koyun! Linke tıklamanız yeterli.

 

www.pantenealtinkelebekodulleri.com  

 

*

 

Sizlere huzurlu pazarlar, kolay geçen pazartesiler dilerim.

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

 

Yazının devamı...

Hoş geldin Gerard Depardieu!

Bu abi, çok değişik bir insandır.

 

*

 

Fransız filmi dediğinde ilk akla gelenlerdendir.

 

Louis de Funes, Alain Delon, Jean-Paul Belmando, Vincent Cassel, Jean Reno dedin miydi, bence dünya sineması Fransız aktörlerinde bir durur...

 

Gerard Depardieu da, bu listede bir elin parmaklarını zorlar, hatta birini dışarıya iteler ve işaret parmağına oynar.

 

Adam 1967’de başlamış kariyerine; Fransa sinemasından dünyaya atlamış, Cyrano de Bergerac’la Oskar’a aday olmuş. Demir Maskeli Adam, Asteriks serisi, Vatel, Sefiller, Danton, Pencerdeki Kadın, Monte Kristo Kontu ve Yeşil Kart derken; bizim memleket de dahil, global bir üne kavuşmuş.

 

*

 

Fakat değişik birisi bu Gerard abi, dediğim gibi.

 

Fransa’da varlık vergisinin yükseltilmesini bahane ederek önce Belçika’ya taşınmıştı, duymuş olabilirsiniz. 2013 yılında da Rusya vatandaşlığını almış, Avrupa Birliği vergi sisteminden sıyırmıştı kendini.

 

Son günlerde ise Cezayir’e taşınma fikrindeydi, basının yalancısıyım.

 

Meğer, Rusya’da da vergi vermek istemediği için, bir dünya hacizle uğraşıyormuş bu aralar. Alacak bir şey de bulamamışlar pek, vergi kaçırmanın kitabını yazdığı söyleniyor.

 

*

 

Demek abim kazanmayı pek seviyor ama vergi vermekten pek hoşlanmıyor.

 

Diyeceksiniz ki, ‘bize ne?’

 

*

 

Bu Ekim ayında bizim memlekete gelecekmiş ve son kararı Türk vatandaşı olmakmış!

 

Hatta, bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’la görüşecekmiş. Randevusu var anlamında söylemiyorum, içinden öyle geçiyormuş abimin, röportajında okudum.

 

Belli ki, dünya çapındaki isminin arkasına gizlenip, içinden geçirdiğini söylemeden, vatandaşlık isteyecek!

 

*

 

Buradan yetkililere sesleniyorum, bu abinin niyeti iyi değil. Gelir, burada da bir iki dizide, filmde oynar, paraları toplar. Ne zaman vergi dönemi gelir, bir bakarsın ki abimde ödeme falan yok, huyu kurusun!

 

Naylon fatura, masrafları şişirme, şahsi masrafları şirkete kaktırma yollarını ilk günden öğretirler zaten kendisine de; abinin aktörlüğü kadar meşhur olduğu yönü, vergi ödememe! Bilmediğimizi biliyordur; bulur bir yolunu, paraları cukkalar, vergi mergi ödemeden sırra kadem basar!

 

Bir iki sıkıştırırlar, hacizdir, icradır derken peşine düşerler ama bir bakarsın ‘pırr!’ ver elini Tunus!

 

*

 

Gerard abi, seni uzaktan severiz. Filmlerini izler, pek beğeniriz.

 

Ama zaten vergi hususunda memlekette genel bir geri dönüş problemimiz var.

 

Otur oturduğun yerde de, bir de seninle uğraşmayalım n’olur!

 

*

 

Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır deriz de, pek vergi vermeyi sevmeyiz milletçe.

 

Bir tane daha lazım değil, bu kadar niyetin belliyken, ‘hadi, başka yere canım’ diyebiliriz sana inşallah!

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Vizyonu geniş bir milletiz

Hazır girmişken internete, arayıp bulun bir. UNESCO’nun Dünya Mirası Geçici Listesine girmiş, el üstünde tutulması gereken, Roma döneminden kalma bir kale.

