GeriKitap Sanat Ne kendisiyle kavgası bitti ne de kendisine sevdası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ne kendisiyle kavgası bitti ne de kendisine sevdası

Ne kendisiyle kavgası bitti ne de kendisine sevdası
Abone Olgoogle-news

Bir tür deneydi onun yaptığı... Uzandığı kadarıyla hayatı aldı, bir laboratuvar sahasına dönüştürdü, bedenini ve hafızasını bir kadavra olarak kullandı durdu. Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın ‘çaresizlik, suçluluk ve endişe’ içinde yazdığı altı ciltlik, 3 bin küsur sayfalık ‘Kavgam’ serisi, ‘Son’ adlı kitabıyla tamamlanıyor. Knausgaard her kitabıyla hem kendini hem okuru sınadı. Sonuncusunu sıyrıksız atlatmak iki taraf için de kolay olmayacak.

Karl Knausgaard’ın hiçten seçmeli bir mahremiyet testine daha hoş geldiniz. Yazarımız, altıncı ve son yazılı yoklamasında bize çalışmadığımız yerden sormaya devam ediyor. Ezbere dayalı eğitim sistemiyle geçmeye çalıştığımız, adına hayat denen derste hocamız Knausgaard; her zaman olduğu gibi tahta karşısında, tek ayak üzerinde cezalıyız.
Soruları alalım: Doğası gereği birbirine kökten, kandan, karından bağlı olan insanlar, söz konusu kendi hayatının sınırlarını çizmek olunca makası nerede ve nasıl kullanmalı? Bu hayata gözümüzü açtığımız andan itibaren ilişki kurduğumuz insanlardan ödünç aldığımız, bazen de çaktırmadan yürüttüğümüz anlar ve anıların toplamı kadarsak şayet, hayatımızın kaçta kaçı özbeöz bize aittir?
‘Kavgam’ın son ayağı, ilk romanın çıkış öncesi, sırası ve sonrasına odaklanıyor, bu da döngünün kendiliğinden tamamlanmasını sağlıyor. Finale yaklaşan bir dizinin son sahneye geçmeden, karakterlerin nerede başlayıp ne kadar yol aldığını hissettirdiği gösterme amaçlı bir anlatımla açılıyor. Knausgaard’ın, ilk iki kitaptaki kaynağından dökülürcesine yazma hali, yazdıklarının basılır, okunur ve hatta sansasyon içerir halini keşfettikçe istemsiz bir el değiştirmişti. Son kitaptaysa, daha fazla canlarını yakmak istemediği için mesafe koyduğu karakterlerin, hiç olmadığı kadar dibine, içine, bağırsağına kadar giriyor.

SELFIE JENERASYONUNUN BAŞYAZARI
Karl Ove edebiyatı, insan kafatasını iki elinin arasına alıp, önündeki masaya vurarak ortadan ikiye ayırırcasına “içeride ne var ne yok, filtresiz ortalığa saçma hali”. Kendisi dahi altından, arkasından ve içinden ne çıkacağından habersiz, kontrolsüz ve sansürsüz yazdı durdu. Haklı bir sebebi vardı. Ya da öyle olmasa da biz öyle farz ettik. Çünkü buna ihtiyacımız vardı. ‘Selfie jenerasyonunun başyazarı’ unvanını lafın gelişine kazanmadı. İnsanın kat kat giyindiği Instagram filtreleri karşısında, kemik kadar dürüst ve tuğla kadar kalın kitaplarıyla okura iyi geldi. 30 dile çevrilmesi, milyonlarca satması modern insanın açıkları ve açlıklarıyla yakından ilgili bulundu.
Knausgaard’ın çember daralınca bir çıkış bulma gayretiyle yazıya sığınma ihtiyacı, eli kalem tutan her insanın anlayabileceği bir his. Bundandır ki uzaktan bakıldığında fazla içsel ve kişisel kalabilen, altı ciltlik, 3 bin küsur sayfalık bir hikâyeyi, “yer yer orta yaş bunalımı, babalığın ve yazarlığın sancıları, Kuzey kültürüne has ‘duygularını bastırabildiğin kadar güçlüsün, erkeksin’ sendromu” diye özetlemeye kimsenin eli gitmedi. Üstelik, yazarın tüm olan biteni ‘küçük adamın küçük cehennemi’ diye özetlemesine rağmen. Elinde avucunda ne varsa, insanlığın en karanlık düşüncelerini keşfetmek amacıyla kullanması ve bu keşfi kafasına yerleştirdiği bir kamerayla anında ve filtresiz paylaşmasının hediyesini son dönemece kadar yanından ayrılmayan milyonlarca okur olarak aldı.

