Sabanur Kıraç

Kedili kadın, saygı duyulması gereken kadındır!

12 Mayıs 2013
Ben kendimi bildim bileli kedi insanı değildim. Köpek sever, kediye uzaktan “Aman ne şirinmiş” derdim. Ama kedi seven kadınlar girdikçe hayatıma, kedilere ve kedi severlere yönelik bakış açım değişti

Önceleri anlamlandıramadım içlerindeki inanılmaz kedi sevgisini. Ama tanıdıkça saygı duymaya başladım onlara. Onlar sayesinde kedi sever olmak ile hayvan sever olmak arasındaki farkı gördüm...

Çünkü kedili kadınlar bir başka seviyor kedilerini. Öyle içten, öyle dolu dolu seviyor ki, kıskanıyorsun. Bazen sevgilisinden, bazen en yakın arkadaşından çok seviyor kedisini.
Üstelik bir kadın bir kez kedi sevgisini tattı mı yolundan da dönemiyor. Sadece kedi sevgisi öyle vazgeçilmez bir sevgi olduğu için değil, Imperial College London’da yapılan bir araştırmaya göre kediler buna neden olan bir parazit yaydığı için de. Zararsız olan bu parazit, insanların kedileri daha fazla sevmesine ve bağlanmasına neden oluyor. Çünkü bu parazit sayesinde kedi sahibi kedi çişi kokusuna bile bağışıklı kazanabiliyor.Ve eğer karşısındaki kişi kedi sevmiyorsa irkiliyor sanki. “Bir insan nasıl olur da kedi sevmez” onu anlayamıyor. Hatta git gide kedi sevmeyen insanlara mesafe koyuyor bazısı. O kadar ki aşkından ölse de kedi sevmeyen adamı hayatına sokmuyor bile.

Ya da eve kediden korkan veya çekinen bir misafir geldiğinde, kedisini bir odaya kilitlemekten nefret ediyor. Hatta bazen o misafiri bir daha evine çağırmıyor. Nedenini sorduğunda da “Ben senin evine geldiğimde çocuğunu odaya kilitlemeni istiyor muyum” diyor. Çünkü evet kedisini çocuğu gibi seviyor. Kendi doğurmuş, kendinden bir parçaymış gibi... Kısacası kedili kadın sevmeyi biliyor. Hem de dibine kadar sevmeyi

Yazının Devamını Oku

Mükemmeliyetçiliğimizin kurbanıyız!

8 Mayıs 2013
Kahretsin çok harikayım! Evet öyleyim. Harikayım. Hatta kimine göre kusursuz ve belki de mükemmelim.

İnsanların uğruna öleceği bir sevgilim, yıllarca arasa bulamayacağı bir işim, muhteşem bir evim, harika bir gardırobum, akıl almaz bir cildim, dayanılmaz saçlarım var. Para dersen bende, başarı dersen bende. Aşk köküne kadar var. Arkadaş, dost gani. Dünyanın da en iyi patronuna sahibim. Mutluluktan ölüyorum. Çünkü mutlu olmak için bunların hepsine birden üstelik de aynı anda sahip olmalıydım ve oldum!

Sizce dünyada bu cümleleri aynı paragrafta kurabilecek kaç tane insan var? Ben söyleyeyim size: “Sıfır”! Hiç kimsenin hayatı bu kadar mükemmel değil ve olamaz da! Her zaman, daha fazlasını isteyen ve elindekiyle mutlu olamayan birileri var. Dünyanın en güzel kadını da, en zengin adamı da, en başarılısı da, hepsi, herkes, hepimiz, mükemmeliyetçiliğimizin kurbanıyız.

Çünkü mükemmeliyetçilik modern insanın en büyük hastalığı! Mükemmelin uğrunda mutsuz olan bir jenerasyonun çocuklarıyız biz. Mükemmel iş, mükemmel sevgili, mükemmel ev, mükemmel yaşam… Ne olursa olsun, her şeyin mükemmeli olsun! “Mükemmel olmayacaksa da hiç olmasın” diyoruz. Sonuç: yalnız, mutsuz, yetinmeyi ve elindekinin kıymetini bilmeyen sen, ben, biz…

American Economic Journal’da, yayınlanan bir makaleye göre mutluluk oranımız son 35 yıla göre çok keskin bir şekilde azalmış. Artık daha çok başarsak bile daha az mutlu olabiliyormuşuz. Çünkü yetinemiyormuşuz. Hep daha fazlasını istiyor, ufak tefek eksiklerden bile mutsuz oluyormuşuz.
Aynı anda hem süper anne, hem süper sevgili, hem süper arkadaş hem de süper çalışan olmaya çalıştıkça ve hayatımıza girecekleri de süperlerden seçmeye uğraştıkça kaybediyormuşuz. Ya yeterince süper olamadığımızı hissetmekten ya da süper olmak için harcadığımız emekten sonra mutlu olacak bile halimiz kalmadığından…


Yazının Devamını Oku

Biz büyüdük ve kayboldu özgürlük!

