Bilal Çelik

Malpraktis nedir?

13 Mayıs 2022
Bu yazımızda günümüzde maalesef oldukça sık rastlanılan malpraktis kavramı ve bu konuya yönelik hukuki süreç konusuna eğileceğiz. Hekimlik mesleği yüksek seviyede titizlik gerektiren, bilgi eksikliğinin dönüşü olmayan sonuçlar doğurabileceği bir meslektir. Hekimlikte hastaya doğru tedavi ve tıbbi müdahale hayati önem taşımaktadır. Hal böyle olunca tıbbın kabul ettiği olumsuz sonuçlar dışında hekimin hastaya yönelik yanlış tıbbi müdahale ve tedavilerin; bilgisizlik sonucu ya da yanlış uygulama yapılması sonucunda hekimden kaynaklanan olumsuz sonuçları da olabilmektedir. Söz konusu hekimlik mesleğinin meşakkatli bir o kadar da riskli olduğunu belirtmekte yarar bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu olumsuz vakıalar sonucunda hastaların zarar görmesi ihtimaline karşı çeşitli hukuki düzenlemeler mevcuttur.

Hekimin yanlış tedavi ya da hatalı şekilde tıbbi müdahalede bulunması durumunda, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmış sayılacağı ve bu konuda kusuru oranında cezai sorumluluğunun doğacağı açıktır.

Bu konuya yönelik Yargıtay 13.Hukuk Dairesi E. 2014/17432 K. 2015/8358 ve 16.3.2015 tarihli kararında: “Dosya kapsamı itibariyle, davacıların bebeğinin davalı sağlık kuruluşunda diğer davalılar tarafından uygulanan tedavi kapsamında gerçekleştirilen sünnet operasyonu sırasında kullanılan anestezik Jetokain isimli ilaca karşı oluşan allerjik reaksiyon sonucu vefat ettiği, bu hususun dosyada mevcut otopsi raporuna dayalı olarak hazırlanan adli tıp raporu ile tespit edildiği, Mahkemece alınan adli tıp bilirkişi raporunda bebekte anestezik ilaca karşı meydana gelen allerjinin öngörülemez ve önlemez nitelikte olduğu tespitine yer verilmiş ise de, hastanın bir başka sağlık kuruluşuna sevkinin uygun zaman ve koşullarda gerçekleşip gerçekleşmediğine dair yeterli bir bilirkişi incelemesi bulunmadığı, karara esas alınan adli tıp raporunun denetime imkan verir nitelikte gerekçelendirilmediği ve karara esas alınamayacağı anlaşılmaktadır.

Hâl böyle olunca bu rapora itibar edilerek hüküm kurulamaz. Bu durumda mahkemece, üniversitelerin ana bilim dallarından seçilecek uzmanlardan oluşacak bir bilirkişi kuruluna dosya tevdi edilerek, davalıların açıklanan hukuki konum ve sorumlulukları, dosyada mevcut delillerle birlikte bir bütün olarak değerlendirilip, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığını gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece, değinilen bu yön gözardı edilerek eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir. Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz edilen hükmün davacılar yararına BOZULMASINA,” karar vermiştir.

Görüldüğü üzere hekimin bilgi yetersizliğinden kaynaklanan ve bunun sonucunda doğru tıbbi uygulamayı gerçekleştirip gerçekleştirilmediğine dair yeterli kanaat oluşmadığından Yargıtay tarafından yerel mahkemenin vermiş olduğu karar bozulmuştur. Ancak belirtmek gerekir ki doğru tedavi ve uygun tıbbi müdahalede bulunan hekimin, hastada gelişen komplikasyonlar ile ilgili herhangi bir sorumluluğu bulunmayacaktır.

HEKİMİN HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU NELERDİR?

Yanlış tedavi ya da hatalı tıbbi müdahalede bulunan doktor ve sağlık çalışanlarına yönelik iki türlü dava ikame edilebilmektedir. Birinci olarak Türk Ceza Kanununda mevcut düzenlemeler kapsamında suç teşkil edecek fiilleri sonucu, ceza davaları açılabilir. Bir diğeri ise maddi ve manevi zarar söz konusu olduğundan tazminat davasıdır. Bu konuda önemli idare tarafından yürütülen sağlık hizmetlerinden kaynaklanan zarar olduğundan ortaya çıkan zarar için idare sorumlu olacaktır ve idare mahkemelerinde tam yargı davası açılabilecektir.

HASTA VE HEKİM ARASINDA NASIL BİR İLİŞKİ BULUNMAKTADIR?

