"Yatakta 5 Kişi" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yatakta 5 Kişi" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Yatakta 5 Kişi

Hayvanlar ve bebek

30 Ocak 2010
Evdeki tüm mobilyalar bir süreliğine salona yığıldı. Biz aradan geçecek yer bulamazken, onlar için harika bir ortam yaratmışız meğerse. Üst üste konmuş kütüphanenin boş gözleri daha ilk saatten Karaçi için gözetleme kulesi, uyuma ve raftan rafa zıplamak suretiyle oyun mekanı oldu. Muşka da hemen yanındaki boş göze zıplayıp makamdaki yerini aldı. Aynı katı tutturmak için beş-on kere fazla zıplaması gerekti ama başardı. Yerde art arda sıralanmış duran yatakbaşı, tablo, raf gibi eşyalar ise aralarında koşturmaca ve saklambaç oynamak için yaratılmış doğal labirentlere döndü.
***
Tüm işler tamamlandığında, bizimkileri artık yatağa almayalım hayali kurarken tam tersi oldu. Eskiden biz uyanıkken yatağa gelmezdi Karaçi. Artık sürekli yatakta! Kendince haklı aslında. Yatağın yeri eskiden çalışma masası ve iskemlesinin durduğu yer, ki burası onun uyku alanıydı. “Siz istediğinizi yapın, ben tam bu noktada yatmaya devam edeceğim” diyor sanki. Bir de yeni hobi buldu kendine: Yeni gardırobun çekmece aralarına pati sokarak, tüm içeriğini yere dökmek! Bizim için pek neşeli değil.
***
Bir yandan da bize fiziksel olarak bebeğe hazırlık kursu veriyorlar:
- Efe dün akşam evin bilimum köşelerine kustu. Sabah yürüyüşünde kaşla göz arasında birkaç kemik yutmuş, onları iade etti.
- Karaçi yatak odasındaki beyaz halıya çiş yaptı. Konuşamadığı için işaret dilini seçmiş: “Kumum kirlendi, değiştirin!
- Muşka salondaki kütüphanenin üstüne zıplamaya çalışırken sırtüstü ve tepetaklak halde önce masaya oradan yere düştü. Sonraki beş dakika kıpırdamadan şapşal gözlerle etrafa baktı. Yemeği falan unuttuk, onu teselli etmeye çalıştık.
***
Konuştuğumuz herkes, doğumdan sonra hayvanları ne yapacağımızı soruyor. Hatta çoğu, sorusunu cüretkarca şöyle formüle ediyor: “Bebek gelince kedilerle köpeği nereye vereceksiniz?” Annem dahil!
Vermeyeceğiz kardeşim, hiç bir yere gitmiyorlar. Onlar da bizim çocuklarımız. Doktorlar, istisnai bazı durumlar olmadıkça, bakımları eksiksiz devam ettikçe, hayvanların hamile kadınlar ve anne karnında gelişmekte olan bebeğe hiçbir zararı olmadığında hemfikir. Bu doğumdan sonrası için de geçerli. Bu konuda okuma yapmak isteyenler için yüzlerce tıbbı makale mevcut.
Yazının devamı...

Katil şoförler

9 Ocak 2010
Şoför aynadan geriye baktı, durmaya tenezzül etmeden bastı gitti. Sağa çektim, koca göbeğime aldırmadan kendimi trafiğin ortasına attım. Zavallı kedi acı içinde kıvranıyor, durduğu yerde uluyarak taklalar atıyordu. Yoldan geçen birinin de yardımıyla kediyi yakaladım. Görüntüsü korkunçtu. Sağ gözü bütün yuvasıyla birlikte dışarı fırlamış, çene ve ense şakır şakır kanıyor. Hemen yakındaki veteriner kliniğini aradım, koşa koşa gelip kediyi kliniğe götürdüler. Ben de onlarla birlikte gittim tabii. İlk tespitleri hiç moral verici değildi: Gözle görülenlerin dışında bilinç kaybı, nefes düzensizliği, iç kanama tehlikesi... İlk 48 saat önemli, dediler, ne olacağını tahmin edemeyiz. Bir sürü iğne oldu, serum takıldı, bilinmezi beklemeye başladık.
Bu hafta başında çenesinden ve kafasından büyük bir ameliyat geçirdi. Bir gözünü kaybetti ama güçlü çıktı, hayata tutundu, ismini Güçlü koyduk. Hayvanın çektiği acılar bir yana, sokak hayvanı kontenjanından da olsa ödeyeceğim yüzlerce lira ile sonuçlandı olay.

