GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Geç kalmışlıklarımız

*

 

Akşama doğru balığa çıktık. Çapari yapılır bizim oralarda, mis gibi sarı istavrit gelir oltaya. Şanslıysan, orta suda uskumru denk gelir, tadından yenmez, günü güzelleştirir. Buraların deyimiyle ‘gazoz gibi uskumruları’ yakaladın mıydı, akşama ızgarasının hayalleri başlar.

 

Uskumru denk gelmedi o akşam, yiyeceğimiz kadar istavritle döndük. Dert ettik mi? Hiç!

 

İki domates, iki biber, yarım soğanla hazırlanmış zeytinyağlı küçük bir salata, fırından ekmek, bir küçük peynir, iki dilim kavun. Daha ne ister başka insan?

 

*

 

Bir muhabbet tutturduk; herkes az konuşur çok dinler, herkes birbirine servis yapar, son kalan kavunu kimse yemez, bol anı, bol kahkaha...

 

‘Belli bir yaştan sonra insanı geç kalmışlıkları yönetiyor’ dedi Haydar Abim bir ara. ‘Bir yaşa geliyorsun, o yaşa kadar sadece çalışmışsın ekmeğinin peşinde. Sonradan biraz parayı bulan oluyor. İşte o zaman geç kalmışlıkların devreye giriyor. Gece hayatına düşen var, olmadık arabayla hava basan, karısını terk eden var. Görgüsüzlüğün elli tonu yaşananlar genelde...

 

Parayı bulsan da, bulmasan da deli gibi çalıştığın için, halbuki esas ailene geç kalmış oluyorsun; çocuklarına, karına, anana, babana, arkadaşlarına geç kalmış oluyorsun...’ dedi.

 

*

 

Bir taraftan istavritleri tavaya dizerken, bir taraftan da bu geç kalmış olma duygusunu iyi yönetmek lazım diye konuştuk. Geri alınamayan gecikmeler var çünkü.

 

Gençliğimde binemedim diye spor araba almayla, gidemedim diye Bodrum gecelerinde akmayla, zamanında yoktu diye paraları saçmayla geri gelmeyecek geç kalmışlıklar var.

 

*

 

Yıllar geçmiş, kocaman adam olmuşsun, kendi aileni kurmuşsun, hayat boyu çok çalışmışsın, sabah erken çıkmış, gece geç gelmişsin. Belki hala da öylesin.

 

Çocuklarını kaçırmışsın işte, sen onları gönlünce göremeden büyümüşler! Anan, baban yaşlanmış; seni özlemişler hep, onları kaçırmışsın.

 

Arkadaşlarını kaçırmışsın; çünkü büyük şehirde en yakındakilerle görüşülüyor hep, en yakın olanlarla değil.

 

Sana en çok keyif verenlerle, seni en çok sevenlerle, senin en çok sevdiklerinle değil; yan apartmandakilerle, çocuklarının arkadaşlarının velileriyle, iştekilerle görüşüyorsun. Yoğun çalışıyor; canlarına, senin için canlarını vereceklere vakit ve emek harcamıyorsun. Harcayamıyorsun diyelim hadi...

 

*

 

Gençlikte bir çok şeyi yaşadıysan iyisiyle kötüsüyle, anlamsız tutkuların peşinde heba olmuyorsun. Yaşamadıysan eğer; farkında olmadan, madara oluyorsun.

 

Her şekilde zaman geçiyor, fark edemiyorsun...

 

*

 

Çok çalıştırıyor bizi düzen. Kimimiz sürekli kaçan paranın peşinde; kimimiz yakalamış parayı, üstüne binmiş, kaçmasın diye uğraşıyor.

 

Halbuki başladığımız yerde bizi bekleyenler var.

 

Evde büyüdüğünü görmediğimiz çocuklarımız, büyüdüğümüzü görmeyen analarımız, babalarımız...

 

İki domates, iki biber, yarım soğanla yapılmış salataya ekmek bandığımız, ne olduğumuzu bilen, kendimizi anlatmak zorunda olmadığımız arkadaşlarımız...

 

*

 

Geç kalmışlıklarımız yönetiyor bizi.

 

Umarım doğru yöne yönlendirir hepimizi...

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Yeni Milli Eğitim Bakanı’nı pek sevdik!

Yeni bakanlardan en çok ilgi görense, çiçeği burnunda Milli Eğitim Bakanı’mız Prof.Dr.Ziya Selçuk!

 

Özellikle geçmişte yazdığı tweetler ortalığa saçıldı.

 

Duyduğumuz kadarıyla; benzer durumlarda olan, böyle yüksek mevkilere gelen birinin tüm sosyal medya mesajları bir filtreden geçer, uygun olmayanlar danışmanlar tarafından teker teker temizlenirmiş.

