Geriyatakta 5 kişi Büyükada bu mevsim çok tehlikeli!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Büyükada bu mevsim çok tehlikeli!

Hafta sonu annemlerin evde olmadığı günü kollayıp, sabah vapuruyla adaya gittik ve Efe’yi geri kaçırdık.

Akşam eve döndüğümüzde ilk olarak nereye gideceğini unutmamıştı; küvete. Bu sefer sadece ayak yıkatmakla kalmayacağını da tahmin ediyordu muhtemelen. İki şampuan ve dört posta taramadan sonra hâlâ simsiyah sular ve yumak yumak tüy vardı küvette. Annemler sağ olsun, canı acır diye taramıyorlarmış meğerse. Yıkanır yıkanmaz yatağına gitti, üstünde polar THY battaniyesiyle sabaha kadar uyudu. Annemlerde öğrendiği tek iyi şey bu; bizimki yerine kendi yatağında yatıyor bir hafta falan. Bizi en çıldırtan huyu da, annemin ev yemeği katkılı mamalarından sonra eve döndüğünde sade kuru mamayı reddetmesi.
Neyse, bugün Efe’den daha çok adayı yazmak istiyorum aslında.
Büyükada bu mevsim çok tehlikeli! Kötü anlamda değil tabii ki. Bir saatliğine bile gitseniz, İstanbul’a kucağınızda iki kedi yavrusuyla dönmeniz işten değil. İskeleden eve kadar olan beş dakikalık fayton yolculuğunda gördüğümüz yavru kedileri sayamadım. Büyükada kedileri güzeldir de, hepsi uzun uzun tüylü, ayrı bir ırk sanki. Bu mevsimde görüntüleri güzel. Bir de kışın gitmek lazım! Şimdi hepsi bakımlı, tombik. Ama havalar soğudukça, adalar kış ıssızlığına mahkûm olmaya devam ettikçe bu güzelim topalak yavrular aç kalıp gün gün eriyecek, bahar geldiğinde çoğu kışı çıkaramamış olacak. Arka sokaklardan, ormandan hiç bahsetmiyorum bile. Orada yazın bile sefalet içinde yaşayan köpek aileleri var. Ve hatta ölüme terk edilmiş atlar!
Bu adada barınak yok mu diyenlere: Büyükada Barınağı’nın durumu hiç iyi değil. Kışın bazı hayvanseverler toplanıp adaya mama yardımı yapıyor ama çok yetersiz kalıyor. Üstelik sırf mama değil ki ihtiyaç. Barınağın kapasitesi ve bakım koşullarının iyileşmesi, aşı, sevgi, kısırlaştırma... Hepsi birden lazım.
Bugün izninizle iki öneride bulunmak istiyorum;
1- Adalar’ın yeni bir belediye başkanı var, Mustafa Farsakoğlu. Sevilen, insana ve doğaya saygılı, harika biri. Biliyorum, Adalar’ın ciddi bir bütçe problemi var ama bir kampanya düzenlese, Adalılar da ellerini ceplerine atsa, şu sahipsiz hayvanların en azından bir kısmı kısırlaştırılsa?
2- Kış gelirken hayatına bir kedi sokmak isteyen birçok kişi duyuyorum çevremde. Onlar ve siz; bu hafta sonu birkaç saatinizi ayırıp Adalar’a doğru uzansanız? Hem temiz hava alırsınız hem de onlarca yavru kedi arasından birini sahiplenirsiniz. Olmaz mı? Yanınızda biraz mama, su ve plastik kap da götürürseniz, sokak aralarına, köşelerine bırakır, sevap işlersiniz.
X

Yok olan ve eklenen koku

DÜN gece, ardından gelecek ağır sağanağı, doluyu haber veren ilk yağmurun ardından Cinnah Caddesi çevresindeydim. Çevre Sokak’ta (ki Üsküp Caddesi diyorlar şimdi, daha doğrusu demiyorlar hala eski adıyla anılıyor) günlerdir, hatta Farabi bağlantısı da düşünülürse haftalardır sürdü, sürüyor çalışmalar.

“Kent hali” dedim devam ettim yola...
Otomobilin penceresini de açtım.
Açtım ki, az önce yağan yağmurun kokusunu, esintisini alayım içeriye... Yaz sıcağında bir serin “an”ın temasını hissedeyim.
Ancak Bakanlıklar kavşağına inerken dayanılmaz bir koku doldu içeri.
Hani alt geçitler hep kokar, defalarca yazdık, onlarca kez haberini yaptık.
Ama dün gece en beter haliydi.
Pencereyi kapattım ama nafile...
Yolun devamındaki alt geçitlerde de sürerek, sarmıştı caddeyi koku.
Sanki ağaçların yapraklarına bile sinmişti. Her esintide ayaklanıyordu....

Daha önce şehir hayatından çekilen, yok olan kokular bağlamında örnek vermiştim...
Patrick Süskind’ın “Koku” romanının ana karakteri Jean-Baptiste
kokulara karşı son derece duyarlıdır.
Ve bedeli ne olursa olsun kokulara ulaşmaya, onları üretmeye çalışır.
Ama kendi kokusu yoktur.
Bunu ilk kez sütannesi fark eder, “Bu bebek hiç kokmuyor” der ve ekler:
“Benim çocuklarım, bir insan yavrusu nasıl kokması gerekiyorsa öyle kokar. Ama bu çocuk beni dehşetlere salıyor, çünkü bu çocuk gibi kokmuyor...”

Evet biz de şehirde yitirdik kokuları.
Hiç kokmayan güller, özsuyu kokusunu yitiren papatyalar, eskisi gibi kokmayan domatesler, elmalar, hatta ekmekler...
Ya da çiçekçide, “Bu çiçekler hiç kokmuyor, çiçek gibi kokmuyor” diyen bir Sevgililer Günü alıcısı.
Yağmur yağdığında Bahçelievler’i, Emek’i saran ıhlamur, iğde ağaçlarının kokusu da yok artık.

Ama Ankara’da yaşamımıza eklenen kalıcı, ağır kokular var.
Bu ne bireysel bir izlenim, ne de hassas bir burnun geçici algısı....
O kokuyu da anlatır Süskind romanında... 18. Yüzyıl Paris’ini aktarırken, “caddelerin gübre, avluların sidik koktuğunu” yazar.

Bir yanda yiten kokular...
Diğer yanda, kabahati her seferinde başka bir nedene; Ankara Çayı’na, yanlış bağlantılı alt geçitlere, kanalizasyon sistemine, rögar bakımsızlığına
bağlanarak kente eklenen kokular.
Bir Başkent’in böylesine koktuğunu yazmaktan, esef duyuyorum.
Yazının Devamını Oku

Dedikodu mu, gerçek mi

Tarım Bakanlığı’nın yapacağı yeni bir düzenlemeyle barınaklardaki hayvanların uyutulacağı konuşuluyor. Hayvanın belli kriterlere uymadığı durumlarda ‘ötanazi’ yolunu açan bu yasa bizde çıkarsa yandık demektir. Belediyeler kıyma makinesi kullanır gibi itlaf yapıyor Bir süredir internette ve kulaktan kulağa bir iddia dolaşıyor. Özetle, yeni çıkacak bir yasayla barınaklardaki hayvanlar uyutulacak, deniyor. Gerekçesiyse AB Uyum Yasaları kapsamında sokak hayvanı probleminin ortadan kaldırılması.
Bu uygulama dünyada bazı ülkelerde yapılmıyor mu? Yapılıyor. Ama çok net belirlenmiş bazı şartlar yerine getirilmeyince. Kabaca bir özet verecek olursam; ABD’de eyaletten eyalete değişen kriterler var. Bazılarında barınağa gelmesinden itibaren 30 gün içinde sahiplenilmezse, bazılarında 120 güne kadar, diyor. Avrupa’da da benzer örnekler var. İyileşemeyecek, yaşam kalitesini düşüren hastalığı varsa ya da tedaviyle geçirilemeyen saldırganlığı varsa gibi...
Ama gelin görün ki, bu uygulama oradaki son çare. Barınağa gelen, Türkiye’ye kıyasla çok az sayıdaki hayvan önce bir güzel yıkanıyor paklanıyor, hastalığı varsa tedavi ediliyor ve sonra sahiplendirilmeye çalışılıyor. Ama gerçekten çalışılıyor. Mesela barınaklar sahiplenme günleri ve haftaları düzenliyor. Bunu ciddi kampanyalarla yapıyorlar. Sonuçlar genelde terk edilmiş hayvanların lehine oluyor. Sahip bulamayanlarsa son derece insanca uyutuluyor. Hayvana sevgi, şefkat verilerek, adam gibi davranılarak, gururunu kaybettirmeden yapılıyor bu uygulama.
Kulağa çok gaddar geliyor belki. Ben mesela, bir dostumun da dediği gibi, hasta hayvanımı bile uyutamam. Ama ben ne kadar duygularıma yenik düşersem düşeyim, mantıklı insanlar, ehil yönetimler tarafından insanca yürütüldüğü durumları kabul etmem gerek.

