"Naim Dilmener" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naim Dilmener" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naim Dilmener

Naim Dilmener

Feminizme pop katkısı

4 Ağustos 2018

Feminizme pop katkısı mı? Şakacıktan tabii; Yonca Evcimik’in kimi şarkılarında yaptığı gibi: Bu alanı da boş bırakmayalım; bir şeyler yapalım, buralara da dahil olalım. Pop dediğinden kadın hareketine katkı çıkmaz anlamında değil tabii. Çıkar, hem de nasıl çıkar. Hümeyra’nın yaptıkları gibi çıkar. Ya da Selda Bağcan, Zuhal Olcay, İlkay Akkaya, Sevinç Eratalay’ın yaptıkları gibi. Ama bu sayılanlar popun aydınlık yüzü zaten; şarkıyı kurar ya da söylerken, ‘para’ ile işi olmayanların tarafı. Diğer taraf ise işin ticaretinde. Öyle olunca şarkı da, videosu da elbette bambaşka kaygılarla kurulacak, paketlenecek.

“Alıştık bütün yalanlara” diye başlıyor, ‘Bastırın Kızlar’ ve devam ediyor; “Bir isyan başlasın artık, kendini üstün sananlara...” İsyan mı? Neler oluyor? Haydi isyan olsun; böyle mi? Bu şekilde ve bu kılıkta mı? Şarkının sözleri başka bir yere/duruma işaret ediyor, müziği ise bambaşka. Aslında eğlenceli gibi duran bir melodiye sahip bu şarkı, “Dur bakalım daha nerelere vardıracaklar sözü” diye takip etmekten, (kısmen de olsa) güme gidiyor. Bu dinlerken oluyor, yalnızca dinlerken. Seyretmeye başladığınızda ise şarkıyı tamamıyla unutuyorsunuz. Rengârenk bir kısa film çekilmiş de arkasına/altına bir şeyler eklenmiş, gibi oluyor.

Egodan gemiler

Video/klipte ise durumlar bambaşka... Atmosfer değişmiş, Bahama adaları olmuş. “Egodan gemiler yapanlara” isyan dahi var şarkının içinde. Belki samimiyetle, inanılarak yazılmıştır bu dize ama görsel karşılığı bu olamamış ne yazık ki. Görsel karşılık Sertab Erener’in bizzat kendisi. En güzel, en alımlı, en önde o; hep o. Diyeceksiniz şarkı onun şarkısı, niye olmasın ki? Evet, doğru. Ama o zaman o kadar konuk oyuncuya ne gerek vardı? Herkesi ama herkesi etrafınızda ‘figüran’a çevirmek için mi?

O süslenmişlik, o “Ben değiştim ve çok güzelleştim” bakışlarıyla herkesi yarıp öne fırlamalar sadece şarkının kendisini değil, toplanan eş/dostu da halının altına süpürüvermiş. Ama yapacak bir şey yok; bu gençlik/güzellik takıntısı, hem de kadın/erkek fark etmez, herkesi önüne katmış sürüklüyor. Bu çağ böyle bir çağ. Her şey bu takıntının yanında yaya kalıyor. Şarkı mı kalmayacaktı?

 

 

Yazının devamı...

Bir ya da dört mevsimlik şarkılar

28 Temmuz 2018

Demet Sağıroğlu’nun ‘Açık Çay’ı, özlediğimiz bir sesi, iyi bir şarkıyla getiriyor huzurlara. Sadettin Dayıoğlu’nun (sözler Demet Sağıroğlu ile birlikte) şarkısı çok yakışmış sanatçıya. Yaza özel bir imalat olduğu söylenemez; özellikle, “Bir açık çay söylese şair bari, buluşsak sokaklar gibi” dizeleri tekrarlana tekrarlana, yaz-kış dinlenebilir, bağıra çağıra eşlik edilebilir.
Atiye’nin ‘Hisset’i -basın bültenine göre- yeni albümün habercisiymiş. Popumuzun bu yerinde duramaz kızı, yine bildiğini okumuş; hem dans edilebilir hem de sonsuza kadar göbek atılabilir bir şarkı yapmış. ‘Hisset’ diyor görünürde ama asıl demek istediği, “Piste buyurun, kıvırmaya başlayın”. Albümün habercisi, albümün genelini simgeliyorsa eğer, Atiye kendini gömmeye karar vermiş gibi.
Yalın da Atiye gibi; değişmeye hiç niyeti yok, hep aynı... Mır mır (içine doğru mırıldana mırıldana) söylemiş ‘Sensiz Ben Ne Olayım’ı. “İki mevsim bekledim seni, sen diyorsun iki daha yokum” dizeleriyle edebiyat paralamış ama yaptığı, iki kere iki dört değil, sıfır etmiş. Her nasıl yapıyorsa yapıyor ve şarkı yapacağız/söyleyeceğiz iddiasıyla yola çıkıp sıfırı tüketebiliyor bazı şarkıcılar.



