"Fuat Bol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fuat Bol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Fuat Bol

İçimizdeki cin!

22 Temmuz 2019

Cinler arası diyalog, ‘iyi polis-kötü polis’ oyunuyla onlarca yıl boyunca devam etti. Tek kutuplu kalan dünyada ise oyunların çoğunu ABD, İsrail’le birlikte oynuyor. Cumhuriyetçi ve Demokrat başkanlar ile veya aynı partiden eski ve yenisi arasında ve tabiatıyla ABD’li kurumlarla ve ABD merkezli uluslararası kuruluşlar marifetiyle bu oyun, biteviye sürdürülüyor.

Birinin ak deyip kurduğunu, diğeri pekâlâ kara deyip yıkabiliyor. Zira geçer akçe “Ben dedim oldu” mantığıdır.

Trump alışılagelmiş başkanlara benzemiyor, bundan dolayı da başkanlık süresini tamamlayıp tamamlayamayacağı tartışılıyor. Zira fincancı katırlarını ürkütmekten korkmadan son söyleyeceğini en başta söyleyiveriyor.

Bu cinler, birinci ve ikinci büyük savaşlardan sonra ülkelerin kılcal damarlarına kadar yerleştirildi; çarpmadıkları ülke yok!

Şu anda dünya üzerinde verilmekte olan savaş cinlerin padişahı olan İblis’in ve avanelerinin ülkelerin damarlarından çıkarılması için yapılan milli hamlelerdir.

Cinin iddiası, dünyayı koruyup gözettiği ve ülkelerin varlıklarını, kendinin sayesinde sürdürebildikleri keyfiyetidir. Bunu da gizlemeden açıkça ve hatta küstahça söylüyor.

Fransa’ya “Biz olmasaydık bugün Almanca konuşuyor olacaktınız”, Suudi kralına “Ben olmasam iki hafta yaşayamazsın” diyen ABD, tüm dünyaya gözdağı verirken “Aman ha, haracımı kesmeyin, sürekli itaat halinde olun” ihtarında bulunuyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın en açıkgöz ve semiz cini İngiltere, bu günkü kocamış haliyle maskara olmamak için AB’den ayrılma kararı aldı: Brexit.

Yazının devamı...

Ah şu ABD!

20 Temmuz 2019

ABD artık dünyanın alikıran başkeseni.

Üstelik karşınızda yalnızca bir ABD yok; başkan ayrı telden, Pentagon ayrı telden, CIA ayrı telden çalıyor. Bazen iyi polis-kötü polisi oynuyorlar ama çoğu kez birbirlerine kontra gidiyorlar.

Öyle ya da böyle, kimin dediği olursa olsun sonuçta ABD’nin zulmü galip geliyor!

Günümüzün süper gücü olmak da meğer böyle bir şeymiş: Ne attığı uluslararası imzalara sahip çıkıyor, ne verdiği sözleri yerine getiriyor ve ne de beynelmilel kuralları tanıyor.

Sözde biz, ABD’nin dost ve müttefikiyiz. NATO’da birlikteyiz ve NATO’nun güney-doğu kanadının en önemli ülkesiyiz. Birimize vaki bir saldırı olursa, el ele verip ortak düşmana karşı aynı safta çarpışacağız.

Türkiye olarak biz her daim yükümlülüklerimizi yerine getirdik, NATO’nun külfetine katlandık. Ama gelin görün ki Türkiye dara düştüğünde dost ve müttefik bildiğimiz bu ülkeler, bizim yanımızda yer almak yerine düşmanlarımızın safında yer alıyorlar.

Türkiye’nin hak ve menfaatlerini savunması karşısında da utanmadan yaptırım uyguluyorlar.

Ülkemizin savunma sistemini kendilerinden istedik, vermediler. Rusya’dan temin edince de para yatırıp ortaklaşa yürüttüğümüz F-35 savaş uçağı projesinden çıkarıldık.

Yazının devamı...

Bağımsızlık yolunda

17 Temmuz 2019

Savunma sistemi olmayan ülke, her türlü tehlikeye açık demektir.

Türkiye’miz ise coğrafi konumu itibariyle her daim güvenlik tehdidiyle karşı karşıyadır. Düz mantık, Türkiye’nin bu sistemi NATO ülkelerinden temin etmesi gerektiğini söylüyor. Ama gelin görün ki Türkiye’yi tehdit eden ülkelerin başında NATO ülkeleri geliyor.

Bu nasıl ittifak diyeceksiniz ama demek ki günümüz ittifakları(!) böyle bir şey.