 

Bizim cincibir sosyal medyaşörlerimiz de bu tür eski mesajların resimlerini çeker, paylaşımlar silindikten sonra ‘buyurun bakın, falanca kişi nasıl da sildi eski mesajı!’ şeklinde prim yapar, bildiğimiz bu.

 

 

Bu sefer iş farklı oldu!

 

Meğer bizim yeni Milli Eğitim Bakanı’mız, zaten sosyal medya ahalisinin gönlünü kazanmış paylaşımların sahibiymiş.

 

Birkaç karamsar, kronik umutsuz hariç; bakanlığı açıklandıktan sonra da neredeyse hakkında olumsuz hiç bir şey yazılmamış. Herkeste bir umut, bir mutluluk!

 

 

Başka kaynaklara itibar etmedim, bizzat Sayın Bakan Ziya Selçuk’un tüm Twitter paylaşımlarını, verdiği geçmiş röportajların çoğunu okudum. Bir TEDx etkinliğinde yapmış olduğu ‘Eğitimde Gelecek’ adlı konuşmayı dinledim. Bir fikir edindim.

 

 

‘Erkeklerin kadınları anlamaması doğal, çünkü kadınlar tekamülün, evrimin daha ileri basamağındalar...’ yazmış Twitter’da.

 

Alkışlıyorum!

 

 

İnsan 0.2 beygir gücünde bir yaratık. Hızlandırırsanız yavaşlar. Yavaşlatırsanız derinleşir. Aynı anda çok iş yaptığını söyleyenlere... Kaynak :) Beygir Ansiklopedisi’ demiş mesela.

 

Yaklaşımı ve espri anlayışı çok hoşuma gitti!

 

 

‘Bütün günahların en büyüğü, yaptığınız eğitim hakkında kuşku duymaya başladığınız halde, eğitmeye devam etmektir der Gurdjieff. Pusulası vicdan olan tüm öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.’ şeklinde bir paylaşımla gönlümü çaldı!

 

 

Hele Büyük Önder ve ilk öğretmen Atatürk’ü de anarak; ‘Zemin olmadan şekil olmaz. Atatürk’ün manevi şahsında yurdumuzu, insanımızı ve bayrağımızı yücelten feda nesline sonsuz şükran duygularımla.’ yazmış ki...

 

Helal olsun Sayın Bakan diyorum!

 

 

Çocuklarımız öğretmenlerimize, öğretmenlerimiz size, hepsi de kuracağınız sisteme emanetler.

 

En önemli bakanlık sizinkisi.

 

Sizin işiniz bizim en kıymetlilerimizle ilgili.

 

Geleceğimizle, gelecekte nasıl bir millet olacağımızla ilgili.

 

İçim şimdiden umut doldu!

 

 

Okul çağında iki çocuk babası bir vatandaş olarak, ilgiyle ve sevgiyle takip ediyor olacağız.

 

Milletimize hayırlı olsun!

 

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Pazar testi, haydi buyurun!

 

 

*

 

ODTÜ’lü gençler, mezuniyet törenlerinde bir pankart açtılar. Tecavüz suçunu eleştiren, oldukça akıllıca hazırlanmış bir pankarttı. ODTÜ’lü mezunlara göre, ‘Tecavüze sebep olan şeyler’den hangisi gerçek tecavüz sebebidir?

 

a)Gece dışarı çıkmak

b)Mini etek

c)Sarhoş olmak

d)Cilveleşmek

e)Tecavüz

 

*

 

Polonezköy’de bir nargile kafeye hayvanat bahçesi ruhsatı(!) alan ve kafeslerde aslan dahil bir çok hayvan besleyen bir girişimcinin işletme ruhsatı; sosyal medyadaki tepkiler, Hayvan Hakları Federasyonu ve Orman Bakanlığı’nın başvuruları sayesinde, İstanbul Valiliği tarafından iptal edildi. Hayvanların bakımı için, ayda iki yüz bin dolar (Dokuz yüz küsur bin Türk Lirası) harcama yaptığını iddia eden nargile kafenin sahibi, para kazanmak için sizce müşterilerine ne servis etmekteydi?

