Avrupa’nın vazgeçilmez klasikleri

Önümüzde hem yılbaşı, hem de Kurban Bayramı tatilleri var. En az beş günlük bir program yapabiliriz kendimize. Peki nereye? Hürriyet Seyahat, aralık ayı boyunca, yılbaşı ve bayram tatillerinde olunabilecek en güzel yerleri önerecek sizlere. Bu hafta Avrupa’nın her daim, her mevsim gidilebilecek, vazgeçilmez klasik şehirlerinden başlıyoruz.

Haberin Devamı

VİYANA

Kafeler, müzeler, şık restoranlar


Viyana Avrupa’nın en düzenli ve kompakt şehirlerinden biri. Yaşam çok kolay. Opera binasının önünden (Eski şehri bir halka gibi saran) Ring’in üzerinde devamlı dönüp duran 1 numaralı tramvaya binin. Yaklaşık yirmi dakika içinde şehrin en önemli binalarını göreceksiniz: İçinde Mozart heykeli bulunan Burg parkı ve Efes müzesine ev sahipliği yapan Hofburg Sarayı; Sanat ve Doğa Tarihi Müzeleri, Müzeler Bölgesi, Parlamento, Belediye Sarayı (Rathaus), Viyana Üniversitesi ve Votiv Kilise... Schwedenplatz’a geldiğinizde solunuzda Tuna’nın kanallarından biri kalacak. Burada inip yukarıya Stephansdom’a yürüyün. Şehrin en görkemli katedraline vardığınızda artık tam merkezde ve en hareketli cadde olan Karntner’in üzerindesiniz. /images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680ae

Hemen devamındaki Graben ve Karntner adeta şehrin vitrini. Sadece yaya trafiğine açık bu bölgede hayatın tüm renklerine şahitlik edin, sonra da Mozart Kugeln denilen lezzetli çikolataları mideye indirin. II. Kuşatma esnasında Türklerin getirdiği kahveden sonra ilki 1684’te açılan Viyana’nın ünlü kafelerinden birinde kahve keyfi yapın. Öğle vakti karnınız acıkırsa Viyana’nın en meşhur yemeği olan şinitzeli, patates salatası (Kartoffel Salad) eşliğinde Figlmüller’de (5126177 www.figlmueller.at) yiyin.

Öğleden sonra imparatorların mekanına yolculuk var. Metronun U4 hattıyla Habsburg’ların görkemli sarayı Schönbrunn’a gidin. 8,5 Euro verip İmperial turu yapın. Sonra da şehrin ciğerleri gibi olan Stadtpark’ın hemen yanında yer alan Wiener Kursalon’da klasik müzik dinleyip kulaklarınızın pasını silin (5125790 www.soundofvienna.at). Geç bir yemek yiyecekseniz tercihiniz Fabios (5322222 www.fabios.at) olsun. Yemekler çok güzel ama asıl amaç görmek ve görünmek. Aklınızda olsun tüm Viyana sosyetesi burada.

Viyana’da ikinci bir gününüz varsa sanata zaman ayırın, Belvedere Sarayı içindeki müzede bulunan en çarpıcı koleksiyon Gustav Klimt’in Jugendstil tarzında yaptığı eserler. Eski Ahit kahramanı Judith’in tablosu önünde büyüleneceksiniz. Barok Sanatı bölümü de görülmeli.

Belediye Sarayı’nın karşısındaki Burg Theater’ın içinde yer alan Vestibül (5324999 www.vestibuel.at) restoran şık ambiansı ve lezzetli yemekleriyle hem öğle hem de akşam yemekleri için ideal. Akşam yemeği için gidebileceğiniz ve şehrin 19. bölgesinde bulunan Heuriger restoranların özelliği ise Avusturya’ya özgü mezeler eşliğinde, kendi üzüm bağlarında yapılan şarapları ikram etmeleri. Altes Presshaus Grinzing’deki en eski Heuriger (3200203 www.altes-presshaus.com). Yemek sonrasını bir Fiaker (Fayton) turuyla renklendirebilirsiniz.

Viyana bölgelere ayrılmış bir şehir. Merkez 1. bölge kabul ediliyor ve şehir toplam 23 bölgeden oluşuyor. 3. Viyana’da bulunan, Hundertwasser isimli ünlü mimarın yaptığı 52 evden oluşan bina ilginç dış cephesi ve rengarenk seramikleriyle şaşırtıcı bir yer.

AMSTERDAM

Özgürlük, çeşitlilik ve hoşgörü


Amsterdam içinde kanallar, bisikletler, köprüler, kırmızı fenerli evler olan bir özgürlük, hoşgörü ve çeşitlilik kenti. 145 milletten 720 bin kişinin 400 bin adet bisikletle uyum içinde yaşadığı Amsterdam’da 6800 tane 16-18. yüzyıla ait tarihi bina, 2500 adet kanallarda demirli tekne-ev, 1281 köprü ve 165 kanal var. Kraliçe Beatrix’in ülkesinin bu renkli şehri, deniz seviyesinin 5,5 metre altında yer alıyor. Güzel olan sadece şehrin kendisi değil, soğukların hakimiyetinde olmasına rağmen sıcakkanlı, büyük yürekli, kocaman insanların diyarı olması. Tek çelişki bu kocaman insanların o minnacık evlere sığabilmeleri./images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680b0

13. yüzyılda Amstel nehri üzerinde kurulan ufak bir barajın etrafında gelişmeye başlayan "Amstelledamme " isimli şehir 14. ve 15. yüzyıllarda hızlı gelişen tekne yapımı ve biracılık sayesinde zenginleşmiş. Şehri keşfetmek çok kolay . Önce Ana Tren İstasyonu’nu (Centraal Station) arkanıza alın. Ardından çok sayıda büyük mağazanın yer aldığı, aynı zamanda kanal turu yapan teknelerin kalktığı iskelelerin olduğu Damrak’tan geçin. Birazdan Kraliyet Sarayı ve güvercinleriyle ünlü Dam Meydanı’na ulaşacaksınız. Amacınız farklı bir bölgeyi ziyaretse istasyondan sonra sola kıvrılın. Apayrı bir dünyanın kapıları açılacak önünüze. Kırmızı floresanlı lambalardan dolayı "Kırmızı Fenerli Evler"de iç çamaşırlarıyla müşteri bekleyen hayat kadınlarıyla karşılaşacaksınız. Yürürken Erotik Müze ve Haşhaş Müzesi tabelaları dikkatinizi çekecek, şaşırmayın. Bol miktardaki "Sex Shop"lar sınırların ne kadar zorlanabileceğini gösterecek size.

Amsterdam’a "Kuzeyin Venedik’i" denmesinin sebebi olan kanallar iç içe yarım halkalar halinde şehri kuşatıyor. İmparator (Keizer), Prens (Prinsen) ve Centilmen (Heren) adını taşıyan üç ana kanal diğer kanallarla birlikte sadece şehri süslemekle kalmayıp, kent içi ulaşıma da katkıda bulunuyor. Benim şehirde en sevdiğim yerlerden biri ise Çiçek Pazarı (Bloemenmarkt). Avrupa’nın en büyük çiçek ihracatçılarından biri olan Hollanda’da sabah kesilen çiçekler öğleden sonra kıtanın büyük şehirlerinde satışa sunuluyor. Çiçek Pazarı’nın hemen yanında şehrin gece hayatının hareketli noktalarından biri olan ve adını ünlü ressam Rembrandt’dan alan meydan bulunuyor. Müzeler Meydanı’nda (Museum Plein) sanata ilgisiz olanların dahi ilgisini çekebilecek müzeler var. Van Gogh’un adını taşıyan müzede, dahiliğini tablolarındaki sarıların, yeşillerin, mavilerin coşkusuyla, deliliğini ise kulağının tekini kesmesiyle gösteren sanatçının tabloları dışında Gauguin ve Lautrec gibi çağdaşlarının da eserleri bulunuyor. Yılda bir milyondan fazla insanın ziyaret ettiği Rijksmuseum’da Altın Çağ’a ait eserler sergileniyor. Rembrandt’ın bu müzede bulunan "Nightwatch" (Gece Bekçisi) adlı tablosu dünyanın en önemli eserlerinden biri olarak kabul ediliyor.