YAŞAM HAKLARI ALINMASIN

Bizdeki konuya gelirsek... Tarım Bakanlığı’nın yapacağı yeni bir düzenlemeyle bu uyutmaların yolunu açacağı konuşuluyor. Veterinerlik Hizmetleri ve Yem Kanunu’na eklenecek bir madde olacağı söyleniyor.
Doğru mu, diye Tarım Bakanlığı’nı aradım. Basın Müşavirliği’nden web sitesi üzerinden veya elektronik postayla başvurmam söylendi. Cevabı en az bir hafta içinde alacağımı belirttiler. Bu süre bana çok uzun, zaten ne cevap geleceği belli değil. Bunun üzerine HAYTAP Yönetim Kurulu Başkanı, Avukat Ahmet Kemal Şenpolat’ı aradım.
Yukarıdaki bilgileri kısmen doğruladı, taslak halde olduğunu duyduklarını anlattı. Yasanın 22 Temmuz’da çıkacağı söyleniyor, ama o tarihte Meclis’in kapalı olduğunu, dolayısıyla çıksa da daha geç bir tarihte olabileceğini ima etti.
Bizdeki sorun malum. Belediyeler kıyma makinesi kullanır gibi itlaf yapıyor. Olmadık yöntemlerle, hayvanlara işkence ederek. Yaptıkları sözüm ona kısırlaştırma ameliyatları bile Dr. Mengele’nin elinden çıkmış gibi. Ahmet Bey en güzelini söyledi; “Bizim Veteriner İşleri Müdürlüğü hayvanlardan nefret ediyor, ismini bile duymak istemiyorlar” dedi. Haklı.
Hayvanın belli kriterlere uymadığı durumlarda ‘ötanazi’ yolunu açan bu yasa bizde çıkarsa yandık demektir. Sahipli sahipsiz ayırt etmeden itlaflar başlayacak.

PEKİ NE YAPMALI

Bu işleri düzene koymak için yapılması gereken belli. Ben de yazıyorum yüzüncü keredir, 5199 sayılı Kanun da söylüyor: Yerel yönetimlerin sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapması gerek. Yapsınlar ki, konuyu dünya çapında bilenler, uzmanlar, aklıselim sahibi hayvan hakları savunucuları girsin devreye. Yapsınlar ki, hayvanların yaşam hakkı ellerinden alınmasın, bu dünyada geçirdikleri zaten az yılları işkenceye dönmesin.
Tarım Bakanlığı’na adresi de veriyorum: HAYTAP’la birlikte çalışın. 20 tane dernek barındırıyorlar bünyelerinde, 80’e yakın temsilcileri var. Ahmet Bey’in kontakları sizde vardır. Yoksa benden de alabilirsiniz.
Yazının Devamını Oku

Kargalarla kedilerin bitmeyen düşmanlığı

Kargalar kedilerin, kediler de kargaların yavrularını kapıp duruyor. Bunlar vahşi hayatın gereği olabilir ama birebir yaşadığımda isyan ediyorum Sabah 06.00 gibi, yavru kedi ciyaklamasıyla uyandım. Sevgilime, “Kalk kalk bir şey oluyor” dedim. Yatak odamızın penceresinden baktım ki, bir karga daha yeni doğmuş bir kediyi annesinden çalmış, gagalıyor. Balkona fırladım, karganın üzerine üzerine koşup zar zor kaçırdım. Gitmiyor çünkü, kararlı yani onu orada parçalamaya!
Kedi o kadar küçüktü ki! Büyük bir hasar yoktu, erken davranmışım. Hemen bir ayakkabı kutusu buldum, termofora sıcak su doldurup kediyi havluya sarıp koydum ki, dışarıdan bir ciyaklama daha geldi. Adi karga bu sefer de başka bir yavruyla balkonumuzdaki tentenin üzerinde boğuşuyordu. Kandan bayılacak gibi oldum. Karga gitti, kafes şeklindeki balkon parmaklığına tırmanıp yavruyu oradan aldım. Sevgilim yardım etmese beceremezdim, öyle tehlikeli bir yerdeydi.
Onun durumu pek iyi değildi. Bayağı cılızdı da. Gaga darbeleri gözüne gelmemiş ama ağzı burnu kan içindeydi, hırıltılı nefes alıyordu. Hadi ona da aynı operasyon, bir de serum fizyolojikle ağız yüz temizleme. Saat 08.00’i zor ettim, veterinerin kapısına dikildim. Yavruları teslim ettim. İkinci yavru maalesef o günü çıkaramadı. Ciğerlerinde de sorun varmış, büyük ihtimalle de doğumdan. Daha tombul olansa çok minik olduğu ve biberon emmede isteksiz kaldığı için birkaç gün sonra gitti. Bu arada paranoyak anneliğin iyi bir örneğini sergiledim. Kargaların kinci ve akıllı olduğunu bildiğim için herhalde. “Ya balkonda oynayan küçük kızıma zarar verirse” diye düşündüm durdum. Bakıcıyı sıkı sıkı tembihledim.
O gün Twitter’a yazdım yaşadığımı. Bir takipçim de, bütün gece karga yavrularını çalan bir kediyle uğraştığını yazdı. Kargalar ve kediler arasındaki amansız savaş herhalde binyıllardır sürüyor. Tamam, doğal seleksiyon falan... Gayet iyi biliyorum. Ama birebir yaşadığım zaman isyan ediyorum.
Kargalarla kedilere bir çağrı mı yapsak: Arkadaşlar, hayatınız zor ama koca şehirde iyi kötü yemek buluyorsunuz. Hadi biraz medeni olun, birbirinizi yemeyin, desek. Oooldu!

Susuzluktan kurumasınlar

Mamasepeti.com’un barınaklara yardım projesinden bahsetmiştim. Zaman dar, ulaşılması gereken hedef yüksekti. Hayvanseverler firmayla görüşüp sürenin uzatılmasını ve kotanın aşağı çekilmesini başardılar. Destek olmak isterseniz 1 Temmuz’a kadar vaktiniz var.
Buyrun canı gönülden desteklediğim bir kampanya daha: ‘Bir Kap Yemek, Bir Kap Su’. Haytap ve Goody’nin ortak mesajı aslında yıllardır hayvanseverlerin zaten yaptığı, her fırsatta hatırlattığımız malum konu. Yazın sokakta yaşayan hayvanlar yiyecek ve su bulamıyor. Çöpten buldukları yemekler bozulmuş oluyor, aç kalıyorlar. Özellikle su, o kadar önemli ki!
Bu sene kapınızın önüne bir kap mama, bir kap su koyun diyorlar. Çok sempatik bir afiş de tasarlamışlar. Ben artırıyorum: Suyu ve mamayı sık sık yenileyin. Hatta mümkünse soğuk su, kolay bozulmayan kuru mama koyun. Bir de Goody sadece çağrı yapmayıp, sokak hayvanlarını besleyenlere mamaları ücretsiz veya indirimli verse daha iyi olurdu ama...
Yazının Devamını Oku

Dogbook ve dogface

Bu sosyal paylaşım sitelerinde de nasıl Facebook’ta kişisel bilgilerinizi girip arkadaşlık teklif ediyorsanız, köpekleriniz için de aynısını yapıyorsunuz. İsmini gir, özelliklerini yaz, fotoğrafı yükle, köpeği olduğunu bildiğin arkadaşlarını davet et. Kendilerini değil tabii, köpeklerini!

Bundan dört sene önce Efe’yi çiftleştirmek için dişi Beagle aradığımız günlerde sosyal hayatın nimetleri hayvanlara kadar genişlememişti henüz. Yahoo grupları vardı en fazla. Onlara da üyeydim ama Efe’ye kız isteme şekillerimiz gayet klasik yollarla da devam ediyordu. Kırtasiyeden aldığım 50x70 santim boyunda kırmızı kartonun üzerine Efoş’un en yakışıklı fotoğraflarını yapıştırıp, huyunu suyunu anlatan cici bir metinle talip olduğumuz kızın sahibine yolluyorduk. Kırmızı mektuplar repütasyon kazandırmada çok işe yaramıştı ama Efe, ilk sevgilisi çocuklarının annesi Reggae’yi bir Yahoo Grup’tan buldu.
Zamane köpekleri anne-babaları gibi değil, şanslılar. Teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanıyorlar. İlk olarak Facebook’un Dogbook uygulaması çıktı mesela. Hem de kaç yıl önce. Şimdi de onun türevi olan Dogface girdi hayatımıza. (www.thedogface.com)
Sosyal paylaşım sitelerinde nasıl Facebook’ta kişisel bilgilerinizi girip arkadaşlık teklif ediyorsanız, köpekleriniz için de aynısını yapıyorsunuz. İsmini gir, özelliklerini yaz, fotoğrafı yükle, köpeği olduğunu bildiğin arkadaşlarını davet et.
Facebook’un Dogbook uygulamasına ilk üye olanlardanım herhalde. Yakın arkadaş çevremdeki tüm köpekliler de kullanıyordu. Ben hiç çiftleştirme amaçlı kullanmadım, çünkü Facebook sadece listene kabul ettiğin arkadaşlara özeldi ki, zaten etrafımda kimin Beagle’ı var kimin yok gayet iyi biliyordum.

SAHİPLERİNİN İLİŞKİ DURUMU NİYE SORULUYOR

Dogface ise anladığım kadarıyla köpek sahiplerini tanıştırmak ve kaynaştırmak için kurulmuş. Anladığım kadarıyla diyorum çünkü kayıt olurken doldurulması gereken iki kutu böyle düşündürdü. 1) Köpeğinizin veya aradığınız köpeğin cinsiyeti 2) Kendi cinsiyetim ve ilişki durumum.
Tamam, Facebook’ta beyan edelim ilişki durumumuzu ama Dogface bunu neden istiyor ki?