 

a)Aslan

b)Timsah

c)Çita

d)Çikita muz

e)Nargile

 

*

Düşünce kuruluşu Ekonomi ve Barış Enstitüsü; 163 ülkeyi dahil ettiği ve cinayet oranları, siyasi terör, iç çatışmalardan doğan ölümler gibi 23 kategoride değerlendirme yaparak hazırladığı ‘2018 Barış Endeksi’ni yayınladı. İzlanda’nın birinci, Yeni Zelanda’nın ikinci, Avusturya’nın üçüncü olduğu listede; Türkiye 163 ülke arasında en güvenli 149. ülke seçildi. Bu listeye göre, aşağıdaki hangi ülke, 2018 Barış Endeksi’nde Türkiye’nin gerisindedir?

a)Kolombiya

b)Filistin

c)Etiyopya

d)Hindistan

e)Kuzey Kore

 

*

 

Somali’de hükümete karşı gerilla savaşı yürüten; 2010 yılında Uganda’da yaptığı bombalı saldırıda maç seyreden yetmiş sivilinin ölümüne sebep olmalarından hatırlayabileceğiniz ve yakın zamanda, farklı saldırılarda yüz askerin ölümünü üstlenen radikal İslamcı Eş Şebap örgütü, ‘insanlığa karşı ciddi bir tehdit’ gördüğü için, son günlerde neyi yasaklamış olabilir?

 

a)Parça tesirli bomba

b)Nükleer silah

c)Kimyasal ve biyolojik silahlar

d)Kendilerini

e)Plastik poşet

 

*

 

İstanbul Avcılar’da bir eve operasyon düzenleyen Emniyet Güçleri, bulundurması ve satışı yasal olmayan çeşitli değerli objeye el koydu. Aşağıdakilerden hangisi polisin evde ele geçirdiği objelerden biridir?

 

a)Helenistik dönemden bronz kolye

b)Bizans dönemine ait kılıç ve kalkan

c)3.Selim’in padişah fermanı

d)Hitit döneminden toprak boğa başı

e)Milyonlarca yıl öncesinden kalma dinozor çenesi

 

*

 

Yaz geldi ya, baktığımız her yerde, gazetede, Instagram’da, Facebook’ta, Twitter’da, televizyonda magazin programlarında; tatil beldelerinin en nezih sahillerinde açılan ‘beach club’ların haberlerine maruz kalıyoruz. Deniz kıyısında dönümlerce araziye yayılmış, her biri milyonlarca dolarlık bu kulüpleri birbirinden ayıran en belirgin özellik nedir?

 

a)100 TL’ye trüflü, kaburgalı hamburger

b)60 TL’ye zencefil ve kişniş soslu midye

c)85 TL’ye ananaslı, jambonlu tropik pizza

d)120 TL’ye bir lahmacun, bir ayran

e)Biraz deniz, biraz huzur

 

*

 

Yazla birlikte, sosyal medyada tatil resimlerini paylaşan yerli ve yabancı ünlüler, paylaşımların tıklanma sıralamasında birinci sırada geliyor haliyle. Fakat resimlerin hepsi birbirine benziyor. Bir poz popüler oldu mu, farklı ünlülerden ama aynı resimden yüzlercesini ardı ardına görüyoruz. Ünlülerin bu yaz en son ve en popüler sosyal medya pozu hangisidir?

 

a)Duşta mayomu düzeltiyorum, ‘no selülit’ pozu

b)Dudaklarımı büzüyorum, ‘çok seksiyim’ pozu

c)Tavla oynayan sevgilime arkadan sarıldım, ‘aşığız’ pozu

d)Tekneden çömlekleme atlıyorum, ‘çok eğleniyoruz’ pozu

e)Neden bilinmez, ‘başım ağrıyor’ pozu

 

*

 

Eğer soruların hepsini doğru bildiyseniz ya gündeme çok hakimsiniz ya da en başta doğru şıkkı söylediğimdendir J

 

Huzurlu ve mutlu bir pazar günü dilerim.

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Biz bu muyuz? Yoksa yeni mi haberimiz oluyor?

Sabah uyanıyoruz, bir can kaybolmuş.

 

Küçücük, henüz sekiz yaşında bir bebişin anası, babası çığlık çığlığa yavrusunu arıyor. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz...

 

Aslında pek de bir şey yaptığımız da yok.

 

En özel duygularla ve gerçekten çok da üzülerek, sosyal medyada paylaşıyoruz, ne yapalım ki başka?

 

‘İnşallah bulunur çocukcağız!’

 

Oh, Allaha şükür, on iki bin kişi paylaşmış!

 

Teselliye bak!

 

*

 

Her gün aynı habere odaklanıyoruz sonrasında.

 

‘Yok çocuk! Nerede acaba? İnşallah bir yerlerdedir! Anası, babası kim bilir ne perişan haldedir!’

 

Kendi çocuklarımıza bir kez daha sarılıyor, uyurlarken bir öpücük daha konduruyoruz. İnsanlık hali!

 

Günler geçiyor, umutlar azalıyor.

 

Sonra bir sabah bir haber geliyor, akıl almaz bir yerdeymiş kayıp bebiş. Bir elektrik direğinin dibindeymiş!