EDINBURGH

Malt viski, yemyeşil doğa ve yağmur


İskoçya’nın başkenti Edinburgh, Avrupa’nın sihirli şehirlerinden biri. Tepede yer alan 12. yüzyıldan kalma kalesi, /images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680b2pubları, müzeleri, görkemli binaları ve sürekli yağan yağmuruyla tanınan şehirde bütün önemli yerler yürüyüş mesafesinde. İskoçya deyince herkesin aklına ayrı bir ülke geliyor, oysa yeşilin yerleşik düzene geçtiği bu yer İngiltere’nin kuzeyinde bulunan bir bölge. Edinburgh’un en tepesindeki noktadan başlayıp önce kaledeki manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Muhteşem günbatımlarına sahne olan kale bir volkanik kaya üzerine inşa edilmiş. İçinde bulunan İskoç kraliyet mücevherleri ise nefes kesici.

İngiltere’nin en çok ziyaret edilen ikinci tarihi eseri olan kaleden inerken geçeceğiniz Royal Mile Caddesi ve ara sokaklar hediyelik eşya satan mağazalar ve restoranlarla dolu. Siz onların cazibesine kapılmayı bırakıp yolun sonuna kadar ilerleyin. St. Giles Katedrali’ni de geçtikten sonra karşınıza şık bir bina çıkacak. 1498 yılında IV. James tarafından yaptırılan ve yeni Parlamentonun hemen yanında yer alan Holyrood Sarayı, İskoç tarihine damgasını vurmuş olan kraliçe Mary ile özdeşleşmiş bir yapı. Mary’nin en büyük özelliklerinden biri 1543 yılında sadece dokuz aylıkken İskoçya kraliçesi olması. Halen kraliyet ailesinin yazlık ikametgahı olarak kullanılan binanın belli bölümleri ziyarete açık. İskoçya Milli Galerisi 1300-1900 yılları arasındaki Avrupalı ve İskoç sanatçıların eserlerinin sergilendiği çok güzel bir müze.

İçinde yaşayanların Edinbıra diye telaffuz ettiği Edinburgh’daki Princes Caddesi şehrin en hareketli yerlerinden. Çok sayıda mağaza alışveriş meraklıları için bir cennet gibi. Büyük bir mağaza olan Jenners’ın da bulunduğu caddede yürürken eski şehir sizi tüm görkemiyle tepeden selamlıyor. İskoçya’dan malt viski, tartan dedikleri ünlü İskoç kumaşı ve İskoç yününden yapılmış kazaklar, atkılar, eldivenler alabilirsiniz.

Cüzdanınızı boşalttıktan sonra Princes caddesinin bir arka sokağındaki publarda bira eşliğinde günün yorgunluğunu çıkartabilirsiniz.

Edinburgh’un en iyi restoranlarından biri olan Tower sadece yemekleri değil, ihtişamlı kale manzarasıyla da dikkat çekiyor. Atrium (0131-2288882 www.atriumrestaurant.co.uk) restoran ise Cambridge caddesinde ve organik yemekleriyle takdiri hak ediyor. Akşam yemeği için şık bir restoran istiyorsanız, kalenin yakınında bulunan Witchery (0131-2255613) tarihi atmosferi ve ilginç dekoruyla göz dolduruyor. Haggis isimli İskoçya’ya özgü yemeği deneyebilirsiniz.

İskoçya’ya gitmişken dünyaca ünlü viskilerini denemeden dönmek olmaz. Şehrin yakınında yer alan Famous Grouse 1717 yılından beri eski yöntemle malt İskoç viskisi üreten bir fabrika. Senede iki milyona yakın insanın ziyaret ettiği bu yerde tüm üretim aşamalarını görüp değişik viskilerin tadına bakabilirsiniz.

BARCELONA/images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680b4

Tapas bar paella flamenko


Sırtını dağlara, yüzünü Akdeniz’e dönmüş, İspanya’nın 17 özerk bölgesinden biri olan Katalanya’nın başkenti Barcelona deyince akla, yaşamın tadını çıkarma konusunda uzman insanlar, tapas barlar, paella, flamenko, La Rambla da piyasa yapan yığınlar ve şehrin adeta sembolü olan La Sagrada Familia (Kutsal Aile) katedrali geliyor.

