"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

O sapık öğretmen en ağır cezayı almalı!

23 Şubat 2017

Bir cinsel istismar daha...

Üstelik yine bir okulda geçiyor...

Yine sanık bir öğretmen... Ve yine küçücük kızlar kurban...

9-10 yaşlarında...

Aynen İzmir Menderes’te olduğu gibi...

Bu sefer Van’ın Edremit ilçesinde...

Şöyle bir korkunç tabloyu getirin gözünüzün önüne, külotlu çorabı yarıya kadar inmiş bir kız çocuğu, dehşet içinde okulun koridorunda koşuyor...

Kaçıyor...

Kimden?

Ona cinsel tacizde bulunan ve külotlu çorabını indiren öğretmeninden...

Bu nasıl bir rezilliktir!
Nasıl bir iğrençliktir!

Bu olayla, o okulda süregelen bir cinsel istismar vakası ortaya çıkıyor.

Burada sorun, bu tür suçlara hukukun nasıl yaklaştığı...

Sıradan bir dokunma, temas gibi aldıklarında, suçu basit bir “sarkıntılık” olarak değerlendiriyorlar, o zaman de ceza çok hafifliyor ve iğrenç sapıklar yırtıyor.

Bu neden böyle oluyor?

Çünkü “Bu çocuklar bakire!” deniyor, “Duhul gerçekleşmemiş...” deniyor.

Oysa orta sistematik bir şekilde devam eden, ağır bir cinsel saldırı söz konusu! Duhul dışında da her şey yapılmış! Bu sanıkların en ağır şekilde cezalandırılması gerekiyor!!!

Bana dava, Van Kadın Derneği VAKAD aracılığıyla Avukat Müjde Tozbey Erden’e geliyor, ben de kendisiyle röportaj yaptım.

Hep birlikte bu davanın da takipçisi olalım...


Avukat Müjde Tozbey Erden

CİNSEL İSTİSMARI SARKINTILIĞA ÇEVİRİYORLAR

Van’ın Edremit ilçesinin bir ilköğretim okulunda yaşanan cinsel istismar rezilliği nedir?
Sormayın...

Gerçekleştiren yine bir öğretmen mi?
Ne yazık ki evet! 20 yıllık bir öğretmen. Kız çocuklarını okul bitiminden sonra etüde alıyor, eteklerini kaldırarak kucağına oturtuyor, külotlu çoraplarını ve iç çamaşırlarını indiriyor, türlü türlü iğrençlikler yapıyor. Dikkatinizi çekerim, bunlar da aniden bir temas ya da dokunma değil, sürekli olan şeyler. Pek çok çocuğa yaptığı söyleniyor... 

Felaket...
Evet. Ama şikâyet etmeye sadece iki kız çocuğu cesaret etti. Biri de benim müvekkilim, 9 yaşındaki bir kız çocuğu.

Ailesi ne diyor?
Çok üzgün ve şaşkınlar. Çünkü söz konusu öğretmen tahliye edildi! Ama aile sonuna kadar gitmeye niyetli. Maddi durumu iyi olmayan bir aile. Anne-baba boşanmış. Baba terzilik yapıyor. Çok temiz ve onurlu insanlar. Söz konusu öğretmen de bu aileyi yakinen tanıyor. Aile bağlarının kopmuş olduğunu fark ettiği için de kızlarını kötü emellerine alet edebileceğini düşünmüş olabilir. Terzilik yapan babaya gidiyor. Pantolon paçasını diktirirken, kızının okul durumunu sorup, okul sonrası ona özel ders verebileceğini söylüyor, karşılıksız. Baba da “Nasıl olsa aynı sitede oturuyoruz, hocayı da tanıyoruz!” diye kabul ediyor. 

Kızın kendi öğretmeni değil yani?
Hayır. Ama o okulda öğretmen. Aynı şeyleri, gözüne kestirdiği bir başka kız çocuğunun da ailesine söylüyor. O aile de teklifi kabul edince, ikisini okul sonrası etüde alıyor. Kızların ifadelerinde anlattıkları korkunç. “Ders verirken kapıyı kilitleyip, külotlu çorabımızı, külotumuzu indiriyordu...”

İğrençlik!
Evet. Ama bizim kanunumuzda şöyle bir sorun var. “Cinsel istismar”, sadece çocuklara karşı işlenen bir suç. O suçta da “duhul olup olmaması” farkı olduğu gibi, temasların sürekliliğiyle ilgili de bir fark var. Üç ayrım var. Ben bunu özellikle durumu anlayın diye anlatıyorum. Mesela, memeleri okşamak sarkıntılık olarak sayılıyor. Ama bu eylemin sürekliliği olursa, “cinsel istismar” olarak kabul ediliyor. Yani daha ağırlaştırılmış bir şey oluyor. “Duhul” söz konusu olursa, en ağrı oluyor. Ama maalesef, bizim ülkemizde, duhul olmayınca, kızlar, bakire çıkınca, doğrudan tüm hâkim ve savcıların bakış açısı, “Aaaa bu basit bir sarkıntılıktır!”a dönüşüyor. Oysa değil! Benim sürekli davalardaki kavgam da bu. Hele bu davada söz edilen kesinlikle basit bir sarkıntılık değil! Sürekliliği olan bir şey. Adam bunu planlıyor, kızları seçiyor. Sürekli derslere çağırıyor. Her defasında dokunuşlar ve temaslar var. Ve bütün bunları kendi cinsel hazzı için yapıyor... 

Bu anlattıklarınız korkunç! Tabii ki o kızların bakire olup olmamasının bir önemi yok! O sapığın yaptıkları zaten tecavüz sayılır, duhul olsa ne olur, olmasa ne olur...
Aynen öyle! Bu öğretmen en ağır cezadan yargılanmalı. Ama hâkimlerin bakış açısı, “Bu sadece basit bir temas!” şeklinde olabiliyor. Öyle olunca da alacağı ceza çok düşük. Şu anda da bu öğretmen bu yüzden serbest!

Yaşattığı travma tecavüzle aynı...
Kesinlikle! Fakat biz, bunu yargıya anlatamıyoruz. Çünkü çocuklar bakire. Bir de bunu şöyle saptıyorlar: Küçük kızları bekaret kontrolüne gönderiyorlar. Bunu da feci buluyorum. Sonra da, “Kızlar bakire, nasıl olsa bir şey olmamış!” deniliyor. Ben bu uygulayamaya itiraz ediyorum, herkes de etmeli. Geçen yıl benzer bir dosyada, sanık 47 yıl ceza aldı. İnanın bizim baskımızdan. Baba, öz kızına sürekli istismarda bulunmuş ama hiç duhul yok. Ama başka bir mahkemede, böyle bir dosyaya, sadece 3 yıl verildi. Aynı şey bu dava için de geçerli olabilir, bu adam da paçayı kurtarabilir. Oysa onlarca kız çocuğuna bu tür şeyler yaptığı söyleniyor. Ama hiçbiri cesaret edip bunu savcılığa taşıyamamış...  

Peki okul yönetimi?
Kimse bugüne kadar okuldan kamera kaydını istememiş. Oysa, en önemli delil! Çünkü benim müvekkilimin, külotlu çorabını indiriyor, organını çıkarıyor, tam devam edecekken, karısı arıyor. Ve o esnada 9 yaşındaki kız kaçıyor. Kamera kayıtlarına aslında çocuğun okulun koridorundan, külotlu çorabı inmiş vaziyette kaçarken görülmesi gerekiyor. Aile, kamera kaydını istemiş. Okul müdürü, “Yok, kamera çalışmıyor” demiş. Çocuklar odadayken bir kez temizlikçi girmiş. Sonra mahkeme o temizlikçiyi ifadeye çağırmış. Okul müdürü, “Böyle bir temizlikçimiz yok” demiş. Oysa Milli Eğitim müdürünün yaptığı araştırmayla böyle bir temizlikçi olduğu ortaya çıkıyor. 

Peki olay nasıl ortaya çıkıyor?
Müvekkilim, en son olaydan sonra artık evde agresif hareketlerde bulunuyor ve okula gitmek istemediğini söylüyor. O öğretmeni de artık sevmediğini, ondan ders almak istemediği. Babası da, “O çok iyi bir adam ücretsiz ders!” veriyor deyince, kız birden ağlamaya ve olan biteni anlatmaya başlıyor. Bunun üzerine şikayetçi oluyorlar ve diğer çocuğun ailesiyle birlikte şikayetçi oluyorlar. Ama birkaç ay önce onlar şikayetlerini geri almış.

O neden?
Kızımızın isminin bu olayla anılmasını istemiyoruz!” diye. Ama aslında bu tip suçlar, şikayete bağlı değil. Çünkü çocuklar 9-10 yaşlarında. Şikayetlerini geri alsalar dahi, mahkemenin, sanığa, ceza vermesi lazım. Ama eğer olayı, “sarkıntılık” olarak alırsa, o zaman suç basitleşiyor, cezası da basitleşiyor. İşte suçu böyle değerlendikleri için de, adamı serbest bıraktılar.

Hukuki olarak bu sapığın hak ettiği ceza nedir?
Türk Ceza Kanunu’nun 103. Maddesi var. Burada cinsel istismarın boyutu çok net anlatılıyor. Defalarca ders vermiş, ders verirken, defalarca suiistimal etmiş. Tek bir dokunuşta bulunmamış. O dokunuşu devam ettirmiş yani boşalmaya kadar vardırmış. Suç, yarım kalmamış. Bütün hepsini tamamlamış ve bunu birkaç kez yapmış ve birden fazla kıza yapmış. Bu öğretmenin en üst raddeden cinsel istismardan ceza alması gerekiyor!

Öğretmenin serbest bırakılması bir hukuki gaf mı?
Kesinlikle öyle. Bir kere suçun, suç halini değiştiriyorlar bir. Suçu basitleştiriyorlar. Cinsel istismarı sarkıntılığa çeviriyorlar. O nedenle de suçun cezası hafifliyor.

Bunları kim yapıyor?
Mahkeme ve mahkeme heyeti. Aynı zamanda suç, yeterli derecede araştırılmıyor. Diğer tarafta, okul yönetiminin de sorumluluğu var. Hem çocuklara karşı hem de suçun aydınlatılması konusunda. Dahası ilk duruşma gününde dahi çocuklar mahkemeye getirilmiş ve tutuklu öğretmenle karşı karşıya bırakılmış. Zaten hukuksuzluk oradan başlıyor. Normalde son yasalara göre, çocukların, çocuk izleme merkezlerinde kamerayla ifadeleri bir kez alınır.


Gündem Videoları için tıklayınız




Yazının devamı...

Bütün şizofreni hastaları için oradaydık

22 Şubat 2017

Aslı Sönmezler haberi için farklı psikiyatrist görüşleri de aldım, onlar da benzer şeyler söylediler. Bu davayı izlemeye devam edeceğim. Bir sonraki duruşma nisanda. Belgin Hızal’ın kardeşi ve babası da konuşmak isterse, ben her zaman onları dinlemeye hazırım...


Aslı’nın “Ben hasta değilim!” demesi ne anlama geliyor?
- İçgörü kaybı anlamına geliyor. Cezai sorumluluğu ortadan kaldıran psikiyatrik hastalıkların en temel özelliklerinden biri. Yani bir insanın çok ağır bir psikolojik hastalığı olacak ama “Ben hasta değilim!” diyecek...

Aslı tam da böyle değil mi?
- Evet. Hastalığın tüm belirtilerini taşıyor ama hasta olduğunu kabul etmiyor. Bu, düpedüz psikoz denilen tablonun bir sonucu. Kendi gerçeğini değerlendiremiyor. Bu hastaların önemli bir bölümü hastalıklarının farkında olmazlar. Hasta olduğunu kabul etmeyen bir insan tedaviyi kabul eder mi?

Etmez...
- Evet, o da etmiyor. Bu tür durumlarda yapılacak iki şey var: Bir tanesi, bu tür hastalarla motivasyonel görüşmeler yapmak. İki, kendi isteği dışında hastaneye yatırmak. Bunları niye anlatıyorum uzun uzun? Şundan: Bir ailenin başına gelebilecek en zor şeylerden biridir bu. Hasta olduğu halde hastalığını kabul etmeyen ama hasta olan bir evlatla baş etmeye çalışmak...

Çok uğraşmış rahmetli anne Belgin Hızal, öyle değil mi?
- Hem de nasıl! Perişan olmuştur o kadın. Bundan sonrasına zihin okuma denebilir ama ben şöyle düşünüyorum. Mesela anne-kız mutfaktalar. Anne, mutfağı toparlıyor, Aslı da çay alıyor kendine. Anne Belgin Hızal diyor ki, “Aslıcım, n’olur gel tedaviyi kabul et, şu ilaçlarını al!”. Aslı da “Anne yeter! Zorlama bak, fena olur! Sana kaç kere söyledim. Ben hasta falan değilim, hasta olan sensin!” diyor. Belgin Hanım ısrar ediyor, “Kızım, etme eyleme, perişan olduk, öldük, bittik hepimiz. Ne olursun şu ilaçları al!” Aslı bağırmaya başlıyor, “Git, sen al anne! Sen al! Sensin deli! Sensin deli...” diyor. Anne de mesela, “Aman be kızım!” mı dedi... Bitti... O esnada Aslı çöktü boynuna... Sonra Aslı kalktığında bir baktı ki, olan olmuş! Bilmem anlatabildim mi? Ben olan biteni görmedim. Ama bu kadar basit bile olabilir...

Sizce bu hastalık Aslı’nın genetik kodlamasında mı vardı?
- Evet, kesinlikle...

Eğer çok mutlu bir ailede yetişmiş olsaydı da çıkabilir miydi?
- Evet ama bir ekleme yapmamız gerekiyor. Bu iki insan, Aslı küçük bir yaştayken ayrılıyor. Ve baba gidiyor. Tamam, Aslı onunla da bir süre yaşıyor ama sonra uzun bir süre görüşmüyorlar...

Babayla koptukları bir dönem var. Epey bir yıl. Baba prostat kanseri olmuş, ölümlerden dönmüş, Aslı onu aramamış... Bir de feci mail’ler atmış. O da küsmüş Aslı’ya. Bana gösterdi... Dedim ki, “Nasıl küsebilirsiniz ki bu notlara. Akıl sağlığı yerinde olmayan biri tarafından yazıldığı çok açık! Aynı küfrü 500 kere tekrarlamış mesela...”
- Biliyorsunuz, bir de annenin yazdığı bir son mektup var. O mektupta anne zaten söylüyor, hastalığı “şizoafektif” olarak tanımlıyor. Doğru. Hasta olduğunu kabul etmiyor Aslı. İlaç almayı reddediyor. Düzenli ilaç almadığı için de hastalık ilerliyor. Önce durgunluk sonra izolasyon. Hiçbir işi tamamlayamıyor. Kendi kendine konuşuyor, hayallere dalıyor... Anne hepsini yazmış. Ve ilerleyen süreçlerde bu hayallerin doğru olduğuna inanıyor. “Başında otoriter biri olması gerekiyor. Hastalığını kabul ettirecek birisi. İlaçlarını almak zorundasın diyecek biri. Benden hiçbir zaman korkmadı, hâlâ da korkmuyor. Ama yaka paça doktora götürürüm diye de benden kaçıyor!” diye yazmış Belgin Hızal eski eşine, “N’olur gel, sahip çık!” demiş. Bu bir yardım çığlığı...

Ama baba inanmamış...
- Evet. Baba, uzunca bir süre kızının hastalığından bile habersiz. İyi de Aslı’nın ne günahı var arkadaş! Bu arada şunu da belirtmekte fayda var: İnsanı, bir başka insan şizofreni hastası yapmaz ama tavırları ve davranışlarıyla var olan hastalığın daha ileri seviyeye ulaşmasına neden olabilir...

Annenin çabalarına ne diyeceksiniz?
- Anne, dibine kadar sorumlu davranmış. Çabalamış, uğraşmış. Anne sorumsuz değil, çaresiz. Dediğim gibi, bir insanın başına gelebilecek en zor şey, hasta olduğu halde hastalığını kabul etmeyen birini tedavi etmek için didinmektir...


ASLI BAKIRKÖY'E YATIRILMALI
Aslı Sönmezler’in son duruşmasında ne oldu?
- 30 kişi Ankara’dan kalktık, mahkeme var diye İstanbul’a geldik. Hasta aileleri, öğrenciler, hatta şizofreni hastaları da vardı aramızda. Bu insanlara kimse silah dayamadı, kimse rüşvet de vermedi...

Gönüllü gitti herkes...
- Aynen öyle. O anne-babalar, “Bizim evladımız da hasta, biz üzerimize düşeni yapalım, toplumu bilgilendirelim ve bu kıza sahip çıkalım” dediler. Biz bir cinayete alkış tutmuyoruz. Biz diyoruz ki, “Maalesef böyle bir olay oldu ama bu hastalık nedeniyle oldu”. Ve tekrar söylüyorum, o anneyi bir kez daha öldürmektir Aslı’yı içeride tutmak. Adam gibi tedavi etmek yapılması gereken şeydir...

Gelelim duruşmaya...
- Karşı tarafın avukatları o kadar küstah ve aşağılayıcıydı ki, “Artistlik yapıyorsunuz! Magazin yapıyorsunuz. Acındırıyorsunuz kendinizi!” gibi laflar ettiler. Bunu duyan Ankara’dan gelen evlatları şizofreni hastası olan anneler-babalar kötü etkilendiler tabii. Tatsız olaylar yaşandı. Aslında, deliliğin ta kendisi o mahkeme süreciydi...

Sizce ne yapılmalı?
- Burada yapılacak en güzel şey: Aslı’yı, Bakırköy’e tedavi amaçlı yatırmak ve aynı zamanda Bakırköy’e “Cezai ehliyeti var mı yok mu?” diye sormak. Onlar bu işi biliyor, Adli Tıp’takiler bilmiyor. Adli Tıp’ta bilenler, yine yolu Bakırköy’den geçmiş olanlar. Bu kadar açık söylüyorum. Başka da bir şey demiyorum.

Yazının devamı...

Aslı’ya ceza annesini yeniden öldürmektir

21 Şubat 2017

Hepinize yorumlarınızı yazdığınız için çok teşekkür ederim. Sosyal medyadan da çok mesaj aldım, mail’e de pek çok mektup geldi, bir sürü kişi aradı da...

Belgin Hızal’ın iş arkadaşları, tanıdıkları, okul arkadaşları, aile yakınları...

Bu yazıyı yazarken Aslı’nın arkadaşları da aradı...

Ben öldürülen anne Belgin Hızal’ın ailesiyle de görüşmek istedim. Kız kardeşi ve babasıyla. Telefonumu da ilettim kendilerine, haber bekliyorum. Henüz bir işaret yok. Haluk Sönmezler ölçüsünde Belgin Hızal’ın ailesine de yer vermek isterim.

Hatta herkesin görüşünü yayınlamak isterim, keşke yer olsa... Bu tartışmalarda benim itiraz ettiğim nokta şu.

Tartışmayı, kim haklı kim haksız durumuna getirmek yanlış. O başka bir tartışma konusu. Ben hiçbir zaman tek taraflı hata yapıldığına inanmıyorum. Belli ki burada da babanın büyük hatası var. Kızıyla yeteri kadar ilgilenmediği, özellikle tayin edici zamanlarda yanlarında olmadığı, babalık görevlerini yerine getirmediği, kızını ihmal ettiği, arazi olduğu, hatta kaçtığı çok açık! Nitekim bunu babanın kendisine de söyledim.

O da zaten vicdan azabı ve suçluluk duyduğunu söylüyor.

Burada mesele, duyarsız-ilgisiz baba, çaresiz anne meselesi değil.

Aslı Sönmezler şizofreni hastası mı, değil mi?

Mesele bu.

Eğer öyleyse (ki benim konuştuğum uzmanlar öyle diyor) cezalandırılması mı gerekiyor, yoksa tedavi mi edilmesi?

Benim durduğum eksen bu...

Tartışmaya açtığım da bu...

Evet, burada bir aile dramı söz konusu ama sadece Aslı’dan ve ailesinden söz etmiyoruz...

Daha nice bu durumda olan şizofreni hastaları var.

O yüzden de bugün huzurlarınızda, Türkiye Şizofren Dernekleri Federasyonu Başkanı Doçent Dr. Haldun Soygür var...

(Mesele önemli, yerim bitti, röportaj sığmadı, yarın da devam edecek...)

Şizofreni hastaları ve aileleri, Aslı Sönmezler davasıyla neden ilgileniyor?

- Çünkü aynı çaresizliğin kendi başlarına gelebileceğini düşünüyorlar. Bir ailede, bir şizofreni hastası söz konusu olduğunda hâkim olan duygu çaresizliktir. Hele bizimki gibi bir ülkede. Ve her şey sonunda şu soruda kilitlenir: “Peki biz öldükten sonra evladımıza ne olacak? Nereye yatırılacak? Ona kim bakacak?”

Türkiye’de şizofreni hastalarının yatırılabileceği bir rehabilitasyon merkezi olmadığı için mi Aslı Sönmezler davasıyla ilgileniyorlar?

- Evet. Bu olayda çok ağır bir şeyle karşı karşıyayız. Bir evlat, bir anneyi öldürüyor. Bir cinayet söz konusu. Ama bir evlat, annesinin canına ancak çok ciddi bir hastalığı varsa kıyabilir. Bu da hastalığın aktif olma sürecinde yaşanabilecek bir şeydir. Böyle bir şeyin ortaya çıkabilmesi için, gerçekle bağın kopması gerekir. Davayı izlemeye gelen şizofreni hastalarının aileleri de tüm bunları biliyor ve Aslı’nın cezalandırılmasını değil, tedavi edilmesini istiyor. Ben de bir hekim olarak aynı fikirdeyim. Aslı’nın tedavi edilmek yerine cezalandırılması, bence annesinin bir kez daha öldürülmesidir!

Nasıl yani?

- Şöyle: Eğer Belgin Hızal bizi bir yerlerden görüyor olabilseydi kızının cezaevinde mi olmasını isterdi? Evladının sağlığı için nice uğraşlar veren, kendini duvarlara çarpan, yıpranan, bedeller ödeyen, acı çeken o anne acaba bağışlamaz mıydı kızını? O anne, kim bilir kaç kez uğraştı Aslı’yı hasta olduğuna inandırabilmek için? Kim bilir ne diller döktü? Kaç kez, “Yavrum, şu ilaçlarını al. Tedavi olman gerekiyor senin. Niye böyle yapıyorsun?” dedi. “Kızım, sen hastasın” dediğinde de muhtemelen şöyle bir karşılık alıyordu: “Ben hasta değilim! Hasta olan sensin!” Nitekim bu söylediğim şey aynen duruşma tutanaklarında da var. 22 Aralık 2016 tarihindeki duruşmada Aslı aynen şöyle demiş: “Benim akıl sağlığım yerindedir. Annem bana zarar vereceğinden dolayı bu olay meydana gelmiştir!”

Yani böyle demesi şizofreni hastası olmasının kanıtı mı?

- Bakın, şizofrenide saldırganlık ve tehlikelilik oranı, onda 1. Bu hastalığın toplumdaki yaygınlığının da yüzde 1 olduğunu düşünürseniz, bir şizofreni hastası tarafından cinayete kurban gitme oranı çok düşük. Ve yapılan araştırmalara göre de herhangi birinin bir şizofreni hastası tarafından öldürülme riski 14 milyonda 1...

Gelelim Aslı’ya...

- Ben dosyayı inceledim. İlk kez bu kadar garip bir durumla karşılaşıyorum. Ortada bir şizofrenik bozukluk tanısı var. Hastalığın öyküsünde de net bir şekilde hastalığın uzunca süreler mevcudiyeti ve tedavideki güçlükleri var. Bütün bunlara rağmen, nasıl bir cezai ehliyetten söz ettiklerini ben anlamıyorum.