Tıbbi müdahalede bulunan kişinin bu uygulama için yetkili olup olmaması konusudur. Sebebe ise malpraktis uygulayan kişinin kim olduğu hem hukuki açıdan hem işin cezai boyutu açısından önem arz etmektedir. Hatalı ve yanlış tıbbi uygulamadan bahsedebilmek için bu uygulamayı gerçekleştiren kişinin yetkili olması gerekmektedir. Hasta ile hekim arasındaki ilişkiden söz etmek gerekirse de bu ilişkinin hukuken “vekalet sözleşmesi” ilişkisi olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Yazının Devamını Oku

Velayetin kaldırılması

15 Nisan 2022
Anne ve baba velayet hakkını doğru ve yeterli bir şekilde kullanmıyor olabilir. Böyle bir durumun mevcudiyeti halinde Türk Medeni Kanunu çocuğun korunmasına yönelik birtakım önlemler getirmiştir. Bunların biri de velayetin kaldırılmasıdır.

TMK’da yer alan diğer önlemler çocuğun korunması için yeterli değilse hâkim velayetin kaldırılmasına karar verir. Hâkim her ihtimalde velayetin kaldırılması kararı veremez. Bu kararın verilmesi için TMK’nın 348. maddesinde belirtilen sebeplerden birinin mevcut olması gerekir. Şimdi bu sebeplerin neler olduğuna teker teker değinelim.

Kanunda sayılan ilk sebep “Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi.” olarak belirtilmiştir. Aslında burada deneyimsizlik, hastalık ve başka bir yerde bulunmak olmak üzere birden fazla sebep yer almaktadır. Hatta maddede “benzeri sebepler” ibaresine yer verildiğinden dolayı örneğin kısıtlanma gibi anne ve babanın velayet görevini yeterli şekilde yerine getiremeyecekleri diğer hallerde de velayet hakkı kaldırılabilir. Maddede yer alan “hastalık” ifadesi her türlü hastalığı kapsamaz. Elbette ki geçici hastalıklar sebebiyle velayetin kaldırılması kararı verilemez. Burada bahsi geçen hastalık sürekli olarak ayrım gücünden yoksunluğa sebebiyet verecek düzeydeki hastalıklardır.

Kanunda yer alan ikinci sebep ise “Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması.” olarak ifade edilmiştir. “Yeterli ilgi” kavramı yukarıda değindiğimiz diğer sebepler kadar somut bir kavram olmadığından dolayı anne babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermediklerinin kanıtlanması gerekmektedir. Aynı durum “yükümlülüklerin ağır biçimde savsaklanması” hali için de geçerlidir. Anne babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermediğinden veya da ona karşı olan yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklanmasından dolayı velayetin kaldırılması kararı verilebilmesi için bu hususların mevcudiyetinin kanıtlanmış olması gerekir. Bunlara ek olarak TMK 349’a göre “Velâyete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velâyetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velâyet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velâyet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir” Anne veya babanın yeniden evlenmesi velayetin kaldırılması için tek başına bir sebep oluşturmaz. Ancak evlilik çocuğun menfaatlerine zarar veriyorsa hâkim velayetin kaldırılmasına karar verebilir.

Yukarıda benzeri sebepler dolayısıyla velayet görevi gereği gibi yerine getirilmemişse hâkimin velayeti kaldırabileceğini belirtmiştik. “Benzeri sebeplere” örnek olarak anne ve babanın tutuklu olması, gözaltında bulunması, savaş esiri olması ve uyuşturucu kullanması verilebilir. Anne ya da baba bu sebeplerden herhangi birini taşıyorsa hâkim birinin veya da her ikisinin velayet hakkını kaldırabilir.

Velayet hakkı hem anne hem de babadan kaldırılırsa çocuğa vasi atanır. Velayetin kaldırılması için talepte bulunulabileceği gibi hâkim kendiliğinden hareket ederek de bu kararı verebilir. “Kararda aksi belirtilmedikçe, velâyetin kaldırılması mevcut ve doğacak bütün çocukları kapsar.” Velayet kaldırıldığı takdirde doğal olarak anne ve babanın velayetten kaynaklı olan yükümlülükleri ve yetkileri sona erer.
Ancak anne babanın görevleri yalnızca veli olmalarından kaynaklanmamaktadır. TMK m.350’ye göre “Velâyetin kaldırılması hâlinde ana ve babanın çocuklarının bakım ve eğitim giderlerini karşılama yükümlülükleri devam eder. Ana ve baba ile çocuğun ödeme gücü yoksa bu giderler Devletçe karşılanır.” Velayet sona erdiğinde anne babanın çocuğun mallarını devretmesi gerekmektedir. Çocuk erginse çocuğa değilse vasiye ya da kayyıma devredilir.