Yüzyıllarca düşman korkusuyla surların içine mahkum edilen Barcelona, 1854’ten sonraki büyüme çerçevesinde, ızgara bir planla geniş bulvarlara, büyük meydanlara ve modern binalara kavuşmuş. Binalar Art Nouveau’nun Katalan versiyonu olan modernisme’nin etkisinde kalmış. Ortaya da dünyanın en fazla Art Nouveau binasına sahip olmakla övünen kenti çıkmış. 1852-1926 yılları arasında yaşayan Antoni Gaudi, şehir için Parc Güell, Casa Mila, Casa Battlo gibi binalar inşa etmiş, en ünlü eseri ise La Sagrada Familia katedrali. Mimarın sağlığında binanın on sekiz kulesinden ve üç cephesinden sadece biri bitirilmiş. Katedral halen bitirilmemiş haliyle çok büyüleyici.

Gaudi’nin eserlerini tavaf ettikten sonra Pablo Picasso’nun müzesini gezin. Ortaçağ’dan kalma üç sarayın restorasyonuyla ortaya çıkan yapıda üç bin eserden oluşan bir koleksiyon var.

Şehrin en kalabalık caddesi La Rambla’nın sonunda bulunan Kristof Kolomb heykeline doğru yürürken, canlı heykeller, çiçek satan dükkanlar, operaya yetişmeye çalışanlar, yoldan geçen insanları seyretmek için kafelere konuşlanmış olanlar, Boqueria isimli çok ilginç pazarda alışveriş yapanlar, Plaça Reial’da keyif çatanlar görsel bir zenginlik katacak yaşamınıza. Dar sokakları geçtikten sonra ulaştığınız Bari Gotic (Gotik Bölge) geçmiş yüzyılların ipuçlarını serecek gözlerinizin önüne. Geceyi isterseniz İspanyol şarapları eşliğinde hoş bir restoranda noktalayabilirsiniz.Cömert bir bütçeye sahipseniz aklıma gelenlerden bazıları şunlar: El Asador de Aranda (Avda.Tibidabo, 31 Tel: 934170115 www.asadoraranda.com), Can Travi Nou (Final c/Jorge Manrique Tel: 934280301.www.gruptravi.com) ve Travi Mar (Maremagnum, Local 110Tel: 932258136.www.barcelonarestaurant.com)

Haberin Devamı

MİLANO

Moda, alışveriş ve opera

İtalya’nın ikinci büyük şehri olan Milano, sokaklarında şık insanların manken edasıyla yürüdüğü bir şehir. Bana göre ilginç olan Milano’nun şehir merkezindeki birkaç yer ve sokak. Öncelikle, Roma’daki Aziz Piyer ve Sevil’deki Katedral’den sonra dünyanın üçüncü büyük katedrali olarak geçen ve inşaatı, 1805’te Napolyon tarafından bitirilen Duomu’yu mutlaka görün. Ardından da Kral Vittorio Emanuele II’nin adını taşıyan ve Galleria olarak geçen pasajda /images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680b6dolanın. Mussolini’nin faşist hareketi başlattığı ve aynı zamanda asılarak teşhir edildiği şehir olanı Milano’daki en önemli binalardan biri de Teatro alla Scala. Ünlü opera binası 1778’de yapılmış. Vaktinde Maria Callas ve Leyla Gencer’lerin seslerinin duvarlarında yankılandığı bu binanın Arcimboldi isimli yeni ve modern bir yapısı geçtiğimiz yıllarda devreye girdi. Muhteşem opera ve baleleri Arcimboldi’de keyifle seyredip, biletleri de önceden internetten satın alabilirsiniz.

Scala’nın hemen yanındaki sokaklar ise ünlü modacılar tarafından parsellenmiş durumda. Adını daha önce orada bulunan bir bankadan alan Montenapoleone, Spiga, Manzoni ve Sant’Andrea sokakları cüzdanı dolu olan alışveriş çılgınlarının cenneti. Sanata meraklı olanlar da Sant’Ambrogio ve San Lorenzo kilisesini, Ambrosiana Sanat Galerisi’ni ve Leonardo da Vinci’nin İsa’nın son yemeğini resmettiği eserinin olduğu Santa Maria delle Grazie kilisesini ziyaret edebilirler

Milano Galleria’da kahve içmek istiyorsanız Bar Si veya Zucca’da oturun. Yemek için pasajın açıldığı 1867’den beri hizmet veren ve şehrin en iyi restoranlarından biri olan Savini’yi tercih edin. Şehrin en güzel pastanelerinden biri olan, çikolatasıyla ünlü Cova Montenapoleone’de bir aperitif veya bir kadeh şampanya içerken etraftaki moda gurusu insanları seyredin. Milano’da Bulgari’nin yeni açtığı otel şu anda çok gözde olsa da Excelsior Hotel Gallia’yı tavsiye ederim.