 

*

 

Restorasyon yapılıyor işte. Ne lazım?

 

- Surların merdivenleri aşınmış abi.

 

- Beyaz mermer var mı elimizde çocuklar depoda? Kaplayıverin gitsin! İnerken düşmesin turistler, aman başımıza iş almayalım!

 

- Burçlar da fena halde abi, ne yapalım?

 

- Çimentoyla sıvayın, kaleyi gezenlerin kafasına taş falan düşer!

 

- Pencereler de aşınmış...

 

- PVC kaplayın geçin, sapasağlam mis gibi. Geçen bizim balkonu kapattık, çok güzel oldu vallaha.

 

- İçerisi çok sıcak oluyor abi bir de.

 

- Klima takın oğlum, terlemesin turistler!

 

*

 

Siz bu restorasyon işini yanlış anlıyorsunuz. Adamlar turisti, turistin sağlığını, güvenliğini düşünüyorlar. Ha, bu arada birazcık kalenin tarihsel ve mimari özelliklerini bozuyorlar ama olsun!

 

*

 

Roma döneminden kalma surlara çimentoyu basıp geçen, yedi asırlık camiye klima takan, elinden gelse kendini bile PVC kaplatacak kadar plastik seven insanlarız biz!

 

Bunu sadece bilgisizlik, görgüsüzlük, fırsatçılık olarak değerlendirmeyelim.

 

Roma döneminden kalma, restorasyonu tarihi ve mimari özellikler gözetilerek yapılmış kaleler dünyanın her yerinde var. Bizim kalenin bu halini görmek için yurtdışından çok daha fazla turist gelecek ve bölgeye çok daha fazla para bırakacaktır.

 

*

 

Bence hatta, ta Roma döneminde imkan olmadığı için eğri büğrü yapılmak zorunda kalınan duvarlara bir astar, bi dış cephe boyası çekilse, kale cillop gibi ortaya çıkar.

 

Zemin desen, adamlarda teknoloji mi varmış zamanında? Bas şapı, üstüne de güzelinden bir laminat parke döşe, arada bir çekçekle siler, temizlersin, billur gibi olur her yer.

 

Yazları klima serinliği şart, kışlar için de yerden ısıtmayı öneriyorum. Gelen turistin memnuniyeti göz önünde tutulmalı.

 

Kalenin içine de küçük tadilatlarla bir, iki dükkan açtın mıydı, gelsin paralar!

 

Turizm bacasız sanayidir sonuçta, baca var mı? Yok.

 

*

 

Olayları yanlış değerlendiriyoruz bence.

 

Adamların vizyonu geniş(!)

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Bilgi bombardımanı altındayız!

Çocukları olanlar, hayatlarında hiç duymadıkları sorulara maruz kalıyorlar. Eskinin bilgileri geçersiz, yetersiz ve zayıf kalıyor. İnternette son derece aktif ebeveynler bile çaresiz...

Evde oğluşlarımla takılırken, hiç duymadığım bir müzik grubunun adıyla irkiliyorum!

Halbuki yaş aldıkça her şeyi kaçırırım, çok yakından takip ettiğim müziği kaçırmam diye düşünmüştüm.

Bir bakıyorum ki, sadece yeniyi takip etmek adına dinlediğim ve pek de hoşlaşmadığım Taylor Swift ve ergen Justin Bieber büyümüş ve bizim oğluşların gözünde tarih olmuş gibi görünüyor. Şaşırarak ben de tarih oluyorum...

Ariana Grande, Sia, Drake dinliyorum bizimkilerle aynı dili konuşmak için.

‘Kiki do you love me?’ esprileri yapıyorum, ‘Backpack Kid dansı’ şeyetmeye çalışıyorum...

Bu sefer ‘Babiş, Imagine Dragons’dan Believer’ı dinledin mi?’ diyorlar.

Ne dediğimi anlamadınız mı? Çok geride kalmışsınız kuzum!

