Şimdi de ‘yapay yaşam’ geliyor!

Laboratuvar ortamında, ikinci bir canlıya ihtiyaç duymadan ‘yaşam’ın üretilmesiyle ilgili araştırmalarda önemli bir adım atıldı. Peki biz, yapay zekânın süratli ilerleyişine adapte olmaya çalışırken yapay yaşam da ortaya çıkarsa halimizin nice olacağını kestirebiliyor muyuz?

Haberin Devamı

Yapay yaşam deyince akla belki hemen tuhaf, ucube yaratıklar gelebilir. Neyse ki şimdilik yaratık sayılabilecek bir organizma ortada yok ve var olanlar mikroskobik düzeyin epey altında seyrediyor. ABD’li Salk Enstitüsü’nden biliminsanlarının biyoloji alanında büyük gelişme sayılan çalışmaları, geçen haftalarda The Washington Post’a verdikleri bir röportajla gündem konusu oldu. Biliminsanları laboratuvar ortamında yaşamın kendi kendine ortaya çıkmasıyla ilgili evrim teorisinin temel bir adımını ispatlamaya yaklaştılar. Bir başka deyişle, laboratuvar ortamında, ikinci bir canlıya ihtiyaç duymadan ‘yaşamın’ belirmesi, yani bir anlamda üretilmesiyle ilgili araştırmalarda önemli bir adım atıldı.

VAROLUŞUN TEMEL SORUSU

Dünya’da ya da kâinatın herhangi bir yerinde yaşamın ortaya nasıl çıkmış olabileceği biyoloji biliminin ve varoluş felsefesinin temel sorusu kabul edilebilir. Nereden geldik ve neden varız? Yanıt olarak teorilerden öteye gitmemiz, şayet o bilgi bize ‘gönderilmediği’ sürece mümkün olmayacak gibi görünüyor. Ama yaşamın temel mekaniği hakkında biraz fikir sahibiyiz. En azından yaşam ortaya çıktıktan sonrasına dair... DNA’nın kodunu çözdüğümüzden beri genetik konusunda muazzam ilerleme kaydeden bilim, işi tasarım bebekler seviyesine kadar getirse de yaşamın nasıl yoktan ortaya çıktığına dair anlayışımız halen oldukça kısıtlı ya da yok seviyesinde. Konuyu en ufak ölçekte, hücresel düzeyde anlamaya yönelen biliminsanları, DNA ve proteinlerden de önce RNA’yı anlamaya yönelmişler. Yaşamın, yani canlılığın ilk belirişine dair klasik teorilerden biri, genetik kodu kopyalama yoluyla hücreleri çoğalttığı bilinen RNA’nın durup dururken kendini kopyalamaya başlamış olabileceği yönünde. Bu süreci yapay ortamda geliştirmeyi amaçlayan biliminsanları, laboratuvarda bir RNA üretmişler. RNA’yı tek başınayken bir kopyalama makinesi olarak düşünebiliriz. Salk Enstitüsü’ndeki çalışmanın başarısı da yapay üretilen RNA’nın doğru çalışmasından, yani yakınındakileri kopyalayabilmesinden kaynaklanıyor. Üstelik RNA sonunda işe yarar bir enzime dönüşmeyi de başarmış. Bir anlamda, kendi kendini çalıştırabilen, çok küçük ölçekte bir makineden söz ediyoruz. Gerçekten büyük bir başarı sayılsa da mucizevi veya ‘ilahi’ bir durum söz konusu değil. Öte yandan, şayet RNA kendi kendini kopyalamaya başlarsa işler değişebilir.

Haberin Devamı

Şimdi de ‘yapay yaşam’ geliyor

Haberin Devamı

Asıl mesele, RNA’ya iş yaptıran kodun nerede durduğunu ve kaynağını anlamaktan geçiyor olmalı.

Darwin’in evrim teorisinin oluşabilmesi için RNA’nın aslına çok yakın kopyalar üretmesi gerekiyor. Aksi halde DNA birbirine tutunamıyor ve hücre dağılmaya, bozulmaya başlıyor. Ancak RNA’nın kendini bire bir kopyalaması da çözüm değil çünkü gelişimin ve evrimin sağlıklı gerçekleşmesi için kodun içinde küçük mutasyonlar olması gerekiyor. Yani RNA yaşamın kodunu kopyalarken onu eşsiz ve çevreye uyumlu olabilecek şekilde mutasyona uğratmazsa evrim sağlıklı gerçekleşemiyor.

Mutasyonlar varyasyonları yaratıyor ve sonunda var olan koşullara adaptasyon kabiliyeti en yüksek olanları, evrimin halkalarını oluşturmaya başlıyorlar. Şayet kopyalar birbirine çok benzerse, ‘evrimi reddettikleri için’ yine hayata tutunamıyorlar; genetik hastalıklar, sözgelimi akraba evliliklerindeki gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. RNA’nın mutasyon zorunluluğuna bakılacak olursa, orada sanki bizim bildiğimiz anlamda bilgisayar koduna benzeyen bir koşullama, bir mantık işlemi olduğunu sezebiliriz. Asıl mesele, RNA’ya iş yaptıran kodun nerede durduğunu ve kaynağını anlamaktan geçiyor olmalı.

Haberin Devamı

Kısa yoldan özetleyeyim; biliminsanlarının çalışmalarıyla laboratuvarda yaşamın yapay olarak üretilebilmesi için aslında RNA’ya yüklenmesi gereken programın bir adı var: ‘Doğal Seçilim’. Hangi dille yazıldığını bilmemiz ve bir yerden yüklememiz teknolojik olarak mümkün görünmese de kodlayanın kim olduğuna dair fikir yürütmemiz zor olmasa gerek. Ona, doğanın üstün bilinci diyebiliriz.

KISA KISA

Şimdi de ‘yapay yaşam’ geliyor

‘Kumdan öyle ses çıkmaz’

‘Cosmos’ belgeselinin efsanevi ismi Carl Sagan’ın halefi, Amerikalı astrofizikçi Neil deGrasse Tyson bilimkurgu filmlerinin gerçekliği konusuna el attı. Vizyona yeni giren ‘Dune: Çöl Gezegeni Bölüm İki’ filmindeki canavarı harekete geçiren kuma vurma sahnesini hafiften alaya alan Tyson, katıldığı ‘The Late Show’ TV programında kumun ses iletkenliği olmadığını, hatta ses yalıtım malzemesi olarak kullanıldığını söyledi. Bu da polemiğe neden oldu. Sosyal medyada tartışmaya katılanların kimileri uzay kumunun farklı olacağını kimileri de ‘kumsolucanı’ isimli yaratığın ses duyarlılığının farklı olabileceğini savundu. Tyson ayrıca devasa yaratığın bünyesi itibariyle ok gibi fırlayamayacağını, yılan gibi sürünmesi gerektiğini de söyleyince internetteki tartışmanın iyice ucu kaçtı.

Yazarın Tüm Yazıları