Bugünlere gelebilmesi mucize
Nil Karaibrahimgil ve Mustafa Sandal da aynı durumda. Mustafa Ceceli’nin düzenlemesinin de katkısıyla, olabilecek en diskomatik Nil şarkısı kılığına büründürülmüş ‘İyi ki’de duyulabilen her ses, fazlasıyla konfeksiyon, hatta konserve. Bilgisayar vasıtasıyla üretilmiş çoğu sesin üstüne, bu dünyadan (ya da gerçek) değilmiş gibi görünen Nil’in sesi oturunca, konserve açacağına uzanmadan dahi kaçılabilir. Şarkının akustik versiyonu da, olmamışlığın altını çizmekten başka işe yaramamış.

Yazının devamı...

Popa biraz eski, biraz yeni bir kılık

21 Temmuz 2018


One
Mahmut Orhan
Sony
Henüz 16 yaşındayken DJ’liğe merak sarmış bir isim Mahmut Orhan. Bu yaştayken Bursa’da başlayan kariyeri, birkaç yıl sonra İstanbul’a uzanıyor, hem de şehrin en seçkin kulüplerine... ‘One’ albümü, Orhan’ın bugüne kadar yaptığı remix’lerden 15’ini bir araya topluyor. Tarkan’dan Ajda Pekkan’a, Yalın’dan Kenan Doğulu’ya, Teoman’dan maNga’ya, Sofi Tukker’dan Mark Eliyahu’ya uzanan göz kamaştırıcı bir listeye sahip bu albüm; kimi yerlerinde remix’in olmazsa olmazı şarkıyı dönüştürmek işini gayet iyi başarmış. Kimi yerlerinde ise oldukça tekdüze... Orhan’ın öne çıkan özelliklerinden başta geleni, bizim buraların renk ve seslerini, dans müziğine dahil edişiydi. Bu albümle, bu özelliğin o kadar layıkıyla yapılmamış olduğu ve bulunmuş tek bir formülün, her seferinde tekrarlandığı anlaşılıyor. Bütün bunlar ‘One’ın yapısıyla ilgili olabilir. Nihayetinde bu, ‘özel bir albüm’ olarak tasarlanmış/çalışılmış değil. Farklı zamanlarda yapılmış bu remix’ler, tek tek ve ayrı ayrı dinlendiklerinde, pistlerin ruhuna hitap etmekteydi büyük ihtimalle. Ama bunları toplayıp tek bir yere sıkıştırınca, açıkları daha fazla göze batar olmuş. İyi bir kariyeri var Orhan’ın; bunu zayıflatmak ya da kaybetmek istemiyorsa, bu tür toplama albümlerden kaçınması gerekir. Albüm yapacaksa eğer işini sıkı tutmalı, planlı programlı bir biçimde, sıfırdan işe girişmeli.

Latin cazında yeni dalga
Melbreeze’in Latin caz rüzgârları savuran albümü ‘Animazonia’ çıkar çıkmaz ilgi gördü yurtdışında. ‘Allaboutvocals’ adlı internet sitesindeki 3 Temmuz tarihli yazıda, sanatçının ses rengi ‘egzotik’ olarak tanımlandı ve işin Türkiye tarafına bir gönderme yapmak için, “Efes kadar dikkat çekici” şeklinde nitelendi. Jazz Monthly ise, “World-music akımının, üretken ve tanımlanması zor bir sanatçısı” diye yazdı. Eleştirmenlerin, özellikle Latin cazı konusunda yetkin eleştirmenlerin, Mellbreeze ve ‘Animazonia’ konusunda heyecana kapılmalarının en büyük sebebi, albümde imzaları bulunan çok kıymetli iki müzisyen (Scott Kinsey ve Jimmy Haslip) olmalı. Ama yalnız bu değil elbette; Melbreeze’in farklı ve yaratıcı olma konusunda yıllardır verdiği mücadele, artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaştı. Latin cazını bir de böyle dinleyin; enerjiyle dolacak, yerinizde duramayacaksınız.