Bozuntuya vermeden giriyorum Youtube’a, neymiş acaba bu Imagine Dragons? Bir bakıyorum ki söz konusu videoyu altı yüz elli bir milyon kişi izlemiş! Ben altı yüz elli bir milyon bir kişi geride hissediyorum. Hatta geçen hafta İstanbul’a gelmişler, büyük sükse yapmışlar. Bu kadar mı atlanır bu mevzu?

Oğluşlar önde. Biri dokuz, diğeri yedi yaşında hem de...

Hayatta ilgilenmezsin ama bir icattır kabul ediyorum, Minecraft oynuyorlar. Kutu kutu pense bir evren, mucidi milyarder olmuş, inanın hiçbir şey ifade etmiyor insana. Bir oynamaya kalkın bakın, nasıl yavan bir şey, kendiniz görün isterseniz!

Nerede Blizzard’dan Diablo oynadığımız, döneminde hayatımızı değiştiren ve uykusuz kaldığımız günler!

Hiç bir fikrin olmayan oyunlardan Roblox ya da Fortnite indirmek istiyorlar. Kısa bir göz atıyoruz, ‘Online oyunlar bağımlılık yapıyor çocuğum’ gerekçesiyle izin vermiyoruz şimdilik de, haklı mıyız, o da belirsiz! Konuyla ilgili forumlara bakıyorum dünya genelinde, milyonlarca aile bunları tartışıyor ve bir ana fikir oluşmuş değil...

Hayatında duymadığın isimleri takip ediyorlar Youtube’da. Enes Batur, Orkun Işıtmak falan genel geçer isimler, inanın!

Durup dururken, ‘Baba, bir bisiklet yokuş aşağı giderken en fazla kaç kilometre sürat yapabilir?’ diye soruyorlar. Cevapları hazır, belli ki konuyla ilgili Guinnes Rekorlar Kitabı Youtube sayfasından bir video izlemişler.

İlluminati ile ilgili bir söylentiyi, Elon Musk’ın hayatıyla ilgili bir detayı, Bugatti Chiron’un maksimum hızını, Bruno Mars’ın boyunu, Britain’s Got Talent programının geçen sezon birincisini soruyorlar aniden!

Nasıl tuvalete kaçacağımı şaşırıyorum!

Tabi tuvalette hemen Google...

‘Sence Ronaldo mu, Mbappe mi babiş?’ diyor yedi yaşındaki futbola son derce meraklı ufaklık. ‘Nöe açıdöen?’ diyebiliyorum sadece. Bir soru daha ilerlese, Ronaldo’nun Juventus transferini ve Mbappe’nin Paris Saint-Germain kariyerini sorgulayacağız, biliyorum ve tırsıyorum.

19 yaşındaki Mbappe’nin şu an takımında 29 numara formayı giydiğini ama Paris Saint-Germain takımının 7 numarasının son günlerde boşa çıktığını ve Kylian Mbappe’nin, takımın en büyük 7 numara adayı olduğunu söyleyiveriyor.

Adı Kylian mıydı bu topçu oğlanın acep? Hemen mutfağa doğru kaçışıyorum...

Önce çocuklarımız, hemen ardından biz, hiç olmadığımız kadar bilgi bombardımanı altındayız.

Bebişler okullarda, bir okul sırasında mecburen oturdukları kırk beş dakikalık derslerin çok ötesinde bilgi emmeye, özümsemeye devam ediyorlar.

Bu arada, bizim kafadaki süngerler doymuş. Gelen bilgi biraz içeriyse, içerdeki dışarı...

Her kim ‘ben bu işe hakimim; otuz, kırk yaş geriden gelen çocuğumu birebir takip ediyorum’ diyorsa, yalan söylüyor!

Bu yazıyı yazdığımı söyledim ve içeriğini dokuz yaşındaki oğluşuma okudum az önce...

‘Babiş yine geride kalmışsın, Bars and Melody – Thousand Years dinliyorum şu anda’ dedi.