Yazının Devamını Oku

Yaz tavsiyeleri

Şehirlilere, Büyükadalılara, yayalara, sürücülere, kedilere, köpeklere ve sahiplerine yaz başı tavsiyelerim var

* Malum mevsim geldi. Yavru kediler, köpekler sokaklarda çöp tenekelerinin ardından, bahçe kapılarının altından, kuyru köşelere yerleştirilmiş kolilerden boy vermeye başladı. Hepsi çok tatlı. Karşıma çıkan her yavru kedi için, eve götüreyim, düşüncesi geçiyor aklımdan. İşin bir de Büyükada tarafı var ki, bilen bilir, Adalar’ın kedileri güzellikleriyle meşhurdur.
Ama madalyonun iki tarafını da gören biri olarak, bu hayvanların hayatlarının devamının kendileri kadar güzel olmayacağını biliyorum. Kaçı sokaklarda telef olacak, arabalar ezecek, çocuklar, hayvan sevmeyen kötü insanlar tarafından hırpalanacak...
Sizden iki ricam var.
Lütfen sokağınızda yavrulayan bir kedi varsa, yavruların sütten kesilmesini bekledikten sonra o kediyi alın ve kısırlaştırın. Farz edin ki, bir çocuğun okumasına yardım ediyorsunuz. Ne kadar para tutar ki?
İkinci ricamsa otomobil ve motosiklet kullananlara.
Lütfen bu aylarda özellikle sokaklarda çok dikkatli olun. Otoparkçıların sıklıkla motosikletle dolaştığı sokaklarda çok sayıda kedi eziliyor mesela. TEM, E5 gibi yerlerde araba kullananlar da dikkat etmeli. Birkaç haftadır yol kenarında ya da şeridin ortasında gördüğüm ölü hayvan sayısı o kadar çok arttı ki! Her sabah korku filmi izler gibi gidiyorum işe.
* Bahar deyince, aklıma başka bir şey daha geldi. Köpeklerde ve diğer bazı memelilerde rastlanabilen Lyme hastalığı için bahar aylarında aşılama yapmak gerekiyor. Lyme, adı çok sık duyulan bir hastalık değil ama tehlikeli olabiliyor. Kenelerin ısırdığı köpekten ender de olsa insana da bulaşabiliyor üstelik. Hastalığı taşıyan kenelerin ısırdığı köpekte görülen Lyme, bakteriyel hastalıklar arasında sayılıyor, lenf bezlerine yerleşiyor. Köpeklerde çoğunlukla öldürücü değil ama hayat kalitesini etkileyen bir hastalık olduğu için dikkat etmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Efe’nin zavallı ayağı

Efe’ye geçen haftaki muayenede koyulan son teşhis, eklemde sıvı azalmasıydı. Ağrı kesici tedavisine başladık ama pek etki etmedi, bizimki aksak Timur gibi dolaşmaya devam etti ve ayak maceraları bitmedi Bir akşam yürüyüş sonrası ayakları yıkanırken bileğine dokunduğumuzda ağlayınca, sorunun diz ekleminde değil, bilekte olduğunu düşündük.
Yarın yine veterinere gidelim bari derken, “iyi olacak hastanın ayağına doktor gelir” misali, geçen haftaki yazıyı okuyan hekim Hakan Ruhbaş aradı. Ertesi gün bizim oraya gelecekmiş, alıp bakarım deyince Efoş’a yol gözüktü, istikamet Bakırköy, PetPark.
Sabah evden çıkarken ufak ufak topallıyordu ama nispeten mutluydu. Eve döndüğünde ise büyük bir utanç kaplamıştı ruhunu.
Muayenede geçen hafta çekilen röntgenler tekrar incelendi, elle muayene yapıldı ve yeni teşhis kondu: Doku/bağ gevşemesi.
Duyduğumda, aklıma ilk gelen düşünceye büyük bir kahkaha eşlik etti. Çünkü yakın zamanda doğum yapmış bir kadın olarak doku/bağ gevşemesini sadece hamilelikle ilişkilendirebiliyorum. Hamileliğin son aylarında vücuttaki eklemler ve bağlar, doğumu kolaylaştırmak için esniyor. Bilek burkulmaları, eklem ağrıları falan oluyor. “Ne o, hamile miymiş bizimki” deyiverdim. Değilmiş tabii.
Ya koltuktan, yataktan atlarken bileğini burkmuş ya da sokakta gezerken boşa basmış ve bileği dönmüş. Nasıl olduğu bilinmese de, durum ortada.
Zavallı Efoş’u utandıran, burkuk bileği değil ama. Sol ön bacağı, omzuna kadar sarılı. Hem de mosmor bir bandajla! Bir hafta böyle kalacak. Mor bandajın komikliği bir yana, tahta bacaklı gibi duruyor oğluşum. Omzundan tırnağına kadar hiçbir girintisi çıkıntısı olmayan, mor bir tahta bacak! Bence çok sempatik gözüküyor ama o hiç mutlu değil. Utandığı o kadar belli ki. Kafası hafif eğik, gözlerini kaçırarak bakıyor bize.
Bacağını bükemediği için çok zorlanıyor aslında. Koltuğa ve yatağa çıkamıyor. Yattığı yerde rahat eşelenemiyor. Yardımla yatağa çıktığında ise hayatı daha da zorlaşıyor çünkü yorganın kıvrımları bükemediği ayağına takılıyor. En üzücüsü de merdiven çıkarken. Bugün sevgilim yardım etti resmen basamakları tırmanmasına.
Efoş’un iyileşeceği umudu içimizi rahatlatıyor ama öte yandan çifter çifter veteriner ziyaretleri bizi insani olarak zor durumda bırakıyor. Sanki bir veterinere güvenmiyormuşuz gibi oluyor. Tabii ki öyle değil. Efe’nin muayene masasına çıktığı tüm doktorlara güvenimiz tam. Ama iyileşmedikçe alternatif arıyor duruyor, karışınıza çıkan önerilere kapalı olmuyorsunuz.
Amaaan, alt tarafı bir köpek işte diyenler için yazıyorum bu kısmı: Bunu bir de insan üzerinden düşünün. Çocuğunuz, sevdiğiniz hasta ve iyileşmiyor. Bütün yollar müstahak değil midir?
Yazının Devamını Oku

Muşka bana küs mü

Üç hafta falan önceydi. Sabaha karşı beşe doğru “yeteeeeer” diye yataktan fırladım. Önce Muşka’yı, sonra da Efe’yi kovaladım yataktan. Neden? Çünkü abarttılar! Son birkaç aydır yatakta sürgünde gibiyim. Yatağın kenarına sıkışmış, yorganım çekilmiş, nefes alacak yerim yok.
Efe’cim sağolsun, bir süre önce yataktaki yerini değiştirmeye karar verdi. Eskiden en abarttığında aramızda yatardı. Daha ilerisi olmaz herhalde derdim. Olurmuş! Yeni yeri, bacaklarımın üstü. Arası değil, yanı değil, üstü. Yukarıdan bakılsa, ayak kısmımda bir haç var gibi duruyoruz. Sırf Efe’yle kalsa iyi... Bir de Muşka efendi var. Efe nerede, o orada ya... O da bacaklarımın üstünde. Hatta bazen sırtımda yatmaya başlamıştı. Dönemiyorum, nefes alamıyorum derken, o gece çıldırdım.
Efe’yi kaldırmaya gücüm yetmediği için onu lafla indirdim, Muşka’yı ise kucaklayıp çalışma odasındaki koltuğa götürdüm. “Artık burada yatacaksın sen” dedim.
Birkaç gün sonra Efe ayakucuna geri döndü ama Muşka bana küstü. Akşamları, gündüzleri aramız gayet iyi de, yatakta bana karşı pek mesafeli. Daha çok benim yatakta olmadığım saatleri tercih ediyor yatak keyfi için! Sabah kalkıyorum, hop yerime zıplayıp sevgilimin koynuna kıvrılıyor.
Buyursun. Benim için sorun yok.

EFE ’YE NAZAR DEĞDİ
2011 Efe için sağlık sorunlarıyla dolu bir yıl olmaya devam ediyor. Ağızda kistler, ayakta faili meçhul yara derken şimdi bir de topallama çıktı. Sol ön ayağı topallıyor. Veterinere gitti, röntgenler çekildi, sinir sıkışması mı var diye boynu, her yeri kontrol edildi. Hiçbir şey yok. Ama herif topallıyor. Bakalım bu sefer neyle karşı karşıyayız. Oğluma ya nazar değdi ya da biri vodoo yapıyor!

Kafeste Bir Topik

Yazının Devamını Oku

Kedisavar jiletler

Kahve zincirlerinden biri kedileri uzak tutmak için bahçe duvarına jilet döşeyince kızılca kıyamet koptu. Neyse ki sonunda bu yanlıştan dönüldü İstanbul dünyada nesiyle tanınır? Bir sürü özelliğinin yanında, sokak kedileriyle. Sarmanlarmız, tekirlerimiz dünyanın her yerinden gelen turistlerin fotoğraflarını süsler. Peki biz n’aparız? Onları iter kakar, döver, öldürür, tecrit ederiz...
Bir örneğini de bu hafta yaşadık. Sosyal medya sayesinde bir anda büyüyen bir konu, firmanın cevabıyla sakinledi ama durum yine de hiç hoş değil. Ne mi oldu?
Birkaç gün evvel İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım Facebook’tan bir mesaj atarak, Nişantaşı’ndaki bir kahve zincirinin bahçesiyle ilgili bir durumu araştırmamı rica etti. Arka tarafta bahçesi de olan kahve zinciri duvarlarına jilet döşemiş. Neden? Sokak kedileri bahçeye girip müşterileri rahatsız ediyor diye! Burada yazamayacağım küfürleri ederek mesajı Facebook profilime kopyaladım, sonra gazetenin yazı işlerini bilgilendirmeye hazırlanırken telefonum çaldı.
Arayan arkadaşım, sözkonusu firmayla iş bağlantısı olduğunu, bu mesajı onlarla paylaştığını ve bana bir cevap yollamak istediklerini söyledi. Birkaç saat geçmeden yazı geldi hakikaten.