“Doğru olduğu sürece her şeye dayanabilirim” diyor kitabın başlarında eşi Linsdey, muhtemelen eşi Karl Ove’ın bizlere kendisinin bile farkına varmadığı iç hayatının sırlarını anlattığından habersiz. Altı kitap boyunca, sadece kendisinin ve eşinin değil; babasının, annesinin, ağabeyinin, çoluğunun çocuğunun, belki kendilerinin bile varlığından haberdar olmadıkları kalplerinin derinliklerinde kalmış kilitli odalarda cirit atmamıza olanak sağladı. Bunların sonuçlarından doğan hikâyeyse serinin son kitabına nasip oldu.
‘Son’da serinin başlarında tüm detaylarıyla anlattığı babasının alkolikliğinin, kırık ve boş içki şişeleriyle birlikte yarı intiharının doğru olmadığını öğreniyoruz. Tam da giderayak, buradan sınanıyor Karl Ove. ‘Kavgam’ı ‘Kavgam’ yapan kemik dürüstlük, içeriden un ufak erimeye başlıyor. “Gerçek diye bir şey yoktur. Bizim hayatı, olanı biteni, anları ve anıları nasıl görmeyi ve hatırlamayı nasıl seçtiğimiz vardır”a kadar varıyor mevzu. Kendi canını yakacak kadar dürüst olmasını bizlere satmış, güneşe çıplak gözle bakabildiğini bizlere inandırmışken; önümüze farklı kanıtlar, mektuplar ve ‘ikinci el’ hatıralar serilmeye başlıyor. Hasır altı ettiğimiz, edebiyat bahanesi ve Karl Ove cömertliği sayesinde çayıra salıverdiğimiz ‘röntgenci’ kişiliğimiz, bu esnada bir kez daha yazardan da kitaptan da rol çalmaya başlıyor ve neyin gerçek olup olmadığının pek de bir önemi kalmıyor.

ANNESİ ‘YETER ARTIK, YAZMA BİZİ’ DEMİŞTİ...
Knausgaard yazarak döküldükçe, edebiyat ile ‘hayatın ta kendisi’ arasındaki ince çizgi iyice yamuluyor. Bazen edebiyatın içinden hayat, bazen de hayatın içinden edebiyat çıkıyor. Taklit edenle taklit edilen, masum ile katil, o kadar sık yer değiştiriyor ki “Knausgaard yaşamak için mi yazıyor yoksa yazmak için mi yaşıyor” modern edebiyatın en esrarengiz soru cümlesine dönüşüyor. Hayatını ve ailesini anlattığı kısımların roman malzemesine dönüşmesi ve romanlar çıkmaya başladıkça değişen hayatından bir başka roman daha çıkarması, okuru bir tür labirent sarmalına sürüklüyor. Labirent içinde dolaştıkça daireler çizdiğinizi ve her adımda çemberin biraz daha daraldığını hissediyorsunuz. Ucu ve sonu açıklığa, dereye, tepeye açılan bir labirente hasret; eşinin nasıl da ruh sağlının bozulduğuna, hastanelik olduğuna tanıklık ediyoruz, bir parça suçlu. Teşhis bipolar olsa da ilk Knausgaard romanıyla beraber hayatının içi dışı kalmadan uluorta dökülmesinden kaynaklanan stres ve zorluğun etkisini az çok görüyoruz ‘Son’ kitabı boyunca.

Knausgaard ise kitaplar bir bir piyasaya çıktıkça, zamanında en büyük destekçisi olan annesinin bile “Artık yeter, bir son ver buna, kendini ve bizi düşünmüyorsan, bari çocuklarının geleceğini düşün” demesiyle birlikte durdurabiliyor ancak bardaktan boşanırcasına sağanak yazma halini. Knausgaard bu: Hayatını, çevresini bir arkeolog sakinliği ve derinliğinde kazıyor, kazı buluntularının üzerindeki kiri pası eliyle de olsa temizleme zahmetinde bulunmadan, üst üste koyup en sürrealistinden bir edebiyat inşa etmeye çalışıyor. Karşımıza her seferinde aynı soru çıkıyor: Geçmiş, en geçmiş haliyle, yeniden inşa edilebilir mi? Cevabı, ‘rüzgâr’ rolünde karşımıza çıkan zaman veriyor. Katılaşmadığı gibi, sabitlemeye çalıştığınız ne varsa, bir üfleyişiyle kendi istediği şekli veriyor. Son sözü hep zaman söylüyor.
Son kitap, biraz da altı cilt boyunca yaşadığı evi boşaltırken, depozitosunu kuruşu kuruşuna almaya kararlı kiracı misali, bulduğundan daha temiz bırakma gayretiyle geçiyor. Evin her köşesindeki kameralar tek tek sökülüyor, duvardaki çivi izleri bir bir alçıyla kapatılıyor. İlk romanın ilk cümlesinden bugüne kadar süreçte beliren tüm çizikler ve ayıplar bir gayret aklanıyor. Giderayak, açıklığı ve rahatlığı üzerinde; komşusu bildiği Proust’tan, Cervantes’ten, Shakespeare’den helallik almayı da ihmal etmiyor. Aynı sepete bir helallik de bizden düşüyor.

ALTI CİLDE SIĞAN HAYAT
*Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’ın kendi hayatını kaleme aldığı, toplam altı ciltten oluşan ‘Kavgam’ serisi 2009’dan günümüze 30 dile çevrildi ve 25 uluslararası ödül aldı.
*Serinin ilk kitabı, 2009’da 5 milyon nüfuslu Norveç’te yayınlamdığında 600 bin adetlik bir satış gerçekleştirdi. Yazar, kitap çıkar çıkmaz ailesi ve eşi tarafından mahkemeye verildi.
*Knausgaard, ‘Kavgam’ın ilk cildini bitirdiğinde toplam altı ciltten oluşan 3 bin 600 sayfalık bir kitap yazacağını kendisi de bilmiyordu.

Ne kendisiyle kavgası bitti ne de kendisine sevdasıSON
Karl Ove Knausgaard
Çeviren: Haydar Şahin
Monokl Yayınları, 2020
1000 sayfa, 89 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle