• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Erkek milleti evde çok kalmamalı

    Ebru Şancı, özel hayatıyla ilgili dobra dobra konuştuğu çok ilginç bir röportaj verdi Behlül Aydın’a.
    Her satırından mutlu bir birlikteliğin ayrıntıları ve samimiyet akıyor.
    Futbolcu eşi Alpaslan Öztürk’ün milli takıma seçilince yaptığı zıplamalı sevinç gösterisinin videosunu anlatıyor mesela:
    “Kızdığı zaman çok kızar. Sevindiğinde de çocuk gibidir. Çok duygusal bir insan. Yengeç burcu. Her şeyi en uçta yaşıyor. İzleyince gözlerim doldu. O kadar iyi biliyorum ki nasıl emek verdiğini... Hiçbir zaman ‘Onu aldılar, beni almadılar’ demedi. Hep ‘Allah bana ne zaman nasip ederse o zaman olacak’ dedi. Nasip bugüneymiş...”
    İnsan onlarla birlikte seviniyor.
    Karı-koca birlikte atlattıkları zor günlerden bahsediyor Şancı:
    “Alpaslan, 6 ay top oynayamadı. Televizyondan arkadaşlarının maçını izleyip çocuklarının gazını çıkarıyordu. 1 sene boyunca 1 lira bile kazanmadı. Arkasında durmam gerekiyordu. En ümidi kestiği zaman bile ‘Sen yaparsın, sende yetenek var’ dedim...”
    İnsan onlarla birlikte üzülüyor.
    Evinin dağınık olmasını o kadar rahat anlatıyor ki:
    “Valla hep böyle dağınık. 3 çocuklu, 5 köpekli bir ev bu. Nasıl toplayalım?”
    İnsan onlarla birlikte gülümsüyor.
    Fakat Ebru Şancı durup durup bu güzel tabloyu bozan tuhaf bir laf ediyor eşi için: “Alpaslan aslında benim eserim...”
    Dedim ki “Senin dişlerini yaptıralım. O gün 32 dişini yaptırdık. Sonra burnunu yaptırdım. Şu an olduğundan bambaşka bir adam. Alpaslan aslında benim eserim.”
    Bir yanıyla güzel bir laf:
    “Aslında benim eserim”.
    İnsanın sevgilisine, hayat arkadaşına, eşine katkıda bulunmasından, onun kendisini geliştirmesine, kendini aşmasına yardımcı olmaktan daha doğal bir şey yok elbette.
    Eşini bir sanat eseri, bir tablo gibi gördüğüne dalalet. Ama böyle ifade edince canım tabloya atılan o son yanlış fırça darbesi gibi oluyor.
    Söyleyiş biçimi önemli. “Benden önce hiçbir şey değildi” altyazısı hiçbir şekilde taşımamalı.

    Kocam gelince sevgilim gelmiş gibi oluyor

    Fazıl Say ile Ece Dağıstan’ın memleket meselesi haline gelen “ayrı evlerde yaşayan çift” konsepti henüz bir ceza; yayın yasağı falan almadı.
    Türk aile yapısına tehdit, gençlere kötü örnek olmaktan başları yanabilirdi, iyi yırttılar.
    Nitekim kötü örnek olmuşlar bile.
    Ebru Şancı da futbolcu eşi Alpaslan Öztürk ile 5 yıldır ayrı evlerde yaşıyormuş.
    “Kocam gelince sevgilim gelmiş gibi oluyor. Çünkü biz 3 günden fazla bir arada kalamayız. Evde erkek çekilmiyor. Bence erkek milleti evde çok kalmamalı” diyor Şancı.
    Al sana nur topu gibi bir tartışma konusu daha:
    Erkek milleti evde çok kalmalı mı, kalmamalı mı?
    “Kocam gelince sevgilim gelmiş gibi oluyor” diyor Şancı.
    Kadın çoluğu çocuğu toplayıp gidemeyeceğine göre... Erkeğin arada kaybolması aşkı taze tutmanın formülü olabilir mi?
    Dedim ya çok enteresan bir röportaj olmuş.

    Ya gerçekse?

    Kayseri’de çocuklarıyla çöpte yemek arıyor gibi
    yapan dilencilerin rezidansta kaldığı ve “işe” taksiyle gidip geldikleri ortaya çıktı.
    İnsan sevinse mi üzülse mi şaşırıyor.
    Yine de dilenen birini görünce baş edemediğim o soru içimi kemirmeye başlıyor; hatta bazen bir ton yol yürüdükten sonra geri döndüğüm oluyor:
    Ya gerçekse?

    Hayır, çok mu ağır?

    Maske karşıtları sosyal medyada yine gündem oldu. Bu kadar çok olabildiklerine şaşırıyorum. İşyeri kapanan insanın protestosunu anlamak çok mümkün.
    Çünkü ortada maddi bir zarar var.
    Ama maske takmamak için bu çaba niye? Taksan ne kaybedeceksin? Çok mu ağır?
    Eve varınca çıkarırsın, olur biter.

    Yazının devamı...

    Bu kaçıncı salgın?

    Sultanahmet’in en şenlikli sokağı İncili Çavuş. Atmeydanı’nda Ayasofya’ya sırtınızı verin, sağ çaprazınızda Yerebatan Sarnıcı kalıyor. Sarnıcın hemen yanından girilen sokak. Yol boyunca tepenizden rengârenk avizeler sarkıyor; sağlı sollu kafeler, barlar... Normalde bu mevsimde gürültücü İspanyol gençleri çoktan doldurmuş olurdu buraları. Şimdi şamatacı İspanyollar yerine korona kol geziyor sokaklarda. Üstelik ramazanın birinci günü.