DİKENLİ TEL DAHA MI İYİ

Duvarlarda jilet değil ama dikenli tel varmış. Şaka gibi ama gerçek. Sosyal medyada gelişen bu duyarlılığı görünce sökme kararı almışlar. Kahvenin yetkilisi, yaptıklarının yanlış olduğunu kabul ederken, bir yandan da kendilerini savunma ihtiyacı duyuyordu ki, neden yaptıklarını uzun uzun anlatmış.
Aslında ben de biliyorum neden olduğunu. Çünkü kediden korkan var, rahatsız olan var, terbiyesizlik yapan var. Biliyorum ama firmaların bu konularda bir duruşu olması gerektiğini de düşünüyorum. Mesela Bağdat Caddesi’ndeki Starbucks’lardan birinin bahçesinde kediler masanın üstünde oturuyor, kimse de rahatsız olmuyor. Firma hayvan dostu olursa, müşterisi de olur. Orası sokak be kardeşim! Kediden korkuyorsan, hoşlanmıyorsan git içeride otur. Zaten zavallı hayvanlar sokakta yaşıyor, oradan da kovmayın!
Kahve zincirine bu saçmalığı uygulatan çalışanları hakkında da bir şeyler yapıp yapmadıklarını sormadım. Bana düşmez. Ama eminim soranlar olmuştur, olacaktır! Bu arada yeni duyduğum bir şeyi de ekleyeyim, tam olsun: Kahve çalışanlarından biri kedilerin toplanıp barınağa verileceğini söylemiş. Buyrun buradan yakın!
Yazının Devamını Oku

Ev ahalisinden son haberler

Efe, Muşka ve Leyla bizi her gün şaşırtmaya devam ediyor. Bu koroya yeşil gözlü bembeyaz bir kedi de dahil oldu bir gece * Efoş bu sene İstanbul’un tüm semtlerindeki veterinerlere tek tek gitmeye kararlı! Ayağı iyileşmeyince bu sefer evimize yakın başka bir veteriner bulduk. Tahmin ettiğim gibi, patisine batan bir şey muhtemelen içeride kalmış ve enfeksiyona sebep olmuş. Ne olduğunu bilmiyoruz; büyük ihtimalle vücudun erittiği bir pisiotu. Durumu iyi, iyileşmesi tamamlandı sayılır. Ayağındaki kırmızı-mavi bandajlarla komik komik dolaşıyor evde.
* Efe muayene olurken bir pano görmüş sevgilim. Kedilerin kilolarına göre sınıflandırılmalarıyla ilgili. Bizim Muşka, bu tabloya göre ‘ileri seviyede obez’ grubuna giriyor. Ona boşuna “ayı” demiyorum... Bir ara 10 kiloydu, diyet mamayla sekiz buçuğa düştü. Ama son aylarda yine abarttı, tartmaya korkuyorum. Tek bildiğim, Leyla’dan ağır olduğu!
* 11 aylık Leyla’nın kelime dağarcığı beşle falan sınırlı ama hayvanlardan yana eksiği yok. “Kedi nasıl çağırılır?” diyoruz, “pssss pisssiii” diyor. “Efe Abin sana ne diyor?” diye soruyoruz, cevap “hrrrrr”. Leyla, Efe uyurken üstüne çıkmaya çalıştığı için bizim korkak sürekli hırlıyor. Bir de, “Kediler nasıl su içer?” dediğinizde, dilini çıkara çıkara kedi taklidi yapıyor. Son olarak, Efe’nin horlamasını da taklit ediyor desem!
* Geçen gece bir uyandım, pencerenin dışında iki göz dikkatle içeriyi izliyor. İnsan olsa korkudan kalbimi durduracak bu manzaranın kahramanı yemyeşil gözlü, beyaz bir kediydi. Bizimkiler kendisinden pek hazzetmediği ve cama saldırdıkları için perdeyi kapamak zorunda kaldım.
Yazının Devamını Oku

Hasdal Barınağı’ndaki rezaletin farkında mısınız?

Daha doğrusu uzuuuuun yıllardır yaşanan, hayvanseverlerin çok iyi bildiği ama yeni yeni ortaya dökülen gerçeklerin? Yani kış koşullarında açlığa ve donmaya terk edilmiş yetişkin/bebek köpeklerin, sayısı bilinmeyen itlafların...

Bütün bunların gerekçesi ne biliyor musunuz? Kuduz ihtimali varmış! Bahane kalmadı yani böyle öldürüyorlar artık zavallı hayvanları. Barınağa sağlıklı gelen hayvanlar bile hastalanıyor, ölüyor. Kısırlaştırma ameliyatı yapılan köpekler daha baygınken el arabasında üst üste yığılıyor, kafesin içinde molozmuşçasına dökülüyor.
Bu mu insanlık? Bu mu iyi belediyecilik?
Büyükşehir Belediyesi de birinci derecede sorumlu bu rezaletten. Sayın Kadir Topbaş! Yönetiminiz altında bu rezalete neden suskun kalıyorsunuz?
Barınaklardaki bunca hayvanın bir sorumlusu da çocuklarına petshop’lardan sorumsuzca kedi-köpek almaya devam edenler. Bayramda bir heves alıp sonra da sokağa terk ettiğiniz köpek şimdi ne durumda!
Belediyelerin acilen sokak hayvanlarının kaliteli yaşam hakkı olduğunu idrak edip, uygun çalışmalar yapması gerekiyor.
Bir radikal öneri de benden: Türkiye’deki hayvan satışı yasaklansın ve/veya belli merkezlerden tek bir kontrol mekanizmasıyla yürütülsün.

EFE’NİN DERDİ BİTMİYOR

Efe dişeti yangılarından ve kistelerinden kurtuldu diye sevinirken bir baktım, sol arka patisini yalayıp duruyor. Sanırsınız ayağının yerinde en güzelinden tavuk budu var, onu yemeye çalışıyor. Patiyi yalarken hızını alamayıp kanepenin koca minderini yalamış. Offf, diyerek yanına gittim, patisine baktım. Altındaki yastıkçıkların her biri kafam kadar olmuş. Belli ki enfekte olmuş ama yara yok...

Yazının Devamını Oku

Efe’den iyi haberler!

Köpeğimiz çikolata ve şekerlemeyle beslenen, fırça yüzü görmemiş bir çocuğun dişlerine sahip. Bir anestezist eşliğinde diş etlerinin arasındaki kistlerden biri alındı. Patoloji raporunun gelmesiyse bir hafta sürdü. Uzuuuun yedi gün!

Efe iki hafta önceki yazının ertesi günü gitti veterinere. Talay Bey’le aramıza kıtaları ayıran bir deniz ve uydurulamayan iki program girince mecburen başka bir veterinere gittik. Zeytin’in annesi Banu, PetPark’tan Hakan Ruhbaş’ı önerince kendimizi Bakırköy’deki kliniğe attık.

Efe’nin fiziksel muayenesinden önce diş etlerinin fotoğrafını çekip elektronik postayla yollamıştık ama yine de neyle karşılaşacağımızı kestiremiyorduk.

PetPark’taki ilk muayenede dişlerinin genel durumu veterineri şoke etti. Efe sanki çikolata ve şekerlemeyle beslenmiş ve hiç fırça yüzü görmemiş bir çocuğun dişlerine sahip. Dişlerinin kötü durumda olmasının sebebini biliyoruz aslında. Daha birkaç aylıkken öldürmeye yakın şiddette bir hastalığa yakalandığı ve paket paket antibiyotik içtiği için...

Veteriner Hakan Bey muayeneden sonra Efoş’u o gün orada tutup birkaç test yapmaya karar verdi. Test sonuçlarına göre de akşam üzeri küçük bir operasyonla kistlerin en azından birini alıp patolojiye yollamaktı plan. Bunu duyunca rengim attı. Herif zaten zayıf bünyeli, yaşı da 10; çok korktum anesteziden. Başka çözüm olmadığına ikna olunca sustum.

Bir anestezist eşliğinde diş etlerinin arasındaki kistlerin biri alındı. O sırada derinlemesine bir diş temizliği de yapıldı. Akşam veterinerin özel aracıyla eve gelen Efoş sakin ama hafif sersem gibiydi. O akşam yemesi ve içmesi yasak olduğu için yatağına kıvrıldı yattı. Bizimkine daha doğrusu...

Anestezi almış bir hayvan her zaman yüreğimi acıtır. Daha önce kısırlaştırma ameliyatı olan kedilerim saatler sonra bile sersem gibi olmuşlardı. Hele Karaçi’nin kendine gelmesi nerdeyse bir günü bulmuştu. Neyse ki Efe o halde gelmedi.

Patoloji raporunun gelmesiyse bir hafta sürdü. Kulağımız telefonda bekledik. Ama gelen sonuçla rahatladık.