Peki anne babanın velayet hakkı kaldırıldıktan sonra bir daha tekrar geri verilemez mi? Kanun buna da bir açıklık getirmiştir. TMK’nın 350.maddesine göre “Durumun değişmesi hâlinde, çocuğun korunmasına ilişkin önlemlerin yeni koşullara uydurulması gerekir. Velâyetin kaldırılmasını gerektiren sebep ortadan kalkmışsa hâkim, re’sen ya da ana veya babanın istemi üzerine velâyeti geri verir.” Buradan da anlayabileceğimiz gibi velayetin kaldırılmasına sebep olan durum ortadan kalkmışsa hâkim anne babaya velayeti geri verir.

“Yapılan soruşturma ve toplanan delillerle; davalı annenin, kocasının ölümünden sonra çocuklarını önceleri kısa aralıkla, daha sonraları ise uzun süreli olarak Akçaabat’ta bırakıp gittiği, çocukların manen terkedildiği, bu suretle onlara yeterli ilgiyi göstermediği ve yükümlülüklerini ağır biçimde savsakladığı, kurulu bir evi ve belirli bir düzeninin bulunmadığı gerçekleşmiştir. Pedagog tarafından, çocuklarla ve taraflarla yapılan görüşmeler sonucu düzenlenen 18.9.2005 tarihli raporda da, çocukların mevcut şartlarının korunmasının yüksek menfaatlerine uygun olacağı bildirilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Nişanın sona ermesi sebebiyle hediyelerin geri verilmesi

8 Nisan 2022
Nişanlılık evlilik öncesinde geçirilen bir aşamadır. Bazı ülkeler nişanlılık kurumunu hukuken düzenlemişken bazı ülkelerde ise bu kuruma herhangi bir hukuki sonuç bağlanmamıştır.

Türk hukukunda nişanlılık bir hukuki durum olarak kabul edilmiş ve Medeni Kanun’da nişanlılığa yönelik birtakım kurallar getirilmiştir. TMK m.118’e göre “nişanlanma evlenme vaadi ile olur.” Hükümden de anlaşılacağı üzere nişanlanma, devamında evlenmenin gerçekleşeceği düşüncesi ile yapılır. Ancak bilindiği üzere her nişanlılık evlilik ile sona ermez. Peki evlilik gerçekleşmezse, nasılsa evlenileceği düşüncesi ile verilen hediyelerin akıbeti ne olacaktır? Nişanlılık hakkında kuralları ortaya koyan Medeni Kanun bu konuda da bir hüküm getirmiştir. TMK m.122’ye göre “Nişanlılık evlenme dışındaki bir sebeple sona ererse, nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların, diğer nişanlıya vermiş oldukları alışılmışın dışındaki hediyeler, verenler tarafından geri istenebilir. Hediye aynen veya mislen geri verilemiyorsa, sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanır.”

Nişanlılardan birine yapılan ve ekonomik bir değeri olan her türlü kazandırmayı hediye olarak kabul edebiliriz. Örneğin otomobil, ev, birtakım eşyalar, mücevherler, yazlık ve hatta para dahi hediye kavramına girmektedir. Fakat verilen şey ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi sebebiyle verilmişse artık bu şey hediye kapsamında değildir. Hediye kavramında aradığımız temel ölçüt ekonomik değer taşıması olduğu için fotoğraf ve mektupların bu kavrama dâhil olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Genel kabule göre mektup veya fotoğrafların nişanlılardan birinde kalması diğer nişanlının kişilik haklarına aykırı olacaksa geri verilme zorunluluğu vardır. Hediyelerin geri verilmesinin istenebilmesi için bazı şartların gerçekleşmiş olması gerekir. İlk şarta göre hediyenin verilme sebebi nişanlılık olmalıdır. İkinci şart ise hediyenin alışılmışın dışında olmasıdır. Neyin alışılmışın dışında olup olmadığına hâkim örf ve âdete, tarafların ekonomik durumuna ve günün şartlarına bakarak karar verecektir. Gerekirse bilirkişiden de destek alabilir. Üçüncü şarta göre nişanlılığın evlenme dışında bir sebeple sona ermiş olması gerekir. Nişanlama evlenme ile sona ermişse elbette ki hediyeler geri istenemeyecektir. Ölüm, tarafların anlaşarak nişanlılığı sona erdirmeleri ya da nişanın bozulması durumlarında hediyelerin iadesi istenebilir. Hediyelerin geri istenmesinde kusurlulukla ilgili bir şart getirilmediğinden nişanın bozulmasına kusuru ile sebep olan nişanlı da verdiği hediyelerin iadesini isteyebilir.