    Garsonlar, şefler, müdürler, ellerinde telefon, Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı ramazan tedbirlerini takip ediyor. Ohh... Neyse ki şimdilik tam kapanma yok. En azından paket servise devam edebilecekler.

    Ne salgınlar, ne vebalar, ne koleralar gördü bu meydan. Bunu da atlatır elbette.

    Kendi bölümündeki avizeleri limon kasalarını boyayarak yapan Fuego Kafe’de soluklanmaya karar veriyoruz.

    “Americano biraz uzun sürer. Kahve makinesinin ısınması lazım. Malum, müşteri az, bu makine de çok elektrik yakıyor. Kapatıp tasarruf yapıyorum” diyor işletmeci Heybet Bey. 10 senedir bu sokakta. Şimdiye kadar hiç böyle bir dönem yaşamadığını anlatıyor: “Kısıtlamalar gelir, sonra gevşer. Bizim asıl korkumuz uçuşların iptali. Rus turist çekilirse asıl o zaman biteriz” diyor.

    ÖNERECEĞİM AMA UTANIYORUM...

    Hakikaten de yürüdükçe fark ediyorsunuz: Eğer koca sokakta 10 masa doluysa bunun 8’i Rus. Yalnız fiyatlar uçmuş, her şey çok pahalı. Pizzalar 46-54, iskender 65 lira. Sadece Fuego’da değil, bütün Sultanahmet’te durum böyle. Herhalde dövizin delirmesiyle ilgili.

    Birkaç yerden birkaç şey önereceğim ama insan utanıyor: 90’ların ortasında burada bir Rumeli Kafe vardı. İç mimarisi, dekorasyonu çok hoştur. O yıllarda İstanbul’da ‘kir royale’ içebileceğiniz, daha doğrusu bunun nasıl bir kokteyl olduğunu bilen iki-üç yerden biriydi. Kapanmış, Mozaik restoran olmuş. Bir karides tabağı 190 lira.

    HAYAT VE NEŞE FIŞKIRIYOR

    Aşağıda Yerebatan Caddesi’nde Vogue Oteli’nin bahçesi çok şık mesela. Tedbirlerden sonra mutlaka gitmek lazım ama bir imambayıldı (onu da ‘imam’s favorite’ diye çevirmişler) 45 lira. “Üçgen Sinop mantısı yiyin” diyeceğim, porsiyonu 60 lira.

    50 metre ötede Lekker Cafe var. Kendi küçük meydanı falan, çok şirin. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamazsınız. İçki menüsüne göz atıyorum, Rusların laps diye devirdiği her kadeh viski 80 lira.

    “Kybele’de mutlaka tahinli dondurma tadın” diyeceğim ama porsiyonu 45 lira. Hemen yanında Barbecue House var. Testi kebabının vejetaryen versiyonunu yapıyorlar. Yahu manavı mı koydun içine: 90 lira!

    Kızamıyorsunuz da. N’apsınlar? Günde 3-5 masayla koca dükkânın masrafını karşılamaya çalışıyorlar. 

    Karşılayamayanlar mı? Onlar kapanmış: Meydandaki Dragon Çin lokantası, Türkistan Aşevi,  Masal Restaurant, Dubb Hint Lokantası, Why Not Cafe, burgerci Sultan, Sure Kafe...

    Yine de hayat ve neşe, bulduğu her çatlaktan fışkırıyor burada. Horasan Kebap’ın önünde sokak çalgıcılarının oynak melodileriyle eğlenen turistleri görünce ister istemez yüzünüz gevşemeye, gülümsemeye... Aa! Omuzlarınız durduğunuz yerde yukarı aşağı oynamaya başlıyor.


    35 YÜZYILLIK TARİH

    Hipodrom olarak da bilinen At Meydanı bu ramazan buruk. Toplu iftar sofraları, Türk-turist iletişimi, seyyar hediyelik satıcıları, kitap reyonları falan yok. Meydanda ziyaretçiden çok polis var.

    Yine de yüzyılların biriktirdiği bambaşka bir manyetiği var buranın. Romalılar boşuna Milion Taşı’nı dikip ‘dünyanın merkezi’ dememişler. Onca imparator, onca padişah, isyan, fetih, işgal, kurtuluş... 35 yüzyıl önceden kalma Dikilitaş’tan İtilaf işgaline direnen Halide Edip’e kadar koca bir geçmiş... Görmeye hevesli gözlere, duymayı isteyen kulaklara her adımda başka bir şey fısıldıyor.

    Yeryüzündeki en kadim meydanlardan birine sahibiz. İster kısıtlamalarda vakit geçirmeye gidin, ister pandemi sonrası için şimdiden nokta atışı adreslerinizi belirleyin. 

    Yazının devamı...

    Hiç acımadı ki

    PANDEMİ GÜNLÜĞÜ

    ◊ Önce e-devlet’te kendinize bir e-nabız hesabı oluşturuyorsunuz. Uygulamayı telefonunuza da indiriyorsunuz.

    ◊ Uygulama size evde aşı olma hakkınızın olup olmadığını, aşıyı hastanede mi aile hekiminde mi tercih edeceğinizi soruyor.

    ◊ Bunları ve randevu tarihini/saatini ayarlıyorsunuz ve BioNTech mi Sinovac mı, hangi aşıyı tercih ettiğinizi belirtiyorsunuz.

    ◊ Ben BioNTech seçtim ama nedenini sormayın. Hiçbir tıbbi gerekçem yok. Çok yoruldum anlamadığım bu konuda izahat vermekten.

    ◊ Benim hastanem Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ydi.

    Geç kalmıştım ama sorun çıkarmadan yardımcı oldular.

    ◊ Bir form doldurup imzalıyorsunuz.

    Kuyruk yok, bekleme yok. Hemen aşının yapılacağı odaya yönlendiriliyorsunuz.

    ◊ Oradaki sağlık çalışanı herhangi bir kronik rahatsızlığınızın, alerjinizin olup olmadığını falan soruyor.  Aşı hiç acıtmıyor.

    ◊ “Hangi aşıya daha çok talep var?” diye sordum. “Yüzde 50-50 gidiyor şimdilik” dedi hemşire hanım.

    ◊ Aşıdan çıkınca 15 dakika dinlenmenizi istiyorlar. “Tamam, ben zaten kapının önünde olacağım” diyerek kaydım. 

    ◊ Aşıyı vurulurken hissetmedim bile.

    Ama sonra eve gelince üstüme bir ağırlık çöktü, şöyle biraz uzandım.

    ◊ 6 saat sonra uyandığımda dayak yemiş gibiydim.

    Gündüz hiç acımayan aşının yapıldığı yer şimdi ağrıyordu.

    ◊ Grip olmuşum da tahriş olmuş gibi yutkunurken boğazım acıyor, eklemlerim gıcırdıyor, kaslarım çekiliyordu. 

    ◊ Biraz daha uyuyayım dedim, bir uyandım 10 saat daha uyumuşum...

    Ama kalktığımda artık hiçbir şeyim kalmamıştı.

    28 gün sonra ikinci dozu vurulmam gerekiyor. Aynı hastane değil, BioNTech bulunan herhangi bir yerde olabilirmiş.

    Mehmet Ali ne şanslı adam

    Kıpır kıpır hallerine alıştığımız Mehmet Ali Erbil’in hasta, halsiz, zayıf halleri hepimizin içini burkuyordu.

    Neyse ki sağlığı iyiye gidiyor, “Söylemezsem Olmaz” programına katılıp eski eşleriyle ilişkisini anlattı.

    “En çok denize, havuza girmeyi özledim. Aşkı da tabii... Eski eşlerimin hepsi yanımda. ‘Seviliyorum’ duygusunu hissettirmeleri çok güzel. O duyguyla bağlanıyorsun hayata.”

    Mühim olan birlikteyken değil, ayrıldıktan sonra o insanları bir araya getirebilmek.

    Eski eş, eski sevgili hukukunun ve vefasının devam edebilmesi.

    Ne şanslı bir adam ki doğru insanları bulup, doğru davranıp bunu başarabilmiş.

    AÇIKLAMA KARNESİ

    ◊ Sevgililik: (Sevgilisini ilgilendirir)

    ◊ Eski sevgililik: 10

    ◊ Şans: 8

    ◊ Tıbbi görünüm: 10

    Sıra Gökhan’da

    Ünlü müzisyen Gökhan Özoğuz, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı da etiketleyerek bir tweet attı.

    Üslubu, lisanı biraz nasıl desem...

    Bir bakanı muhatap alarak konuşuyorsanız tepeden bakan, lakayıt.

    Aşıları etrafa saçmadan bir de bizi mi aşılasanız acaba?” diye soruyor Koca’ya.

    “Etrafa saçmadan” dediği, “Libya’ya, şuraya, buraya göndereceğinize” demek.

    Olabilir, ülkenin aşı paylaşım politikasını eleştirebilirsin. Ama dili bu olmamalı bence.

    “Boş boş kapanacağımıza bir de onu mu denesek?” diye devam ediyor Özoğuz.

    Bence bunu sormanın da daha az tahrik edici yolunu bulabilirdi.

    Fakat Bakan’dan çok sakin, olgun, kucaklayıcı ve teşvik edici bir cevap geldi: “Gökhan Bey kardeşim, sorumluluk suçlamak manasına gelmez. 84 milyon beraber artırmadık vaka sayılarını ama birlikte mücadele etme sorumluluğumuz var. Destek olacağınızdan şüphem yok...”

    Bir kere hem “bey” diyor, hem “kardeşim” diye hitap ediyor. Saygılı ve samimi. Polemiğe girmeden meseleyi anlatıyor ve destek çağrısında bulunuyor.

    Gökhan Özoğuz’a aynı kalibrede bir cevap çok yakışır.

     

     

    Yazının devamı...

    Bütün beyaz yakalılar blogger mı olacak?

    PANDEMİ GÜNLÜĞÜ

    Bundan sonra işe gider miyiz, gitmez miyiz?
    Hiç mi gitmesek yoksa haftada iki gün gitsek mi daha iyi?
    Peki normal ofis mi, yoksa günlük kiralanabilen ofisler mi?
    İşletmenin ofis masrafları azalıyor... Evden çalışınca artan masraflar için personele ayrıca destek verilmeli mi?
    İşe gidiş yok, dönüş yok, akşam trafiği, öğle tabldotu yok...
    Bilgisayarın yanında olduğu sürece ister evden eşofman altıyla, ister tatil köyünden mayoyla katıl toplantıya...
    Yani artık bütün beyaz yakalılar oturduğu kafede işini yapabilen blogger’lar gibi mi olacak?
    Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, beyaz yakalıların çok tartıştığı bu “uzaktan çalışma” meselesine tıbbi açıdan girdi.
    Böyle bir otoritenin tartışmaya katılması önemli.
    Profesör Ceyhan karantinanın en başından beri söyledikleri her aşamada doğru çıkan, saygınlığını sürekli artıran bir isim.
    Ceyhan, eğer insanların işyerine gitmesi elzem değilse uzaktan çalışmanın özendirilmesi, zorlanması gerektiğini söylüyor.
    Kademeli mesai ile birlikte bunu, pandemiye karşı alınabilecek en etkili önlemler arasında gösteriyor.
    Bu görüş tıbbi zemin bulup yaygınlık kazanırsa asıl o zaman çalışma hayatımızın sonsuza kadar değişeceğinden bahsedebiliriz.
    Bakalım Ceyhan yine, daha doğrusu ne zaman haklı
    çıkacak?

    Sen ne güzel bir insansın

    ◊ Lenf kanseri nedeniyle kemoterapiye başlayan... “Her şey böyle güzel ilerlerse 4 ay sonra işimin başına dönerim” diyen “Çok Güzel Hareketler 2” oyuncusu Arif Güloğlu...
    ◊ İki köpeği komşusu tarafından vurulunca...
    “Ben onları yavruyken almıştım. İkizlerim doğumda ölmüştü. Beni onlar avutuyordu” diyen Antalyalı hayvansever Arif Akbayır...

    Kim bu Haldun?

    Bu hafta spotlar Serenay Sarıkaya’nın “İlişki yok, arkadaşız” dediği Haldun Demirhisar’ın üzerinde.
    Herkes bu kapı gibi, 2’ye 2 ebattaki iş insanının kim olduğunu merak ediyor.
    Bennu Gerede’nin eski sevgilisi. Yılların Alaçatılısı. Hatta Alaçatı’nın “cool” mahallesi Hacımemiş’in kurucuları arasında.
    Sürekli Crocs terlik ve şortla dolaşır, hem köylüyü hem sonradan yerleşen herkesi tanır.
    Zaten Hacımemiş’in dönüşümü de Haldun Demirhisar’ın meydandaki Dutlu Kahve’yi alıp gurme bir restorana çevirmesiyle başlıyor.
    Onun dışında yan yana kafesi, restoranı, oteli, gece kulübü ve atölyesi var Demirhisar’ın.
    Kuum Beach ve Plage Isolee gibi yerleri işletti, ünlü The Stay otelinin ortaklarından.
    Hacımemiş meydandaki atölyesinin ismi Deli İşi. Alaçatı’da oturduğunuz pek çok masa ve sandalye bu atölyeden çıkma.
    Hepsi eski gemi parçalarını geri dönüştürerek üretildi. Anlayacağınız, gemiler konusunda biraz takıntılı biri.

    Ulen Musk!

    2030’da Mars’ta ilk insan yerleşkesini kurmaya hazırlanan Elon Musk kendisini Twitter’da “Mars İmparatoru” ilan etti.
    Yeni unvanını da hesabının başına yazıp 56 milyon takipçisiyle paylaştı: “Imperator of Mars”...
    Bir akıllı bunu zannediyorduk, o da deli çıktı.
    Yakında adına para da bastırırsa şaşırmayın:
    Marscoin.
    İnsanda şöyle okkalı bir mektup yazıp façasını bozma isteği uyanıyor:
    “Ben ki Dünya’nın, Mars’ın, tekmil Güneş Sistemi’nin.
    Ve dahi Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin padişahıyım.
    İşittim ki Mars’ta imparatorluk ilan etmişsin
    Senin adını, Kuzey Merkür Türk Cumhuriyeti’nde parka bile vermeyiz biz
    Yıkıl, melun.”

    Yazının devamı...

    Turizmde geri sayım

    Pandemiye muhteşem başlamıştık. Virüs bize geç gelmişti.

    Önümüzde İtalya, İspanya gibi ülkelerin deneyimleri vardı, onlardan ders alıp 2 hafta önceden önlemler alabiliyorduk.

    Yabancı haber kanalları Türkiye’ye gelip başarı sırrımızı araştırıyordu.

    İnsanlarımız da daha ciddi, bu kadar bıkkın değildi. Evine aldığı suyun damacanasını bile dezenfekte ediyordu.

    Sonra bütün tedbirlerimizi birer birer saldık.

    Pandemiyi hayatın olağan bir parçası, açıklanan ölüm sayılarını akşam haberleri olarak algılamaya başladık.

    Taziye benim, doğum günü senin, düğün benim, dernek senin gezdik dolaştık. 

    Bütün uyarılara rağmen sokaklara çıktık, alışverişe, tatile gittik, kalabalık ortamlara girdik.

    Sonuçta günlük vaka sayısını 1000’ler düzeyinden 50’ye katladık.

    Vaka sayısında dünyada üçüncüyüz. İkinciliğe yükselip yükselmediğimiz tartışılıyor.

    Kıyaslandığımız ülkeler ABD ve Hindistan. Birinin nüfusu 4, ikincininki 15 katımız. 

    Bu, işin kendi sağlımızı ve sağlık çalışanlarını ilgilendiren yönü. Ama işin bir de turizm yanı var.

    Sezonun başlamasına 1 ay ya kaldı ya kalmadı.

    Mesela siz, tatile çıkmak isteseniz...

    Almansınız, semtinizdeki turizm acentesine gittiniz...

    Dünyanın en çok vakası olan üçüncü ülkesini tercih eder miydiniz?

    Yeryüzündeki cennet de olsak, acentede size söylenecek bu bilgi, son anda fikrinizi değiştirip direksiyonu başka istikamete çevirmenize neden olmaz mıydı?

    Rakiplerimiz Yunanistan, İspanya, Mısır gibi ülkeler bunu kullanmayacak mı?

    Elbette kullanacaklar.

    Bu kültürel fırsatı değerlendirelim

    O yüzden ramazan müthiş kültürel bir fırsat.
    Bizim toplum olarak zaten içe döndüğümüz, dünyevi keyiflerden kendimizi alıkoyduğumuz bir dönem.
    Yani şunu söylemek istiyorum:
    Kültürel kodlarımız da çok müsait.
    Pandemi olmasa da zaten birçok mekân Ramazan tatiline/tadilatına girişecekti.
    Aşılanan oranı gittikçe yükseliyor.
    Şurada yapmamız gereken, 1 ay daha dişimizi sıkıp vaka sayılarını düşürmek, o sırada aşılayabildiğimiz kadar insanı aşılayabilmek.
    Aman şu Ramazan önlemlerine sıkı sıkıya sarılalım.
    Yoksa bu yıl ülkemizi turistik açıdan pazarlamamız çok zorlaşacak.

    Kemal ile Kâmil

    Orhan Pamuk’un yeni romanı “Veba Geceleri”nde “Kolağası Kâmil” karakteriyle Atatürk’e gönderme yaptığı tartışılıyor.
    E nasıl tartışılmasın?
    Tesadüfe gel: Biri Kemal. Öbürü Kâmil.
    İkisi de çocukluğunda tarlada karga kovalıyor.
    İkisi de askeri eğitim alıyor.
    İkisi de bıyıklarını yukarıya tarayan gençler. İkisi de bir gün memleketin başına geçiyor. Bu eser Pamuk’a bir Nobel daha getirir mi, bilmiyorum.
    Yukarı kıvrılan bıyık ve karga metaforlarına batılıların ne kadar hâkim olduklarını, bundan etkilenip etkilenmeyeceklerini de bilmiyorum.
    Bildiğim tek bir şey var: Türk sokağı bunu hiç birbirine karıştırmaz, “kemal” denince başka şey (Arapçada aynı kökenden gelmesine rağmen) “kâmil” denilince bambaşka bir şey anlar.

    Ben gördüm, siz?

    Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” oyunu, film oldu. Ecem Erkek’in oyunculuğuna lafım olamaz tabii.

    Ama talihsiz bir durum:

    İster istemez Ecem Erkek’i duayen oyuncu Demet Akbağ ile kıyasladım.

    Belki araları birkaç yıl daha açık olaydı...

    Benimki daha ziyade “çok sevdiğiniz bir şey”e sadakat.

    Bir şarkıyı, türküyü, filmi, oyunu birinden çok sevdiysem artık ondan sonra yapılanlara bakmak, dinlemek bile “ihanet” gibi geliyor.

    Hiç gülmeyin, “seyirci sadakati” diye bir şey olmalı bence.

     

     

     

    Yazının devamı...

    Horlayan misafiri bir daha eve sokmam


    ◊ Hangisi daha gurur verici: Bir siyasi liderin “Bu halkın Seda Sayan’ı neden sevdiğini anladığımız gün, seçimi kazanacağız” demesi mi, üst üste en güvenilen yüz seçilmeniz mi?
    - Üst üste en güvenilir isim seçilmem. Ağır bir yük aslında. Güvenilir erkek değil, güvenilir kadın değil, sanatçı değil, siyasetçi değil... En güvenilir yüz. Hem gurur verici hem iyi bir ego yani...
    ◊ Hayatınız film olsa nerede başlardı: Kadırga’da mı, assolist olarak ilk sahneye çıktığınız Stardust Kulübü’nde mi?
    - Kesinlikle Kadırga’da. Çünkü ben Eyüpsultan’da doğdum ama çocukluğumun ve genç kızlığımın büyük bölümü Kadırga’da geçti.
    ◊ Altı kaynana sahibi oldunuz, gelin-kaynanaların yarıştığı bir programı sunuyorsunuz, şimdi oğlunuz Oğulcan’ın da bir ilişkisi var. Kaynana olmak mı, gelin olmak mı?
    - Artık kaynana olmak. Ama benden çok iyi bir kaynana olur, ona inanıyorum.
    ◊ “Sabahların Sultanı” lakabınız da var, geç saatte yayınlanan programlarda da bulundunuz. Sabah seyircisi mi, gece seyircisi mi?
    - Gündüz seyircisinin başka bir tadı var. Bayağı çocuk büyüttüm ben! 27 yılımı verdim. O yüzden her zaman gündüz kuşağı.
    ◊ Geçmişe baktığınızda hangi polemiğinizi lüzumsuz buluyorsunuz: Erol Köse mi, Kamer Genç mi?
    - En gereksizi Kamer’le olan. Neden mi? E rahmetli oldu çünkü. Allah rahmet eylesin, adamcağızdan bir helallik almayı isterdim.
    ◊ İş ve özel hayatınızda... Mantık mı, içgüdü mü?
    - Tamamen mantık kadınıyım. Hep mantığıma güvendim hep de kazançlı çıktım. Böyle geldi, böyle de gidecek.
    ◊ Bir şeyi gece planlamak mı, sabah planlamak mı?
    - Sabah insanıyım. Sabah programlarında başarılı olmamın nedeni de budur.
    ◊ Hatır için çiğ tavuk... Yenir mi, yenmez mi?
    - Yemem. “Hatır da bir yere kadar” diyenlerdenim.
    ◊ Konuşurken düşünmek mi, önce düşünüp sonra konuşmak mı?
    - Artık oraya geldim. Önce düşünür, sonra konuşurum.
    ◊ Sofrada hangisine tahammül daha zordur: Obura mı, gevezeye mi?
    - Herhalde gevezeye tahammül edemem. Ama ben gevezeyim, bana nasıl tahammül ediyorlar?
    ◊ Estetiğiniz çok konuşuldu: Fransız askısı mı, Fransız balkon mu?
    - Bu güzel soruymuş! (Gülüyor) Fransız askısı. Çünkü yüzünüze neşter değmeden 5 sene geri gidiyorsunuz.

    ÖZEL MESELELER...

    Fakir ve güzel doğmak avantajlı
    Çünkü ben öyleyim...

    ◊ Hangisi daha kötü: Kimseye âşık olamamak mı, her aşkın kötü bitmesi mi?
    - Âşık olamamak daha kötü. Aşk, sevmek, sevilmek, sevmeyi sevmek ya da biri tarafından sevilmeyi arzu etmek... Güzel şeyler ya bunlar.
    ◊ Hangisi daha avantajlı: Zengin ve çirkin doğmak mı, fakir ve güzel doğmak mı?
    - Tabii ki fakir ve güzel doğmak. Çünkü ben öyleyim. Fakir doğdum. Ama birkaç sene üst üste vergi rekortmeni de oldum.
    ◊ Eski bir hatıranın yâdına hangisi daha güzel eşlik eder: Sezen mi, Ajda mı?
    - Sezen. Slow’ları çok dokunaklı, herkesin kendinden bir şeyler bulduğu şarkılar.



    ◊ Beyaz yalan ne zaman hoş görülebilir? Sevdiğiniz zaman mı, sevildiğiniz zaman mı?
    - Seviyorsam, beyaz yalanları hoş görebilirim.
    ◊ Hangisi daha ağır? İhaneti bilip de susmak mı, habersiz yaşamak mı?
    - İhaneti bilip de susmak çok ağır. Ben susamam. Yüzüne vurmam lazım...
    ◊ Hangisini seçersiniz: Tek başına ağlamak mı, birinin omzunda ağlamak mı?
    - Tek başıma ağlamak. Ben ağlamıyorum zannediyor insanlar. Eskiden sabah programlarında ağlıyordum. Şimdi hiç ağlamıyorum artık.
    ◊ Affetmek mi,
    unutmak mı?
    - Dostluk, arkadaşlık manasında affedebilirim. İkili ilişkide hayır. Oğlak burcu olduğum için ilişki sırasında o toleransları zaten tanıyorum. Ama “Bitti” dediğimde artık unutmayı seçerim.

    SEKSİ ŞEYLER...

    Marilyn gibi çarpık basmaya başlıyorum

    ◊ Aşkın karşıtı: Nefret mi, kayıtsızlık mı?
    - Kayıtsızlık. En azından ben öyleyimdir. Biriktiririm biriktiririm, bir anda o aşkı tanınmayacak hale getirebilirim.
    ◊ Sırt dekoltenize mi daha çok güvenirsiniz, bacak dekoltenize mi?
    - Sırt dekolteme. Bacak dekoltesiyle sahnede dikkat etmek zorundayım, çünkü şarkı söylerken kendimi kaybedip çarpık basmaya başlıyorum. Gerçi Marilyn Monroe da çarpık basarmış, çok seksiymiş ama bana yakıştığını sanmıyorum.
    ◊ Hangisiyle kanka olurdunuz: Marilyn Monroe mu, Brigitte Bardot mu?
    - Brigitte’le... Gelmiş geçmiş en güzel kadın.



    ◊ Erkek olsanız 30 yaş öncesi Seda’ya mı, 30 yaş sonrası Seda’ya mı yürürdünüz?
    - 30 yaş sonrası Seda’ya. Daha önce kafası tam oturmamış, aklı beş karış havada, kendini arayan biriydim. 30 yaş sonrası çok daha güzel.

    GÜNDELİK HALLER...

    Horlayan misafiri
    bir daha eve sokmam

    ◊ İstanbul’un... Anadolu Yakası mı, Avrupa Yakası mı?
    - Avrupa çünkü ben ve bütün sülalem bu yakada konuşlanıyoruz. Öbür tarafa bir türlü adapte olamıyoruz.
    ◊ Asla hatırlamadığınız biri size çok samimi davranıyor... Yekten hatırlamadığınızı mı söylersiniz, dolambaçlı sorularla kim olduğunu mu anlamaya çalışırsınız?
    - Bazen geliyor başıma. Böyle boş boş bakıyorum. Samimi davranıyorsa demek bir yerden tanışıyoruz. Hiç çaktırmadan enteresan sorularla hatırlamaya çalışıyorum.
    ◊ Mangala misafir gittiğiniz yerde köfteleri beğenmediniz. Tabakta bırakmak mı, çaktırmadan köpeğe vermek mi?
    - Yanımda yöremde bir canlı varsa besleyebilirim ama tabakta bırakırım genelde.
    ◊ Evinize yatılı misafir geldi, horlamasından uyunmuyor. Uyandırır mısınız uykusuz mu kalırsınız?
    - Eve gelen misafir horluyorsa uykusuz kalırım ama bir daha da eve sokmam.