Yazının devamı...

Dip neresiydi?

14 Temmuz 2018

Dip’ dediğimiz neydi/neresiydi? ‘Cehennemin dibi’ mesela; nerede olduğunu bilemeyebiliriz ama iyi bir yer olmadığından zerre kadar da şüphemiz yoktur. Ama dille canının çektiği gibi oynayan genç kuşak, önlerindeki/ellerindeki teknolojik imkânlarla ve sosyal medyanın gücüyle son derece ‘yaratıcı’ işlere imza atıyor ve bu ‘yaratılanlar’ da çorap söküğü gibi yayılıyor, dillere yapışıyor. ‘Efsane’ ve ‘fenomen’ sözcüklerine/hallerine özel bir düşkünlüğü olan genç kuşağın keşiflerinden biri de ‘adamın dibi’... Olumlu, hem de çok olumlu bir anlam atfetmişler buna. Sanki ‘dip’ değil de ‘zirve’den bahsediyorlarmış gibi. Bu durumda şu oluyor: ‘Adamın dibi’, ‘adam(lığ)ın zirvesi’ anlamına geliyor.
Esra Zeynep Yücel’in şarkısı adlı adınca bu/böyle. Sezen Aksu’nun ‘Çakkıdı’da dalga geçme havası bu şarkıda da tekrarlanmış gibi. Sözler Yücel’in. Müzikse Halil İbrahim Işık’la birlikte yapılmış. Rapçi Zeo’nun da müdahil olduğu şarkı, pop niyetine bir zaman için dinlenebilir. Sonra da unutulur gider. Ama Yücel’in kamerayı bir saniye unut(a)madığı klibi öyle değil. Serra Yılmaz’ın filmi ‘Cebimdeki Yabancı’ gibi geniş bir yemek masasında geçen klip, başta Raisa&Vanessa’nın tasarladığı kılık/kıyafet olmak üzere çok fazla komik an/şey ihtiva ediyor. Yücel’in bu fırfırlı ve hangi parçasının nereye gideceği belli olmayan elbisesiyle merdivenlerden inerken gösterdiği azami “Aman düşmeyeyim şimdi” dikkatiyse ‘efsane’.


Bir martı gibi

“Bir yaz yağmuru gibi, içime yağsan yine” diyor Meral Azizoğlu, ‘Bir Martı Gibi’de. Bu şarkının da dahil olduğu 13 üç şarkılık ‘Gülistanbul’ albümünde, sanatçının niyet ve isteğini iyi anlamış bir müzisyen kadrosuyla çalışılmış. Lajos Sarközi, Benedek Csik, Janos Dani, Gyula Csik ve Vilmos Csikos; Azizoğlu’nun niyetini iyi anlamakla kalmamış, yaratılmak istenen hava ve atmosferi güçlendirmek için ellerinden geleni yapmış. ‘Adres Defteri’ albümünden çok daha farklı bir yol denendiği açık. ‘Adres…’te, Volga Tamöz ve Ozan Doğulu gibi isimlerle çalışmıştı sanatçı ve yaptıkları ana hatlarıyla, popun alanında kalmaktaydı. Bu sefer durum farklı. Çok genel olarak şu söylenebilir: Azizoğlu, Sema’nın (Moritz) büyük bir başarıyla günümüze taşıdığı tango, kanto ve bu müzikal türlerin popüler olduğu zaman diliminde, bu türlerin havasını solumuş Türk sanat müziği şarkılarını, bugün dinlenirlerse yadırganmayacakları bir kılıkla günümüze çekmek istemiş. Başarmış mı? Hiç şüphesiz, evet. Eksik olan, Sema’nın kuş kondurduğu böyle bir alana (ya da tür ve sound’a), ne vokal biçimi ne de müzikal anlamda yeni bir şey katmadığı/eklemediği. Kimi yerlerde (mesela ‘Gönlüm Sensiz Olmaz’da), sesini farklı biçimlerde kullanma cesaretinin ters teptiği de söylenebilir. Buna rağmen bu albüm ve sahibi, günümüzün çamurlu müzik ortamında çoğunluğun peşine takılıp gitmediği için saygı ve alkışı hak ediyor. “Bir yaz yağmuru gibi” içinize yağmasına ve sizi ferahlatmasına izin verin.