O taksiye ne yaptım derseniz; bulamadım. Hızla kaçınca plakasını alamadık. Üzerinde yazan “x taksi” durağı da yokmuş meğerse. Kaçak taksiymiş.
Vaka 2: Sabahları park arkadaşım olan Şenol Bey ve köpeği Goldi’yi bir haftadır görmüyordum. Bugün tam mesaj atacaktım ki, sabah Şenol Bey’le karşılaştık. Gözleri kıpkırmızı, yüzü çökmüş. Goldi, geçen hafta kaza geçirmiş. Amerikan labrador olan Goldi, ırkının en irilerinden. Genelde uysaldır ama o sabah bir dişinin kokusunun peşinden koşarken Şenol Bey’in elinden kurtulmuş, yolun kenarına inmiş. Ve tabii ki gereğinden hızlı giden bir otomobil hiç yavaşlamadan çarpmış. Şenol Bey yanına koşana kadar da kaçmış. O telaşla plakayı alamamış Şenol Bey. Goldi’yi veterinere götürdükten sonra varsa Mobese kaydını istemek ve şikayetçi olmak için karakola gitmiş. Polisler kaza geçirenin köpek olduğunu duyunca ciddiye almamışlar bile. Oysa bir hayvana çarpıp kaçmak, 5199 sayılı kanuna göre suç.
Goldi hayatta, kırığı veya kanaması yok ama arka bacak sinirlerinde ve kaslarında problem var. O günden beri yürüyemiyor. Şenol Bey evin bir odasını Goldi’ye bakım odası yapmış, her gün veterinere gidiyor, umutla iyileşmesini bekliyorlar.

Vaka 3: Güçlü’nün ameliyatı ve bakımı için yardımıma koşan veteriner kliniğinin sahiplendiği ve destek almadan baktığı onlarca sokak kedisi var. Aralarında çok güzel bir gri yavru vardı. Birkaç gündür görmüyordum. Güçlü’yü ziyarete gittiğimde sordum; sahip mi buldunuz, dedim. Cevap tokat gibiydi. Bir cumartesi gecesi sokak arasında otomobil çarpıp kaçmış. Beli kırılmış. Üç ameliyat geçirmiş. Arka odada bir kafeste, arka ayakları tutmaz bir halde yaşam savaşı veriyor hâlâ.
Sonuç: Bu üç olay, son iki haftada sadece benim yakınımda yaşananlar. Şoförler hayvanları yok sayıyor. Bir kaza ihtimali anında bırakın durmayı, yavaşlamayı bile düşünmüyorlar. Özellikle de çok daha kontrollü ve dikkatli olmaları gereken küçük caddeler ve ara sokaklarda... Yasaları, karakolda görevli memurlar dahil kimse takmıyor, bilmiyor. Trafik kurallarıysa zaten ihlal edilmek için konulmuş gibi. Bu insanlara da oluyor, diyebilirsiniz. Evet, oluyor. Ama ben hayvanlar için buradayım. Onların da yaşam hakları var. Aynı insanların olduğu gibi: Kaliteli ve sağlıklı koşullarda. Bunu hatırlatmak için yazıyorum.
Yazının devamı...

Vah zavallı çiçeklerim

26 Aralık 2009
Bizimkiler yaylı kedi kapısını kapalıyken kullanmayı reddedince perdenin ipiyle bağladım, misilleme olarak da evin içindeki kum kabını da balkona çıkardım. Sorun yok sanıyordum; girip çıkıyor, balkonda güneşlenip özgür özgür takılıyorlardı. Ta ki balkon aktivitelerine geçen hafta yeni bir tane eklenene kadar!
Balkonumuzun dış tarafında balkon boyunca uzanan, yarım metre genişliğinde bir çiçek tarhı var. Kendimce gözüm gibi bakıyorum. Yazın ruh halime göre envai çeşit renkli çiçek, kışın renk renk, çeşit çeşit lale dikiyorum, ön taraflarından da ismini bilmediğim çok güzel yapraklı ve bir o kadar arsız mor bir bitki ve mis kokulu ıtır sarkıyor. Çiçek cinsleri arasındaki geçişlerde de çok ufak boşluklar var. İşte o boşluklar bizim eşşeklerin yeni tuvaleti olmuş durumda! Çok eskiden Karaçi evdeki saksılara yapmayı severdi, hepsini plastik telle kapatınca konu kapanmıştı. Şimdi çiçekliğimi açık tuvalet ilan ettiler! Mor yaprakların bir kısmı ezilmiş, sardunyaların ikisinin kökü yerinden oynamış, balkon her daim kum içinde.
Ama onlar yeni bir formül geliştirene kadar yine ben öne geçtim: Boş kısımlara evdeki Mikado oyununun çöplerini sapladım, artık çiçekliğe inemiyorlar.
Yazının devamı...