    HİÇ DÜŞÜNMEDEN HIZLI HIZLI...

    ◊ İkisini de bilmiyorsunuz. Hangisini öğrenmek isterdiniz: Tavla mı, satranç mı?
    - Satranç.
    ◊ Biraz yoldan çıkmak istediniz: Mantı mı, iskender mi?
    - Mantı.
    ◊ Yeşilçam’dan... Türkan Şoray mı, Filiz Akın mı?
    - İkisi de...
    ◊ Tarık Akan mı, Kadir İnanır mı?
    - Ay ikisi de!



    ◊ Tarih mi, coğrafya mı?
    - Tarih.
    ◊ Deniz mi havuz mu?
    - Deniz.

    Yazının devamı...

    Kavgasız gürültüsüz ayrılmanın formülü

    “Bir kadın ve bir adam sonsuza kadar beraber kalmak istemeyebilir. Aldatma konusunun Türkiye’de bu kadar büyütülüp drama haline getirilmesi çok sinirimi bozuyor.
    Bir erkek bir kadına gidip ‘Benim canım başka kadınları çekiyor, biz bunu nasıl hallederiz’ dese Türkiye’de kaç kadın ‘Gerçekten mi, ne bileyim ben şimdi’ şeklinde konuşabilir?
    Konuşamadığı zaman işte aldatma, arkadan iş çevirme oluyor. (Kızımın babasıyla) berjerde oturuyoruz. Birden ‘Bir şey mi oldu, sen beni
    aldatıyor musun?’ diye
    sordum, ‘Evet’ dedi.
    Oturup konuştuk ve boşandık. Şimdi çok tatlıyız. Dürüstçe davrandı. Konuşmak tatlı bir şey, iletişim çok önemli” diye anlatıyor Esra Dermancıoğlu.
    Duygusallığa kapılmadan, mantıklı hareket etmiş ve eski eşiyle, kızının babasıyla ilişkisini kurtarabilmiş.
    Birçok insan için yüzleşince altından kalkması çok zor bir durum.
    Formül belli aslında:
    Ayrılık da aşka dair.

    AÇIKLAMA KARNESİ

    ◊ Mantık: 9
    ◊ Sükunet: 10
    ◊ Saygı: 9
    ◊ Sonuç: 10

    Covid kalmadı veba verelim?

    Cuma günü pandeminin dizilere hiç yansımadığından dem vurmuştuk, Orhan Pamuk yeni romanı “Veba Geceleri”nin çok güzel dizi olabileceğini açıkladı.
    Teknik kısmı beni aşar ama olsa da izlesek...
    ◊ Aaa şurası hiç gerçekçi olmamış.
    ◊ Evet evet, salgının başında öyle yapmaz insan...
    ◊ Yalnız kız çok güzel oynuyor, en başta ben de poşetleri balkonda siliyordum.

    Sen ne güzel bir insansın

    ◊ “Piyango çıksa bir hayvan rehabilitasyon merkezi açıp tüm hayvanların mutlu olacağı bir tatil köyü yaparım” diyen Cansel Elçin...
    ◊ 10 kadın işletmeciye destek olmak için kamera karşısına geçip ürettikleri ürünleri tanıtan Bergüzar Korel...

    Aşkın hangi halini tadardınız

    10 şarkılık yeni albümü “Başka Hikayeler”i çıkaran Buray, Kelebek’te Sinem Vural’la yaptığı söyleşide “Aşkın bütün hallerini tattım” dedi.
    Aşkın kaç hali var ki?
    Ateş, su, toprak...
    Ha bir de tahta.

    Tamam artık yaz gelsin

    İstanbul ciddi bir kuraklığın kıyısından sıyrıldı. Kaleden döndük.
    İSKİ’nin doluluk oranlarını yıllara göre karşılaştırmalı verdiği çok güzel bir sitesi var.
    Kış boyunca girip girip ona baktım.
    Doluluk oranları 9 Ocak’ta yüzde 20’nin altına düşmüştü.
    Doğum günüm de oradan hatırlıyorum.
    Dipteki balçık kalmış haldeydi yani.
    Neyse ki sonra iki kar yağışı durumu toparladı.
    Son bir haftaki yağışlarla birlikte doluluk oranı yüzde 78.
    Son 10 yılda, 2011’deki rekor seviye yüzde 95’ten az ama geçen yıldan da yüzde 8 daha yüksek.
    2014’teki yüzde 33’ün iki katından fazla.
    Çekirge yine sıçradı, bu sene de yırttık yani.
    Yeter ama bu kadar hassasiyet, kaygı...
    Dolmuş işte dolacağı kadar.
    Uzun bir kış oldu, yaz gelsin artık.

    Yazının devamı...

    Sosyal mesafeli sosyal yaşam

    Semt turuna Bahariye’nin bitip artık Moda’nın sınırlarına girdiğiniz eski McDonald’s havuzundan başlıyoruz. Havuz artık yok. Civardaki okullardan arkadaşlarını karga tulumba havuza atan liseliler de... 1980-81’de semtin ilk patates-sosis tavacısı bugün Beylerbeyi Profiterol. O zamanlar çok havalı bir şeydi. Daha McDonald’s’ın gelmesine beş sene vardı...