Hızlıca ve gizlice Youtube’a baktım, henüz yirmi milyon üç yüz on üç bin kişi gerideyim...

Yazıyı kapatıyorum, kusura bakmayın, dinlemem gereken ve hiç duymadığım gruplar var.

Azmettim, en azından müzikte yakalayacağım ben bu yeni nesil işini!


Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...

Uzaklardan özleyenler

Biz bu işin altından kalkarız diyenlerden misiniz, insan her şeye alışıyorculardan mı?

Ben ekonomist değilim, gerçek rakamlarla da ilgilenmiyorum gerçekten. Bilmem kaç yüz bin olmuş galiba son dönemde çeşitli yollarla tasını tarağını toplayıp gidenler. Gidenlere selam olsun, herkesin bir bildiği var elbet...

O kadar kolay bir karar olmadığının da farkındayım, ‘Ya sev, ya terk et!’ gibi kaba saba bir düşüncem de yok hayatla ilgili.

Kolay mı evini, hala hayattaysa ananı, babanı, büyüdüğün mahalleyi, her gün selamlaştığın bakkalı, ‘bu sana yaramaz abiciğim’ diye satamadığı malzemeyi sana kakalamayan mahalle manavını, kırk yılda bir görsen de görüşme ihtimalini sevdiğin çocukluk arkadaşlarını, en yakın kankanı, bildiğin, öğrendiğin her şeyi bırakıp gitmek?

Çalan telefonu yüzünü buruşturarak açtığın akrabanı bile geride bırakmak kolay mı?

Çekirdek aileni alıp gitmek, yepyeni bir hayata adapte olmak, her şeye sıfırdan başlamak kolay mı?

Yıllardır yurtdışında yaşayan bir arkadaşımla sohbet ettim geçen gün, uzun uzun.

Neler özlemiş neler...


Islak hamburger, turşu suyu özlemiş. Çıtır çıtır bardak altı lahmacun özlemiş, etli ekmek özlemiş, sulu yemek özlemiş en çok!

Çayı ince belli bardakta içmeyi, şekersiz Türk kahvesinin yanında gelen lokumu, kışın sıcacık kestaneyi, yazın aynı tezgahtan alınan süt mısırı, çay demişken gevrek simitle öğün geçiştirmeyi özlemiş.

‘Ayran açık mı olsun abi?’, ‘iskendere tereyağ alıyor muyuz?’, ‘elli bir ama sen elli ver abi’, ‘hayırlı işler, kolay gelsin’ cümlelerini özlemiş.

Güzel bir fasıl akşamını, manda yoğurdunu, yumuşacık ve taze beyaz peyniri, yanında iyi giden kavunu, şakşukayı, favayı, acılı ezmeyi, Arnavut ciğerini, midye dolmayı, ‘ara sıcak ne vereyim abime’ diyen garson kardeşi, cızır cızır konuşarak gelen tereyağında karidesi, yan masaya ‘Fenerin maçı kaç kaç gençler?’ demeyi, bir nihavend şarkıyı bilip bilmeden bağıra çağıra söylemeyi özlemiş.

 

Kuru fasulye özlediği kadar kuru gürültüyü de özlemiş. Kaos çekmiş canı, inanır mısınız?

Her gün kalktığında yeni bir gündemle karşılaşmayı, bomba gibi düşen haberleri özlemiş.

‘Gazetede çocuk parkı açılışı haberi oluyor, bir basit hırsızlık haberi için programlar yayını kesiyor, az sonra, az sonra şeklinde tansiyon yükseltiyor’ dedi Türk kahvesinin yanında gelen lokumu büyük bir keyifle ağzına atarken.

 

Tasmasının ucunda insan bağlı olmayan, gelene geçene efelenen, mahalleyi sahiplenen, kendince mahallenin gerçek sahibi olan, çağırdığında kuyruk sallayarak gelen, başını sevdiren, başıboş köpek çetelerini özlemiş.