Türkiye ‘Patriot’ (uçaksavar sistemi) alımı için önce ABD’ye başvurdu. Önceki başkan Obama döneminde Türkiye sürekli oyalandı ve sonuçta ret cevabı aldı. ABD’nin bu tavrını, şimdiki başkan Trump da dillendirdi ve Türkiye’ye hak verdi.

Hiçbir bağımsız devlet kendi güvenliğini başka bir devletin insafına(!) terk edemez. Daha açık ifadesiyle, devletler güvenliklerini kendileri sağladıkları oranda bağımsızdırlar.

Türkiye’miz 35 yıldır terörle boğuşuyor. Müttefiklerimizin durumu ise malum. Başta ABD olmak üzere birçoğu terör örgütlerinin safında yer alıyor. Silah ve mühimmat dahil, her türlü lojistik desteği sağlıyorlar.

Daha dün, 15 Temmuz 2016’daki aşağılık darbe girişiminde gördük. Dostu da düşmanı da dost görünümlü düşmanları da, hepsinin hal-i pür melali ortada.

Bunlardan bir kısmı FETÖ’yle birlikte hareket etti, diğer bir kısmı da avuç ovuşturarak darbenin başarılı olmasını dört gözle bekledi.

Yazının devamı...

Ya o direniş olmasaydı?

15 Temmuz 2019

Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nde astsubay veya subay, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde polis, komiser, emniyet amiri veya emniyet müdürü...

İlgililerle konuştuğumuzda, işin daha yarısına bile gelinmemiş olduğunu itiraf ediyorlar.

Toplum olarak, iki yönden büyük bir aymazlık içindeyiz. Birincisi, biz hâlâ FETÖ olayını, sıradan vaiz görünümlü bir kişinin dinsel örgütlenmesi zannediyoruz. İkincisi de tehlikenin geçtiğini zannedip, gaflet içinde yüzüyoruz.

Bakınız: F. Gülen ABD’de korunup kollanarak yaşatılıyor. Gücünü ABD’nin derin devletinden alıyor ve dünyanın dört bir yanında melanetini kusmaya devam ediyor.

Öyle anlaşılıyor ki F. Gülen’in yetkisi CIA başkanından aşağı değildir!

Allah (cc) bunları şaşırttı da Türkiye’de darbeye kalkıştılar. En iyi bildikleri ve uyguladıkları şey olan ‘takiyye’ye devam etselerdi bir, bilemediniz iki yıl zarfında ülkemiz, tüm kurum ve kuruluşlarıyla zaten bunların eline geçmiş olacaktı!

O ele geçirmenin nasıl olacağı ise tartışılır. Mutlaka içsavaş çıkar ve Allah saklasın ülkemiz bölünürdü. Zaten kalkışmalarının amacı da bu değil miydi?

O uğursuz 15 Temmuz gecesi asla unutulamaz. TSK’nin içinde yuvalanmış, mankurtlaşan bir kısım çete mensubu ayaklanmış; Cumhurbaşkanlığı’nı, TBMM’yi, Emniyet’in Özel Harekât Müdürlüğü’nü ve sivil halkı bombalayarak kurşun yağmuruna tutmuştur.

Yazının devamı...

Sistemi tartışmak!

13 Temmuz 2019

Bu dönem zarfında iki kez anayasa yapıp yürürlüğe koyduk. Birinci yaptığımız (1961 Anayasası) bol geldi deyip 82’de daha darını (antidemokratik) tasarlayıp yaptık.

Onu da değiştire değiştire yamalı bohçaya çevirdik, baktık ki işin içinden çıkamıyoruz, büsbütün sistemi değiştirdik.

Çünkü her iki anayasa da ‘vesayet’le illetliydi. Şeklen var olan demokraside, davullar iktidarların boyunlarında, tokmak ise her daim vesayet odaklarının ellerindeydi. Zavallı iktidarlar, kendilerinin yapmadığı veya yapmak zorunda bırakıldıkları yığınla yanlışın hesabını, kendileri bilerek ve isteyerek yapmış gibi veriyorlardı.

Evet, seçimden seçime sandık milletin önüne konuluyordu ancak sandıktan çıkan iktidarlar bir türlü muktedir olamıyordu. Senato (82 Anayasası ile kaldırıldı), Cumhurbaşkanlığı, yargı ve bürokrasi (askeri ve sivil), iktidarların başları üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyordu.

Hangi iktidar olursa olsun, yerlilik ve millilik adına bir adım attığında, iç ve dış vesayet odakları el ele vererek mahut iktidara, geriye doğru iki adım attırıyordu.

Laflarını dinletemedikleri iktidarları ise büsbütün ortadan kaldırıyor ve sözde partiler üstü (ne demekse) hükümetler kurup, dışarının isteklerini yerine getiriyorlardı. (Haşhaş ekiminin yasaklanması, Yunanistan’ın yeniden NATO’nun askeri kanadına dönüşüne Türkiye’nin müsaade etmesi vb.)