    Dolaşmaya barlar sokağından başlamak iyi fikir değilmiş: Kadife Sokak’ın başında Rexx Sineması’nın etrafı inşaat panelleriyle çevrili hali karşılıyor sizi. Sokağın içinde de hasar büyük. Solda Teachers Pub kapalı. Sağda Kadife Bar kapalı. Smokes Cafe ve Hera açık ama Buddha Sahne ile Barmy gitmiş. Hakeza Agapia Meyhanesi ve Bahane Kültür de kapalı.

    Açık kalanlar sokağın sonuna doğru sağlı sollu devam ediyor: İncir Pub, Lâl, Aksi, Brox Burger, Punch, Virane Bahçe... Ama her birinde bir masa, bir ya da iki kişi.. Nerede sokağın pandemi öncesi canlı hali... Birinden çıkıp diğerine geçen insanlar, müzik sesleri...

    Karşı sokak sol, sağ da benzer halde. Yavaş pişim lokantalar Suvi ile Go Slow, En Moda ve yılların Hard Rock Cafe’si açık. Ama yan komşusu Belfast Irish Pub gitmiş. Belfast’ınki duyduğum en ilginç hikâyelerden. Ruhsatı gece mekânı göründüğü için pandemide kapanmış. Gidip Moda Burnu’nda Belfast diye yeni bir yer açmışlar. Fakat ikinci dalga önlemlere o da dayanamamış. Yani bir pandemide iki kere batmış.

    Fakat aşağı doğru inip Moda Caddesi’ne kavuşunca işin rengi birden değişiyor. Semtin bir ucu Moda Burnu’ysa, diğer ucu burası. Çarşı tarafından, Bahariye’den ve Caferağa’dan gelenler burada kavuşuyor.

    Yan yana Fil, Ayı, Bob, Who gibi mekânlar, bir çaprazda Kropka kahve-kafe, diğer çaprazda Selfish balıkçısı.

    ZAMANDA IŞINLANMIŞ GİBİ...

    Her dükkânın kendi barı var. Onlara bir sıra insan dizilmiş, camlar açılmış. Bir de alta iki sıra masa atmışlar. Yarım kapasite insan var, onların da sosyal mesafesi uygun ama üç sıra insan bara doğru arka arkaya yükselince zamanda ışınlanmış gibi oluyorsunuz. İnceden ritmik bir müzik de geliyor, fotoğrafçımız Emre (Yunusoğlu) de ben de afallıyoruz. Epeydir böyle bir şey yaşamamışız: Açık havalı bir yerde müzik eşliğinde keyif yapabilmek... Önün insan, sağın solun insan...

    18.00 itibariyle tek boş yer yok. Caddede yer bakınırken tak diye dibimdeki masa boşalıyor, hemen oturuyorum. Pandemide gezdiğimiz semtler arasında bence Moda sosyal yaşama en kuvvetli devam edeni.

    Ama sanmayın ki kurallar daha gevşek ya da insanlar daha lakayt. Haklarını vermek lazım, maske disiplini çok yüksek. Modalılar maskeyi tam takıyor, burun dışarıda olmuyor.

    GÜLLAÇ MI KRUVASAN MI?

    Caddeden Moda Burnu istikametine yürüyoruz. Sağda Pacific Pastanesi. Ramazanda güllacı meşhur. Biraz daha Avrupai bir yer isterseniz az ileride Levantin var: Cinnamon roll, kruvasan, scone...

    İlk sola girerseniz Manche Cafe, ikinci sağda vegan kasap Limonita...

    Biz düz devam ediyoruz. Nisan başı olmasına rağmen amma çok dondurma yiyen var...

    Saucisse Moda’yı sağda, Inizio kokteylcisini solda, dondurmacı Ali Usta’yı sağda bırakıyoruz. Coni&Co’yu hızla solda bırakıyoruz. Meşhur Kırıntı kafe ilk burada doğmuştu. Yan komşusu Nor Kokteyl kapalı.

    Ve nihayet Moda Çay Bahçesi... Neden nihayet? Çünkü semt turumuzun kalan kısmına sağ tarafımızda hep deniz eşlik edecek.

    Çay bahçesinin 1.000 kişilik kapasitesi pandemide 500’e inmiş ama koca alanda 50 kişi ya var ya yok. Çınarların kurumuş dallarıyla Rexx’ten sonra en büyük hüzün burada galiba.

    Yine de burna doğru ortalık biraz daha şenleniyor. Duvarlara oturmuş gelip geçenler, taşınabilir sandalyelerini atıp manzaraya bakanlar... Kendisini uzaktan alkışlayan seyircilerine gitar çalan bir adam bile vardı. Burundan sola kıvrılınca sırasıyla Moda Deniz Kulübü, Kayıkhane ve ona bağlı Paslı Pelikan meyhanesiyle Garbo.

    Kayıkhane’ye ölü toprağı atılmış gibi ama karşı sıradaki TRC Pub, Cibalıkapı Balıkçısı (paket servise başladı) ve 1928’den beri nice badire atlatmış, yılların Koço’su faal. Eğer gidecek olursanız, altındaki gizli ayazmayı gezmeyi unutmayın.

    Yazının devamı...