Yemek yerken ayağına dolanan, hatta canı isterse kucağına atlayıp oturan, muhtemelen senden, benden daha iyi beslenen, balık lokantalarının iri yarı, uyuşuk kedilerini özlemiş.

 

Bir daha hiç göremeyeceği bir taksicinin ailevi dertlerini dinlemeyi, taksici abinin karısının erkek kardeşinin nasıl kredi alıp abiye borç taktığına yorum yapabilmeyi, gücü ve aklı yettiğince yardımcı olabilmeyi, taksiden inerken telefon alıp vermeyi özlemiş.

Kendi anadilinde, hiçbir yere varmayan tartışmaların içine girmeyi, memleketi masalarda kurtarmayı, daha iyisini, daha güzelini bulmak için arkadaşlarla ağız dalaşına girmeyi, ‘Hayır abi! Çok yanlış düşünüyorsun!’ şeklinde ses yükseltmeyi, bitmeyen polemiklerin içinde yok olmayı, fikir ayrılığındaki kankalarıyla itişe kakışa, kol kola evlere dönmeyi özlemiş.

 

Sık yürüdüğü yolları ve gurbette hiç sık göremediği arkadaşlarını özlemiş.

 

Bir pazar sabahı salondan çay kaşığı sesleriyle uyanmayı, fırından yeni çıkmış ekmeği sahandaki sucuğa banmayı; o saatte televizyonda oynayan ve bin beş yüz kere izlediği Hababam Sınıfı filminin müziği yavaş çaldığında masadaki herkesin hüzünlenmesini, hemen arkasından da hızlandığında kahvaltı masasındaki tatlı mutluluğu özlemiş.

 

Size bir şey diyeyim mi, yalansız?

Yurtdışında yaşayan bir arkadaşımla falan konuşmadım.

Geçen gün tek başıma oturdum bir kafede, bugün yazacağım yazımı düşündüm.

Hayali bir arkadaş yarattım kendi kendime ve dedim ki ‘Anlat bakalım ne özlüyorsun oralarda kendi kendine?’

Bunları anlattı işte.

Paylaşmak istedim, eğer bir gün gurbete giderse neleri çok özler bu fakir diye...



Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...

Yarasın tosunuma!

Direk takipte değiliz de, yakın markajda olanlar sağ olsun, tosunun sadece gittiği gördüğü değil, bindiği gezdiği de, yediği içtiği de gözümüzün önünde her daim.

 

 

 

Önce Uruguay’daki evini, arabalarını dikizlemiştik milletçe. Bahçeli, koca bir evin önüne park edilmiş son model ciplere, spor arabalara hasetlenmiştik. ‘Mesele nasıl kazandığın değil, nasıl harcadığın’ diyen bir yanlış sistemi evlatlarımıza izah etmeye çalışmıştık.

 

 

 

Kıbrıs, Hong Kong derken şimdi de Dubai’de fink atıyormuş pek saygıdeğer iş adamı(!) Mehmet Aydın.

 

Seksen bin kişiden beş yüz milyon lira tokatladıktan sonra, parayı harcayacak yer bulamaz, yakalanır gelir, cezasını çeker diye bekliyorduk.

 

Dubai’nin en baba mekanlarından birinde eğlenirken görüntüleri ortaya çıktı şimdi de. Doksan bin lira hesap ödemiş, altmış bin lira da bahşiş bırakmış bizim tosun oğlan, iyi mi?

 

 

 

Demek yapanın yanına kar kalıyor bu işler. Ondan sonra gel de çocuk yetiştiren ana babalara anlat, hadi bakalım!

 

‘Kimseye bilerek ve isteyerek zarar verme evladım...’

 

‘Kimsenin hakkını çalma, adaletli ol yavrum...’

 

‘Adil ol çocuğum, yalan söyleme, aldatma...’

 

deyip duruyoruz.

 

Demeye de devam edeceğiz tabi ki. Peki ya sonuçları?

 

 

 

İllaki ölümden sonra yaşanacaklarla mı korkutmak gerekiyor bebişleri? Çalarsan, çırparsan, hak yersen cehenneme gider, cayır cayır yanarsın mı demek gerekiyor?