Bebek Parkı’nın köpekleri hayatta mı

19 Aralık 2009
Geçen sene parkta yapılan düzenleme çalışmalarında bir süre etrafa dağılmışlardı ama işler bitince hemen geri döndüler. Büyüğüyle küçüğüyle, aralarında yılların demirbaşı ve gazetelere çok kere haber olan Karam da bulunan köpeklerimiz, bir süre önce tamamen yok oldular. Belediye, Hasdal Barınağı’na götürmüş.
Sebebi çok acıklı, bizim zavallılar tek kelimeyle iftira kurbanı oldu. Efendim, parkın karşılarına denk düşen boş bir arazide Hasan isimli bir şahıs yaşıyor. Hasan bir tür meczup, yanında 10 köpekle, bazen de omuzunda kuşla dolaşıyor. Bu gezilerini arada sırada pantolonsuz veya çıplak olarak da yapıyor. İlginç bir şekilde hayvanlar onu seviyor. Ama Hasan hayvanları gerçekten seviyor mu, işte ondan emin değilim! Çünkü yanında gezdirip birlikte yaşadığı köpekleri saldırgan olmak üzere eğitiyor, hem de nasıl! Parkta Hasan’ın köpeklerini görenler gitme zamanının geldiğini anlar çünkü köpeklerin bir anda size veya evcil hayvanınıza saldırması olası. Geçenlerde de böyle bir şey yaşanmış. Hasan’ın köpekleri parktan geçen birine saldırınca, belediye devreye girip Hasan ve maiyeti yerine bizim zavallıları Hasdal’a götürmüş. “Şikayet var, biz birkaç köpek toplayalım da, gerçekten saldıranlar olup olmadığı beni ilgilendirmez” tavrı...
Karam ve diğerlerinin şu an hayatta olup olmadığını bilmiyoruz. Yapacak bir şeyimiz olmadığını bildiğimiz için gidip arayamıyoruz bile. Parkta buluşan köpekseverler, vicdanımızı hiç de rahatlatmayan ama gerçeğin daha da çok üzeceğini bildiğimiz ortak bir sessizlik içindeyiz. Bebek Parkı’nın uysal, tatlı köpekleri nerede? Hayattalar mı?
Yazının devamı...

Köpek isteyenler mi arttı bana mı öyle geliyor

5 Aralık 2009
Hayvan almak mı moda oldu, yoksa insanlar yalnızlıktan ve soğuktan bir hayvanın koşulsuz sevgisi ve sıcak kürküne değerek mi kurtulmayı planlıyor bilmiyorum. Ama sanırım özellikle bana sormalarının sebebi, bizim “home made” üretimi destekliyor olmamız.
Asla para vererek bir petshop’tan hayvan almayacağım, çevremde alan olursa da burnundan getireceğim. Büyük kısmı adil olmayan hayvan ticaretini desteklemeyeceğim, destekletmeyeceğim! Gerçi bir iki arkadaşım var, ismi lazım değil bir petshop zincirindeki hasta ve kötü durumdaki hayvanları kurtarmak için alıyorlar, o başka.
Evet, evde doğan yavru köpekleri tercih ve tavsiye ederim. Hem anne-babasını biliyorsunuz hem de doğduğu, büyüdüğü şartları. Yurtdışındaki bir çiftlikten gelen köpeğin şeceresi ne kadar tamam da olsa, hangi koşullarda geldiğini hiçbir zaman tamamen öğrenme şansınız yok. Unutmayın ki, barınaklarda da sahiplenilmeyi bekleyen binlerce kedi-köpek var. Çoğu bir heves alınmış, sonra da büyük ihtimalle keyfi sebeplerle terk edilmiş. Bir barınağa giderseniz yavrusundan yetişkinine, onlarca farklı ırktan, hepsi birbirinden tatlı, sevecen hayvanla karşılaşırsınız. İlk gidişinizde olmazsa ikincisinde, bir barınakta değilse ötekinde mutlaka bulacaksınız yeni aile ferdinizi. Sahiplenmeye niyetiniz yoksa bile bir barınağa gitmenizi tavsiye ederim.
Ama yine de bu aralar evinde yeni doğan veya doğacak, sahiplendirmek istediğiniz beagle/jack russel’ı olanlar varsa bana bir mail atabilir. Ticari beklentiniz yoksa tabii!
Yazının devamı...

Büyükada bu mevsim çok tehlikeli!