Yazının devamı...

Düğünümüzde ne çalsın?

7 Temmuz 2018

Büyük ve popüler müzik platformlarından Spotify, güçlü ve renkli bir katalogla/arşivle müzik sunması dışında bir başka mühim özelliğiyle de öne çıkanlardan. Bu işin sosyal ve toplumsal yönlerine dikkat çeken listeler de yayımlıyor sıklıkla. Sonuncusu, ‘2018’de En Çok Tercih Edilen Düğün Şarkıları Top 10 Listesi’ oldu.

İşin özeti şu: Evlenirken, düğün dernek yaparken hangi şarkıları mırıldanalım istiyoruz? Salona girerken ne çalsın? İlk dans için piste ilerlerken ne duyalım? Bu işin pastası ve sonrası da var tabii...

* * * 

Müzik yazarlarına en fazla sorulan ikinci (ilki, “Şöyle bir şarkı vardı, kimdi bunu söyleyen?”) sorudur bu: “Düğünümüzde ne çalalım?” Hatıra binaen cevaplarken dahi mutabakata varılması, birkaç telefon konuşmasına, bir dizi e-mail’e sebep olmakta. O gecenin DJ’i sizseniz eğer, daha da fazla yorulmak, yüz yüze yapılan toplantılara gitmek, yakında hayatı paylaşacak çiftin (bazen “Eyvah, büyük bir kavga geliyor ve ayrılacaklar” diye düşünmeye de sebep olabilen) birbirlerini ikna çabalarına şahit olmak gerekiyor.

Spotify listelerini hem dünya hem de Türkiye için ayrı ayrı oluşturmuş. Ortak noktalar da var, birbirine benzemez taşlarla dolu bir okey ıstakası havası da...

Herkesin 1 numarası Ed Sheeran

Ed Sheeran, dünya düğün listesinde üç şarkısıyla yer alıyor. Bunlardan ‘Thinking Out Loud’ bizim listemizde 1 numara. Elvis Presley’in ‘Can’t Help Falling in Love’ı da diğer ortak şarkı. Bir de Jason Mraz var ortaklık niyetine; dışardakiler ‘I Won’t Give Up’ı tercih ediyor düğünün fon müziği olarak, biz ise ‘Lucky’yi. Her ülke düğününün de bir yoğurt yeme şekli var demek ki.

Salona girildi, düşüncesi dahi günlerce sürmüş gerginliklere yol açan ilk dans yapıldı ve rahatlandı. Artık pastaya hazırız demektir. Büyüklüğü ve çok katlılığı da bir statü sembolüne dönüşmüş pastanın salona tekerlekler üzerinde sürülüşü için de görkemli tarafından bir müzik seçmek gerekiyor tabii. Salondakileri (biliyor olsalar dahi), “Aaa, mühim bir şey olacak galiba” beklentisine kilitleyecek kadar keskin, gürültülü bir şey. Gök gürültüsü, fırtına, şimşek çakışı benzeri bir şey...

Yazının devamı...

Sosyal medyanın gücü adına

23 Haziran 2018


Sosyal medyadan beslenir, sosyal medyayı besler olduk. Her düşündüğümüz bununla ilgili; ne yazsak da daha fazla RT ya da ‘like’ alsak? Ne desek de, cevaplar su gibi aksa? Ne yapsak da ‘fenomen’ olsak? Kafamız böyle çalışır oldu. İstisnasız hepimizin.

