"Jale Özgentürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Jale Özgentürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Jale Özgentürk

Sabancı gitti Koç geldi

26 Şubat 2017

CHATHAM House Londra merkezli bir düşünce kuruluşu. 1920’de Birinci Dünya Savaşı sırasında uluslararası diyalog sağlamak amacıyla Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü adıyla kurulmuş. Yıllar sonra ise bulunduğu binanın adını alarak Chatham House olmuş.

Bu kurumun özelliği düzenlenen toplantılarda konuşulanların kamuoyuna açık konuşmacıların kimliğinin gizli tutulması. Yani kimin neyi söylediği sır olarak kalıyor. Hatta bu kural toplantılarda “Chatham House kuralı” olarak biliniyor. Kurum dünyadaki önemli sorunlar konusunda araştırmalar ve projeler yapıyor. Bu dönemdeki çalışmaları internet sitesinde “İngiliz ve Avrupa dış politikası, AB-Çin ilişkileri, göç ve mülteci krizi, enerji ve iklim politikası” olarak sıralanıyor.

TÜRKİYE PROJESİ

Türkiye’yi jeostratejik anlamda önemli bulan kurumun bir de Türkiye Projesi var. Bu projenin kurumsal destekçisi bundan önce Türkiye’den Akbank ve onun Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer idi. Geçen günlerde ise bu destekçinin kimliği değişti. Koç Holding, Chatham House’un kurumsal ortağı ve “Türkiye Projesi”nin ana destekçisi oldu.

Türkiye Projesi, ayrıca “One Belt, One Road” (Bir Kemer, Bir Yol) olarak bilinen “Yeni İpek Yolu” girişiminde Türkiye’nin konumlandırılması ve Türkiye-Avrupa ilişkileri konularını da içeriyor. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Y. Koç da Chatham House’un Mütevelli Heyeti’ne katıldı.

Chatham House’da bundan önce Türkiye’yi temsil eden Suzan Sabancı Dinçer ise Temmuz 2016’da sessiz sedasız bu kurumdan ayrılmış. Dinçer neden ayrıldığını şöyle açıklıyor: “Akbank, Chatham House’la yedi sene boyunca çok başarılı ortak çalışmalara imza attı. Kurumsal ortaklığımız süresince Akbank’ın desteğiyle başlayan Türkiye Projesi’nde üst düzey akademisyenlere burslar verdik. Tüm dünyada ses getiren İstanbul Roundtable toplantılarını düzenledik. Hükümetimiz de büyük destek verdi.”

SABANCI ABD’YE YÖNELİYOR

Sabancı Dinçer, bu çalışmalar sonucunda 2011 yılında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de uluslararası ilişkilere katkılarından dolayı Kraliçe II. Elizabeth tarafından ödül verildiğini hatırlatıyor ve bundan sonraki çalışmalarını şöyle açıklıyor: “Ülkemizin uluslararası alanda daha sağlıklı temsili için Amerikan düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations Uluslararası Danışmanlar Kurulu Üyeliği ve ABD eski ticaret bakanı Larry Summers’ın kurduğu Harvard John F Kennedy Siyaset Fakültesi Mossavar-Rahmani İşdünyası ve Politika Merkezi Danışma Kurulu üyeliklerini üstlendim. Görev dağılımımdaki dengeyi korumak ve kan değişimi için Chatham House’tan çıkma kararı aldık ve kurumsal ortaklığımızı Temmuz 2016’da sonlandırdık. Chatham House’ta bayrağı Koç Holding devralıyor. Büyük başarılara imza atacaklarına inanıyorum.”

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Y. Koç ise yeni ortaklığın duyurusunda şunları söylemişti:

“Sağladığımız iş birliği ile Chatham House gibi uluslararası ilişkilerde etkili ve referans alınan bir düşünce kuruluşunun çalışmalarında Türkiye masasının varlığını korumayı ve araştırmaların devamlılığı için destek sağlayacak olmayı çok önemsiyoruz. Öte yandan, dış politika, iş dünyası ve sivil toplum alanlarında çok değerli uluslararası isimlerin bir arada olduğu Chatham House Mütevelli Heyeti’nde ülkemizi temsil edecek olmaktan ötürü de gurur duyuyorum. İş birliğimizin uzun soluklu ve fayda yaratan bir kapsama ulaşmasını diliyor, birlikte projeler geliştirmek için heyecan duyuyoruz.”

STRATEJİK ROL

Chatham House’un müdürü Robin Niblett, Koç ortaklığı için açıkladığı şu sözler de Türkiye’nin dünyadaki önemini vurguluyor: “Türkiye’deki köklü çalışmalarımıza dayanan bu inisiyatifi desteklemek için Ali Y. Koç ve Koç Holding’e teşekkür ediyoruz. Türkiye gittikçe önemli bir stratejik rol oynamaktadır. Chatham House bu projeyle bu alandaki analiz ve faaliyetlerini genişletebilecektir.”

Chatham House 2015’de yapılan bir rapora göre Brookings Enstitüsü’nden sonra dünyadaki en etkili ikinci düşünce kuruluşu. Türkiye’nin bu kuruluştaki temsili, ülkenin iki büyük holdingi arasında ilginç bir devir teslime sahne oldu.

BAHÇIVAN’DAN BANKALARA ŞUBE KAPATMA SİTEMİ

TÜRKİYE’de işsizlik yüzde 12’yi buldu. Genç işsizlik oranı ise yüzde 20’lerde.  Türkiye uzun bir zamandır inşaat, perakende ve hizmetler sektörü ile işsizliğe çözüm buluyordu. Açılan alışveriş merkezleri, banka şubeleri en önemli istihdam kaynağı idi.

Ancak büyümenin yüzde 3’lere gerilemesi, tüketimin azalması perakende sektörünü vurdu. Alışveriş merkezlerinde, sokaklarda kapanan dükkanlar, marka zincirleri işsizliği de hızla arttırdı. Bankacılıkta ise bir yılda kapanan şube sayısı 435’i, işsiz kalan sayısı ise 4500’ü geçti.

İşsizlikte acı ziller çalınca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde bir kampanya gündeme geldi. Erdoğan, Türkiye’nin bütün büyük kuruluşlarından, yüksek sayılarda eleman istihdam ederek işsizliği bir ayda etkili bir şekilde düşürmelerini istedi. Hatta işçi almayanı deşifre edeceğini açıkladı.

Bu kapsamda 20 günde 103 bin işçinin alındığı Nuray Babacan’ın haberinde yer alıyordu. Bu kampanyaya etkin bir şekilde katılan iş dünyası kuruluşlarından biri İstanbul Sanayi Odası.

İSO, istihdam sağlayan kuruluşlarını “gurur listesi” ile internet sitesinde açıklıyor. Bu kampanya ile İSO’nun 152 üyesi bir haftada 1000 işçi almış.

Bir yandan fabrikalar kapanırken, üretim düşerken istihdam nasıl artıyor merak ettim. İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’a şirketlerin yaklaşımını, gerçekten işçi alma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Bahçıvan, bu kampanyayı çok olumlu buluyor. Bu yaklaşımında en önemli gerekçesi şu:

“Son yıllarda Türkiye’de istihdam artışında en önemli sektörler inşaat, perakende, hizmetler olarak sıralanıyordu. Uzun yıllar sonra ilk kez istihdam artışı sanayiden istendi. Üretimin ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı.”

İstihdam için önemli teşvikler olması da diğer gerekçe. Şirketlerin İŞKUR teşviklerini de etkin şekilde kullandığını anlatan Bahçıvan, istihdam kampanyasının ekonomide moralleri de yükselttiği görüşünde. Bu moralle şirketlerin yeni işçi alımını desteklediklerini söylüyor. Vardiya yerine yeni işçi alımının da tercih edilmeye başlandığını anlatıyor.