5 Mayıs 2013
Çocukken hayatında çok fazla kural var sanırdın, değil mi? Tek amacın bir an önce 18 olmaktı.

 

 

Sanki 18 olunca büyülü bir şekilde tüm yasaklar ortadan kalkacak, tüm kapılar ardına kadar açılacaktı. Ne annen karışabilecekti sana ne de baban.Kocaman olacaktın. Kendi kararlarının patronu olacaktın. Şimdi kocamansın. Kendi kararlarını veriyor ya da verdiğini sanıyorsun. Büyüdün. Büyüdün de ne oldu?

Büyüdükçe aslında daha az özgür oldun. Büyümek özgürleştirmedi seni. Daha çok yasaklarla daha çok kurallarla karşılaştırdı sadece. En kötüsü de kendine koyduğun yasaklar oldu.

Mesela büyüyüp para kazanınca özgürce harcayabileceğini sandın. Halbuki çocukken paranın kontrolü daha çok elindeydi. Hatırlasana, beş liran varsa bakkalın kralı sendin. İstediğin ne varsa alabilirdin. Kimse sana “Hayır o çikolatayı alma, bunu al” demezdi. Sen de “Şimdi beş liramı bu çikolataya harcamayayım ay sonunda lazım olur belki” diye düşünmezdin. Paran varsa harcardın, yoksa da uykuların kaçmazdı.

Yazının Devamını Oku

Çocuk sahibi olmak istemeyen kadın canavardır!

1 Mayıs 2013
Biriyle tanışırsınız. Karşılıklı bir elektriklenme olur. Çıkmaya başlarsınız. Tam birbirinizi tanımaya, birlikte iyi olup olmadığınızı anlamaya çalışırken “toplum”dan biri o muhteşem soruyu patlatır: “Evlilik ne zaman?”

Gülersiniz, “Henüz düşünmüyoruz” veya “Yakında, bakalım, kısmet” gibi cevaplarla geçiştirirsiniz. Ama kurtuluş yok siz evlenene kadar sormaya devam eder toplum. İşler yolunda giderse evlenirsiniz. “Oh be, en azından bu sorudan kurtuldum” dersiniz. Ama toplumdan kurtuluş yok. Sırada daha beteri var. Zaten evlilik sorusu asıl bu daha beter sorunun hazırlığıdır. “Evlenin ki soralım” der toplum. “Evlenin ki üzerinizdeki en doğal hakkımızı talep edebilelim. İlişkinizin geleceğine burnumuzu soktuğumuz yetmiyormuş gibi şimdi de hayatınızın en önemli kararı için baskı yapabilelim.” “Ne kadar süredir evli olduğunuz bizi ilgilendirmez. İsterseniz dün evlenmiş olun, bize göre geç bile kaldınız! Sizin yaşınızdakiler torun torbaya karışacak nerdeyse. Siz hala karar vermediniz mi? Eee hadi çocuk ne zaman?”

Kansere çözüm bulsanız, atomu parçalasanız, depremleri, selleri engelleseniz fark etmez. En önemli soru budur: “Çocuk ne zaman?” Eğer zaten düşünüyor ve istiyorsanız sorun yok “En kısa zamanda” veya “Allah ne zaman kısmet ederse” diyerek sıyrılabilirsiniz. Ama ya çocuk istemiyorsanız? Ya ne şimdi ne de gelecekte herhangi bir zaman çocuk sahibi olmayı düşünmüyorsanız? İşte o zaman yandınız! Çünkü öyle bir hakkınız yok! Ne bir münasebet! Siz kadınsınız ve çocuk doğurmak sizin bu dünyadaki en önemli göreviniz!