Şimdi iade talebinde kimlerin bulunabileceğine bakalım. Kanun nişanlılara, nişanlıların anne babalarına veya da anne babaları gibi hareket eden kişilere hediyelerin iadesini talep hakkı tanımıştır. Bunlar dışındaki kişilerin nişanlılara ya da nişanlıların birbirlerinin akrabalarına verdikleri hediyeler TMK m.122 kapsamda geri istenemez. Örneğin hediye bir nişanlı tarafından diğer nişanlıya verilmişse bu hediye geri istenebilir. Ancak hediye bir nişanlı tarafından diğer nişanlının babasına verilmişse bu hediye TMK m.122 kapsamına girmez; bunların iadesi sebepsiz zenginleşme hükümlerince olur.

Hediyelerin geri verilmesi istemi şahsi niteliktedir yani hediyeyi alan bu hediyeyi üçüncü bir kişiye vermişse hediyenin geri verilmesi üçüncü kişiden istenemez. İstenen hediye aynen mevcutsa yani verdiğimiz hali ile saklanmışsa o zaman doğrudan bu hediyenin kendisi verilmelidir. Örneğin nişanlıya bir zümrüt kolye verilmiş ve nişanlı bu kolyeyi aldığı günden beri mücevher kutusunda saklıyorsa doğrudan bu zümrüt kolye iade edilmelidir. Eğer aynen bulunmuyorsa talep edilen hediye mislen iade edilecektir. Örneğin nişanlı alınan zümrüt kolyeyi kaybetmişse aynı cinsten bir zümrüt kolye alarak geri verme borcunu yerine getirmelidir. Hediye ne aynen ne de mislen iade edilemiyorsa bu durumda hediyenin bedeli sebepsiz zenginleşme hükümlerince verilir.

Son olarak hediyelerin geri verilmesinin ne zamana kadar istenebileceğine bakalım. Nişanın sona ermesinden doğan taleplerin zamanaşımını düzenleyen TMK m.123’e göre “nişanlılığın sona ermesinden doğan dava hakları, sona ermenin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” Verilen hediyelerin iadesi isteniyorsa nişanlama sona erdikten sonra 1 yıl içinde bu talep dile getirilmelidir. “Hediyelerin geri istenebilmesi için alışılmışın dışında hediyelerden olması gerekir. Alışılmış (mutad) hediyelerden kasıt; giymekle, kullanmakla eskiyen ve tüketilen eşyalardır. Giymekle, kullanılmakla eskiyen ve tüketilen eşyaların iadesine karar verilemez.

Nişan dolayısıyla verilen hediye, olağan bir hediye ise geri istenemez. Nişanının bozulması nedeniyle mutad dışı hediyelerin geri alınmasına ilişkin davalarda kusur aranmaz. Yargıtay'ın yerleşik uygulamalarına göre; nişan yüzüğü dışında kalan tüm altın, takı ve ziynet eşyaları mutad dışı hediye olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle nişanın bozulması nedeniyle nişanlıların birbirlerine veya ana ve babanın ya da onlar gibi davrananların diğer nişanlıya vermiş oldukları ziynet eşyaları verenler tarafından geri istenebilir.

Hediyelerin verildiği ve iade edilmediği hususu her türlü delille de ispat edilebilir.”( T.C. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi E. 2018/3648 K. 2019/3681 T. 24.4.2019) Yargıtay verilen bu kararında alışılmışın dışında olan hediye kavramına açıklık getirmiştir. Buna göre alışılmış hediyelerden kasıt; giymekle, kullanmakla eskiyen ve tüketilen eşyalardır. Giymekle, kullanılmakla eskiyen ve tüketilen eşyaların iadesine karar verilemez. Nişan yüzüğü dışında kalan tüm altın, takı ve ziynet eşyalar ise alışılmışın dışında hediye olarak kabul edilir.

 

Yazının Devamını Oku

Miras hukukunda terekenin tespiti nasıl yapılır?

26 Mart 2022
Miras hukuku, kişinin ölümünden sonra geride bıraktığı malvarlığı ve bu malvarlığının kimlere nasıl paylaştırılması gerektiğini düzenleyen hukuk dalıdır. Günümüzde oldukça yaygın bir sorun haline gelen terekeden doğan uyuşmazlıklar ve çözümü için başvurulan tereke tespit davaları; her ne kadar taraflarca öne sürülen bilgi ve görgüye dayanarak tereke tespiti açısından mahkemede beyanda bulunulsa da, mahkemece asıl olan terekenin resmi kaynaklardan araştırılması yöntemine başvurulacaktır. Kişinin ölümünden sonra aktif ve pasif malların tamamına tereke adı verilmektedir. Terekede bulunan aktif mallar kişinin; menkul, gayrimenkul ve para iken pasif mallar ise borçlarından ibadettir. Terekede bulunan aktiflerden pasifler çıkarılır, bu işleme ise denkleştirme denir.

TEREKENİN TESPİTİ DAVASI NEDİR?

Terekenin tespiti, mirasbırakana ait malvarlığının tam olarak belirlenmesi ve sonucunda sağlıklı bilgiye ulaşmak için gerekli bir işlemdir. Terekenin tespiti için murislerin açacağı bu davaya, terekenin tespiti davası denilmektedir.

Terekenin tespiti davası hukuki yararı olan kişiler yani mirasçılar tarafından açılması mümkün olan bir dava türüdür. Yasal ve iradi mirasçılar, gerekçe belirtmek suretiyle mirasbırakanın ölümünden itibaren herhangi bir hak düşürücü süreye tabi olmadan terekenin tespiti davasını açabilirler. T.C YARGITAY 2. HD E. 2004/15828 K. 2005/1411 T. 7.2.2005“Terekenin tedbir mahiyetindeki tespit istemi süreye bağlı değildir. Her an için tespit istenebilir. Bu yön nazara alınmadan tespit isteğinin de bir aylık sürenin geçtiğinden bahisle ret edilmesi doğru değildir.” Ayrıca belirtmek gerekir ki mirasbırakacak kişi hayatta iken terekenin tespiti davası açmak mümkün değildir.

Davayı açan mirasçı, dava sürecinde terekeyi yönetmesi için defter tutulması ya da terekeye temsilci atanması talebinde bulunabilir. Terekeyi temsil edecek kişi tayin edildiğinde terekenin korunması görevini üstlenmiş olacaktır. Mahkemelerin iş yoğunluğuna göre bu dava ortalama 1-2 yıl sürebilmektedir. Dava kapsamında bilirkişi raporu istenilecek ve sonucunda mahkeme bilirkişi raporuna bağlı kalmadan terekenin tespitine yönelik karar verebilecektir.

Terekenin tespiti davası, esas olarak mirasbırakanın geride bıraktığı hak ve borçların tamamının tespiti için açıldığından mirasçıların menfaatini koruyan bir dava türüdür. Bu sebeple dava süresinde mirasçıların talep ve beyanları ..” davanın seyrini önemli derecede etkileyebilmektedir. T.C YARGITAY 3.HD, 2015/ 4790E., 2016 / 4296K., 21.03.2016 T.;”.. mahkemece; öncelikle mirasbırakanın terekesi (temlik içi – temlik dışı), taraf vekillerinin beyanına da başvurularak belirlenmeli (HMK. md. 31), tereke kapsamındaki taşınır – taşınmaz mal varlığı hakkındaki bilgi, belge ve kayıtlar dosyaya celbedilmeli, ondan sonra bu ilkeler esas alınarak, tenkis konusunda uzman bilirkişiden yukarıda belirtilen hususları da karşılayacak nitelikte rapor alınarak, net tereke hesabı üzerinden sabit tenkis oranı belirlemek gerekir Görüldüğü üzere Yargıtay kararlarına göre de tereke hakkındaki tüm iddialar, mahkemece resmi kayıtlara erişmek suretiyle doğrulanmaktadır.

 

Yazının Devamını Oku

Murisin haklarının mirasçılara intikali mümkün müdür?

13 Mart 2022
Miras hukuku çok boyutlu ve oldukça farklı alanlara temas eden, her konu özelinde ayrıca hukuki değerlendirme yapılmasını gerektiren spesifik bir çalışma alanıdır.

Bugünkü köşe yazımda sizlerden gelen soruları ve talepleri dikkate alarak, vefat eden kişinin manevi tazminat taleplerine ilişkin haklarının miras yoluyla mirasçılarına intikal edip edemeyeceği konusunda kısa bir değerlendirme gerçekleştireceğim. Zira hukuki açıdan son derece izaha muhtaç bir konudur.

Belirleyici husus nedir?

Hukuki değerlendirme bakımından belirleyici olan husus ise murisin manevi tazminat talebinden doğan haklarının murise özgü kişi hakları mı, yoksa murisin malvarlığı hakları kapsamında mı değerlendirileceği sorununun cevabıdır. Ancak hukuken sorunun cevabı açıktır. Zira kişinin, manevi tazminat talebine ilişkin hakları salt kişiliğe özgü ve bağlı haklardandır. Aslında her ne kadar manevi tazminat talebi maddi açıdan belirlenebilir bir değere tekabül etse keza para ile ölçülebilir olsa da söz konusu talebin temelinde kişinin şahsına yönelik haksız bir eylemin mevcudiyeti söz konudur.

Bu nedenle kişinin manevi tazminat talebi hak sahibinden bağımsız olarak değerlendirilemez. Keza kişiliğe bağlı hakların ölümle birlikte sona ermesi nedeniyle yasal veya atanmış mirasçılara devri ve dolayısı ile miras yolu ile intikal etmesi de olanak dahilinde değildir. Örneğin boşanma hakkı; salt kişiliğe bağlı ve özgü nitelikte bir hak olup kişinin ölümünden sonra ileri sürülmesine hukuk düzeni cevaz vermemektedir. Manevi tazminat talebi de bu minvalde değerlendirilmesi gereken ve hukuki nitelendirme açısından kişiliğe özgü ve kişiliğe sıkı sıkıya bağlı nitelikte haklardandır. Dolayısı ile vefat eden kişinin manevi tazminat taleplerine ilişkin hakları her ne kadar tazminat, niteliği gereği para ile ölçülmesi mümkün olsa da, manevi tazminat talebinin de kişiliğe bağlı haklardan olması nedeniyle talep etme hakkının devri ve miras yolu ile üçüncü kişilere intikal etmesi mümkün değildir.

Türk Medeni Kanunu’muzun 25. Maddesi’nin 4. Fıkrasında açıkça hükmedildiği üzere:

Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez ve miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Dolayısı ile bu noktada; miras bırakanın vefatından önce manevi tazminat taleplerini usulüne uygun şekilde ileri sürmüş olması gerektiğinde bir şüphe yoktur. Örneğin; kişinin şahsına yönelik bir hakarete veya başka bir haksız eyleme maruz kalması durumunda söz konusu haksız fiillerden kaynaklanan manevi tazminat taleplerini vefat etmeden önce ve hukuk düzeninin cevaz verdiği şekilde talep etmiş olması gerekli ve yeterlidir.

Bu anlamda devam eden bir dava söz konusu olduğunda; mahkemece mirasçılara tebligat yapılarak davayı takip etmek isteyip istemedikleri sorulmalıdır. Mirasçılar şayet isterlerse, murisin vefatından önce manevi tazminat taleplerine ilişkin başlattığı hukuki süreci takip etmek ve sonuçlandırmak hakkına sahiptirler. Yine mirasçılar, dava neticesinde muris lehine hükmedilen manevi tazminat bedelinin terekeye istinaden kendilerine ödenmesini talep edebilirler.

Yazının Devamını Oku

Miras hukukunda evlatlığın yeri nedir?

24 Şubat 2022
Hukuk sistemimizde miras, miras bırakanın vefatı ile geçer. Esasen mirasın vefat ile geçeceği kuralının hukukumuzda bir tek istinası vardır ve bu istisna kişinin gaipliğine karar verilmesi durumudur.

Miras kelime anlamı itibari ile de vefat eden kişinin hak ve borçlarını yani terekeyi ifade etmektedir. Bu kapsamda, miras hukuku; kişinin vefat etmesinden sonra vefatına bağlı tasarruflarını, mirasa konu olan mallarının ve varsa borçlarının kanuni mirasçılara ve iradi olarak kişinin kendisinin belirlediği hukuki açıdan atanmış mirasçı olarak ifade ettiğimiz diğer mirasçılara ne şekilde paylaştırılacağını düzenleyen hukuk dalıdır ve spesifik bir çalışma alanımızdır. Aslında toplumumuzda miras hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklar oldukça fazladır. Bu uyuşmazlıkların nasıl ve ne şekilde giderileceği hususunda çok sayıda yasal düzenleme mevcuttur.

Diğer yandan evlatlık kurumu ise asıl olarak sevgi ve şefkat göstermeyi arzulayan ebeveynlerin başka bir kişiyle hukuki prosedürleri yerine getirmek suretiyle altsoy ilişkisi kurmasıdır. Peki, evlatlık, evlat edinenin mirasçısı olur mu? Evlatlığın ne şekilde ve hangi oranda mirasçı olacağı hususunda Türk Medeni Kanunu’muzda yer verilen yasal düzenlemeler konuya ışık tutmaktadır.

Evlatlık, miras hukuku açısından nasıl bir konumdadır?