 

Dünyadaki adalet sistemleri; belli bir miktarın üstünde aşıran, zimmetine geçiren, çalan, yalan söyleyen, dolandıran kötülere dokunamıyor mu yoksa?

 

*

 

Beş yüz lira çalarsan ve yakalanırsan hapislerde çürürsün. Beş yüz bin lira çalıp kaçarsan, fazla uzağa gitmeden enselenirsin zaten. Beş yüz milyon indirdin miydi, Uruguay’da Ferrari’lerle gezer, Hong Kong’lardan selfie atar, Dubai’lerde bir gecede yüz elli bin lira hesap ödersin.

 

Bu mudur?

 

‘Çalma ve dolandırma çocuğum. Ha, yapacaksan da büyük yap!’ sistemi hakim değil mi sizce de? Sadece bizde değil tabi, bütün dünyada!

 

 

 

Bizim dolandırıcılar özel insanlar, o ayrı.

 

Maketlerden ev satıp inşaata hiç girişmeden paraları cukkalayanlar, çalışmayan ve hatta sadece kağıt üstünde var olan şirketlere kredi alıp üstüne yatanlar, olmayan devre mülkleri pazarlayanlar ve şeytanın aklına gelmeyen yalanları kurgulayan daha yaratıcı niceleri hayatlarına şıkır şıkır devam ederken; gel de çocuğuna okul alışverişi yapamayan babaya anlat bunları.

 

Geçenlerde, memeli hayvan yarasanın olmayan kozalarını millete pazarlayıp, yatırımcıları dolandıranlar çıktı ortaya, biliyorsunuz.

 

Şu pırıl pırıl aklını, doğru düzgün bir iş yapmakta kullansana be adam!

 

 

 

De ki okul alışveriş listesine melül mahzun bakan babaya,

 

‘Babası! Bakma çalanın çırpanın yanına kaldığına. Sen evladına namuslu, hak yemeyen, adil bir yaşam sürmesini öğütle! Bu arada bakınıp durma, listeyi tamamla! Ayakkabı lazım çabuk büyüyor bunların ayakları. Defter, kalem lazım; kış geliyor kaban, pantolon, çizme lazım. Ne bakıyorsun? Çok çalışman lazım!

 

 

 

 

Her şeye, herkese rağmen, aynen böyle de yapmaya devam edeceğiz elbette.

 

 

 

Ben bir baba olarak, buna söz veriyorum. İki tane adil, merhamet duygusu olan, hak yemeyen, çalmayacak, çırpmayacak, adalet duygusu gelişmiş evlat yetiştiriyorum.

 

Ama siz de söz verin.

 

Çalanı, çırpanı, hak yiyeni, bilerek ve isteyerek insanlara zarar vereni yakasından tuttuğunuz gibi içeri atacaksınız.

 

Paraları cukkalayıp yurtdışına kaçanı tutup yakalayacak, milletin hakkını yiyenin burnundan getireceksiniz.

 

 

 

Kısacık yaşam döngümüzde ve dünya gözüyle bunları görürsek; işte o zaman içimiz rahat edecek, ‘biz gittikten sonra da, doğru düzgün yetiştirmeye çabaladığımız evlatlar, kurda kuşa yem olmadan yaşayacak bu güzelim topraklarda’ diyebileceğiz.

 

 

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...

İçimizdeki mizahçılar

Sosyal medyada dolaşırken rastladığım bazı paylaşımlar insanı oturduğu yerden düşürüyor. Zaten komik bir paylaşımı kendi arkadaşlarına göstermek ya da içinde olduğu gruba yollamak hepimizin hayatının bir parçası oldu artık.

 

Biz, mizahla eleştiriyor, eleştirilerle eğleniyoruz.

 

Başka ülkelerin insanları komik değil mi? Tabi ki her ülkede çok komik bir çok insan vardır. Ben, bizim ülkedeki komik insan sayısından bahsediyorum!