Bu konuda bankalara ise oldukça sert bir eleştirisi var Bahçıvan’ın: “Bankacılık en karlı sektörlerden biri hala. Ancak en ufak krizde en hızlı işçi çıkaran kesim oluyor. Şubeler hızla kapanıyor. En çok işsizlik artışı bu sektörde. Küçük bir ilde bir banka şubesinin kapanması demek o kentin ekonomisine büyük darbe vurmak demek. Üstelik bankaya da hiçbir katkısı olmadığı halde. Bana göre bankalar moral bozuyor, haksızlık yapıyor.”

Normal zamanlarda olsak emirle ekonomi yönetilmez derdik ama iş dünyasının kampanyayı iştahla sahiplenmesine bakıldığında sevinmekten başka yapacak bir şey yok! 

SAMSUN’DA ‘AĞA YİĞİT’ ARANIYOR

TÜRKİYE’nin 50 yıllık üreticilerinden biriydi Feniş Alüminyum. 1999 depremi Gebze’yi, 2001 krizi ise ekonomiyi vurduğunda krize girdi. O yıllarda zora düşen şirketleri kurtarmak için getirilen İstanbul Yaklaşımı’yla kısa süre nefes alsa da ne yazık ki kapanmaktan kurtulamadı.

2013’den beri işçi tazminatları ödenemedi. Feniş’in sahibi Sedat Aloğlu bankalardan aldığı üç yıllık müddette sorunların çözülmesi için çeşitli projeler üretti. Tesislerin satılması, çalıştırılması ya da Samsun’a taşınarak bulunduğu arazinin satılması gibi projeler üzerinde çaba harcadı. Ancak o konuda da başarılı olamadı. Arazi alacaklı bankalara geçti.

Aloğlu şimdi yeni bir proje hazırladı. Hedef Feniş Alüminyum tesislerinin Samsun’daki Terme Metal’e taşınması. Aloğlu, Terme Metal’deki yüzde 50.5 hissesini devredeceği bir girişimci arıyor.

Aloğlu durumu şöyle anlatıyor: “Fabrika ile ilgilenecek grup başta herhangi bir ödeme yapmadan şirketin 50.5 hissesine sahip olacak. Yüzde 25 hisse bedelsiz, yüzde 25 hisse ise Kamu Denetçiliği Kurumu’nun gözetiminde belirlenecek değerden işçi alacakları ve kredi borçlarını ödeme karşılığında devredilecek. Girişimciler ufak bir işletme sermayesi ile üretime başlayabilecektir. Taşınma, yatırımlar ve işletme sermayesi için gerekenler kredi ve oto finansman ile karşılanabilmektedir.”

Aloğlu bankalara getirilen zimmet düzenlemesinin de bu projenin gerçekleşmesine katkı sağlayabileceğini, bu sayede bankaların yatırımcıya destek olabileceğini söylüyor.

Samsun’daki güçlü grupların ilgilenmesi halinde hem fabrika üretime geçebilecek hem de işçi alacakları için bir çare bulunacak. Aloğlu bu projesi için AK Parti milletvekili Salim Uslu ve  Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz ile temasa geçmiş.

Alaoğlu babayiğit değil “ağa yiğit” arıyor. Umarız ekonomik bir karşılığı olur!

Yazının devamı...

Aras kavgasında söz Avusturyalı ortakta: Kimseyi kandırmadık

19 Şubat 2017

Aras Kargo 12 bine yakın çalışanı, 800 milyon TL’nin üzerinde cirosuyla Türkiye lojistik sektörünün dev şirketlerinden biri...
Celal Aras’ın kurduğu şirket, bugünlerde bir anlaşmazlıkla gündemde. Tartışma hem yerli hissedarlar hem de yabancı yatırımcı arasında sürüyor.

Yabancı yatırımcı Austrian Post 2013’te İş Yatırım’ın yüzde 20 hissesi ile Aras Ailesi’nin yüzde 5 hissesini satın alarak Türkiye’ye girdi. Yapılan anlaşmaya göre 2016’da hisse oranını yüzde 75’e çıkaracaktı. İp de burada koptu. Aras ailesinden aynı zamanda CEO olan Evrim Aras, hisselerini satmak istemediğini, aksine diğer yüzde 25 hisseyi de almak istediğini açıkladı.

İki şirket arasında mahkeme süreci başlarken, geçen hafta Evrim Aras’ın iddialarını “onur mücadelesi veriyorum” başlığıyla bu sütunlara taşıdık.

ORTAK TÜRKİYE’YE GELDİ

Uzun süredir sessiz kalan Austrian Post ise artık iddialara sessiz kalmayacağını açıklayarak, geçen hafta şirketin CEO’su Georg Poelzl’i Türkiye’ye gönderdi. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu vasıtası ile çeşitli temaslarda bulunan şirketin temsilcisi Poelzl, sorularımı da yanıtladı.

Poelzl, büyümeye karar verdiklerinde Türkiye’yi bölgesindeki en güçlü ve dinamik ekonomi olarak gördükleri için Aras Kargo’ya doğrudan yatırım kararı aldıklarını belirtiyor.

Yatırım yaparken net bir çoğunluğa ulaşmanın kendileri için ön koşul olduğunu, bu koşulun bugün de geçerli olduğunu söyleyen Poelzl, anlaşmayı da bu doğrultuda yaptıklarını anlatıyor.

‘SÖZDE KANDIRILMA’

“İyi niyetle, azınlık olan yabancı yatırımcıya eşit yönetim hakkı verdiklerini ve kandırıldıklarını” iddia eden Evrim Aras’a yanıtı ise şöyle:

“İş Girişim de azınlık hisseye sahip olduğu halde eşit oya sahipti. Aksine yönetim yapısı Evrim Aras lehine değişti. Bu sözde “kandırılma”nın ne olduğunu anlayamadık.”

Aras’ın Austrian Post’un yatırımları engellediği iddiasına ise “Aksine bu süreçte 100 milyon lirayı aşan bir yatırım gerçekleşmiştir. Austrian Post hiçbir büyük çaplı yatırımı reddetmedi. Ancak hiçbir zaman 150 milyon lira yatırım sözü vermedi. Ayrıca tüm yatırımlar Aras Kargo kararıyla ve onun gelirleriyle yapılmıştır. Bu bir safsatadır.

Şirketi ucuza kapatmak için değerini düşürmek iddiasının da doğru olmadığını söyleyen Poelzl, “Biz bir stratejik yatırımcıyız. Şirketi pazar lideri yapmak istiyoruz. Değerini düşürmekten hiçbir çıkarımız yoktur” diyor.

TÜRK YETKİLİLER DESTEK VERİYOR

ORTAKLIK başladığından beri şirketin büyümeye devam ettiğini ve 2015’te yüzde 15 büyüyerek 830 milyon liralık ciroya çıktığını hatırlatan Poelzl, şunları söylüyor:
-- Amacımız Aras Kargo’yu Türkiye kargo piyasasının lideri yapmaktı ve hala da planımız budur. Ancak açıklamalardan ötürü büyük bir hayal kırıklığı içindeyiz. 
-- Şirketin imajını zora düşürmemek için yorum yapmakta gönülsüz davrandık. Ancak Aras iddialarla Austrian Post’a “dolandırıcı davranış” atfettiği için daha fazla sessiz kalamayız. 
-- Türkiye’de bir yabancı yatırımcı olmakla ilgili hiçbir sorunumuz yok. Aksine, Türkiye’ye yatırım yapma projemiz konusunda ilgili Türkiye yetkililerinin ciddi desteği ve yüreklendirmesi oldu. Biz bu ülkeyi ve yabancı yatırımcılara sağladığı iklimi ve fırsatları çok seviyoruz.
-- Haklı olduğumuz açık bir gerçek. Aras Kargo ile ilgili yatırım ve geliştirme planlarımızı uygulamak istiyoruz.
Önceki yazımda tartışmayı Ankara’nın da takip ettiğini yazmıştım. Ancak anladığım kadarıyla Ankara’nın kaygıları da var. Tabii kolay değil. Yabancı sermayenin giderek ürkekleştiği düşünülürse, sorunlar karşısında objektif görünmenin de önemi artıyor!

Yazının devamı...

Zorlu’ya ABD'li ortak

12 Şubat 2017

TÜRKİYE son yıllarda yerli kaynak diye enerjide kömür yatırımlarına ağırlık verirken dünya tersine gidiyor. Dünyada ilk kez bu yıl fosil yakıtlara yatırımın azaldığı açıklandı. ABD ve Çin gibi devler, özellikle güneş enerjisi yatırımlarına hız veriyor.

Bu da güneş sistemlerinde teknolojinin büyük bir hızla ilerlemesini, maliyetlerin de düşmesini sağlıyor. Yine bir araştırmaya göre bugün yüzde 40’a ulaşan maliyet düşüşü, 2025’te yüzde 60’lara kadar düşecek. Güneş enerjisi alanındaki teknolojik ilerleme o boyutta ki, yakında her bireyin elinde küçük portatif bir panelle kendi enerjisini üretebileceği konuşuluyor. Aslında bu, enerji sektöründe büyük bir devrimin sinyallerini veriyor.

Türkiye’de yatırımcılar bugünlerde Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) kapsamında gerçekleştirilecek Konya Karapınar’daki 1000 megavatlık ilk güneş enerjisi yatırımı ihalesi için geri sayıyor. Duyduğumuza göre 30’u aşkın şirket ihale için şartname aldı. Yerli şirketlerden bazıları, Çin ve ABD gibi güneş enerjisinde öncü ülkelerden yabancı gruplarla birlikte ihaleler için hazırlık yaptı. Fransa, ABD ve Çin gibi ülkelerden ilgilenen yatırımcılar var...

Bu ihaleye katılıp katılmayacağını bilmiyorum ama güneş enerjisi sistemlerine yönelen yerli gruplardan biriyse Zorlu. Önceki akşam girişimci destekleme platformu Endeavor’un 23’üncü yılını kutlamak için katıldığım toplantıda Zorlu Enerji Grup Başkanı Sinan Ak’la sohbet etme fırsatım oldu. Zorlu, son yıllarda giderek sıkıntılı bir sektör haline gelen enerjide yatırım yapan neredeyse iki üç gruptan biri.

GELECEK GÜNEŞTE

Zorlu Grubu’nun güneş enerjisine özel bir ilgisi var. Geçen yıl en az 500 milyon dolar yatırımla güneş paneli üretimi yapabileceklerini açıklamışlardı. Ak’a bu yatırımın ne aşamada olduğunu sordum. Şunları anlattı: “Güneş enerjisinde teknoloji çok büyük bir hızla gelişiyor. O yatırımı yapmak yerine ABD’nin en önemli güneş sistemleri üreticisi First Solar ile farklı bir anlaşma yaptık. First Solar’ın Türkiye dahil 26 ülkede distribütörü olduk. Anlaşmamızda yatırım da var. First Solar Türkiye’de yatırıma karar verirse, bunu Zorlu ile birlikte yapacak.”

Dünya ve Türkiye’de enerji üretimi için gelecek güneşte. Teknolojideki gelişme ve bu teknolojiye erişime ilişkin haberler ise umut verici.

THY’NİN REKLAM YILDIZI ZACH KİNG GELİYOR

Şubatta yapılacak turizm toplantısına sadece işadamları gelmiyor. Önemli seyahat bloggerları da konuk olacak. Konuklardan biri ise THY uçaklarında karşımıza çıkan ünlü internet fenomeni Zach King olacak. King, Vine’da çektiği sihirbazlıkla optik yanılsama arası videolarıyla ünlenen, ardından Snapchat, YouTube ve Instagram gibi kanalları da kullanarak internet fenomenine dönüşen bir isim. Bulut Bağcı’nın dikkat çektiği gibi algı önemli. Türkiye’nin dünyada giderek kötüleşen algısını düzeltmesi gerekiyor. Ama bu sadece birkaç toplantı, davetle olacak bir şey değil. Daha fazlasına hepimizin ihtiyacı var!

BİR ‘ADA’M VAR!

KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilk ziyaret ettiğim yıl 1993’tü. Türkler ve Rumların birlikte yaşadığı Pile ilçesine giderken, yolda verdiğimiz molada dönemin Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la karşılaşmıştık.

Ailesi ile hafta sonu bir kır lokantasında yemek yiyen Denktaş, sonra kendi kullandığı arabası ile bize eskortluk yapmış ve ilçeye getirmişti. Yol boyunca da hem fotoğraf çekmiş, hem ilginç mekanları göstermişti.

Köyün ortasında iki kahve vardı. Birinde Rumlar birinde Türkler oturuyordu. Denktaş ilk önce Rum vatandaşların kahvesine gitti. Gördüğü ilgi, iki toplumun hep birbirine düşman olduğunu düşünen bizim için gerçekten çok şaşırtıcıydı. Kıbrıslıların “demokratik ve hoşgörülü” yüzünü ilk kez orada tanımıştım.

Sonraki yıllarda KKTC’ye çok seyahatim oldu. Ancak bunca sene gidip gelmeme karşın adanın zenginliğini hiç öğrenmemişim. Hürriyet Gazetesi’nin TÜRSAB’la birlikte düzenlediği, Taş Yapı’nın da sponsor olduğu “Kuzey Kıbrıs’ı Keşfet” başlıklı iki günlük programa katılınca bu gerçeği gördüm. 

HEDEF 2 MİLYON TURİST

Yılın 300 günü güneş gören KKTC’nin tarihi 10 bin yıl öncesine gidiyor. Güzellik tanrıçası Afrodit’in doğduğu ada, Shakespeare’in Othello’suna ilham olmuş. Salamis harabeleri, Bellapais Manastırı, şimdiki adı Lala Paşa Camii olan St.Nicolas Katedrali gibi değerlere sahip olan KKTC, şimdi farklı bir tanıtım atağına hazırlanıyor.

Hedef 2 milyon turist. Tanıtım ihalesini alan konsorsiyumda, yerel ajans Çehreli ile birlikte bir zamanlar Türkiye’nin tanıtımını da yapan ünlü ajanslardan dDf (Dream Dizayn Factory) yer alıyor. Tanıtım kampanyasında Türkiye’nin 10 şehrinde yapılacak road showlar da var.

dDf’in ortaklarından Arhan Kayar, kampanyanın tarih, kültür, yemek gibi varolan değerleri ortaya çıkarmayı hedefleyeceğini anlatıyor. Kampanyanın “Bir Adam Var” teması üzerine kurulabileceğini de söylüyor.

Bir yandan Kıbrıs’ta barış görüşmeleri sürerken diğer yandan KKTC, ekonomisini sağlam temellere oturtmak için çaba harcıyor. Taş Yapı’nın yeni havalimanı yatırımı ise gelecek umutlarının simgesi.

Türkiye’ye bir saat uzaklıkta “bir ada var.” Üstelik Türkçe konuşuluyor. KKTC’yi keşfetmemek büyük kayıp!

REİNA TURİZMİN 11 EYLÜL’Ü

Türkiye’nin turizm gelirleri 2016’da yüzde 30 düştü. Büyük kayıp devletin zirvesini harekete geçirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan turizmi kendi himayesine aldı. Geçen haftalarda gurbetçilere yönelik “komşunu da al gel” başlıklı bir kampanya başlatıldı. Avrupa’da yaşayan yaklaşık 5 milyon Türk kökenli vatandaşın ne kadarı bu çağrıya uyacak zaman gösterecek.

Turizm, Şubat ayının 16-18’i arasında İstanbul’da yapılacak bir toplantıda yine gündemde olacak. Üçüncüsü yapılacak Dünya Turizm Forumu’nun açılışını da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yapması bekleniyor.

Dünya Turizm Forumu’nu başlatan ise genç bir girişimci olan Bulut Bağcı. Dünya Ekonomik Forumu’ndan esinlenerek başlattığı forumla, Türk turizminde hem tanıtım yapmayı, hem yeni stratejilerin tartışılmasını hedefliyor.

Bağcı, toplantılara ilginin giderek arttığını söylüyor. Bu yıl foruma katılacağını açıklayan ülke sayısı 10’u geçmiş. Filipinlerden Tayvan’a, Nijerya’dan Katar’a ağırlıklı olarak Afrika ülkeleri katılacaklarını bildirmiş. Bağcı, Almanya, Yunanistan, İtalya gibi AB ülkelerinden ise davete olumlu yanıt gelmediğini anlatıyor. Gerekçe ise güvenlik olmuş. Toplantılarda üç günde 7 bin kişi ağırlayacaklarını, kongre bölgesindeki otellerin dolduğunu belirtiyor.

Bağcı, ön toplantının yapıldığı Rusya’daki toplantılardan umut verici sonuçlar çıktığını söylüyor. Rusya’dan Türkiye’ye talep patlaması olduğunu, İspanya, Yunanistan gibi ülkelere giden Rusların tekrar Türkiye’ye döneceğini anlatıyor.

ARAP TURİSTLER VARDI

Ancak turizmde genel olarak 2017 için çok hızlı bir gelişme beklenmediğini belirten Bağcı, Reina’ya yapılan saldırının en büyük darbe olduğunu söylüyor. “Bana göre Reina saldırısı Türk turizminin 11 Eylül’ü” diyen Bağcı, “Reina’da ağırlıklı Körfez bölgesinden Arap turistler vardı. Onlar hedef alındı. Saldırının ardından iptaller başladı. Arap turistler şimdi Azerbaycan’a gidiyor” diyor.

Arap pazarında algının değişmesi için Dubai’de 25 Nisan’da forum yapacaklarını, ayrıca İspanya için de çalışmaya başladıklarını söylüyor. En büyük turizm kaynağı Almanya için ise “FETÖ Almanya’da sürekli karşımıza çıkıyor” diyor.

 

 

Yazının devamı...

Rusya Made In Turkey istemiyor

5 Şubat 2017

“Rusya 2020’ye kadar domates ve salatalık dahil, tüm yaş meyve ve sebze talebinin yerli üretimle karşılanmasını istiyor.” “Rusya’da hükümet, yabancı tekstil şirketlerini ithalat yerine ülkede üretim yapmaları için teşvik ediyor. İspanyol hazır giyim devi Zara’nın yerli üretime geçme sürecini hızlandırmak için girişimlere başlandı. Zara’nın ürünlerinde “Made in Turkey” menşeli mallar büyük yer tutuyor.”

Bu iki haber bu hafta içinde Rus basınında yer aldı. Turkrus.com sitesinden alıntıladığım bu haberler bir süredir Türkiye ile Rusya arasında bir bahar havası yaşandığı algısının fotoğrafı tam olarak yansıtmadığını gösteriyor. Türk hükümeti ile Rus hükümeti arasında özellikle Suriye konusunda başlayan siyasi yumuşama, ekonomiye hala yansımış değil. İşadamları hala saatlerce gümrük kapısında bekletiliyor, çalışma izinleri hala çok zor alınıyor, vize konusunda da Rusya oldukça cimri davranıyor.

GÖZLER ZİYARETTE

Geçen hafta Rusya’da yapılacak bir toplantı için bana verilen vize üç gündü. Toplantı da zaten üç günde bitiyordu. Yıllardır Rusya’da yaşayan Dünya Türk İşadamları Konseyi Avrasya Başkanı Ali Galip Savaşır’a son durumu sordum. Savaşır, Rusya ile yaratılan havanın gerçeklerle uyuşmadığını söylüyor. Her alanda ambargonun devam ettiğini söyleyen Savaşır, hiçbir konuda geri adım atılmadığını anlatıyor. Turizmde charter seferlerine izin verildiğini ancak bu adımın okulların açılmasından sonra atıldığını da ekliyor. Savaşır, bu sıkıntıları yeterince ifade edemediklerini de dile getiriyor. Tek umutlarının ise bu sorunları anlatabileceklerini umdukları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya’ya mart ayında yapacağı ziyareti olduğunu anlatıyor.

İKİ SEKTÖR ÖNEMLİ

Rus hükümetinin iki bakanının ayrı ayrı yaptığı açıklamalar çok önemli. Rusya Tarım Bakanı Aleksandr Tkaçev’in yasak kalksa bile orta vadede Türkiye’den sebze almına fiilen gerek kalmayacağı yorumu ile Rusya Sanayi ve Ticaret Bakan Yardımcısı Viktor Yevtuhov’un ürünlerini Türkiye’de ürettirip Rusya’ya getiren Zara’ya güvenilir partnerler bulma konusunda yardım edeceklerini açıklamaları bu iki sektörde ciddi bir tehdidin varlığını gösteriyor.
Türkiye ile Rusya arasında dış ticaret açığı çok büyük. 2016 itibariyle 21.5 milyar dolar ithalat, 4.5 milyar dolar ihracat yapıyoruz. Yaş meyve sebze ve tekstil Türkiye’den Rusya’ya yapılan ihracatta iki önemli ürün. Bu iki üründe Rusya yerli üretimini güçlendirme peşinde.  Bu gerçekler ışığında Rusya pazarının açılacağını bekleyen üreticilerin yeni stratejilere ihtiyacı var.

EVRİM ARAS: YAPTIĞIM ONUR MÜCADELESİ 

ARAS Türkiye’nin en büyük kargo şirketi. 11 bin çalışana, 800 milyon TL ciroya, 80 milyon TL kâra sahip önemli bir şirket. 1979 yılında Celal Aras’ın temellerini attığı şirket bir süredir hem yabancı ortakla hem aile arasında yaşanan kavgalarla gündemde. Önce şirketin yüzde 25 hissesini alan Austrian Post ortaya çıkan anlaşmazlığı İsviçre’de tahkime taşıdı. Son günlerde ise iki kardeş Evrim ve Barış arasında davalar ortaya çıktı. Birkaç gün önce de CEO Evrim Aras’ın isteğiyle şirkete ticaret mahkemesi tarafından kayyum atandı. Aras Kargo’da neler oluyor, bu işin sonu nereye varacak? Bu soruların yanıtlarını araştırırken CEO Evrim Aras’tan bir mektup aldım.Evrim Aras mektubunda geçen 3 yıl içinde işlerin umdukları gibi gitmediğini anlatıyor. “Hayal kırıklığına uğradık. Üzülerek gördük ki, bir devlet kuruluşu olan Austrian Post, kötü niyetli bir tavır sergiledi. Üç yıl için 150 milyon TL yatırım sözü almıştık. 50 milyon TL’lik yatırım yapıldı” diyor. Aras’a göre yatırımların yapılmaması ile karın düşük kalması sağlanarak yüzde 50 hisse ucuza kapatılacaktı. Evrim Aras, “Önce dedim ki; hisselerimi devredip bu dolandırıcılık düzeninden kurtulabilirim. Ancak yapamadım. Çünkü biz bu ülkenin bir değeriyiz.Bu artık, onur mücadelesine dönüşmüştür” diyor.  Evrim Aras şirketi satmamakta, kardeşi Barış ise satmakta ısrarlı. Anlaşmazlığı Ankara da takip ediyor. Avusturya ile aramızın sıcak olmadığı düşünülürse sürpriz sayılmaz. Uluslararası mahkemelere taşınan kavganın sonu ne olacak? Aras, Türk markası olarak kalacak mı? Zaman gösterecek.  

ÜNLÜ GÖMLEK MARKASINA PEYNİRCİ PATRON

YIL 1964. Yusuf Bayat, Eminönü Gürün Han’da küçük bir atölyede gömlek üretimine başlıyor ve Türkiye’nin ilk gömlek markalarından biri olan Dufy’nin temeli atılıyordu. Sonraki yıllarda 800 kişilik çalışan kadrosuyla, 1 milyon 700 bin adetlik gömlek üretimine ulaştı. Ancak Dufy’nin hem mağaza sayısında hem de üretiminde gerileme yaşanıyordu. Ben de bu köşede gömlek markası Bisse ile ilgili yazdığım yazıda, etkisini kaybeden markalar arasında Dufy’yi saymıştım. Bunun üzerine Dufy’den bir açıklama geldi. Açıklamayı gönderenler Dufy’nin yeni sahipleriydi. Dufy, Haziran 2016’da Isparta’da peynir üretimi yapan Cebeci Süt’e satılmıştı. Şirketin sahipleri Operatör Dr. Gültekin Güney ve Metin Güney kardeşler, CEO’su ise Hüseyin Eğilmezgil olmuştu.Dufy’nin yeni mağazalar açmaya başladığını belirten yetkililer, İstanbul ve Konya’da üç, G.Afrika’da da iki mağaza açıldığını, sırada 3 mağazanın daha olduğunu belirtiyor ve hedeflerinin 26 mağazaya 10 mağaza daha eklemek olduğunu vurguluyorlar.Dufy’nin kurucusu Yusuf Bayat’ın daha önce Sadi Özdemir’e verdiği röportajda söylediği gibi, 65 yaşına gelince dünyayı gezme isteğiyle mi yoksa sıkıntılar nedeniyle mi bu satışı yaptığını öğrenemedim.Ancak Dufy’nin başka ellerde de olsa yaşaması önemli. Çünkü bir marka yaratmak kolay değil.

Yazının devamı...

Expo 2021’de Hatay’da

29 Ocak 2017

SURİYE savaşının başladığı ilk günden bu yana göçmenler sorunundan en fazla etkilenen illerden biri Hatay. Yaklaşık 1.5 milyon nüfusuna 500 bin Suriyeli göçmen eklenmiş. Ama Hataylılar onları misafir olarak görüyor. Kentte ekonomik ve sosyal sıkıntılar gerçekten çok büyük. İşsizlik, kiralardaki artış, belediye hizmetlerinde artan nüfusa yetememek gibi büyük sıkıntılar var. Ancak bugünlerde Hataylılar çok sevinçli. Çünkü 2021 yılı için aday oldukları Botanik Exposu’nu Hatay aldı.

3-6 AY SÜRÜYOR

EXPO, exhibition (sergi) kelimesinden geliyor. Dünyanın en eski ve en büyük uluslararası etkinliklerinden biri. Dünya Sergisi olarak adlandırılıyor. Bu sergilerde ürünler değil fikirler, kültürler ve dünyanın geleceği için projeler sergileniyor. EXPO’lar Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından organize ediliyor. Üç türlü EXPO var. 

- Evrensel EXPO, 5 yılda bir ve 6 ay süre ile yapılıyor. İzmir’in iki kez yarıştığı bu EXPO, 2020’de ise Dubai’de yapılacak. Diğeri ise tematik EXPO.

- Botanik EXPO’ları ise BIE’nin Uluslararası Bahçe Bitkileri Üreticileri Birliği (AIPH) ile gerçekleştirdiği sergiler. Bu sergiler iki yılda bir yapılıyor. Antalya’da 2016’da 6 ay süresince yapılan çiçek ve çocuk temalı sergi işte bu EXPO’lardan biri. 2019’da Çin’in Beijing kentinde yapılacak.

2021 EXPO’sunu alan Hatay ise Antalya’da düzenlenen EXPO’ya Medeniyetler Bahçesi projesi ile katılmıştı. Bu projenin sergi boyunca ilgi görmesi ve başarılı 40 proje arasına girmesi üzerine 2021 yılı için başvurma kararı aldı, bu başvurusu kabul edildi.

3 KEZ SUNUM YAPTI

Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, Almanya’ya giderek üç kez sunum yaptı. Savaş, “Adaylık başvurumuz oy birliğiyle kabul edilmişti. Antalya’da Medeniyet Bahçesi projemiz de en başarılı 40 proje arasına girmişti. Biz zaten bekliyorduk” diyor.

Bu proje ile Hatay’ın dünyanın gözünde de prestijli bir şehir olacağını, dev fuar sayesinde dünya standartlarında hazırlanacak 300 dönümlük botanik bahçesinin, 6 ay boyunca Hatay’da diğer ülkelerin bahçeleri ile birlikte sergileneceğini anlatan Savaş, organizasyonun Hatay’a 300 milyon TL yatırım kazandıracağını da ekliyor. Hatay’a beklenen ziyaretçi sayısının ise 2.5 milyon kişi olacağını tahmin ediyor.

İLK 3 ŞEHİRDEN BİRİ

Savaş, sonucu yorumlarken ise şunları söylüyor: “Sadece Amanos’da çiçek sayımız 2 binin üstünde. Bunun 300 tanesi endemik. Böyle bir şey başka hiçbir şehirde yok. Bu çiçekler için bile bizim bunu yapmamız gerekir, bunları dünya ile paylaşmamız gerekirdi. Ayrıca üç semai dinin buluştuğu bir kent Hatay. Tarihte kurulan ilk üç şehirden biri. Buna göre çalışma yaptık. Turizm ve tanıtım açısından bu fuarın Ortadoğu ve Anadolu’ya gelmesi de çok önemli.”

2021’e kadar bölgede neler olur şimdiden bilmek mümkün değil. Ancak 4 yıl sürecek bu heyecanın kente büyük moral vereceği aşikâr. Antalya’ya Expo için 2 milyar TL’ye yakın yatırım yapıldığı hatırlanırsa ekonomik olarak da ilin sıkıntılarını hafifleteceğini düşünüyorum.

PLASTİKTE ‘KIRMIZI HAT’ KAVGASI YAŞANIYOR

TÜRKİYE için üretim ve ürettiğini yurtdışına satmak yani ihracat çok önemli. Ancak, bugünlerde dış ticaret yapan şirketlerin önemli bir sorunu var. Türk Plastik Sanayicileri Araştırma ve Geliştirme ve Eğitim Vakfı Başkanı Yavuz Eroğlu, bu sorunu anlatmak istedi. 18 milyar dolar ihracatı olan sektörün temsilcisi Eroğlu’nun söylediğine göre sorun, dış ticaret yapan şirketlerle, liman işletmecileri arasında yaşanıyor. İthalat ve ihracat işlemleri sırasında biraz da ithalatı zorlaştırmak amacıyla gümrüklerde bazı yüklemeler kırmızı hatta düşüyor.

İstatistiklere göre kırmızı hatta düşme oranı ihracatta yüzde 5, ithalatta yüzde 18’lerde. Bu kontrollerde firmalardan 300 dolara kadar ulaşan ücretler talep ediliyor. Eroğlu, “Plastik sektörünün toplam dış ticaret hacminin 18 milyar dolar olduğu hesaplanırsa, maliyet plastik sektörü için yıllık 20 milyon TL’ye karşılık gelir. Toplam Türkiye ihracatı için rakam 150 milyon TL’yi buluyor” diyor. Gümrük Bakanlığı’nın tebliğine göre uygulanabilecek en yüksek ücret 75 dolar. Eroğlu, 300 dolarlık uygulamayı suistimal olarak niteliyor. Düzeltilmesi için Türkiye Odalar Borsalar Birliği Plastik Meclisi olarak bakanlığa ve liman işletmelerine karşı girişimde bulunacaklarını anlatıyor.

Eroğlu’nun anlattıkları böyle! Pazar bulmak, pazarını korumak gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalan dış ticaret firmaları için kuruşun önemi var. Söz liman işletmelerinde!

 İSTANBUL CERRAHİ’DEN GÖKTUNA DA GİTTİ

İSTANBUL Cerrahi Hastanesi’nde ortaklardan Bülent Göktuna da ayrıldı. Ageless markasını alarak ayrılan Göktuna’dan sonra, hastane İngiltere’de yaşayan Suudi asıllı Ghassan Şakir’e kaldı. İstanbul Cerrahi 1998’de bir grup doktorun kurduğu küçük bir hastaneydi. 2011’de satıldı. Alanlar ise Türkiye’nin yakından tanıdığı hayırsever Semiha Şakir’in oğlu Ghassan Şakir, Mineks Grubun kurucusu Bülent Göktuna ve Prof. Dr. Melih Us idi.

