İlk görüşte ‘sevdalık’

Ukrayna’ya ilk gelişimde Kiev havaalanına iner inmez Nâzım Hikmet’in “Anında sevdalandığını” söylediği bu kente ben de abayı yakmıştım. Güneşte pırıl pırıl parıldayan altın sarısı kubbelerin Dinyeper Irmağı’na yansıyan suretlerinden olduğu kadar, hatta ondan da fazla, Gogol’ün Kiev efsaneleri hakkında yazdıkları etkilemişti beni. Kentin Sovyet döneminden kalma ezici, taş yapılarının önü sıra yürüyüp, geniş yatağında akıp giden ırmağın sularına bakarken, ömrü yolculuklarda geçen Ukrayna kökenli yazarın dünyasında ben de bir yolculuğa çıkmıştım. Bu kez doğu sınırından arabayla girdim Ukrayna’ya.

Haberin Devamı

Kosice’den yola çıktığımızda hava günlük güneşlik, yol tenhaydı. Buğday ve yulaf tarlaları boyunca ilerlediğimiz de oldu, çam ormanlarının içinden geçtiğimiz de. Derken dağlara yöneldik. Temmuz ayında bile dorukları karlıydı. Slovakya’nın bu ücra köşesinde doğanın böyle ıssız, yamaçlara yayılmış koyun sürüleriyle tek tük evlerden ibaret olabileceğini tahmin etmemiştim. Ukrayna’ya girer girmez arazinin engebeli bir görünüm alacağını da... Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlığını ilan eden ama Rus egemenliğinden yakasını bir türlü kurtaramayan 40 milyon nüfuslu bu ülkenin, bayrağının renklerini aldığı mavi ve derin gökyüzüyle uçsuz bucaksız buğday tarlalarından, bir de duvarları fresklerle kaplı, çan kuleleri soğan başlı kiliselerden ibaret olduğunu sanıyordum. Yanılmışım... Yol boyunca çam ormanları, tepelere sırtını dayamış ya da vadilerde gizlenen köyler gördüm. Bir de terk edilmiş harap fabrikalarla kereste yüklü at arabaları. Anayolun kıyısından giden çift, hatta üç atlı arabalar başka bir dünyadan gelmiş gibi sessiz ve yavaştı. Ukrayna’nın hâlâ çağ atlayamadığının en belirgin kanıtıydı.

İlk görüşte ‘sevdalık’


Bir kaza nedeniyle anayolda trafik sıkışınca yan yollara saptık. Sapar sapmaz da çukurların arasından binbir cambazlıkla geçmeye uğraşan şoförün akıl almaz marifetleriyle tanıştık. Yanından geçtiğimiz köylerde tek ya da iki katlı evler harap, insanlar yoksuldu. Komünizm döneminden kalma, artık üretim yapmayan fabrikaların tuğla bacaları sözcüğün tam anlamıyla ‘tüy dikiyordu’ manzaraya. Lviv’e vardığımızda Ukrayna gibi hâlâ yoksullukla mücadele eden, savaş halinin sürdüğü bir ülkede bu denli alımlı, eski ve güngörmüş, böylesine güzel bir kentle karşılaşacağımı hiç beklemiyordum doğrusu. Lviv de Kiev gibi ilk görüşte kendisine çekti beni, cazibesine kapıldım.

İlk görüşte ‘sevdalık’

Haberin Devamı

Büyüleyici güzellik

Lviv gördüğüm diğer Ukrayna kentlerinden çok farklı; dokusu insanı büyülüyor. Rynok alanının dört bir yanını çevreleyen gösterişli yapıların cepheleri mitolojik ya da dinsel konular içeren kabartmalar ve küçük heykellerle süslü. Ortodoks kiliselerin yanı sıra hatta onlardan da fazla Latin Katolik kiliseler var. Ve aslan heykelleriyle iç avlular... Bu heykellerden birini ağzı burnu dağılmış, pençeleri aşınmış bir durumda, Korniakt Sarayı’nın kemerli sütunlarla çevrili iç avlusunda gördüm. Hemen yanı başında, elinde terazi, gözleri bağlı, adaleti temsil eden bir genç kadın heykeli vardı. Aslan egemenliğin simgesiyse, gözleri bağlı genç kadın da bu egemenliğin adil biçimde gerçekleşmesinin simgesiydi.

Lviv’in adı aslandan geliyor ama ortalıkta aslan gibi dolaşan delikanlılar pek yoktu. Buna karşılık Ukraynalı genç kadınların neredeyse tümü çok güzeldi. Onları ziyarete gelen Türk gençleriyle de tanışma fırsatım oldu. Lviv’i tercih etmelerinde kentin turistik yerlerinden, örneğin Rynok alanındaki saray yavrusu malikânelerden çok, canlı gece hayatıyla ucuzluğunun payı olduğunu söylediler. Lokanta ve kahvelerini, her türlü içkinin (Özellikle de meyveli votkanın vişnelisini öneririm) servis edildiği barlarını gençlerin doldurduğu, taş yapılarıyla olduğu kadar yeşil alanları ve parklarıyla da dikkat çeken bir kent Lviv. Burada alışveriş merkezleri, çevre yollar ve gökdelenler yok. Buna karşılık üniversite öğrencileri, çok güzel kızlar, kaliteli lokantalar ve külüstür taksilerle eski tramvaylar var.

İlk görüşte ‘sevdalık’


Tarih boyunca Lviv’de çeşitli din ve ırklara mensup topluluklar, Ermeni, Ruten, Leh, Germen, İtalyan, Yunan, Macar, Rus ve Yahudiler çatışmadan, barış ve huzur içinde yaşamışlar. Çarlık Rusya’sıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kapıştıklarında Galiçya’nın dört bir yanına savrulmamışlar. Ne var ki Lviv 2016’da, kuruluşunun 760’ıncı yılını Rusya ile çatışma ortamında kutlamak zorunda kalmış. Putin’in tutukladığı Ukraynalı aydınların özgürlüklerine kavuşmak için açlık grevini sürdürdüklerini de öğrendim burada.

Rusya’ya karşı öylesine bir tepki vardı ki, Rus propagandası olur gerekçesiyle, tanıtımını yapmak için Lviv’e geldiğim ‘Boğazkesen’ romanımın Rusça çevirisi bile satıştan kaldırıldı. Ama ne gam! Mimari dokusu, tarihi, güzel kadınlarıyla çekici bir kenti keşfetmiş oldum bu vesileyle. Ve birçok kez kuşatılıp paylaşılan Lviv’in 1672’de Osmanlı ordusu tarafından da kuşatıldığını, ama çok az bir para karşılığında kuşatmanın kaldırıldığını öğrendim. Osmanlı buraya pek rağbet etmemiş nasılsa. Bunda yeniçerilerin etkisi olabilir mi dersiniz?

Yazarın Tüm Yazıları