 

Bunda, ülkenin içinde bulunduğu şartların rolü büyük elbette fakat yaşadığı şartları eleştirmek için mizah yolunu tercih etmek de büyük zeka istiyor.

 

 

Espri yapmak için yola çıkmayan ama gol yoluna pas atan bazı haberciler de önemli mizah kaynaklarımızdan. Bu hafta da bunlardan biri gündemdeydi.

 

Bir gazete, gitmiş bir balıkçıyla röportaj yapmış. Balıkçının söyledikleri aslında normal, sadece biraz satış - pazarlama cümleleri içeriyor. Diyor ki adamcağız kurban bayramı sonrası, ‘Vatandaşlar birkaç gündür yediği ete doydu, balığa olan ilgi artış gösterdi’. Sonra da başlıyor pazarlamaya, ‘Palamutlarımız, mezgitlerimiz, barbunlarımız taze, balıklarımız ucuz...’ Şu balık şu kadar, bu balık bu kadar diye de devam ediyor.

 

Gazete de başlığı çakıyor, ‘Ete doyan vatandaşlar balığa yöneldi!

 

Sonra oku artık sosyal medyada dönen mavrayı!

 

Balığa da doyan vatandaşların havyara sardığını söyleyenler, balığa yönelen vatandaşların bu kriz ortamında ancak balık krakere yönelebileceğini yazanlar, balıkla da doyan vatandaşların soda stoklarını tükettiğini paylaşanlar...

 

Habercilik yapacağım derken, Zaytung’un ekmeğiyle oynamak denir buna!

 

Dolandırıcılarımız da yaratıcı. Sonuçları trajik ama buldukları yollar da trajikomik.

 

Çankırı’da bir dolandırıcılık şebekesi, mağaralardaki yarasaların kozalarının(!) ilaç sanayisinde kullanıldığı ile ilgili haberler yayıyor. Sonra da mağaralara sahte kozalar yerleştiriyor. Kozalarla ilgili sahte uzmanlara açıklamalar yaptırıyor. Bu son derece kıymetli(!) işe yatırım yapmak isteyen vatandaşları da ‘memeli hayvan yarasanın, olmayan kozası’ işiyle dolandırıyorlar.

 

Buna da senaristin ekmeğiyle oynamak denir! Hatta bir senarist bu işe girişse, mutlaka filmin yapımcısı daha gerçekçi bir dolandırıcılık konusu bulmasını söyler. ‘Yarasa memeli hayvan kardeşim, ne kozası, kim inanır buna!’ diye evine yollar.

 

Bir daha da ortaokulda, lisede kurbağaların sindirim, yarasaların üreme sistemi gibi konular işlenirken ‘bu ne işimize yarayacak hocam?’ diye atarlanmayın sevgili gençler. Bak ilerleyen yıllarda dolandırılmamanıza yarıyormuş en azından!

 

Yeni nesil çok komik, çok.

 

Bu işi, iş olarak yapan herkesten daha komikler.

 

Kaynamış mısır satan kardeşimizin, tezgahında taze mısır koçanlarından piramit yapıp adına ‘Mısır Piramidi’ demesi çok yaratıcı değil mi?

 

Defne Samyeli ve kızının magazin fotoğrafları üzerine, sosyal medyadan Defne Samyeli ve genlerinin milli miras olarak koruma altına alınmasının teklif edilmesi çok müthiş bir yaklaşım.

 

Mesele, bir otelin açık büfesinden bir resim çekmişler. Haşlanmış yumurta kasesinin önünde ‘Haşlanmış yumurta 3dk – Boiled Eggs 5min’ yazmışlar oteldekiler.

Affetme yok, ‘tercüme yaparken bile kur farkı yiyoruz!’ deyip geçiveriyor sosyal medyadan bir kullanıcı.

 

Çok iyiler, çok yaratıcılar, çok komikler.

 

Bir gün gelecek, bu gençler memleketi yönetecekler.

 

Umarım zekalarını Çankırı’daki gibi yarasa kozası satmak yerine; iyisini yaratmak, daha iyisini yapmak ve kötü yapılanı mizahla eleştirmek yolunda kullanırlar.

 

Kıvrak ve yaratıcı zekayla yapılan işler daha iyi oluyor ve mizahla yapılan haklı ve ince eleştiriye cevap verilemiyor çünkü...

 

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...

Büyük Taarruz’u kefeye koymak

1071’de girdiğimiz ve Malazgirt Zaferi sayesinde ‘vatan’ dediğimiz bu topraklardan tamamen çıkarılmak üzereydik. 850 yıl boyunca vatanımız olan topraklar bölüşülmüş, emperyalist güçler ve bu toprakların hayaliyle yaşayan yardakçıları dört bir yanı işgal etmişlerdi. Fakirdik, eksiktik, zayıftık.

 

Bir karşılaştırma yapılmak isteniyor ya Malazgirt Zaferi ve Büyük Taarruz arasında, yazık ediliyor.

 

Malazgirt olmasaydı, hiçbir şey olmazdı.

 

Büyük Taarruz olmasaydı, artık olmazdık!

 

Keşke Yunan galip gelseydi diyenlerden değilseniz, bir kulak verin.

 

Büyük Taarruz da, Malazgirt Zaferi de bu topraklardaki hakimiyetimizin en önemli, büyük ve tarihi zaferleridir.

 

Aynı şekilde kutlanmalı, aynı heyecanla yaşatılmalıdır.

 

 

Farklı zamanlarda ve farklı şartlarda yaşamış iki büyük kumandanı karşılaştırmak, başarılarını birer kefeye koyup tartmak ne ayıp!

 

 

Tüm Trakya elden gitmiş. Bursa, İstanbul, Edirne düşman çizmesi altında eziliyor. Anadolu’da halk işkence görüyor, Ankara tehdit altında. Fakirlik, yokluk diz boyu. Ordu düzensiz ve zayıf. Sayıca az. Dünyanın en güçlü devletlerinin sağladığı, en modern silahlarla donatılmış yancıları, topraklarımızı işgal etmiş. Sistematik bir şekilde yok ediliyoruz.

 

 

Ne yani? Bir güneş gibi doğmadı mı Atatürk Anadolu’da? Büyük Taarruz’u başlatmadı mı? Osmanlı’nın tarih boyunca her taarruzdan koruduğu, koca bir imparatorluğun doğduğu topraklar; Söğüt, Bursa, İznik, Domaniç, Kütahya, Eskişehir işgal altında değil miydi?

 

Atatürk’ün önderliğinde, 26 Ağustos’ta Büyük Taarruz’la başlayan ve 9 Eylül’de sonuçlanan bu imkansız savaşı kazanmadı mı dedelerimiz, ninelerimiz?

 

Tüm Anadolu’yu ele geçirme hayalinde ve gücünde olan düşman tamamen temizlenip, denize dökülmedi mi?

 

 

Bu daha büyüktür, şu daha önemsizdir diyecek konumda mıyız biz Allah aşkına, bugün oturduğumuz yerden?

 

Ne yaptık şahsen bunlardan birine eş değer de, birine burun kıvırabiliyoruz?

 

Sekiz yüz elli sene yaşadığımız, vatan dediğimiz Anadolu’dan temelli çıkartılıyorduk. Bu gerçek görmezden gelinebilir mi? Biri birinden daha önemsiz denilebilir mi?

 

 

Herkes, her şey eleştirilebilir.

 

Bazı değerlerimizi korumamız şartıyla...

 

 

1071’de Malazgirt Zaferi’yle var olduğumuz topraklar, 1921 yılı itibariyle artık vatan sıfatını yitiriyordu. Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi sayesinde bu topraklar yeniden vatan toprağı oldu.

 

Birer kefeye koyup tartmaya, Malazgirt’i Alparslan’sız, Büyük Taarruz’u Atatürk’süz anmaya çalışanlardan sakınınız.

 

İyi niyet taşımamaktadırlar.

 

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...