Hastanenin yeni ortakları büyük bir sağlık gurubu olmak üzere yola çıktı. İstanbul Cerrahi markasıyla Erbil ve Dubai’de hastane açma, toplam 359 yatağa ulaşma gibi hedefler vardı. Ancak geçen mayısta ortaklar kavgası başladı. Önce Şakir ve Göktuna, Melih Us’la davalık oldu. Us, ortaklıktan ayrıldı.  Bülent Göktuna’nın ayrılığı ise geçen hafta Hürriyet’te Mineks International Dış Ticaret AŞ imzasını taşıyan bir ilanda duyuruldu: “Şirketimizin kurucusu Bülent Göktuna, 2011’den bu yana ortak ve yönetim kurulu üyesi sıfatıyla bünyesinde bulunduğu İstanbul Cerrahi Sağlık Grubu’na bağlı tüm şirketlerdeki hisse, görev ve yetkilerini 12 Ocak 2017’de tümüyle ortaklarına devretmiştir.”

Ghassan Şakir’in, İstanbul Cerrahi ile ilgili tutumu ne olacak? Önümüzdeki günlerde göreceğiz!

Yazının devamı...

TÜSİAD’da masayı kim devirdi?

22 Ocak 2017

EROL Bilecik, geçtiğimiz hafta Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) 18’inci başkanı olarak göreve başladı. TÜSİAD’ta hem Bilecik’in başkanlığa doğru gittiğini hem de onun listesinde hissedilen Ali Koç’un ağırlığını geçen haftalarda gündeme getirmiştik.

Ancak itiraf edeyim TÜSİAD’ın başkanlık seçim sürecinde önemli bir ayrıntı atlamışım. Hem de önemli bir atlama bu. TÜSİAD seçimi sırasında tesadüfen öğrendiğim, daha sonra da kontrol edip doğruluğundan emin olduğum bir bilgiyi paylaşacağım sizlerle.

SÜRPRİZ KARAR

Bildiğiniz gibi TÜSİAD’ta başkan belirleme süreci uzun sürmüştü. Meğer Erol Bilecik’in isminden önce TÜSİAD’ın kurmayları başka bir formül üzerinde çalışmış. Hatta bayağı da yol almışlar. Ancak bu formül sürpriz bir şekilde rafa kalkmış. Nedir bu teklif derseniz...

Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan daha önce birkaç kez değindiğim gibi kamuoyunda yaratılan “TÜSİAD’a başkan bulunamıyor” algısından uzun süredir rahatsızdı. Bunun için de formüller üzerinde duruyordu.

İşte bu formüllerden birini seçim öncesi Başkanlar Kurulu’na götürmüş. Herkesi şaşırtan teklifiyle başkanlığa aday olabileceğini ancak bir şartı olduğunu açıklamış. Şartı şöyle: Başkanlık Konseyi’ndeki her aileden bir temsilci ve eski başkanlar yönetime girecek. Eğer bu kabul edilirse hem başkanlığı hem de Yüksek İstişare Başkanlığı’nı aynı anda yapabileceğini, böylece güçlü bir yönetim ile TÜSİAD’ın tek ses olarak güçlü bir şekilde temsil edileceğini söylemiş.

Başkanlık Konseyi üyeleri beklemedikleri bu sürpriz teklif karşısında çok şaşırmışlar. Toplantıya katılanların tümü eksiksiz bir şekilde teklifi memnuniyetle kabul ettiklerini açıklamışlar. Eski başkanlardan oluşan, ailelerin üst düzeyde temsil edildiği bir yönetim ile birlikte Tuncay Özilhan gibi tecrübeli ve güçlü bir ismin başkan olduğu bir TÜSİAD’ın mutluluğu ile bitmiş o gün toplantı.

Ancak daha o akşam gelen bir haber bütün denklemi bozmuş. Bir büyük aile son anda bu formüle verdiği desteği geri çekerek, TÜSİAD yönetimine sadece profesyonel bir ismi verebileceğini söylemiş.

Özetle Tuncay Özilhan’ın tek şartı yerine gelmemiş, masa devrilmiş.

TAM DESTEK

Hemen belirtelim. B planına geçen TÜSİAD yine de güçlü bir yönetim belirledi. Dünyada yaşanan teknolojik devrimi yakından izleyecek, TÜSİAD’ı yönlendirebilecek bir başkan ve ailelerin genç üyelerinden oluşan güçlü bir yönetimle yola devam etme kararı aldı. Ayrıca Yüksek İstişare Konseyi’nin Özilhan ve eski başkanlarla güçlü bir şekilde devam etmesi de rahatlatma sağlamış.

Başkanlık Konseyi üyelerinin genel tavrına bakılırsa yeni yönetime destek de tam. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Hatay’da eğitime, spora önemli destekler veren Erol Bilecik’in başkanlığı Hataylıları da çok sevindirmiş.

GÜMRÜK BİRLİĞİ’NE EN BÜYÜK DESTEĞİ MUSTAFA KOÇ VERDİ

Geçen yıl 21 Ocak işdünyasının en acı günlerinden biriydi. Türkiye’nin en önemli grubu Koç’un yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç, hiç beklenmedik bir şekilde yaşamını yitirdi. Bu vefat sadece Koç Ailesi’ni sarsmadı, Türkiye’de de büyük üzüntü yarattı.

Mustafa Koç’un erken vefatı grubu etkiler mi etkilemez mi tartışmaları bir yıl gibi kısa sürede yanıtını buldu. Ömer ve Ali Koç yaptıkları iş bölümü ile grubun globalleşme idealini kesintisiz sürdürüyor.

Mustafa Koç’un ölümünün arkadaşları için yarattığı boşluk ise doldurulamıyor.

Sedat Aloğlu, Mustafa Koç’un yakın dostlarından biriydi. Ölüm yıldönümünde arkadaşları bir araya gelecek mi diye sordum. Aloğlu, “Ölmeden kısa süre önce çok yakın dostlarından oluşan bir liste yapmıştı. Bir araya gelecektik, olmadı. Toplanalım diyoruz ama yapamıyoruz. Çünkü yan yana geldik mi ağlıyoruz” diyor.

Aloğlu, sohbet ederken kendisi için “manevi bir borç” olarak gördüğü bir anısını da anlattı:

“Yıl 1990’ların başı. Türkiye, Gümrük Birliği anlaşmasına hazırlanıyor. Ben Türk Amerikan İşadamları Konseyi başkanlığını Mustafa Koç’a devrederek AB konusunda yoğun çalışan İktisadi Kalkınma Vakfı’na başkan oluyorum. Kamuoyunda beyaz eşya, otomotiv gibi alanlarda üretim yapan Koç Grubu’nun, Gümrük Birliği’ne karşı olduğu algısı var. Mustafa’yla bir araya geldik. Söylenenlerin aksine Gümrük Birliği’nin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu söyledi ve bana her türlü desteği vereceğini belirtti. Ondan sonra da Gümrük Birliği çalışmalarında maddi manevi her türlü desteği verdi.”

TARİHİ RUMELİ HAN İCRADAN SATILIK

BUGÜNLERDE hepimizin yüreğini acıtan bir tartışma var. Beyoğlu ruhunu neden kaybetti? Şimdi anlatacaklarım çok değil 2012’ye uzanıyor. Yani sadece 4 yıl önceye ait.

Rumeli Han Beyoğlu İstiklal Caddesi’ne cıvıl cıvıl çalışan hanlarından biriydi. 1878’de Ragıp Paşa’nın ikameti için yapılan bu taş olma binanın alt katlarında da dükkanlar yer alıyordu. Binanın girişinde şapkacılar, şemsiyeciler, aksesuarcıların yanı sıra en az binanın kendisi kadar ünlü bir marka karşılardı insanları. Rebul Eczanesi. Rebul de 1895’ten beri oradaydı.

KONSER VERİYORLARDI

Hanın sakinleri de çok renkliydi. Kiracılar resim, fotoğrafçılık atölyeleri, tiyatrolar, konser ve dans mekanlarıydı. Hanın içinde dağcılık ve kaya tırmanışı yapılıyor, eğitimler veriliyor, Haymatlos ve Factory isimli mekanlarda Erkan Oğur, Metin-Kemal Kahraman gibi önemli isimler konserler veriyordu. 