 


 Ne dediniz? Hazır değil misiniz? İyi bir anne olamayacağınızı mı düşünüyorsunuz? Hayatınızı olduğu gibi mi seviyorsunuz? Ne yani bir çocuğa hak ettiği özeni ve enerjiyi veremeyeceksiniz diye anne olmayacak mısınız? Eşiniz, işiniz, sağlığınız, sabrınız çocuk sahibi olmaya müsait değil diye çocuk doğurmayacak mısınız? Tüüüü size! Yazıklar olsun!

 

Yazının Devamını Oku

Herkes için doğru bir kişi var mı?

28 Nisan 2013
Çocukken gerçek aşka tüm kalbimle inanırdım. Hatta dünyadaki herkes için doğru bir kişi olduğunu düşünürdüm. Daha da ilginci her insanın eninde sonunda o doğru kişiyi bulacağını hayal ederdim.

Yaşım ilerledikçe “Belki de herkes için doğru bir değil, birkaç kişi vardır” diye düşünmeye başladım. Sanırım amacım olasılıkları arttırmaktı. Bir süre sonra da “doğru kişi”nin varlığına inancım iyice azalmaya başladı. Çünkü ben o kişiyi bulamamıştım. Bu yüzden de kedinin ulaşamadığı ciğere verdiği tepki gibi bir tepkiyle, doğru kişi kavramını kötülemeye hatta inkar etmeye başladım.

 


Bir süre sonra her biten ilişkimin ardından en yakın arkadaşlarımın beni “Üzülme doğru kişi değilmiş” diye avuttuğunu ve benim de onayladığımı fark ettim. Hayatıma birini alırken doğru kişi olup olmadığına dikkat etmezken ayrıldığımda “Zaten doğru kişi değildi” diye kendimi avutmamı garip buldum.

 

 

Yazının Devamını Oku

Mutlu bir evlilik için ailenizin evini terk edin!

24 Nisan 2013
İçinde yaşadığımız toplumda çoğu kadın anne ve babasının evinden direk kocalarıyla yaşayacakları eve geçiyor. Arada tek başına, bir arkadaşıyla veya sevgilisiyle yaşama tecrübesi elde etmeyen bu kadınlar, aslında evliliklerine 1-0 geride başlıyor.

Evet biliyorum. Türk toplumu henüz evlilik öncesi beraber yaşama serüvenine yüzde yüz açık değil. Bunu yapanlar bile ailelerinden gizli saklı yapıyor. Çünkü evlenmeden önce sevgilisiyle yaşayan kadın ülkemizde namussuz, basit hatta kolay kadın damgası yiyor. Halbuki sırf bu önyargıdan dolayı pek çok kadın evliliğinde sorun yaşıyor.


Düşünün. Evlilik zaten zor. Hele ki ilk yılları daha da zor. İki ayrı kültürde yetişmiş, iki farklı insanı alıp aynı eve koyuyorsunuz. Daha evliliğe alışmadan bir de ev idare etmeye çalışıyorsunuz. Hepsi ayrı bir stres. Annenizin evinde ne kadar aktif olursanız olun koca bir evin tüm sorumluluğunun üzerinizde olması gibisi yok. Üstelik bunu yapmaya aynı evde büyüdüğünüz biriyle değil, farklı bir aile yapısından gelen biriyle yapıyorsunuz. Bütün yorgunluklar, bütün stresler birikiyor ve evliliğinizi daha da zorlaştırıyor.


Anne ve babalar ve hatta toplum istemiyor. “Gelin dediğin baba evinden çıkar” diyorlar. 30 yaşını aşmış kadınlar hala ailelerinin çatıları altında yaşıyor. Annelerinin yaptığı yemeği yiyor, babalarının sağladığı ortamda maddi sıkıntı çekmeden geçinip gidiyorlar.  Aileler kendilerince çocuklarına sıcak bir yuva sağlayarak onlara iyilik yapıyor. Ama işin aslında onları kendi ayaklarının üzerinde durmaktan ve evliliğin ilk yıllarındaki sorunları azaltmaktan alıkoyuyorlar.

Mutlu bir evliliğe ilk adımı atmak için ailenizin evinden çıkın. Önce kendi özgürlüğünüze kavuşun. Böylece eşlerinizden anne baba ilgisi beklemez, bir evi çekip çevirme stresiyle evliliğinizi zedelemezsiniz.


Yazının Devamını Oku

Kadınlar neden daha çok ödüyor?