BERLİN

Bazen doğuda, bazen batıda


Hitler’in başkent için biçilmiş kaftan olarak gördüğü Berlin 1237’de kurulmuş ve adı bataklık anlamına gelen bir şehir. Geçmişte Prusya’ya da başkentlik yapmış olan Berlin her zevke hitap eden, modadan kültüre, politikadan sanata her alanda ön plana çıkan bir yerleşim. 1989’da yıkılan duvarın ardından ülkenin yeni başkenti olan Berlin’de kısaca Ku’damm dedikleri Kurfürstendamm bölgesi şehrin ana merkezini oluşturuyor. Şık dükkanlar, kafeler ve Avrupa’nın (Londra Harrods’dan sonra) en büyük mağazası olan 60 bin metrekarelik KaDeWe’nin de bulunduğu cadde alışveriş düşkünlerinin gözdesi. Cadde üzerindeki Kaiser Wilhelm Kilisesi ise 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı acıların sembolü olarak restore edilmemiş bir biçimde duruyor. 1943’te bombaların kurbanı olan binanın yanına modern bir çan kulesi dikmişler.

Berlin’deki en ünlü bina hiç şüphesiz Parlamento Binası (Reichstag). Fransızlardan aldıkları savaş tazminatlarıyla 1894’te yapılan binanın cephesine 1916 yılında "Alman Halkına" yazısını ilave etmişler. Geçtiğimiz yıllarda ünlü İngiliz mimar Sir Norman Foster’ın binaya yaptığı modern bir cam kubbe Parlamento’ya bambaşka bir hava katmış. Sıra beklemeyi göze alırsanız, para ödemeden binanın tepesine çıkıp yüzde 30’u yeşilden oluşan bu şehrin manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

1795’de tamamlanan ve Atina’daki Akropol binasının girişindeki yapıyı anımsatan Brandenburg kapısı da şehrin en önemli sembollerinden. Brandenburg’un hemen yakınındaki diğer bir eser ise 2700 kolonun değişik boylarda sıralanmasından oluşan Yahudi Anıtı. Nazi döneminde Berlin’de 170 bin Yahudi varmış, sadece beş bini kurtulabilmiş. Şehirde bulunan Yahudi Müzesi insanoğlunun bazen ne kadar acımasız olduğunu gösteren en güzel örneklerden.

17. yüzyılın sonlarından kalma Gendarmenmarkt (Jandarma Pazarı) Berlin’in en güzel meydanlarından biri. Tam ortada konser salonu, bir yanda Fransız diğer yanda Alman Katedralleri meydanın önemli yapıları. Meydanın etrafındaki sokaklar ve Oranienburger Caddesi de Berlin’deki gece hayatının baş aktörlerinden. Postdamer /images/100/0x0/55eb07e9f018fbb8f8a680b8Meydanı’nda bulunan Adagio gece eğlenmek için tercih edebileceğiniz bir mekan.

Berlin sokaklarında dolaşırken artık duvar kalmadığı için ne zaman doğuda, ne zaman batıda olduğunuzu anlamıyorsunuz ama aklınızda olsun sadece Doğu Berlin’de tramvay var. Sosyalist döneme ait binaların yer aldığı Alexanderplatz civarında, şehrin en eskilerinden Nikolai Kilisesi ve Kırmızı Belediye binası bulunuyor. Yine bu bölgedeki 365 metrelik TV kulesi açık havalarda 40 kilometreye kadar görüş imkanı sağlıyor. Döner kulenin kafesinde içkinizi yudumlarken şehri kuşbakışı seyredebilirsiniz. Berlin’de Müze Adası denilen yerde şehrin katedrali (Berliner Dom) ile önemli müzeleri bulunuyor. Bunlardan biri olan Bergama (Pergamon) Müzesi ise sadece şehrin değil, ülkenin de gözbebeği.

Şehrin en iyi restoranları ise şunlar: Vau (+49-30-2029730 www.vau-berlin.de) Borchardt (+49-30-188-6262) Lorenz Adlon (+49-30-22620 www.hotel-adlon.de) Margaux (+49-30-2265-2611 www.margaux-berlin.de) Boca di Bacco (+49-30-2067-2828 www.boccadibacco.de)

Yazarın Tüm Yazıları