Özetle söyleyecek olursak, parlamenter sistemi beceremedik. Milletin hakemliğine rıza gösteremedik, milletin hakemliğiyle yetinemedik. Hep başka dayanaklar, tutamaklar, sığınaklar aradık.

Bunun da sebebi gayet açıktı: Biz hiçbir zaman millete, milletin seçtiklerine güvenmedik, güvenemedik!

Yazının devamı...

Kandırmayı ne çok seviyoruz!

10 Temmuz 2019

Yalan, dün de propagandada önemli bir yer tutardı. Hatta en büyük yalanı söyleyen, muhatabını en ziyade etkileyebilendi. Eskinin eksiği, ‘yalanın er ya da geç, gerçekle yüzleşme gibi kötü bir alışkanlığının olmasıydı’. Zira yalancının mumu yatsıya kadar yanardı.

İletişim araçlarının hızla gelişmesiyle birlikte, haberleşme tekelleri kırıldı ve hemen herkes haberci oldu. Buna bir de anlık (saniyelik) hızı da eklerseniz, her an herkesin yalanla yüz yüze olduğunu görürsünüz.

Eskiden kişiler, yukarıdaki mahallede söyledikleri yalana, aşağıdaki mahallede kendileri de inanırlardı. O vakitler mahalle düzeyinde olan işler, bugün itibariyle küresel (dünya çapında) olabiliyor. Heyhat!

Aynı şekilde, karşılarındakileri kandırmayı maharet bilir ve bununla övünürlerdi.

Bu maharet çok daha ileri boyutlara taşındı ve artık kişiler bizzat kendilerini de kandırmaya başladılar. Günümüzde ise bu durum kitlesel boyutlara ulaştı, artık insanlar kitleleri kandırmanın zevkini topluca sürdürüyor.

Mesela cumhurbaşkanlarını tarafsızlık üzerine yemin ettiriyoruz. Kurbağaların bile taraflı olduğu bir ülkede cumhurbaşkanı tarafsız olabilir mi? Cumhurbaşkanından tarafsız olması değil, adaletli olması beklenir.

Atatürk, İnönü, Bayar hep partili cumhurbaşkanıydılar. Onlardan sonra gelenler, sözde tarafsız olan cumhurbaşkanlarının tuttukları bir siyasi partileri yok muydu? Elbette vardı ve zaten bu hallerini icraatlarında da gösteriyorlardı.

Mesela iktidara karşıt görüşlü olan bir cumhurbaşkanının olması gayet doğaldır. Ama tarafgir davranıp adil olmaması hem anormal ve hem de demokrasinin ruhuna aykırıdır.

Yazının devamı...

Merhaba!

8 Temmuz 2019

Bundan böyle haftanın üç günü (pazartesi, çarşamba ve cumartesi), bana ayrılan bu köşede huzurlarınızda olacağım.

Namık Kemal’in dediği gibi, “Bais-i şekva bize hüzn-i umumidir Kemal. Kendi derdi gönlümün billah gelmez yadına.” Yani, bizim şikâyet etmemizin sebebi içinde bulunduğumuz hüzün atmosferidir, gönlümün kendi derdinden bahsetmek asla aklıma gelmez.

Malum, Türkiye’mizde gazeteler Babıâli’nin bilinen yokuşlarında doğdu, büyüdü, serpilip gelişti. İrili ufaklı onca gazetelerimizin arasında Hürriyet’in müstesna bir yeri vardır.

Bu müstesna yer, onun büyüklüğünün yanı sıra, gazete gibi gazete olmasındandır.

Merhum Kemal Ilıcak’ın klişeleşmiş bir sözü var: “Haber kutsal, yorum hürdür”. Biz gazeteciler haberin kutsallığı üzerine titrer, onları eğip bükmeden yalın haliyle halka aktarırız. Yazarlar olarak da esinlendiğimiz olay ve haberlerin nedenini, nasılını ve yansımalarını enine boyuna yorumlarız.

Gazetecilik kamu görevidir, gazeteciler kamu adına iş görürler. Bundan dolayı da eleştirel göze sahiptirler. Eleştirdikleri kişiler -ki bunlar genellikle iktidar sahipleridir- ve onların yanlıları tarafından pek sevilmezler.

Gazetecilerin de sevilmek diye bir dertleri yoktur, olmamalıdır.

Yorumların değişik olması, bir yazarın ak dediğine diğerinin kara demesi bile yadırganmamalıdır. Fikri zenginliğin faydası var, zararı yoktur.

Yazının devamı...