Bu konuya en kolay popçular ayarlayabildiler kendilerini; saniyesinde hem de. Çünkü hamurları (ya da kumaşları) başından beri çok uygundu bu işe. Dipsiz bir slogan okyanusunda kulaç atıp durmuşlardı yıllar boyu ve bu zaman zarfında biriktirdikleri, bin sosyal medyaya yeterdi.

En kolay ama bu kategoride de kolaydan kolay ya da kolayın en kolaycıları var tabii. Gökhan Tepe mesela; saçını bu uğurda süpürge etmişlerdendir. “Slogan olsun canımı yesin” diyenlerdendir. Sloganın etki gücünü, bir çırpıda/alevde yayıldığını en iyi bilenlerdendir. Sırf bu takıntı uğruna, şarkılarını/hep ‘aynı tas aynı hamam’ haline getirmiştir ama bundan vazgeçememiştir. Ya dinleyicisini çok iyi tanıyordur ve bu tip şarkılara uzak durmayacaklarını çok iyi biliyordur ya da ayakları daha yere basan bir şey; bizzat o da, o dinleyicilerden biridir ve derdi hep kahvehane masalarında okeye dönmektir. Yeni takıntılarımızdan (hem de bireysel değil, toplumsal takıntılarımızdan) #hashtag ile süslenmiş yeni albüm: #Yaz2018... Bir isimle, pop müziğimizin birkaç takıntısını birden vurmak istemiş Tepe. Yaz takıntısı dillere destandır, açıklamaya gerek bile yok; ama bir de tarih/sene, “Yeniyim/yepyeniyim, sakın uyuma dinleyici” anlamında. Ve tabii hem hash, hem de tag.

Etiket değil hashtag

Şarkılar da bu anlayışı destekler nitelikte. Yaz güneşinin zaten yaktığı vücutları bir de arzunun ateşleriyle kavurmak (‘Yak Ateşinle’; “Yak ateşinle beni, yak kavursun; gözümün içine bak aşkla dolsun”), ‘Ayıp yorganın altındadır’a tost-modern bir yorum getirmek (‘Yastık Yorgan’; “Gel yeter bi’yastık yorgan, her geçen günün ardından, senle ben ve aşk ömür boyu”) gibi hem gündüz güneşlenirken dinlenecek, hem de geceleri kendinden geçirecek şarkılar var; hem de ola ki ateş söner ya da yastık/yorgan iki kişiye yetmez olur diye, içe doğru mır/mır mırıldanılan şarkılar (‘Kal Biraz Daha’; “Karanlıktan üşüdüm, üşüdüm; lambaları yak, düşünüp, düşünüp”). Bir tek yazın değil, her mevsimde vazgeçilmezimiz ‘göbek havası’na doğru kıran (‘Unuturuz İnşallah’; “Bir o yana, bir bu yana koca dünya dar geliyor, bu gece bitmez, sabaha unuturuz inşallah”) şarkı da var. Gökhan Tepe kardeşiniz, hiçbir şeyi ıskalamamış sevgili günümüz pop dinleyicileri. Bu ve buna benzer albümlerde/şarkılarda ‘aşk’ın ‘seks’ sanılması da ayrı konu; ama bu eleştirinin değil, sosyolojinin alanına giriyor.

Yazının devamı...

Pop ve dansın ortaklığı

16 Haziran 2018


Ben Bazen, Simge, DMC

Son birkaç yılın isimlerinden/seslerinden biri gibi görülür/kabul edilir Simge ama değil; geçmişi daha öncelere uzanır. ‘Yeni Çıktı’ adlı altı şarkılık mini albümünü 2011 yılında çıkarmıştı. Albümü yayımlayan Kaya’nın genç şarkıcıyı tanıtmak için çaba harcamadığı söylenemez ama niyeyse olmadı ve bu iyi sesli genç şarkıcı gerektiği kadar duyuramadı sesini.
Birkaç yıl sonra DMC ile anlaşınca işin rengi değişti. Yeni firmasında gayet doğru bir tercih ile albüm değil, single esaslı bir yol tercih etti ve çıkardığı her şarkı ile de hayran kitlesini büyüttü, hatta katladı. ‘Bip Bip’, ‘Miş Miş’, ‘Yankı’, ‘Kamera’, ‘Prens&Prenses’ ve ‘Üzülmedin mi?’ şarkılarının hepsi (kimi az, kimi daha fazla olmak üzere) sevildi. Bu kadar tek şarkıdan sonra albümün de vakti gelmişti tabii; Simge ve memleketin en yetenekli müzisyenlerinden Ozan Bayraşa kafa kafaya verdiler ve ‘Ben Bazen’i hazırladılar. Albümde ilk dikkati çeken şey, yukarıda sayılan şarkılardan ‘Üzülmedin mi?’ hariç (iki versiyonu mevcut) hiçbirine albümde yer verilmemiş olması. Belli ki ‘yepyeni’ bir albümü amaçlamışlar. Kolay yola başvurmamış olmaları takdire değer.