21 Kasım 2009
Akşam eve döndüğümüzde ilk olarak nereye gideceğini unutmamıştı; küvete. Bu sefer sadece ayak yıkatmakla kalmayacağını da tahmin ediyordu muhtemelen. İki şampuan ve dört posta taramadan sonra hâlâ simsiyah sular ve yumak yumak tüy vardı küvette. Annemler sağ olsun, canı acır diye taramıyorlarmış meğerse. Yıkanır yıkanmaz yatağına gitti, üstünde polar THY battaniyesiyle sabaha kadar uyudu. Annemlerde öğrendiği tek iyi şey bu; bizimki yerine kendi yatağında yatıyor bir hafta falan. Bizi en çıldırtan huyu da, annemin ev yemeği katkılı mamalarından sonra eve döndüğünde sade kuru mamayı reddetmesi.
Neyse, bugün Efe’den daha çok adayı yazmak istiyorum aslında.
Büyükada bu mevsim çok tehlikeli! Kötü anlamda değil tabii ki. Bir saatliğine bile gitseniz, İstanbul’a kucağınızda iki kedi yavrusuyla dönmeniz işten değil. İskeleden eve kadar olan beş dakikalık fayton yolculuğunda gördüğümüz yavru kedileri sayamadım. Büyükada kedileri güzeldir de, hepsi uzun uzun tüylü, ayrı bir ırk sanki. Bu mevsimde görüntüleri güzel. Bir de kışın gitmek lazım! Şimdi hepsi bakımlı, tombik. Ama havalar soğudukça, adalar kış ıssızlığına mahkûm olmaya devam ettikçe bu güzelim topalak yavrular aç kalıp gün gün eriyecek, bahar geldiğinde çoğu kışı çıkaramamış olacak. Arka sokaklardan, ormandan hiç bahsetmiyorum bile. Orada yazın bile sefalet içinde yaşayan köpek aileleri var. Ve hatta ölüme terk edilmiş atlar!
Bu adada barınak yok mu diyenlere: Büyükada Barınağı’nın durumu hiç iyi değil. Kışın bazı hayvanseverler toplanıp adaya mama yardımı yapıyor ama çok yetersiz kalıyor. Üstelik sırf mama değil ki ihtiyaç. Barınağın kapasitesi ve bakım koşullarının iyileşmesi, aşı, sevgi, kısırlaştırma... Hepsi birden lazım.
Bugün izninizle iki öneride bulunmak istiyorum;
1- Adalar’ın yeni bir belediye başkanı var, Mustafa Farsakoğlu. Sevilen, insana ve doğaya saygılı, harika biri. Biliyorum, Adalar’ın ciddi bir bütçe problemi var ama bir kampanya düzenlese, Adalılar da ellerini ceplerine atsa, şu sahipsiz hayvanların en azından bir kısmı kısırlaştırılsa?
2- Kış gelirken hayatına bir kedi sokmak isteyen birçok kişi duyuyorum çevremde. Onlar ve siz; bu hafta sonu birkaç saatinizi ayırıp Adalar’a doğru uzansanız? Hem temiz hava alırsınız hem de onlarca yavru kedi arasından birini sahiplenirsiniz. Olmaz mı? Yanınızda biraz mama, su ve plastik kap da götürürseniz, sokak aralarına, köşelerine bırakır, sevap işlersiniz.
Yazının devamı...

Muşka, Efe’nin yerine göz dikti

14 Kasım 2009
Benim kucağımda da olsa, gözü onda. Bazen de yanıma çıkıyor, bana şöyle bir bakıp, beğenmemiş tavırlarla gidip sevgilimin göğsüne yatıyor.
Günlük hayatta da Efe’yi taklit ediyor. Mesela TV seyrederken koltuktan kalkan olursa, Efe iki saniyede yerini kapar. Şimdi Muşka üstlendi bu işi. Su almaya gidiyorum, bakıyorum yerime kurulmuş gurulduyor. Efe’nin dörtte biri kadar olmasına rağmen geceleri yatakta Efe kadar yer kaplıyor.
Durumdan, geçen gece iyice emin oldum. Sevgilim iş için Ankara’daydı. Yatakta tek başınayım ya, rahat rahat, ferah bir şekilde yayılacağım sandınız değil mi? Ben de öyle sanıyordum ama olmadı! Herif yatağın x-y aksında tam ortada yatıyordu. Yarım saatte bir uyanıp Muşka’yı bir yerlere ittirmem gerekti. Sabah uyandığımızda ben yatak başına paralel yatıyordum. Muşka tabii ki ortadaydı.