Kan hısımı olmayıp da zümre mirasçısı olabilen kişiler sadece evlatlık ve kişinin altsoyudur. Zümre mirasçılığı sistemi, basit ve sade bir sistem olmakla beraber kimlerin ne oranda mirasçı olabileceği kolaylıkla hesaplanabilmekte olup hukuk sistemimizde benimsenen sistemdir. Bu anlamda evlatlık, evlat edinene adeta kan hısımı gibi mirasçı olur. Bununla beraber yasal düzenlemelere göre; evlatlık, çifte mirasçılığa sahiptir yani hem onu evlat edinen kişiye hem de biyolojik ailesine mirasçı olur.

Evlatlığın, evlat edinene mirasçı olmasında iki önemli hususa değinmek gerekir, birincisi evlat edinen kişinin vefatı sırasında evlatlık ilişkisinin geçerli olarak kurulmuş ve devam ediyor olması gerekmektedir. Bu şartların gerçekleşmediği durumlarda evlatlık, kendisini evlat edinene yasal mirasçı olamayacaktır. İkinci önemli husus ise evlatlığın mirasçılığının tek yönlü oluşudur. Daha açıklayıcı olmak gerekirse evlatlık, evlat edinenin mirasçısı olur fakat evlat edinen, evlatlığın mirasçısı olamayacaktır.

Evlatlık, evlat edinenin kan hısımlarına veya mirasçılarına mirasçı olabilir mi?

Evlatlık ilişkisi sadece evlat edinen ve evlatlık arasında kurulur. Bu nedenle evlatlık, evlat edinene yasal mirasçı olabilir fakat evlat edinenin kan hısımlarına mirasçı olması mümkün değildir.

 

Yazının Devamını Oku

Mirastan feragat nedir?

10 Şubat 2022
Mirastan feragat; muhtemel ve müstakbel mirasçının, miras bırakana karşı ileri sürebileceği hakkından miras bırakan ile aralarında yapacakları bir sözleşme ile vazgeçmesidir. Feragat edilen şey sanıldığı üzere mevcut bir miras hakkından vazgeçme değil, aksine doğacak miras hakkından vazgeçmedir. Bahsi geçen bu sözleşmeye ise mirastan feragat sözleşmesi denir.

Mirastan feragat işleminde karşı tarafın mirastan vazgeçme iradesi miras bırakan tarafında kabul edilmektedir. Bu sebeple mirastan feragat işlemi, ölüme bağlı tasarruf kapsamında değerlendirilmeyecektir. Buna rağmen miras bırakan açısından, ölüme bağlı tasarruf hükümleri uygulanır. Bunun nedeni ise mirastan feragat sonucunda onun, tereke üzerinde tasarruf imkanının genişletmesini sağlamaktadır.

Mirastan feragat, muhteviyatı gereği sadece miras bırakan ile mirastan feragat eden kişi ve kişiler arasında yapılır. 16/14 sayılı İçtihatı Birleştirme Kararına göre; “Kanunumuza göre mirastan feragat mukavelesi miras sözleşmesinin bir nevinden ibarettir. Bu itibarla mirastan feragat mukavelesinin bütün miras mukaveleleri gibi kanunen resmi vasiyetname şeklinde yapılması gerekir. Bunun sonucu olarak mirastan feragat mukavelesi hariçte düzenlenip noter tarafından onama suretiyle yapılmaz. Resmi senet gibi noterde resen düzenlenmelidir.” Gerek Türk Medeni Kanunu’na gerekse İçtihatı Birleştirme kararına göre mirastan feragat sadece miras sözleşmesi ile yapılmaktadır.

Mirastan feragat sözleşmesi; miras bırakanın, ölüme bağlı tasarrufu mahiyeti taşıdığından diğer ölüme bağlı tasarruflar gibi temsilci kullanmadan yapması gereken bir işlemdir. Mirastan feragat tam anlamıyla vazgeçme anlamında olabileceği gibi kısmen de yapılabilir. Kişi muhtemel ve müstakbel miras hakkından tam anlamıyla feragat ederse, doğacak miras hakkının tamamından vazgeçmiş olur. Fakat kişi kısmi olarak miras hakkından vazgeçerse, miras pay oranı azalır ve mirasçılık sıfatını kaybetmez.

Mirastan Feragat Sözleşmesinin Türleri

Mirastan feragat ivazlı ve ivazsız olarak ikiye ayrılmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

İvazlı miras sözleşmesinde; mirastan feragat eden kişi, miras bırakanın ölümünden önce alacağı veya aldığı bir bedel karşılığında miras hakkından feragat eder. İvazsız miras sözleşmesinde ise tam tersi olarak; miras bırakanın sağlığında hiçbir şey talep etmeden miras hakkından feragat edilir. Kanunen mirastan tam olarak feragat eden kişi veya kişiler mirasçı sıfatını kaybeder. Şayet bir kişi kısmi miras sözleşmesi ile mirastan feragat ederse, mirasçılık sıfatını kaybetmeyecektir. Çünkü kısmi olarak mirastan feragat eden kişinin miras payı azalacak ya da saklı payı korunmayacaktır.