 

Allah kahretsin!

 

*

 

Bitmiyor ki!

 

Bir özel paylaşım daha geliyor ardından, sen daha direğin altına gömülmüş bebişi aklından çıkaramadan!

 

Arkadaşlar, resimde gördüğünüz engelli kardeşimiz kayıp, görenlerin...’

 

Sonra, üzülmen bitmeden, için durulmadan, bir paylaşım daha...

 

‘Sevgili dostlar, bu küçük kardeşimiz evden çıktı ve bir daha dönmedi, yardım!’

 

Haberler bitmiyor, her geçen gün bir yenisi ekleniyor...

 

*

 

Her birine parça parça duygulanıyoruz, ateşin düştüğü yeri yaktığını biliyoruz, kalbimizin yettiğince üzülüyoruz.

 

Yetmiyor biliyoruz, içten içe yanıyoruz...

 

*

 

Sonra, gerçekler vuruyor yüzümüze!

 

Çirkin suratlar, birbirine yakın hırslı gözler, daha önce hayvanlara eziyet etmiş ve ceza almamış tipler, alnı secdeye değenler, secde nedir bilmeyenler, öz dedeler, yandan enişteler, bildiğin amcalar, güvendiğimiz komşular, evlerimizdeki gizli sapıklar, evlerimizi gözleyenler, çocuklarımızın yakınında görmek istemediğimiz insansılar beliriyor ekranlarımızda.

 

Kim bunlar Allah aşkına? Ne kadar çoklar!

 

*

 

Küçük çocukları kaçıran, istismar eden, insanlığa sığmayan vahşeti bu zavallı yavrucaklara yaşatan canileri medyadan, maalesef uzaktan izliyoruz!

 

Aklımıza gelmeyen kötülükleri düşünebilen bu insanlara, aklımıza gelen bedduaları ediyor, sadece söylenip duruyoruz!

 

*

 

Bir baba olarak;

 

Üzülerek yazıyorum,

 

İzleyerek perişan oluyorum,

 

Yaşanan acıları düşünerek yaşlanıyorum!

 

*

 

Her geçen gün bir bebişin daha kayboluşuna, kalplerimizi boğan bir halde ve bir imkansız yerde bulunuşuna, ekranlarımıza düşen acımasız bir sapığın resmine, içimizden biri oluşuna, cezaların yetersiz kalışına, önlem alınamayışına, gün geçmeden yeniden yaşanışına, acıların çokluğuna, aramızdaki sapıkların varlığına; hep birlikte, milletçe, bir televizyon programı, bir Amerikan filmi izler gibi alışıyoruz...

 

*

 

Minik Eylül, minik Leyla rüyalarımız giriyor ve alışmak istemiyoruz!

 

*

 

Bizde var mıydı bu sapıklar önceleri?

 

Küçücük bebişlere göz diken bu manyaklar hep aramızda mıydı? Kendime sorup duruyorum. Neden çoğaldılar?

 

Her şeyden haberimiz olduğu için mi her bir şeyden haberimiz oluyor artık? Biz zaten böyle miydik?

 

Bilemiyorum, çok üzülüyorum...

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Başka dertleri, başka hedefleri olan insanlar

Bir yerlerde bilim insanları, değişen iklim şartları ve küresel ısınma koşullarıyla mücadele etmek için, güneşten aynalar yoluyla topladıkları enerji ve ısıyı; yer altında oluşturdukları tesislerde, her türlü bitkiyi doğal olarak yetiştirmek için kullanıyorlar. Yerin yirmi metre altında, hiç gerçek güneş ışığı görmeden yetişen buğday, patates, nane, karpuz, ananas ve daha yüzlerce çeşit bitki...

 

*

 

Bitkilerin üremesi, çoğalması, polenleşmesi için en önemli araçlardan biri olan arılar yok oluyor. Albert Einstein ‘Arılar yok olursa, insan ırkının dört yıl ömrü kalır’ demişti. Bu bir gerçek. Yüz otuz bin çeşit bitkinin üremesi, arılara bağlı. Arılar tamamen yok olunca; bitkiler, ardından hayvanlar, ardından insanlar yok olacak.

 

Bir yerlerde bilim insanları, arıların yok oluşunu engellemek için çok çeşitli çalışmalar yaparken; bir başka yerde diğerleri de, arı büyüklüğünde, aynı amaca hizmet eden, milyonlarcası bir bilgisayar tarafından kontrol edilen, robot arılar geliştirmekle uğraşıyor. Kendi düşünen, hangi bitkiye gideceğini zaman içinde öğrenen, öğrendiğini ana bilgisayara aktaran. Yani öğrendiği bilgileri kolonideki diğer arılara iletebilen...