Bizim beyefendinin sorunu, şiddetli diş eti yangısıymış. Ama öyle yangı falan deyip geçmemek gerek, fena bir şey. Birkaç sebepten oluşurmuş. 1) Bağışıklık sisteminin çökmesi veya zayıflaması 2) Dişlere yeterli bakım yapılmaması.

Yazının Devamını Oku

Artık yatağım hep sıcak!

Ben veya sevgilim gece ne zaman kalkacak olsak, döndüğümüzde yerimizde Efe’yi yatar buluyoruz. En çok da bana oluyor tahmin edeceğiniz gibi. Leyla ağladı, kalk, Leyla acıktı, kalk, Leyla susadı, kalk derken Efoş sağolsun, yataktaki yerim hiç soğumuyor Okurlarımızdan destek istediğim, ‘Efe geri dönsün’ kampanyasında mutlu sona ulaştık. Efe, iki hafta önce uzun yaz tatilini bitirdi, eve geldi. Eve dönüş bir anlamda yatağa da dönüş oldu bizimki için.
Annem bütün yaz, “Efe artık yatağa girmemeyi öğrendi, sakın almayın” deyip durdu. Nitekim geldiğinden beri geceleri çoğunlukla yatağında yatıyor ama ne zaman ben veya sevgilim kalkacak olsak, döndüğümüzde yerimizde yatar buluyoruz. En çok da bana oluyor tahmin edeceğiniz gibi. Leyla ağladı, kalk, Leyla acıktı, kalk, Leyla susadı, kalk derken Efoş sağolsun, yataktaki yerim hiç soğumuyor. Gecede beş kere falan “Hadi oğlum kenara kay”la başlayıp, “Efe, sana çabuk kalk dedim”le biten monologlar duyuluyor yatak odamızda.

ÖNDE EFE, ARKADA LEYLA

Efe’nin yokluğunda taşındığımız için yeni evi yadırgayıp yadırgamayacağını merak ediyorduk. Kapıdan girer girmez deli gibi oradan oraya giderek yeni evimizin her köşesini kokladı. Odalara milyon kere girdi, çıktı. Sonunda baktı ki mekan farklı ama kokular, mobilyalar aynı; orasının ev olduğuna karar verdi ve “mmmhhh” diye bir ses çıkartıp koltuğa kıvrıldı.
Geldiği saatte Leyloş uyuduğu için karşılaşamamışlardı, vuslat sabah gerçekleşti. Bizim evde her şey tersinden olur ya, bu sefer de düzeni bozmadık. Leyla Efe’den korkacağına, Efe Leyla’dan korkuyor. İlk üç gün, bizim yer cücesi “ıh ıh ıh” diye peşinde emekliyor, Efe evin içinde kaçacak yer bulamıyordu. Normalde bu aylarda bebeklerde yaşanan yabancı korkusu, ki uzun süre görmedikleri kişilerden de korkabiliyorlar; Efe’de ortaya çıktı anlayacağınız.
Şimdi her şey normale döndü Allah’tan. (Annecim, sen buradan sonrasını okuma lütfen.) Leyla Efe’nin peşinde emeklerken veya halının üzerinde oynarken Efe geliyor, Leyla’yı şapırt diye yalıyor, o da kahkahalar atıyor.
Bir de, en korktuğum şey başımıza gelmedi diye çok mutluydum. Efe’nin kumaş oyuncaklara ve küçük plastik objelere bir merakı var. Özellikle de ötenlere. (Köpek olduğundan olsa gerek!) Leyla’nınkileri çalıp kemirecek diye endişelenmiştik. Ama mutluluğum kısa sürdü. Başta hiçbirine ilgi göstermezken şimdi ufak ufak banyo sonrası küvet oyuncaklarını kaçırmaya başladı. Dün akşam eve geldiğimizde ise bizi karşılmak için seçtiği şey, Leyloş’un bebeğiydi. Ağzında vik vik öten bebekle kıçını sallayıp durdu sevinçten.

DÖNDÜ AMA...

Efe eve dönsün kampanyasını bu sayfaya taşımadan çok daha önce başlatmıştım aslında. En az iki aydır her gün söyleniyordum, yine gelmedi diye. Meğerse bir bildiğim varmış. İçgüdülerime güvenirim, bu sefer de beni yanıltmadılar. Efe geldikten hemen sonra veterinerine gitti. Poposundan dişine, tırnağından aşısına 10 bin kilometre bakımına girdi.
Maalesef muayenede ağzında iki tane kist gördü doktoru. Kötü huylu olabileceklerinden şüphelendi, içimiz cız etti. Çaktırmıyoruz ama sevgilimin de benim de aklımız sürekli onda.
Şimdi ilk plan Efoş’u köşe komşum Talat Gülbay’a götürmek olacak. Zira Talat Bey köpek kanserlerinde uzman bir veteriner hekim. Telefonda ilk konsültasyonda korkmamamızı, ağızda görülen kistlerin genellikle iyi huylu olduğunu söyledi. Dilerim bu konudaki bir sonraki haberim olumlu olur.
Yazının Devamını Oku

Bizimkilerin yeni yıl kararları

Yeni yıla girerken sadece iki ayaklılar mı yeni kararlar alıyor sanıyorsunuz? O zaman bizim evin dört ayaklılarının iddialı yeni yıl kararlarına buyurun MUŞKA:
* Kilo vereceğim. Annemler üç kilo falan diyor ama yalandan 200 gram versem yeter. Çok gerekliyse kilo vermem, liposakşın yaptırsınlar! Hiç mi duymamışlar?
* Efe abimin yemeklerini yemeyeceğim, o uyurken üstünde zıplayıp korkutmayacağım.
* Leyla’nın yanına yatarken anneannenin evde olmayacağı saatleri seçeceğim. Sadece beni zorla taramaya kalktığında yüzümü Leyla’nın yüzüne sürtüp çıldırtacağım.
* Annemle babamın yatağında ayakucunda yatmayı öğreneceğim. Ne o öyle, sürekli dönüp beni rahatsız ediyorlar.

EFE:
* Leyla’nın oyuncaklarıyla ilgilenmediğimi sanıyorlar ama yanılıyorlar. Bunlar daha cicim haftaları. Yeni yılda hepsi benim olacak!
* Diyet yapacağım, anneannem kilo aldırdı bana. Artık 10 yaşındayım, eskisi gibi fit değilim. Bir de kapıyı açık bulduğumda kedilerin kakasını yemekten de vazgeçeyim diyorum.
* Diş etlerimde kist varmış. Sağlığıma dikkat edip, organik besleneceğim. Büyükada’daki evimize yakın tavuk çiftliği bu kararımı uygulamam için harika bir lokanta. Yalnız, Zeze tavuk çalarken çok gürültü yapıyor, artık onu yanıma almayacağım.

KARAÇİ:
* Annemin bulamayacağı yeni saklanma noktaları keşfedeceğim ama misafir geldiğinde koltuğun altında oturmaktan vazgeçeceğim.
* Evde temizlik varken yatağın içine saklanıp Mehtap Ablam’ı korkutmayacağım.
* Balkona gelen kedilerden Pudra’yla, olmasa da Beşiktaş’la arkadaş olacağım. Pudra’yı sevmiyorum, çok kötü dövüyor beni.
* Muşka yüzünden diyet mama yemekten bıktım, yemek yapmayı öğreneceğim.
Yazının Devamını Oku

Takvimlerin en şirini

Aralık geldi mi ofisteki masama ve evimize renk geliyor. Çünkü Aralık, ajanda ve takvim ayı! Otomotiv şirketinden seyahat acentesine kadar onlarca şirketin hediyesi yığılıyor masalarımıza. En sevdiklerim, tahmin edebileceğiniz gibi kedi-köpekli olanlar. En başta da Giller’in takvimleri Giller, o kadar çok ve güzel takvimler, ajandalar hazırlıyor ki, hangisini kullanacağımı bilemiyorum. Biri duvara, biri eve, biri çantaya, geri kalanlar anneme ve çocuklu arkadaşlarıma gidiyor. Hediye etmek için çok güzeller. Giller 2011 ürünleri yine birbirinden harika. Eskiden kuşlar falan da oluyordu ama bu sene sadece kedi-köpekli yapmışlar gördüğüm kadarıyla.
Favorim hangisi derseniz, her bir günde ayrı bir kedi ve köpeğin fotoğraflarıyla kısa hikayelerinin olduğu masa takvimi derim. Bazen boş vaktim olduğunda alıp aylar ötesinin resimlerine bakıyorum çocuklar gibi. 365 fotoğraf ve hikaye, az değil. Bak bak bitmiyor! Giller takvimleri tüm kitapçılarda satılıyor. Bir de satılmayan, sadece eşe dosta gönderilen takvimler var. Bu sene onların biri geçti elime ve bayıldım! İzinlerini almadığım için isimlerini yazmadığım bir çift; Karamel adındaki kedileri için bir masa takvimi hazırlamış. Karamel Hanım 12 ayın her biri için ayrı bir kıyafet ve keyifle poz vermiş. Bir ay boynunda inci kolye, bir ay kırmızı tüller içinde. Nasıl güzel, nasıl tatlı.
Baktım baktım, böyle bir şey de ben mi yapsam, dedim. Evde malzeme çok nasıl olsa. Efe, Karaçi, Muşka ve peşlerinde koşan bir bebek... Ama sonra Muşka’nın 10 kiloluk narin vücuduna giydirecek kıyafet bulamayacağım, korkak Karaçi’yi koltuğun altından çıkaramayacağım ve komik kıyafetlerle fotoğraf makinesinden korkacak Efe’nin havlamasını susturamayacağım için vazgeçtim. Bizimkiler meşhur olmasın, gerçek modellerin önü açılsın bari.