Mirastan feragat sözleşmesi altsoya etki eder mi?

Medeni Kanun’un 528/3’e göre; “Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin altsoyu için de sonuç doğurur…” Görüldüğü üzere kanunumuzda mirastan feragat sözleşmesinin ivazlı olması halinde sözleşmede aksi bir hüküm düzenlenmedikçe, feragat edenin altsoyu da mirasçılık sıfatını kaybedecektir. İvazsız mirastan feragat sözleşmesinde ise mirastan feragat edenin altsoyu bu sözleşmeden hukuki anlamda etkilenmeyecek ve mirasçılık sıfatını kaybetmeyecektir.

Yazının Devamını Oku

Devletin yasal mirasçılığı nedir?

31 Ocak 2022
Bu yazımızda devletin yasal mirasçılığının ne anlama geldiğini ve hangi koşullarda söz konusu olacağına yanıt vereceğiz.

Türk hukukunda vefat eden kişinin ardında yasal ya da atanmış bir mirasçısının olmaması durumunda Türk Medeni Kanun’un 501. Maddesinin “Mirasçı bırakmaksızın vefat eden kimsenin mirası devlete geçer” hükmü gereğince devletin mirasçılığı söz konusu olur.

Devletin mirasçılığının şartları nelerdir?

Devletin mirasçı olmasının ilk koşulu terekenin mirasçısız olduğunun belirlenmesidir. Bu koşulun gerçekleşmesi için birinci, ikinci ve üçüncü zümrelerde herhangi bir yasal mirasçının bulunmaması gerekmektedir. Birinci, ikinci ya da üçüncü zümrede mirasçı bulunsa dahi eğer bu mirasçıların; yoksunluk, çıkarılma, feragat veya mirası ret gibi nedenlerle mirasçılık sıfatlarını kazanamamış ya da kaybetmiş olmaları da, vefat eden kişinin ilk üç zümrede mirasçısı olmadığı sonucunu doğurmaktadır.

Bir diğer koşul ise, vefat eden kişinin vefatına bağlı tasarrufu ile terekenin tamamına atanmış bir ya da birden fazla mirasçının bulunmamasıdır. Şayet terekenin tamamına atanmış bir ya da birden fazla mirasçı bulunuyorsa devlet nihai olarak yasal mirasçı olamayacaktır. Bunun sebebi devletin Türk Hukuku’nda saklı paylı olarak yasal mirasçılığının bulunmamasıdır. Bu düzenlemenin bir sonucu olarak saklı paylı mirasçılığa sahip olmayan devlet, tenkis davası açmak hakkını haiz değildir.

Son olarak, hak sahiplerinin mirasçılık sıfatlarını bildirmesi için Sulh Hukuk Mahkemeleri Hakimi tarafından çağırılmış olması gereklidir. Türk Medeni Kanun’un 594. maddesi hükmü uyarınca, miras bırakanın mirasçısının bulunup bulunmadığının tespiti için ve mirasçılarının tamamı bilinmiyorsa hak sahiplerinin belirlenebilmesi amacıyla, Sulh Hukuk Mahkemeleri Hakimi tarafından ilan yapılmalıdır ve yapılan iki ilan aracılığıyla mirasçılık sıfatı bulunanlar durumu bildirmek üzere davet edilmelidir.

Devletin mirasçılığında hak ve borçlardan sorumluluğu nasıldır?

Bilindiği üzere iradi mirasçılar ve devlet dışındaki yasal mirasçılar terekenin hak ve borçlarından sorumludur. Fakat, devletin mirasçılığında bu durum hukukumuzda farklı bir düzenlemeye tabii olacaktır. Devletin mirasçılığında, devlet terekenin sadece haklarına ve hakları oranında borçlarından sorumlu mirasçı olacaktır. Yani devletin miras bırakanın terekesindeki borçlardan sınırsız bir sorumluluğu olmayacaktır. Medeni Kanun 631/II’ hükmüne göre; “Devlet, deftere yazılmış olan tereke borçlarından sınırsız ve kişisel olarak değil, sadece miras yoluyla edindiği değerler ölçüsünde sorumludur.”

Sonuç olarak devlet; mirasçılıkta, vefat eden kişinin terekesine ait aktif malvarlığı oranında pasif malvarlığından yani borçlarından sorumlu olacaktır.

Yazının Devamını Oku