 

*

 

Her geçen gün iklim değişimi kendini daha çok fark ettiriyor. Artık Haziran’da dolu yağabiliyor. En küçük yağmurda seller basıyor. Yağış da, rüzgar da, şartlar da sertleşiyor. Dünyanın bazı bölgelerinde dev kasırgalar evleri yerinden söküyor. Bir günde yüzbinlerce insan yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalıyor. Kasırgalar bölgesel olmaktan çıkıyor, yavaş yavaş tüm dünyayı etkisi altına almaya başlıyor.

 

Bir yerlerde bilim insanları, kasırgaların etkilerini anlamak için dev rüzgar türbinleriyle, laboratuvar ortamında mini kasırgalar yaratıyor. Suni dalgaların, yağmurun, sert rüzgarın hareketlerini bilgisayarlara kaydediyorlar. Büyük fırtınaları birkaç gün önceden tahmin edebilmek için çalışmalar yapıyorlar.

 

*

 

Sıfırdan organ üretmek için kök hücre klonlamaya çalışıyorlar, insan bilincini yapay sabit disklere aktarmaya uğraşıyorlar, sanal gerçeklik kullanarak gerçek ameliyatlar yapıyorlar.

 

 

*

 

Görme ve işitme engelli doğmuş insanları tedavi ediyorlar, giyilebilir robotlar yani dış iskeletler geliştirerek engelli insanları yürütüyor hatta koşturuyorlar.

 

*

 

Klavyesiz, faresiz, sadece beyin dalgalarıyla çalışan bilgisayar, ne düşündüğünüzü anlayıp internette arayan ve bulduğu veriyi tekrar beyninize aktaran cihaz, zihinle kontrol edilen helikopter, sürücüsüz araba üretiyorlar.

 

*

 

Yedi saatlik yolu otuz dakikaya indiren sürtünmesiz, raysız tren imal ediyorlar. Kendi elektrikli arabanla kullanabileceğin, manyetik hiper otoban inşa ediyorlar. On saatlik yolu bir saate indiriyor, üstelik o bir saatte de şoför koltuğunda uyuyorsun.

 

*

 

Betondan beş yüz kat, çelikten iki yüz kat güçlü, silikondan yüz kat daha iletken maddeleri laboratuvarlarda üretip, depreme dayanıklı binalar inşa ediyorlar.

 

*

 

Dünyada olmayan maddeler ve değerli metaller bulmak için, dünya yörüngesinde dolaşan en yakın bin dört yüz asteroite gidecek ve maden arayacak, insansız maden çıkarma araçları geliştiriyorlar.

 

Okyanusun on bir kilometre dibine inip araştırma yapıyorlar.

 

*

 

Bu arada biz ne yapıyoruz?

 

Cevabınızı, kendi içinizden verin lütfen. Huzur dolu bir pazar günü dilerim.

  

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...

Durun etmeyin, siz kardeşsiniz!

Sevgili Cem Boyner’in yazıyı paylaşmasıyla, bir anda WhatsApp gruplarının gözbebeği olmuştu. O kadar çok ‘memleketten gitme’ planı yapan dostla ve arkadaşla karşılaşmıştım ki, o yazıyı yazma ihtiyacı hissetmiştim.

 

 

*

 

Umutsuzluğa kapılıp ‘gitme planları’ yapanlara sesleniyordu.

 

Ekonomik beklentileri karşılanmayan ve çok çalışan kesimi, önünü göremeyen ticaret erbaplarını, içeride ve dışarıda yaşanan gerginliklerden yorulan; dolarla, avroyla, pahalılıkla mücadeleden yılan, çocuklarını kolejlerde okutmaya çalışan, kredi kartlarına bağımlı, banka kredilerine boğulmuş, yirmişer yıllık mortgage’lara yükümlü, iyi eğitimli insanları hedef alıyordu.

 

‘Bir yerlere gideceksen git ama ülkeni terk etme!’ diyordu özet olarak.

 

‘Memleketin içinde debeleneceksen, git. Şehirden sıkıldıysan, trafikteki kornalar ruhunda çalıyorsa, asansördeki selamsız adam yüzüne bön bön bakıyorsa, damızlık bir tip omuz atıp geçiyorsa sokakta, masandaki dosyalar çalıştığın plazanın maketi gibi yükseliyorsa önünde, yürüyen bantta gibi hissediyorsan hayatta kendini, git...

 

Küçük bir kasabaya git ama...

 

Oraya yerleş, küçül. Kalabalıktan uzaklaş, ruhunu temizle.

 

Ama sıkılırsan, gel...