Dansın ritme mecburiyeti

Yazının devamı...

Gülden Karaböcek’in bir eli dünde, bir eli bugün ve yarında

9 Haziran 2018

Her zaman çok sevilmiştir Gülden Karaböcek; hem de her sınıf ve kesim tarafından. Üstelik (mesela Müslüm Gürses gibi) sonradan da keşfedilmemiştir. Bu yazının konusu ilk dönemi Şah Plak ile birlikte değil de, ikinci dönemi olan ve tamamını bir yükselme çağı saymakla hata etmeyeceğimiz Elenor dönemiyle birlikte... Kalpleri yakan, gözyaşlarımızı (tabir çok caiz) sel gibi akıtan bu dönemde ‘Dilek Taşı’ da vardır, ‘Sürünüyorum’ da, her biri birer kült şarkı olan onlarca başkası da.

Kitleleri sürüklerdi

Elenor dönemi; planlı programlı bir şekilde, bir tarih
ya da sıraya uygun olmasa da farklı zamanlarda, farklı karma albümlerle birlikte aktarılmıştır disklere; bu dönem, dijital çağı yakalamayı bir şekilde başarmıştır. LP’leri arkamızda bırakıp tamamıyla kasetlere teslim olduğumuz yıllarda ‘Bir Mucize Allahım’ albümü, memlekette satışa sunulan ilk CD olma şerefine erişmişti. Üstelik henüz kimseler CD nedir tam bilmezken ve bunu evde dinleyebilecek alete sahip olanların sayısı çok azken dahi çok satmıştı. Gülden Karaböcek buydu işte; her biçimde arkasından sürüklerdi kitleleri. 70’lerin ilk yıllarıyla birlikte başlayan Şah Plak dönemindeyse bunun böyle olmadığı söylenebilir. O yıllar deneme-yanılma zamanlarıydı Karaböcek için. Bağlı olduğu firmanın da kafası karışıktı, kendisininki de...

Selda Bağcan mı Ajda Pekkan mı?

70’lerin başıyla birlikte esmeye başlayan Selda (Bağcan) fırtınası sebebiyle Şah Plak, Karaböcek’in şahsında kendi Selda’sını yaratmak istedi önce. ‘Adaletin Bu mu Dünya’, ‘Derdimi Dökersem Derin Dereye’ bu dönemden şarkılardır. Ama olmadı. Bir yandan Selda, öte yandan Hümeyra ve Esin Afşar vardı Anadolu popu zirveye çıkaran kadın sanatçılar arasında.

Keskin bir yol ayrımına gelindi bunun üzerine. “Kendi Selda’mızı yaratamıyorsak kendi Ajda Pekkan’ımızı yaratalım” diye düşündüler büyük ihtimalle ve popüler yabancı şarkıları seçerek bunlara Türkçe söz yazdırdılar. Bu döneme katkı verenler arasında Ülkü Aker de (‘Koşma Koşma’, ‘Taka Taka-Şaka Şaka’) vardır, Çiğdem Talu da (‘Dur Bırakma Beni’).

Yeni albüm bu dönemi tamamına yakın bir biçimde toparlıyor (malum telif sorunları sebebiyle çok az eksik var).Eksiklikler Orkun Tunç’un ekibi Armageddon Turk’un yaptığı remix’lerden oluşan ikinci diskle fazlasıyla dengelenmiş.

Yazının devamı...
Naim DİLMENER Kimdir?

Naim DİLMENER