22 Nisan 2013
Bir kadın olarak tüm yaşamınız boyunca defalarca ayrımcılığa maruz kalıyorsunuz. İş hayatında daha zor yükseliyor, daha az kazanıyorsunuz. Toplumun çeşitli kesimlerinde daha az önem görüyor, daha az konuşturuluyorsunuz. Hatta daha çok eziliyor, daha çok öldürülüyorsunuz

Biliyorum. Tüm bunların farkındasınız. Belki kendi çapınızda da savaşıyorsunuz. Peki size aynı ayrımcılığı dünyanın en büyük markaları dahil neredeyse binlerce firmanın yaptığının da farkında mısınız? Kadın olduğunuz için daha fazla kazıklandığınızı görüyor musunuz?

Ben de görmüyordum. Ta ki “çok mu çok olan” bir markadan birbirinden tek farkı beden ve cinsiyet ayrımı olan iki tişört satın alana kadar. Geçenlerde, İzmir’de yaşayan evli bir çift arkadaşıma üzerlerinde aynı şeyler olan İstanbul tişörtlerinden bir çift alıp kadın tişörtünün erkeğinkinden 10 TL daha pahalı olduğunu görünce şaşırdım. Bu fark neden kaynaklanıyordu anlayamadım. Satıcıya sordum. O da bilmiyordu.

Sizce daha az malzeme kullanılmasına rağmen yeri ve hatta dikişleri bile aynı olan tişörtlerin kadın versiyonu neden daha pahalıydı?

 

Biraz düşündüm. Biraz da araştırdım. Kadın olduğumuz için daha başka nelere erkeklerden daha fazla ödediğimize baktım. Çok uzağa gitmeme gerek kalmadı. Bir markete girdim ve aynı markanın aynı içerikli ama farklı ambalajlı deodorantlarına baktım. Sizce erkek deodorantı mı daha pahalıydı yoksa kadın deodorantı mı? Evet, bildiniz! (Tabii eğer kadın dediyseniz!)

 

Hem zaten araştırınca da gördüm ki Central Florida Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre 200’den fazla deodorant aynı içeriğe (sadece farklı kokuya) sahip olmasına karşın üzerine kadınlar için yazıldığında raflarda en az 1TL daha pahalıya yer buluyormuş. Üstelik bu durum sadece deodorantlar için de geçerli değilmiş. Kadınlar rengi ve kokusu dışında hiçbir farklı içeriğe sahip olmayan sabun ve şampuan gibi ürünlere de erkeklerden daha fazla para veriyormuş.

Yazının Devamını Oku

Adanalı severse Allah’ına kadar sever!

17 Nisan 2013
Geçtiğimiz hafta sonu Adana’da Portakal Çiçeği Karnavalı vardı. “Nisan’da Adana” sloganıyla başlayan karnavalda binlerce insan sokaklardaportakal çiçeğini kokladı. Ama havada sadeceçiçek kokusu değil aşk kokusu da vardı. Çünkü portakal çiçeği ne kadar Adana’nın simgesiyse aşk da o kadar Adana’nın DNA’sındadır.

Aşk aşktır, memleket ayrımı yapmaz” diyorsanız ya Adanalı değilsiniz ya da hiçbir Adanalıyı sevmemişsiniz demektir. Hatta daha da ileri gitmek gerekirse aşk konusunda biraz da yarım kalmışsınız diyebiliriz. Çünkü “Allah’ına kadar aşkı” anca bir Adanalı yaşayabilir veya yaşatabilir size…
Abarttığımı düşünüyorsanız bir Adanalıya sorun. Ya da daha da iyisi Adanalıya aşık birine sorun. Size aşkı ve tutkuyu bir de o anlatsın. Ondan sonra karar verin, öyle bir aşkı tatmış mısınız bugüne kadar tatmamış mısınız…


Dün ve önceki gün Adana sokaklarında tişörtlerinin üzerinde “İstanbul bir heves ise Adana tutkudur” yazan yüzlerce kişi vardı. İlk bakışta abartılı bir söylem gibi gelse de aslında köküne kadar doğru. Çünkü Adana tutkudur, Adanalılar da görüp görebileceğiniz en tutkulu insanlardır… Tutkuyla sevmek Adanalının kitabında ilk sayfadan başlar sonuncusuna kadar devam eder. Ara vermeden sever Adanalı. Koşulsuz sever. “Önce işini kur, askerliğini yap, ayaklarının üstünde dur, ünlü ol, zengin ol, kusursuz ol” demez. Şart koşmaz. Araya esler vermez. Kusurlarıyla hatalarıyla ve tabiri caizse manyakça sever.

 


Yazının Devamını Oku