 

Gitmeyin güzel insanlar, biz kardeşiz. Gittiniz mi birbirimizi özleriz. Yılda bir gelinen tatille falan da geçmez hasretimiz’ demekteydi.

 

*

 

Bu seçim öncesi ve sonrası, ta bir buçuk yıl önce yazdığım bu yazının bazı gruplarda hala paylaşıldığını görmek bir taraftan beni sevindirirken, bir taraftan da düşündürdü, yalan yok...

 

*

 

Ne gitmesi arkadaşlar? Nereye gitmek?

 

Seçim sonucunu mu beğenmediniz?

 

Olabilir.

 

Bunun adı demokrasi. Çoğunluğun düşüncesi!

 

*

 

Bilenler bilir, ünlü psikiyatr Kübler-Ross’un modeline göre kayıp ve yas beş aşamada yaşanır.

 

İnkar, öfke, iç pazarlık, depresyon ve kabullenme.

 

‘Efendim şu kadar oy vardı, bu kadar dendi, sonrası şey oldu, saat bilmem kaçta açıklama yapacaktı, yapmadı’ şeklinde düşünüyorsanız, bunu her yerde dillendirmeye çalışıyor ve muhatabınız ‘Ortada olan biten bir şey yok!’ demesine rağmen komplo teorileri içinde yüzüyorsanız, henüz inkar aşamasındasınız.

 

Sizin gibi düşünmeyenleri aşağılıyor, küçük görüyor ve suçluyorsanız, ‘Bu ülkede yaşanmaz kardeşim!’ hissiyatındaysanız; öfke kısmındasınız işin.

 

‘Aslında MHP olmayaydı şöyle olurdu, İyi Parti şunu yapsaydı böyle olurdu, aslında var ya mecliste koltuklar şu şekilde dağıldı’ kafasına geçtiyseniz; iç pazarlığınız başlamış demektir.

 

Kafanın içindeki pazarlıklar her zaman iyi sonuç vermeyebilir tabi ki. Çaresiz hissediyor, gitmek istiyor ve gidemiyor, kalmak istiyor ama hiç bir şeyi değiştiremiyor hissiyatı ise yaşadıklarınız; bu, kaybetme evrelerinin depresyon kısmı.

 

Bir de kabullenme aşaması var.

 

Kabullenme ama nasıl? Adı demokrasi bunun! Memleketi yönetmekle ilgilenenler seçimlere girerler, kazanırlar veya kaybederler. Süreç budur. Kazananlar sevinir, kaybedenler üzülür. İster sevin, ister üzül, süreç devam eder.

 

*

 

Politikacılar dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynıdır. İşlerinin gereğini yaparlar. O günün ihtiyacı olarak; gerek duyarlarsa safları sıklaştırırlar, rakip yaratıp psikolojik saldırılar düzenlerler, taraftarlarını netleştirmek için sertleşirler. Ama halklar politikacılardan da, uygulanan politikalardan da farklıdır, farklı olmalıdır.

 

*

 

Misal, hiç Yunanistan’a gittiniz mi? Hani politik olarak hep ‘düşman’ kategorisine en yakın pozisyonda duran Yunanistan’a?

 

‘Ben Türküm’ deyince sarılır Yunanlılar Türklere, biliyor musunuz? Hem de istisnasız. Ortak duygulardan, ortak sevgilerden, ortak yemeklerden bahsederler.

 

‘Politikacılar farklı, biz farklıyız’ derler. Giden, gören bilir! Geçmişte baş düşman olsak da, bugün iki devletin çıkarları uyuşmasa da, birbirini ilk kez gören iki farklı milletten, iki insanın birbirine sevgiyle sarılmasını başka ne izah edebilir?

 

Politika başka, insani duygular başkadır çünkü...

 

Ya da, hiç memleketimize gelen bir turiste, sırf ülkesini sevmediğiniz için kötü davrandığınız oldu mu? Olamaz.

 

Yapmayız biz de!

 

Hangi milletten olursa olsun, önce insandır karşımızdaki, bizim için de...

 

*

 

Biz nasıl insanlarız biliyor musunuz?

 

Birebir tanıdığını çok çabuk seven insanlarız. Birebir tanıdığının, hatta anlık karşılaştığının politik görüşünü sormayız. İhtiyacı varsa hemen elimizi uzatırız.

 

Gülmeyi, güldürmeyi severiz. Hiç tanımadığımız bir insana gönülden yardım edenlerdeniz. Yakınımızdaki birinin acısından etkileniriz, hayatımız pahasına derdine düşeriz...

 

*

 

Ameliyat olmak zorunda olan ama ailesinin bunu karşılayamadığı bir bebişin çığlığını duyarız hemen. ‘Kimsin? Baban kim? Annen kim? Hangi partiye oy attılar sizinkiler?’ demeyiz!