İstanbul ve Beyoğlu dünya turizminde önemli bir destinasyon haline gelince Beyoğlu’nun tarihi hanlarının da talihi değişti. Artık tek amaç yatak kapasitesini arttırmak için otel ve alışveriş merkezi inşaa etmekti. Emek Sineması, İnci Pastanesi, Markiz gibi Beyoğlu’nu Beyoğlu yapan markalar da birer birer yok oldu gitti.

Rumeli Han da 2012 yılında Laleli’de dericilikle başlayan ve otelcilik ve turizme yönelen Taksim Hill, Art Otel, Kafkasya Otel Florya Konağı gibi otellerin sahibi Gevrekli Ailesi tarafından satın alındı.

Binanın 62 kiracısı 2014 yılına kadar çıkarıldı. Hilton zincirinin üst markalarından biri olmak üzere restorasyona girdi. O günlerde yapılan açıklamaya göre Hilton Worldwide, Curio-A Colellection by Hilton markasına Avrupa’da açacağı iki oteli ekleyecekti. 2017’de açılacağı belirtilen otelin 173 odalı, şık bir restoran ve bara sahip olacağı belirtiliyordu.

MAYISTA SATILACAK

Ne yazık ki Türkiye şimdi ekonomide zor günler yaşıyor. Beyoğlu ve İstiklal Caddesi de bundan nasibini alıyor. Markalar gidiyor, dükkanlar kapanıyor. Beyoğlu uzun zamandır ellerimizle yok ettiğimiz kimliğine bir de ekonomik darbe yiyor.

İcralar, iflaslar artarken Rumeli Han’dan da olumsuz bir haber var. Han icradan satışa çıktı. İcra ilamında değeri 29 dükkan ve 180 suit odalı otel taşınmaz kültür varlığı olarak tanımlanıyor. Değeri 450 milyon TL olarak belirlenen Rumeli Han için ilk açık arttırma 24 Nisan’da ikinci ise 22 Mayıs’ta yapılacak.

Geçmişinden koparılan Rumeli Han umarız eski günlerine döner!

Yazının devamı...

O eski sanattan eser yok şimdi

15 Ocak 2017

ÇOK değil, 5-6 yıl önce hem dünyada hem Türkiye’de en parlak günlerini yaşıyordu “sanat piyasası.” Dünyada Ruslar ve Çinlilerin yeni koleksiyonerleri piyasaya çıkıyor, klasik ve özellikle çağdaş sanat eserlerinin fiyatları hızla yükseliyordu.

Wall Street Journal’da 2009’da yayınlanan bir yazıda, Türkiye çağdaş sanatı “yükselen piyasa” olarak niteleniyordu. Bu piyasa, yabancı yatırımcıların da ilgisini çekiyor Sotheby’s Türkiye’de şube açıyor, Türk sanatçılara odaklanan müzayedeler düzenliyordu.

Yerli bankalar yatırım değeri gördüğü için kendi resim koleksiyonlarını oluşturuyor, ünlü işadamı Murat Ülker, Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni isimli eserine servet ödüyordu.

Bugün artık bu parlak günler geride kalmış gibi görünüyor. Dünyada da Türkiye’de de sanat piyasasında sıkıntılı günler var. Alıcılar azalıyor, fiyatlar düşüyor, galeriler kapanıyor.

Türkiye’de ekonomide başlayan belirsizlik, siyasetteki tartışmalı ortam bu piyasayı nasıl etkiledi? Soruyu sanat alanının önemli isimlerine yönelttim.

ESER FİYATLARI DÜŞTÜ

Tayfun Poyraz küratör. Ekonomik krizin her sektörde olduğu gibi sanat piyasasında da etkili olduğunu söylüyor. Sanat galerileri ve sanatçıların gerçekten zor bir süreç yaşadığını, eser fiyatlarının geçmiş yıllara göre çok düştüğünü ve koleksiyoner sayısının da azaldığını vurguluyor.

Özellikle sıkıntının çağdaş sanatta yaşandığını vurgulayan Poyraz, bazı koleksiyonerlerin ellerinden Türk sanatçıları çıkardığını, yabancı sanatçıların eserlerine daha fazla talep olduğunu vurguluyor.

Galeri fiyatlarıyla müzayede fiyatları arasında korkunç farkların ortaya çıktığını anlatan Poyraz, bu günlerin yatırımcı için aslında bir fırsat olduğunu da anlatıyor ve “Sanat yatırımcısı için şu anki koşullar son derece uygun. Çoğu sanatçının eserlerinin fiyatı 5-10 yıl önceki fiyatlara geriledi, böyle bir durumda alıma geçmemek büyük hata olur” diyor. Poyraz’a göre çözüm ise şöyle: “Bu konuda devlet desteği çok önemli. Avrupa ülkelerinin sanata milyar dolar seviyesinde destekleri var. Açılan ve açılacak özel müzeler de çok önemli.”

GÜCÜ OLAN AYAKTA KALIYOR

Şile’deki Anıt Atölye’de çalışmalarını sürdüren Türkiye’nin önemli ressamlarından Mustafa Ata da ekonomik krizin sanat piyasasını etkilediğini söyleyerek, “Bugün dünyanın geneli kapitalist sistemin ekonomik riskleriyle uğraşıyor. Sanat da bu sistemin içindeki bir tüketim nesnesi” diyor. Ata, şöyle konuşuyor: “Kriz döneminde her insan yaşamak adına nelerden vazgeçebileceğini düşünür doğal olarak. Sanat da bir üst yapı tüketim zincirinde yer alıyor. Alıcı kesim, sanatı vazgeçilebilir görmüyor ama tüketimdeki öncelik sırasını değiştiriyor. Zaten krize aşina olan sanatçı da, gücü varsa ayakta kalıyor.” Yine önemli ressamlardan Ertuğrul Ateş’e göre ise henüz Türkiye’de hukuk düzenlemeleri yapılmış, telif hakları gerçek anlamda sağlanmış bir sanat piyasası yok. “Bu nedenle Türkiye gibi ülkelerde sanat bir yatırım aracı olamadı ama şahane bir manipülatif piyasa oluşturdu. Bu bir insani gelişmişlik sorunudur” diyor Ateş. Krizin etkisi ile koleksiyoner sayısının azalmasını ise şöyle yorumluyor: “Koleksiyoner sayısının azalmasında hatalar da var. Sayının artması ancak gerçek bir piyasanın oluşması ile mümkün. Bu bir ‘yanlış düğme ilikleme’ meselesi. Temel sorunluysa, sonuçta sorunlu olacaktır. Ancak Türk koleksiyoneri öncelikle kendi sanatçısına sahip çıkma sorumluluğundan kaçınmamalıdır. Bu hepimizin birlikte halledebileceği bir sorunsal. Devletin her türlü katkısı da mutlaka sağlanmalı. Bu milli bir meseledir ve var olmak ya da olmamak meselesidir.”

Sanatın krizde ilk feda edilecek alan olması hiç hoş değil. Sanatçı gözüyle piyasanın durumu bu. Sanatçılar ve koleksiyonerler için yeni bir yol ayrımında mıyız, piyasa nasıl güçlenir? Bu soruların da yanıtını arayacağız.

‘KİRAYA KIZDIM MAĞAZAYI BOŞALTTIM’

TÜRKİYE’nin markalaşma heyecanında 40 yıllık geçmişe sahip bir gömlek üreticisi Bisse. Kendisiyle birlikte yola çıkan Abbate, Dufy, Cottonbar gibi markalar çeşitli nedenlerle piyasadan çekilirken Bisse üst ve orta gelir grubuna yönelik üretim ve ihracat faaliyetleriyle sektöründe önemli bir yere sahip.

Yılda 1 milyon adetten fazla üretim yapan Bisse’nin ağırlıklı pazarı ise Avrupa. Bisse’nin yurtdışında 17 franchise, yurtiçinde ise 36 kendi mağazası var. Türkiye’deki mağazaları ağırlıklı olarak alışveriş merkezlerinde (AVM). AVM’lerde dövizle kiralama sorunu malum. Daha önce de bu sütunlarda değindim. Doların 4 TL’ye yaklaştığı bu günlerde kira sorununda bazı AVM’lerde tartışma hala sürüyor. Özellikle de yabancı işletmecilerin olduğu AVM’lerde yoğunlaşıyor. Bisse’nin sahibi Mustafa Kefeli de bu soruna tepki gösteren patronlardan biri. Carrefour Maltepe’deki mağazayı tartışmalı bir şekilde boşaltmış.