HAYVANA HEDİYE ALINIR MI?

Yıllar evvel Cumartesi Eki’nin editörüyken, Pako sayfasındaki bir başlık yüzünden Penguen Dergisi’nin Ohannesburgerler köşesine kafadan giriş yapmıştım: ‘Köpeğinize yılbaşı hediyesi alın.’ Çok güzel dalga geçmişlerdi bizimle.
Aradan yıllar geçti, benim ‘kapitalizme yenilmiş editör’ lakabını hak eden başlığım her sene yılbaşı öncesinde basın bültenlerinin diline pelesenk oldu. Üstelik artık kimse yadırgamıyor da. Ben ki, Tayland Havalimanı’nda Efe ve Zeze için Noel Baba şapkası alacağım diye nerdeyse uçak kaçırmış biriyim, haliyle pek normal geliyor.
Bu sene gördüğüm en sempatik kedi-köpek hediye paketleri Tchibo’da. Köpekler için siyah, kediler için pembe kaplı hediye kutularında toplar, çıngıraklı-kedi naneli oyuncaklar, çekiştirme halatları, kemirme oyuncakları ve fareler, taşlı kedi tasmaları var. Favorim kesinlikle kapüşonlu siyah köpek montu! Bir köpeğe kapüşonlu mont giydirilir mi bilemem, Efe için biraz zor yani ama çok neşeli gözüktükleri kesin.
Ha, yalnız kendinizin veya eşinizin dostunuzun dört ayaklılarına hediye alırken barınaklardaki ve sokaktakileri unutmayın! Birkaç paket mama ve evde biriktirdiğiniz gazeteler, barınaklardaki hayvanlar için en güzel hediye.
Eskiden Migros’un web sitesinde barınakların mamadan temizlik malzemesine tüm ihtiyaçları listelenirdi, sanal mağazadan alıp ücretsiz teslimat yapılırdı. Keşke yine olsa o kampanya.
Yazının Devamını Oku

Yol kenarındaki ölü hayvanlar

Belediyeler Avrupa’da otoyola geçişi engelleyen tel ve çitlerden burada da yapmalı. Böylece belki yola çıkan hayvanların ezilmesini önleyebiliriz Her gün işe gelirken ve eve dönerken TEM’de toplam 60 kilometre yol yapıyorum. Bazen yol kenarında o kadar çok ölü kedi ve köpek görüyorum ki, kilometre başına kaç tane düştüğünü sayamıyorum. İnsanın sabahını üzüntüye boğması bir yana, günlerce orada durduklarından ciddi bir sağlık tehditi oluyor garipler. Bazen o kadar uzun kalıyorlar ki öldükleri noktada, günbegün nasıl çürüdüklerini görebiliyorum yanlarından geçtikçe. Sanırsınız canlı belgesel izliyorum.
Her seferinde bir ‘offff’ çekiyorum ve ölüye rahmet diliyorum. Evet, şaka yapmıyorum. Dinimizce caiz midir bilmiyorum ama ölü hayvanların da öbür dünya için duaları hak ettiğine inanıyorum. 120 kilometre hızla giden bir sürücüden, birdenbire önüne çıkan kediyi ezmemek için belki de onlarca insanın ölümüne sebep olacak bir hamle yapmasını beklemeyecek kadar realistim. Yavaş gitmek, özellikle öndeki araçla arada mesafe bırakmak bir yol ama esas çözüm, o zavallı hayvanları otoyollara çıkarmamaktan geçiyor.
Peki bunun için ne yapacağız? E5 ve TEM kenarında yaşamaya çalışan hayvanların her birine teker teker “sakın caddeye çıkma” mı diyeceğiz? Oldu, tabii... Sahipsiz hayvanlar ağırlıkla insan olan yerlerde yaşıyor. Yani Allah’ın kırsalında karşınıza bir hayvan çıkma ihtimali çok az. Dağdaki geyikleri falan saymıyorum tabii. Avrupa’da nerdeyse tüm şehirlerde otoyol kenarında konuşlanmış yerleşim bölgelerinde yola geçişi engelleyen çitler veya teller mevcut. Hem hayvanları hem de insanları koruyor, trafik gürültüsünmü de azaltıyor. Belediyelerimiz bunu yapabilir acil önlem olarak. Hem de bir taşla çok kuş vurmuş olurlar. TEM’de karşıdan karşıya gaçmeye çalışan insanlar da var maalesef.
İkinci adımsa, sadece ezilen hayvanları değil, sokak hayvanlarıyla ilgili birçok soruna birden çözüm olacak bir öneri: Kısırlaştırma. Bu, yıllar önce halledililmiş olması gereken bir zorunluluk. Belediyelerin itlaf yerine iyi organize edilmiş, sistematik kısırlaştırma yapması gerekiyor.

Muşka iyice abarttı

Yeni eve geldik geleli Muşka ve Karaçi’ye bir haller oldu. Terasta onları bekleyen canavar Pudra ve Beşiktaş yüzünden mi yoksa enerjisi mi daha iyi bilmem, gündüzleri evin en arkasındaki çalışma odamızdan çıkmıyorlar. Bütün gün orada yatıyor, çişe-yemeğe salona gelip hiç oyalanmadan geri dönüyorlar. Annemin “Bu kedileri ne yapacağız” derdi de otomatik olarak halloldu böylece. Leyla ön tarafta tüysüz alanda, onlar arkada.
Gündüz gönüllü oda hapsindeki kedilerimiz, işten döndüğümde de pek ortaya çıkmıyor. Merhaba dercesine kapıdan bir görünüp geri gidiyorlar. Ama ne zaman sevgilim işten dönüyor, o an ikisi de kalıcı bir şekilde salona teşrif ediyor. Hem de ne etme! Muşka en öz babasının koynundan çıkmıyor. Göğsünde yatamıyorsa kucağında oturuyor. Ben kıskançlıktan ölüyorum tabii. Resmen bana yüz vermiyorlar!
Uyku saati gelince yine değişiyor tablo. Çünkü Muşka efendi yatakta kendine yeni yerler belirledi. Eğer yatağın tammm ortasına yatamıyorsa, Boa yılanı gibi benim üzerime çörekleniyor. Sabaha kadar dön dönebilirsen. Kalkıyorum, kenara koyuyorum, iki dakika sonra yine tepemde. Sevgilimle aramıza tekir kedi girdi!
Yazının Devamını Oku

Ev ahalisinden son haberler

Muşka kum mu döküyor? Muşka ve Karaçi’ye musallat olan kedilerden nasıl kurtulacağız? Koltuklarımızı kedilerden korumak için hangi çarelere başvurdum? Hatırlarsınız belki, birkaç ay önce kum kabında kan lekeleri gördükten sonra evdeki tıbbi dedektiflik hikayemizi anlatmıştım. İki kedimizden şişko ve erkek olan Muşka’nın idrar yolları enfeksiyonu veya böbreklerinde bir sorun olduğunu düşünmüş, ama 10 kiloluk ayıdan idrar örneği alamadığımız için, iki tarafa da etkili olan antibiyotik tedavisine başlamıştık. Antibiyotikler etki etmiş, kumdaki kanlar bitmişti.
Fakat yeni eve taşındıktan birkaç hafta sonra yine başladı kan lekeleri. Üstelik sürekli de değildi bu sefer. Bir gün var; üç gün, bir hafta yok şeklindeydi. Karaçi ve Muşka yine yakın markaja alındı. Kum kabında geçirdikleri süre, eşelenme şiddetleri ve çişler kontrol edildi. Bir sabah Muşka’nın yattığı yerde bir damla kan görünce yine ondan geldiğine emin olduk.
Dilek ve Remziye arandı, bir ziyaret daha yapıldı. Bu sefer koydukları teşhis, Muşka’nın kum döktüğü yönünde oldu. Çünkü kanlar birkaç günde, hatta haftada bir görülüyor, canı acımıyor, idrarını rahat yapıyor, genel keyfi gayet yerinde, iştahı açık.
Tedavi olarak, antibiyotik yerine böbreklerine uygun bir mamaya geçiş yaptık bu sefer. Keşke hayvanların da sağlık sigortası olsa, dedirten bir mama: 5 kilosu 100 lira! “Çocuğum için her şeyim feda olsun” dedim, aldım. Ama yaradı galiba. Bir aydır hiç kan lekesi görmedik. İnşallah bu sefer tamamen kurtuluruz.