Adadan köpek kaçırıyoruz

Annem Efe’yi gasp etti. Rehin aldı. Zimmetine geçirdi. Velayetine el koydu? Ne yazsam az, hepsi doğru. Gerekçesi, bebek geliyor olması, tüylerle başa çıkamazmışız. Bahanesi, Efe’nin Ada’da mutlu olması. Oysa bilmiyor ki, kediler Efe’den daha tüylü.
Salı günü yaptığımız günlük “Efe’yi geri alma-vermeme” tartışmasında “Ama burada çok mutluuuu” deyince sinirlendim; kardeşimle beni de Buckingham Sarayı’na evlatlık verseydiniz, onların da çok ormanı var dedim, sustu. Şimdi sessiz direnişte. Halbuki haberi yok; bu yazıyı okuduğunuz saatlerde Büyükada’da bir köpek kaçırma operasyonu gerçekleşiyor olacak.
Yazının devamı...

Muşka bereketi

7 Kasım 2009
Bir arkadaşımızın sahiplendiğini de. Yolculuğunun nasıl olup da bizim evde son bulduğunu sonraya bırakmıştım.
Ekim ayıydı. Uzun süredir evinde kedi beslemek isteyen yakın arkadaşımız, birkaç deneme gününden sonra kum kabı, yatak, oyuncak, mamaları taksiye doldurdu, Muşka’yı da kucaklayıp evine götürdü. Birkaç gün sonraki konuşmamızda çok mutluydu ama sürekli burnunu çekiyordu. Meğerse kedi alerjisi varmış. Biraz daha deneyeceğim, dedi. Bir hafta sonra buluştuk, sol gözü kapalıydı. Ertesi gün diğer gözü de kapanmış, bütün yüzü kıpkırmızı olmuş. Beni dert bastı tabii... Ne yapacağız bu kediyi, çok tatlı ama biz hayatta alamayız, yeni taşındık, evde zaten bir kedi-bir köpek var, hayvanat bahçesine çevirmeyelim... derken karar sevgilimden geldi: Biz alıyoruz! Ben teklif etsem hayatta kabul etmezdi. Üstelik anneme karşı mazeretim de hazırdı: O istedi!

İşte böylece bizim o zamanlar sıska tekirimiz, ismi de konmuş olarak doğduğu mahalleye geri geldi. Efe ve Karaçi’yle zaten tanışıyor, gayet iyi anlaşıyordu. Sürekli koşturan 2 kedi ve bir köpek, açılmamış kolilerle dolu dekorda azmaya başladılar.

Bereket tam o günlerde bir telefonla geldi: Efe’nin çiftleştiği Reggae’nin altı yavrusu iki aylık olmuş, sütten kesilmişlerdi. Regaae’nin gebeliği döneminde İstanbul’dan İzmir’e taşınan dünürlerimiz arayıp torunumuzu alabileceğimizi söylediler. Uçağa atladım, İzmir’e gittim.

Zeze’yi sevgilimin kardeşiyle birlikte seçtik. Hayvanlar çok şeyi kolaylaştırır derler, alın size kanıtı: Elimde ufacık köpekle İzmirli sevgilimin annesinin kapısına dikildim. “Merhaba, ben oğlunuzun kız arkadaşıyım, bu da dört ayaklı torununuz, bu gece sizde kalabilir miyiz?” Üstelik ortalığa çiş-kaka yapacak diye gözümü bir saniye bile üstünden ayırmazken, onu yatağa almam için ısrar eden harika bir hayvanseverle tanışmıştım!

Ertesi gün bütün uçak yolculuğu boyunca kucağımda uyuyan Zeze’yle İstanbul’a geldim. Biraz da egositçe bir tavırla, Zeze’yi annemlere hemen vermeyelim, bir hafta bizimle kalsın dedik. İşte o an yeni evimiz savaş alanına döndü! Boyunun sığdığı her köşeye çiş ve kaka yapan bir yavru köpek, bütün gün onunla oynayan, alt alta üst üste boğuşan, yorulunca onunla uyuyan bir yavru kedi, fonda korkuyla onları izleyen Efe ve Karaçi, evin ağır topları...

Bunlar tam iki yıl önce bugünlerde yaşandı. Şimdi Zeze annemlerle mutlu, zilimizde bizimkilerin yanında kuyrukluların da ismi yazıyor. Yatakta beş kişi yaşayıp duruyoruz.
Evdeki Muşka bereketi devam ediyor... Birkaç ay sonra zildeki isimlerin sayısında bir artış daha olacak. Üstelik buna kimsenin itirazı yok, hatta destekliyorlar! Çünkü bu sefer beklenen iki ayaklıgillerden bir kız. Eh, evdeki kadın erkek sayısını dengelemem gerekiyordu!
Yazının devamı...