Kefeli’yle bir araya geldik, hem sektörü hem de Bisse’yi konuştuk: AVM işletmecilerinin yüzde 30’unu yabancıların oluşturduğunu söylüyor Kefeli. Yerli işletmecilerin Türkiye ekonomisinde yaşanan olağanüstü durumu gördüğünü ve hemen hemen hepsinde doların 1.70 ile 2.80 TL arasında sabitlendiğini söylüyor. “Yerli yatırımcılar bizi anladı. Ancak yabancılar durumu okuyamadılar” diyor.

Carrefoursa Maltepe mağazasından örnekle devam ediyor Kefeli: “O mağazaya girdiğimde kira TL olarak 11 bin lira idi. Şimdi 27 bin lira. Ciro bu kadar artmadı ki. Bunu anlatmakta zorlanıyoruz. Muhatap bulamıyoruz. Hemen avukat yolluyorlar. Ben de boşalttım. Mahkemeliğiz” diyor.

AVM’ler ortak bir noktada buluşmadıkları müddetçe markaların hiçbirinin ayakta kalamayacağını da ekleyen Kefeli, bu şartlarda bu mağazaları terk edeceklerini anlatıyor.

Hükümetin ise henüz piyasanın oturmasını beklediğini ancak yakın zamanda önlem alınmasını beklediklerini söyleyen Kefeli, “Bu kiralarla artık AVM’lerin cazibesi kalmadı. Bence sonunda ciroya göre kiraya dönülecek” diyor.

Bu arada Bisse olarak üretimden hiç vazgeçmediklerini, ihracat sayesinde ekonomideki zorlu süreçleri atlattıklarını söyleyen Kefeli, “İhracatımızın ağırlığı Avrupa’ya. Katma değer her yıl yükseliyor. Türkiye modayı öğrendi. Ciddi bir bilgi birikimimiz var. Bu sorunlar bittiğinde Türkiye uçmaya hazır bir kuş” diyor.

REKLAMDAN ‘FÜTÜRİST İLETİŞİM’E GEÇİYOR

TÜRKİYE’de reklamcılık sektörünün duayenlerinden Osman Uslu’nun 40 yıl önce başladığı reklamcılık serüveni yıl sonunda sona erdi. Yorum Ajans ve 3 şirketinin yüzde 49 hissesini de Fransız reklam devi Publicis’e sattı. Bu gelişmeyi geçen ay yazmıştım. Ancak reklamcılık sektörünün merak ettiği “Uslu, reklamcılığı bırakacak mı?” sorusu yanıtsız kalmıştı. Osman Bey aradı, merak edilen sorulara cevap verdi:

NEDEN SATTI?: Yorum Ajansı bir hayalin gölgesinde kurduk. Ben son 5 yıldır bu reklam yolculuğundan ayrılmayı planlıyordum, iki yıl önce de kesin kararımı verdim.

REKLAMCILIK SEKTÖRÜ DEĞİŞİYOR MU? Reklamcılık sektörünün bugünkü yapısı ile eskidiğini düşünüyorum. Karlılıklar tıkandı. Çoğu ajans da reklamverenlerin taleplerini karşılayan hizmetkarlar durumuna geldi. Dünyada teknoloji çok hızlı değişiyor. Yaratıcılık her yerden esinlenebilir hale geldi.

REKLAMI BIRAKIYOR MUSUNUZ? Ben daha çok fütüristik çalışmalar yapmak istiyorum. Dünya 4. Sanayi devrimini yaşıyor. Bu dönemin kendi ihtiyaçları var. Biz de bu global teknolojik devrime hazırlanmak zorundayız.

ŞİMDİKİ HEDEFİNİZ NE? Fütüristik Projeler şirketi kuracağım. ‘Geleceği kucaklayacak şirketler kurma dönemine geçmeliyiz’ diye düşünüyorum. Bunu tüm Türkiye iş dünyasının benimsemesi gerektiği kanısındayım. Yılda 12 proje üretip, 6’sını hayata geçireceğim. ‘İnsansız uçağa’ bineceğiz. Şirketin kadrosu olmayacak, toplanacak yapacak, paylaşacak. Adı (SeaGullCommunications) Martı Ajans. Kadrosunda özgür dolaşan kuşlar martılar, kargalar olacak...

ABDÜLCANBAZ MÜZESİ Mİ KURACAKSINIZ? Yer arıyorum. Turhan Selçuk ve Abdülcanbaz’a yakışır yerde olması gerekiyor. Karaköy, Balat, Feriköy gibi. Bir de satın alınabilir sanat üzerine online store kurma projem var. Yurtdışında Londra’da da bir sanat galerisi açmak istiyorum.

 

Yazının devamı...

Temennisiz bir genel kurul

13 Ocak 2017

Ekonomi ve siyasette yaşanan belirsizliklerin en yoğunlaştığı, başkanlık yolunda anayasa değişikliklerinin oylandığı günlerde yapılan genel kurula katılım eski yıllara göre düşüktü. Genel kurulda Bülent Eczacıbaşı ani çıkan bir seyahat nedeniyle yoktu. Hastalık nedeniyle katılamayan Cem Boyner ve Güler Sabancı da gözlerin aradığı üyeler oldu.

Eski başkanlardan Rahmi Koç’un eski başkan ve yönetim kurulu üyelerine plaket verdiği genel kurulda Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ve başkanlığı bırakan Cansen Başaran Symes’in laiklik, insan hakları, hukuk vurgulu konuşmaları birçok üye tarafından sertlik dozu iyi, ancak vurgusu “sağlam” konuşmalar olarak yorumlandı. Genel kuruldan bazı izlenimlerim ise şöyle:

Türkiye’nin en büyük sanayicilerinin yer aldığı TÜSİAD üyeleri son günlerde dövizde ve ekonomide yaşananlara ilişkin yorum yapmaktan kaçınırken, aslında gidilen yön konusunda da ciddi bir belirsizlik içinde gibiydi.

Başkan bulmakta zorlanan TÜSİAD’ın kadın başkan dönemi şimdilik biterken yönetim kurulunda kadın üye sayısı bu kez üçe çıktı. Esin Güral Argat’ın tekrar seçildiği yönetim kurulunun diğer kadın üyeler Serra Akçaoğlu ve İdil Yiğitbaşı oldu.

LEYLA ALATON GİRDİ

TÜSİAD’a bu yıl 25 yeni üye katıldı. Bu isimler arasında en dikkat çekenlerden biri Leyla Alaton’du. Geçen yıl kaybettiğimiz TÜSİAD’ın en etkin isimlerinden biri olan İshak Alaton’un yerine Alarko’yu temsilen katılan Leyla Alaton, 10 yıl sonra tekrar TÜSİAD’a girmiş oldu.

Yeni üyeler arasında eski başkanlardan Ömer Sabancı’nın oğlu Hakan Sabancı dikkat çeken isimlerden biriydi. İzmir Ticaret Borsası Başkanı Işınsu Kestelli de yeni üyelerden biri oldu. TÜSİAD’a giriş aidatı ise 38 bin TL olarak açıklandı.

Yönetim kurulunda ailelerden gelen üye sayısı arttı. Sabancı Grubu ise aileden bir üye yerine profesyonelle temsili uygun buldu.

Genel kurulun en ilginç olayı ise toplantının sonunda Divan Başkanı Erkut Yücaoğlu’nun “dilek ve temenni” konuşmasını yapacak üyelere söz hakkı vermesi sırasında yaşandı. Salonda derin bir sessizlik oldu ve hiçbir üye konuşmak istemedi. 47’nci genel kurulunu yaşan TÜSİAD’da hatırladığım kadar bu da bir ilk oldu.

Yazının devamı...