TERASTA DURUM FENA

Hani geçenlerde yazmıştım. Yeni evimizin birinci kattaki terasına sürekli sokak kedileri geliyordu. Bir-iki hafta öncesine kadar o kedileri mutlulukla karşılıyor, ilgi gösteriyorduk. İsim de koymuştuk hepsine. Pudra ve Beşiktaş. Fakat sonra ipler koptu, teras Malazgirt savaş alanına dönmeye başladı. Kıyamet kopuyor, salona bir koşuyorum ki, her taraf yolunmuş tüy içinde. Üstelik tüyler sadece Muşka ve Karaçi’ye ait. Bir başka gün bakıyorum, bizimkiler salona bile giremiyor, mutfak kapısında pusuda yatıyor. Sonra ikisinin de karın ve kafalarında koca koca tırnak yaraları olup, Muşka’nın bir kulağının ucu hafif tıraşlanınca olaya el koymaya karar verdim.
Kendimi mahallenin pet shop’una attım, ‘Bana bir çare’ dedim. ‘Get Off’ diye bir jel önerdiler. Yeşil, kristal jeller üstünde citronella bitkisi kokusu. Söylemesi ayıptır, bir şişesi 40 lira. Hadi bana 35 olsun... Kedilerin gitmesini istemediğiniz yerlere döküyorsunuz, koku onları uzaklaştırıyor. Üstelik zehirli de değil. Çiçeklerin toprağına bile konabiliyormuş.
Çocuğunu kötü arkadaşlardan korumaya kararlı annenin titizliğiyle çıktım terasa ve kedilerin geldiği bütün kenarlara, çıkıntılara döktüm jeli. Elimi korkak alıştırmadım, garanti olsun diye. Bir yandan da Uzakdoğu seyahatlerimizi hatırladım, nostalji yaptım. Çünkü bu koku, sivrisinekleri kovmak için de kullanılıyor.
Sonra bir güzel yattım, bizim kedigillere huzurlu rüyalar diledim. Ne de olsa bu gece mis gibi Uzakdoğu kokuları içinde, kediden arındırılmış bir terasımız olacaktı...
Olacaktı da, olamadı... Sabah beşte yine iki taraftan cama saldıran kedilerin sesleriyle fırladık yataktan. Bizim Get Off, hiçbir işe yaramadı! Sadece benim paraları kovaladı cüzdandan. Üstelik yeni bir problemimiz var: Daha önce sadece uyumaya gelen Pudra efendi, şimdi terastaki her köşeye siğmeye başladı. Böğk!

KEDİLER KOLTUĞA TIRMANMASIN

Bu soru mailime o kadar çok geldi ki, cevaplamak istedim. “Kedim koltuğumu tırmalıyor, ne yapabilirim?”
Buyrun, benim önerilerim:
* Evin muhtelif yerlerine koltuktan daha çekici tırmalama oyuncakları koyun. Ayaklı hasır direkler, duvara monte edilenler ve onlarca farklı çeşit var.
* Koltuk kılıflarınızı kedilerin tırmalamayı sevmediği malzemelerden seçin. Mesela ince dokunmuş pamukluları kesinlikle tırmalayamıyorlar. Ama kadife, atkı örgülü denen tipte kumaşlar ve şönillere bayılırlar. Bizim iki kanepemiz var, biri pamuklu biri kadife. Pamuklumuz ilk günkü gibi duruyor, kadifenin kolçakları tiftik tiftik. Ama bu bizi rahatsız etmiyor, tırmalamalarına izin veriyoruz.
* Hiçbir şekilde engel olamıyorsanız, son çare engelleyici koku. Kedi nanesi olarak bilinen ‘cat nip’in iki türü var. Biri azdırmak, diğeri uzak tutmak için. Ben Muşka’nın tırnak bilemeye bayıldığı yün koltuğa ondan sıkıyorum. Zararlı değil, düzenli olarak kullandığımda çok işe yarıyor. Gerçi onu keşfedene kadar koltuğun iskeleti çıkmıştı ama olsun. Ölen ölür, kalan kanepe benimdir deyip sıkıyorum arada sırada.
Yazının Devamını Oku

Mia için yas

Bu hafta gazetelerde okudunuz mu? Ertuğrul Günay’ın kedisi Mia sokağa çıktığında bir otomobilin altında kalarak can vermiş. Önce kaybolduğunu sanmışlar, sonra ölüm haberi gelmiş.

Ne kadar üzüldüklerini tahmin edebiliyorum, acılarını paylaşıyorum. Basına bu kısmı yansımadı ama kimin otomobilinin altında kaldığını bilmediklerine eminim. Hangi komşu elinde ölü bir kediyle, üstelik bir bakanın kapısını çalıp “Çok üzgünüm, kedinizi ezdim” der ki? Oysa bir hayvana çarpıp kaçmak, ölümüne sebebiyet vermek suç! Cezası var. Sayın Günay belki bu vesileyle 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun işletilmesi girişiminde bulunmak ister. Belki onun sayesinde birçok hayvan sever evcil hayvanlar için iyi bir şeyler olacağını düşünür...

Avrupalı köpekler

Efe’yle gittiğimiz kafe ve restoranlardaki halimizi birkaç kere anlatmıştım burada. Sadece dışarıda oturabiliyoruz, üstelik bazıları dışarıda bile istemiyor köpekleri. Havaların soğuyup, Efe’yle sokaklara mahkum olacağımız kış yaklaşırken Hürriyet Yan Yayınlardan Zeynep Bilgehan geçen hafta Cenevre’de gördüklerini anlattı. İçim sızladı, gözlerim doldu. Kelimesine dokunmadan aktarıyorum: “Cenevre’yi gezdiğimiz gruptan birinin inanılmaz tatlı bir Golden Retriever köpeği vardı. Kocaman, insan boyunda bir şeydi. Her yere bizimle geldi. Tüm otobüs ve taksilere binmesinin yanı sıra restoranlarda, ki aralarında lüks bir otel de vardı, köpeğe bir mama kabında su ya da istediklerimizden bir parça servis ettiler. Biz yemek yerken, hem yanımızda oturmasına izin vardı hem de dediğim gibi, mekanlar kendileri mama kabında yiyecek getiriyordu. Ve bu çok normal bir şeydi. Kimse ‘Aaa köpeği içeri almışlar, ona da servis yapıyorlar’ gibi tepkiler göstermiyordu.”

Sahibinden.com’a tebrikler

Sahibinden.com alışveriş sitesi, online mağazasında kedi-köpek sattığı için çok eleştirilmişti. Ben de karşıydım. Düşünsenize; görüp severek alınan evcil hayvanların neredeyse yarısı sokağa bırakılıyor. Online mağazadan alınanları kargo teslim ederken “Ay bunu beğenmedim, daha açık renkli olsun” falan diyerek anında kapı önü edeceklerdi herhalde.
Sesler çok yükselince Sahibinden.com bu politikasını değiştirmiş. Evcil hayvan satış sayfaları kalkmış, yerine sahiplendirilmeye ihtiyacı olan hayvanların fotoğrafları gelmiş. Ne kadardır var bu uygulama bilmiyorum, yeni fark ettim ve bayıldım. Eldeki gücü, iyi bir yol için kullanmanın en güzel örneklerinden birine dönüştürmüşler. Bir de bilgilendirme sayfası hazırlamışlar:
“Büyük bir takipçi kitlesine sahip sahibinden.com olarak, evcil hayvanların gönüllü sahiplenilmesini sağlamak için ilgilenen kişileri platformumuzda buluşturmayı amaçlıyoruz. Hedefimiz sahipsiz olan evcil hayvanların rahat ve sevgi dolu bir yaşama kavuşmalarına aracı olmak. Yardıma gereksinimi olan evcil hayvanların sahiplendirilmesi düşüncesiyle oluşturulan bu platformun, sizlerin de insancıl katkılarıyla amacına ulaşacağından eminiz.” www.sahibinden.com/evcil-hayvanlari-sahiplendiriyoruz

Yazının Devamını Oku

Yeni balkonun fethi

Taşınmanın ardından evdeki dört ayaklılar konusunda epey gelişme yaşadık. Ortalıktaki koli yığını gidince Muşka ve Karaçi evin bütün köşelerini rahatça keşfettiler. Sonra da balkona çıkmayı öğrendiler Uzun ve kısmen sancılı taşınmamızda Karaçi ve Muşka’nın yeni eve nasıl alışacakları bizim için dertti. Üstelik sadece yeni ev travması değildi gözümüzü korkutan, bir de balkon vardı. Buradaki balkon, birinci katta ve çok büyük. Daha çok da bahçeyi andırıyor. Komşu balkon, istinad duvarı, yan apartmanın girişiyla aramızdaki küçük duvar kombinasyonunda kaçabilir, düşebilir ve evin kokusuna alışmadıkları için geri dönmeyebilirler diye korktuk.
Aslında birkaç hassas noktaya dikkat ettiğimiz takdirde işimizin zor olmadığını biliyordum. Bugüne kadar okuduklarım ve duyduklarımdan aklımda kalanları harmanladım, üstüne cesaretimizi ekledik ve biraz paldır küldür de olsa olaya giriştik.

KARAÇİ’NİN SİCİLİ BİZİ KORKUTTU

Daha taşınırken evdeki herkes sıkı sıkı tembihlendi: Balkona açılan kapılar ve pencereler kesinlikle açık bırakılmayacak, kedilerin dışarı çıkmasına izin vermeyecektik. Karaçi’nin sicili temiz değil, üç haftalık bir firar hikayesi olduğu için çok titiz davrandık. Neyse ki zaten korkaklar kraliçesi olduğundan sorun yaşamadık. Zira ilk hafta çalışma odasından çıkmadı. Kendine bir dolabın içini ve kütüphanenin üstünü yuva yaptı. Muşka da evin içinde rahat rahat dolaşıyor ama kapılara yaklaşmıyordu.
Sonunda ikinci hafta, havaların güzel olduğu bir gün açtık balkon kapısını. Bizimkiler birer birer gelip kapının önünde durdu, etrafı kolaçan ettiler. Önce ikisini de teker teker kucağıma alıp balkonda birkaç adım attım, içeri geri koydum. Sonra peşlerine takılarak dışarı çıkmalarına izin verdim. Muşka tabii ki daha cesaretliydi. Karaçi iki adım attıysa, o dört adım gitti. Böylece ufak ufak alıştı bizimkiler balkona. Şimdi kafalarına göre girip çıkıyorlar.