 

Küçük bir köpeciğin yaşadığı bir karanlıkta, karanlığın karşısında, anında kenetleniveririz.

 

 

*

 

Seçim bitti, gitti...

 

Kazandığını düşünenler, bir derbi maçının kazananı gibi, kaybettiğini düşünenlerle dalgasını geçecek bir süre...

 

Kaybettiğini düşünenlerse, beş parçalı yas sürecini geçirip kabullenme aşamasına geçecekler.

 

*

 

Önemli olan bundan sonrası...

 

Biz, kardeş olmaya devam edeceğiz!

 

Çalışmaya, üretmeye, sevmeye, sevilmeye, bu bir çok sorunu olan güzel ülkeyi daha güzel bir hale getirmeye devam edeceğiz.

 

*

 

Çünkü etrafı çitle çevrilmiş, içine türlü cins canlı konmuş, sınırları cetvelle çizilmiş bir çiftlik değil burası!

 

Burası her kökenden, her düşünceden, her anlayıştan insanın kardeşçe yaşadığı; sınırları hepimizin dedesinin kanıyla, dantel gibi santim santim çizilmiş bir memleket!

 

*

 

Aynı anadan ve babadan doğma kardeşler bile birbirinin aynı değilken; farklılıklarımızı bilerek, severek, birbirimize anlayış göstererek büyüyeceğiz...

 

Biz kardeşiz; birlikte yaşayacağız, birlikte yaşatacağız!

 

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

 

Yazının devamı...

Aleyna Tilki’nin başka kafaları

*

 

Alışmışız eski nesil ünlülere; ‘mecburen’ söyledikleri başka, yaptıkları başka. Yaşadıkları başka, yaşattıkları başka. Kendi gerçekleri ne olursa olsun, toplum önderi kıvamında sözler, topluma örnek davranışlar...

 

Ne yapsınlar? Linç edilmekten korkuyorlar!

 

*

 

Arkadaşlarıyla iki parlattıktan(!) sonra balık restoranı çıkışında kameralara yakalanıp, üniversite sınavından çıkıyormuşçasına ciddi açıklama yapan ünlülere alıştık biz.

 

Aylarca kapanıp hazırlanıyorlar, çalışıp kazanıyorlar, yüzlerce kişiye kazanç sağlıyorlar. Bir tatil günü, bir restoranda arkadaşlarıyla eğlenmek hakları değil mi? Değil! Çünkü topluma örnek olmak zorunda bizim ünlülerimiz. Herkesi dışarılarda eğlendirebilirler, kendileri eğlenmek için evlere kapanmak zorundalar.

 

*

 

Havalar ısınır, tatil beldeleri dolar ama rahatça denize giremezler mesela. Sekiz saat güneşin altında sakince yatar, bir yerden bir yere dönerken ufacık bir firikik verir, gazetelerin baş sayfasında yerini alır bizim ünlüler!

 

O yüzden paralar döker, teknelerle denize açılırlar yaz gelince. Ama denizin ortasında bile ‘hazır etrafta kimse yokken rahatça takılayım’ diyemezler. Teknoloji var kardeşim! Bin beş yüz metreden çaktı mıydı paparazzi, süper telefoto lensle fotoğrafı; kendini seyredersin, ertesi gün uyandığında internette!

 

Yok göbeği pörtlemiş, yok selülitleri çıkmış, yok mayosu sıyrılmış, bak sevgilisine sarılmış, aman yanındaki de kimmiş?!.

 

Yapacak bir şey yok, fotoğrafı çekmek de paparazzinin görevi.

 

*

 

İlişkini doğru düzgün yaşayamazsın. Her ilişkinin başında olan kavgalar, sen ünlüysen başkasını da ırgalar!

 

Birbirine yakıştıramazlar, eski sevgililerden galeri yaparlar, eski kavgaları ısıtıp ısıtıp gündeme atarlar, olmadık kişilerle ilişkilendirirler, arkadaştan sevgili devşirirler.

 

*

 

Bu, dünyanın aşağı yukarı her yerinde böyledir.

 

Bizim küçük farkımızsa, bizde anti-kahraman kavramının olmamasıdır. Yani, ünlü ve göz önünde olan insan, kahraman olmak zorundadır. Hem ünlü olup, hem de kafana göre takılamazsın. Anlık da olsa kötü davranış sergileyemezsin, boş bulunamazsın, hata yapamazsın!

 

Örnek mi? Albümleri milyonlar satan, 1992 yılından beri süper star unvanını koruyan, her konserini hınca hınç dolduran, her şarkısı ezbere söylenen Tarkan!

 

Bir kerecik ‘Çişim geldi’ demişti. Hatırlar mısınız demiyorum, çünkü eminim hatırlıyorsunuz!

 

Sene kaç biliyor musunuz? 1994! Adamcağızın yirmi dört yıl önce çişi gelmiş, rahmetli Savaş Ay’a televizyonda söyleyivermiş. Yaşı yetenler, yetmeyenler bugün bile mevzuya hakim!

 

*

 

Aleyna Tilki zaten sahneye çıkmaya yaşı yetiyor, yetmiyorla başlayan ve gittikçe artan ayrı bir popülariteye sahip memlekette. Üstüne de milyonlarca tıklanan videolar, herkesin bildiği şarkılar eklenince; sadece yeni neslin değil, her yaştan insanın ilgiyle takip ettiği bir popüler figür...

 

Fakat bu kız, herkesten farklı. Bir dünya starı gibi davranıyor, örnek insan olmaya çalışmıyor, eleştirilere pek takılmıyor.

 

‘Herkesin beni sevmesi büyük bir ceza olurdu benim için. İyi ki nefret edenim de var, aşık olan kadar’ diyor mesela...

 

*

 

Bu hafta bir videosu düştü internete. Videoyu izlemişsinizdir. İzlemediyseniz de, bulup buluşturup izleyin bakın. Aleyna bir battaniyeye sarılmış, yere oturmuş, yarım yamalak konuşuyor. Ne dediğinin pek bir önemi yok, çünkü ne dediğine değil de nasıl dediğine takılmış herkes.

 

Videodaki Aleyna’yı uyuşturucu etkisinde boş boş konuşan bir kız çocuğu olarak değerlendirmişler genelde. Binlerce, on binlerce yorum var altında! Sertçe uyaran var, sonunu kötü gören var, sinkaflı küfür eden var, var da var...

 

*

 

Önceliği bu popüler kızın açıklamasına verdim. Çünkü ne yaparsan yap, sosyal medyada linç edilmekten kurtulamıyorsun. Neredeyse ‘bu işin doğası böyle’ haline inanmış durumdayız. Kendini sahneye atmış; kafasındakini, eteğindekini, kabiliyetini sahneye döken bir sürü arkadaşım var. Kimi şarkı söyler, kimi stand up yapar, kimi oyun sahneye koyar. Her birinden bu konuda tek duyduğum şudur; ‘Sosyal medyadaki yorumlara takılmayacaksın, sadece moralin bozulur’.

 

*

 

Aleyna da sosyal medyadan bir cevap vermiş, bir video yüzünden kendini uyuşturucu batağına saplanmış görenlere:

 

‘Ben de asla hayatta dışarıdan bir takviye almadan doğal ve mutlu olamayacak insancıklar görüyorum. Ne acı! Herhangi bir maddeye ihtiyaç duymadan doğal ve kaygısız olunabileceğini bilmeyen bir kitle var! Ne acı! Onlar kendi iç kaynaklarını kendilerine yetiremeyenlerdir.’

 

*

 

İyi yorum gelmiyor mu? Geliyor elbet. Ama yüzdeye vurursan, çok büyük bir bölümü olumsuz eleştiridir sosyal medyanın.

 

Gencecik çocuk çıkmış, usul usul aklındaki komik şakaları anlatıyor, stand up yapıyor mesela. Hemen yorumlar patlıyor videonun altına; ‘Ulan Cem Yılmaz çakması!’. Gülmüyorsan izleme kardeşim? Yok. İzleyecek, küfürü basacak. Sen daha komiksen sen çık? Yok.

 

Kızcağız yazmış bir şarkı, almış gitarı eline, şarkısını söylüyor. Yorumlar yapışıyor hemen; ‘Senin çalacağın gitarın...’ Yahu beğenmiyorsan dinleme, neden küfür ediyorsun? Sen çalabiliyor musun? Yok. Şarkın var mı, şarkın? Yok. Sesin güzel mi? Var mı cesaretin? Yok.

 

*

 

Bence; herkes iyisiyle, kötüsüyle kendi hayatını yaşar. Herkes kendi kararlarını kendi verir, sonuçlarına kendi katlanır.

 

On sekiz yaşında bir genç yıldızın ne kadar parlayacağına, gökte ne kadar kalacağına, ne zaman kayacağına yıldız kendi karar verir.

 

Zaten en güzelini de Aleyna Twitter’dan yazıyor; ‘Bana yapabileceğiniz en kötü şey, özgürlüğüme dokunmaktır’.

 

Bildiğin gibi devam et genç yıldız!

 

*

 

Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

 

anlatanadam@gmail.com

Yazının devamı...