YENİ EV YENİ DOSTLAR

Fakat bu güzel gelişmeye rağmen balkona kedi kapısı taktıramayacağız. Çünkü bu balkonda bir sürü davetsiz misafirimiz var! Hem de ne misafirler! Utanmasalar yatağımıza girecekler. İkisi 7/24 geliyor. Biri siyah-beyaz, diğeri sarışın. Kod adları Beşiktaş ve Pudra. Beşiktaş yemek konusunda arsız, mutfak kapısından ayrılmıyor. Geceleri Leyla’nın penceresinde yatıyor. Ne versem yiyor. Pudra ise rahatına düşkün. Balkondaki kanepeyi kendine ev yaptı. Sabah akşam orada yatıyor. Yavaş yavaş içeri sızma alıştırmalarına da başladı. Başka kediler bizim için sorun değil ama Karaçi ve Muşka pek öyle düşünmüyor. Bazen açık balkon kapısının ağzında karşılaşıp, birbirlerine dik dik bakarak uluyor, bağırıyor ve tıslıyorlar. Bir de camın ardından birbirlerine saldırıyorlar. Daha çok sabah beş civarı olan bu kavgalar hiç hoşumuza gitmiyor. Önce gırtlaklanan kedi sesi geliyor salondan. Sonra gümmm diye bir cama çarpma sesi. Uyku sersemi, salona koşup bakıyoruz ki, bizimkiler bütün tüyleri kabarık, sırtları kambur bir halde nöbette. Neymiş, balkon kapısında uyuyup bunları kaale almayan Pudra veya Beşiktaş’a saldırıyorlarmış. Duymasınlar ama çok komik görünüyorlar. Bir gün arkadaş olacaklar mı acaba?

KEDİNİZİ ADIM ADIM DIŞARIYA ALIŞTIRIN

* Kedinizin evin kokusunu ezberleyeceği iki, belki de üç hafta boyunca bahçeye çıkmasına izin vermeyin. Kapıları ve pencereleri kapalı tutun, evdeki diğer kişileri uyarın. Evin kokusunu öğrenmeden dışarı çıkan bir kedi, uzaklaştığında nereye döneceğini bilemez ve kaybolur.
* Kediniz evde rahatça dolaşmaya başladığında, bahçeyi keşfetmeye hazır demektir.
* İlk dışarı çıkma tecrübesini mümkünse yemek saatinden önce deneyin. Korkup da dışarıda bir köşeye siner veya ağaca tırmanırsa, yemeği onu içeri çekmek için kullanabilirsiniz.
* Kapıyı açın ama dışarı çıkması için zorlamayın. Bırakın koklasın, baksın.
* Kucağınıza alıp çıkabilirsiniz ama onu bahçede yere koymadan, kucağınızda geri dönün. Böylece güvenle çıktığı bahçede bir anda korunmasız kalmaz.
* Bir süre dışarıda kalın, bahçede dolaşın. Sizi takip etmesini sağlayın. Ya da siz onun yanından ayrılmayın.
* İlk tecrübeyi uzatmayın, aynı gün ilerleyen saatlerde veya ertesi gün tekrar deneyin. Birkaç gün sonra istedikleri kadar kalabilirler.
* Kediniz dışarıdayken kapı veya pencere açık kalsın.
* Bahçeye ya da sokağa çıkan kedilerin buna göre aşılanması gerektiğini ve künyeli tasma taşımasının iyi olacağını unutmayın. Sokakta yaşayan kedilerin yakalanma ihtimali olan birçok hastalık var, o yüzden aşılarını gözden geçirmeniz gerek.
Yazının Devamını Oku

Kedilerle taşınmak zor

Leyla hayatımıza girdikten sonra yapılması gereken mecburi hareketlerin biri de taşınmak oldu. Eski evimizi seviyorduk ama öyle denedik olmadı, böyle denedik olmadı; sığamadık, taşındık!

Efe bu aralar yine Büyükada’da saltanat hayatı yaşadığı için ondan yana bir sorunumuz olmadı. Allahtan Ada’da, yoksa işimiz 10 kat zor olurdu. Kolilerden korkar, sürekli hırlar, sonunda da eşyalar taşınırken nakliye şirketinin görevlilerine bir yandan kuyruk sallayıp bir yandan havlarken hayatımızı cehenneme çevirirdi.
Taşınma hazırlıkları yapmaya başladığımız günlerde Karaçi de Muşka da çok mutlu oldu. Evin her tarafı teker teker içine girip teftiş ettikleri kolilerle doldu. Kapanıp üst üste yığılan kolilerse en sevdikleri ‘tırmanırken azalım’ oyunu için Disneyland’a dönüştü. Geceleri koliden koliye zıplayıp arada birkaçını devirdiler bile.
Taşınma günü için iki opsiyonum vardı: Ya hiç kokusunu bilmedikleri bir eve emanet edecektim ya da bir odada güvenli ortam sağlayıp, en son onları nakledecektim. İkincisini tercih ettik. Zaten hiç bilmedikleri bir eve gidecekler, bari gündüz strese girmesinler, dedik. Yatak odamıza kumlarını, mamalarını ve sularını koyup oraya kapattık. Üstünde yattıkları halıyı koyup gardırobun kapağını açık bıraktım. Ha, bir de taşıma kutularının kapaklarını açık bıraktım ki; belki girip çıkar, kokusuna alışırlar...

YENİ TAHTINI BELİRLEDİ

Nitekim, eve ilk taşımacının girmesiyle Karaçi için travma anları başladı. Kapısı kapalı olmasına rağmen boş dolabın en üst rafının köşesine saklandı. Eh, nasıl rahatsız olmasın... Yıllarını geçirdiği odada hiç eşya yok. Üstelik evin her odasında bir sürü tanımadığı insan, eşyalarını götürüyor! Muşka bu sırada ne yapıyordu? Hiç! Halının üstünde yalana yalana yatıyordu.
Taşınmak uzun sürdü. Leyloş’u komşudan, dört ayaklıları evden ancak gece alabildik. Eve vardığımızda kutularını masanın üstüne koyup beş-on dakika ortamı incelemelerine fırsat verip öyle açtık.
Sonraki olaylar, geceyle gündüz kadar farklı kedilerimizin karakterine uygun gelişti. Muşka kutudan çıkar çıkmaz rahat rahat evi dolaştı, her yeri kokladı. Kumunu, mamasını bulması bir saniye sürdü. Sabah olmadan yeni tahtını belirlemişti: Kaloriferin üzerindeki ağaç manzaralı cam içi.

DOLAP İÇİNDE HAYAT

Yazının Devamını Oku

Ağaç yaşken eğilir

Terakki Vakfı Anaokulu ve İlköğretim Okulu harika bir iş yapıyor! Hayvanları Koruma Günü olan 4 Ekim’de başlayan ve bir hafta sürecek etkinlikler düzenliyorlar Öyle bir uyduruk panel, iki köpek sevmek falan değil yaptıkları işler. Toplam 14 farklı, dolu dolu etkinlik var. Üstelik sadece okulun öğrencileri ve velilere yönelik değil. İlgilenen herkes katılabilir. Projenin mimarıysa, okulun Yaratıcı Drama Öğretmeni Hafize Güner.
Neler mi yapıyorlar? Ben bir okuyuşta hepsini aklımda tutamadım, o kadar çok ki...
* Bu hafta için yazılmış bir tiyatro oyunu
* Köpeklerle yaşam eğitmeni Ayşe Doğancı ve köpeği Güllü ile sohbet
* Barınakta yaşayan köpekler için kulübe yapımından mama toplama kampanyasına ve mamaların bizzat iletilmesine kadar sosyal içerikli etkinlikler
* Flipper’i Kurtarmak belgeselinin yönetmeni Savaş Karakaş ile söyleşi
* Soyu tükenen hayvanların kılığına girerek onları canlandırma, hayallerindeki hayvanların kılığına girme...
Ve bunu kimler yapıyor? Anaokul ve ilkokul öğrencileri! Harika değil mi! İşte bilinçli çalışma, gerçek hayvan sevgisi diye buna derim ben! Detaylı bilgi için: Hafize Güner. (212) 351 00 60 Dahili: 345 veya hafizeguner@terakki.org.tr

BELEDİYELER, SESİMİ DUYUN!

Ve sözü yine belediyelere bağlayarak bitiriyorum: Yavru hayvanları çöp kamyonun arkasına atarak katleden görevlilerinizi eğitme, değiştirme ve onlara hayvan sevgisi aşılama zamanı gelmedi mi artık? Sokak hayvanlarıyla zehirli kıymayla, itlafla başa çıkma çalışmalarınız artık kokuşmadı mı?
Gelin, okullarla birlikte çalışın. Çocuklara hayvan sevgisini anlatın. Siz bilmiyorsanız anlatacak birilerini bulun, inanın çok var! Çocuklara, özellikle de varoşlarda yaşayanlara, hayvanların da kaliteli yaşam hakkı olduğunu anlatın, anlayın.
Bilinçli bir nesil yetişirse, bakın o zaman sokak hayvanı diye bir şey kalır mı!
Yazının Devamını Oku