Siz nasıl açıklıyorsunuz?

- Açıklayamıyorum. Bu meselede önemli olan, suç işlendiği zamanda, hastalığının etkisi altında suçu işleyip işlemediğidir. Dolayısıyla tedavisi iyi giden ve durumu iyi olan bir şizofreni hastası, hırsızlık yaparsa cezalandırılır. Ama Aslı’nınki gibi, hastalığın etkisi altında suç işlemişse tam tersi uygulanır. Yani Türk Ceza Kanunu’nun 32. maddesine göre kişi cezalandırılmaz, tedavi görür...

Tedavi edecekleri bir yer olmadığı için mi cezaevinde tutuyorlar?

- Güzel soru. Türkiye’de maalesef, suç işlemiş insanların psikiyatrik tedavisiyle ilgili merkezler de diğer psikiyatrik hizmetler gibi çok sınırlı ve yetersiz. Bırakın, bir insanın iyileşene kadar güvenli bir psikiyatri ortamında tedavi edilmesini, adli karar vermek için bile hastaları gözlem için yatırmakta zorlanıyor meslektaşlarımız. Sadece 15-20 gün tutabiliyorlar. Bu vakada o kadar bile sürmemiş...

Bakırköy peki?

- Yatırılabilir. Nitekim Aslı’nın cezaevinde halini iyi görmedikleri için yatırmışlar da. Ama gönderilme sebebi, “Tedavisini yapın” diye! Bakırköy’de psikoz ve şizoafektif bozukluk tedavisini yapıp gönderiyorlar geri cezaevine. Çünkü Adli Tıp, “Cezai ehliyeti var!” diye karar vermiş. Ama Bakırköy’e sormuyorlar. Bakırköy’e, “Aslı Sönmezler’in cezai ehliyeti var mıdır?” diye sorsalar, yüzde 99.9, Bakırköy “Cezai ehliyeti yoktur!” diyecek.

Peki Adli Tıp nasıl cezai ehliyeti var diyebiliyor?

- Gerekçe koymamışlar. Şu olabilir: “Ya arkadaş, bu kız hasta olabilir ama o sırada sağlıklı davranmış. O sırada sağlıklıymış. Annesini öldürmeyi planlamış!” diyebilirler. Ya da “Bu kız aslında hapçı. Zaten uyuşturucu kullanıyor. Hasta masta değil. Uyuşturucu kullandığı için yapmıştır!” Uyuşturucuda cezai ehliyet konusu tartışılmaz. Ama şizofreni tanısı olarak tedavi edilen bir insan, ek tanı olarak bir şey bağımlısı da olabilir. Burada belirleyici olan ek tanı değil, asıl tanı. Zaten Adli Tıp’ın verdiği kararda, iki tane muhalefet celbi var. Böyle komik bir şey olabilir mi? Bir insan için, “Cezaevine gitsin mi, gitmesin mi?” diye karar veriyorsunuz. 3 kişi ya da 5 kişi diyor ki, “Gitsin, hasta değil!” İki kişi diyor ki, “Gitmesin çünkü hasta...”

Biz nereden anlayacağız Aslı’nın gerçek durumunun ne olduğunu?

- Bakın, yapılacak şey çok basit. Aslı’yı bir an önce Bakırköy adli psikiyatri bölümüne götürecekler. Bakırköy’de yıllardır psikozla uğraşan ve konuyu Adli Tıp’takilerden bin kere daha iyi bilen insanlar var.

Onlar Aslı’yı yatıracaklar ve gözleme alacaklar öyle mi?

- Aynen öyle. 15 gün, bir ay izleyecekler. Öyle Adli Tıp’ta olduğu gibi ayaküstü değil, sonra rapor yazacaklar. Bir de şu var tabii: Akıl hastası olanın, cezai ehliyeti olmaması gerektiğini bildikleri için, bazı uyanıklar akıl hastası taklidi yapar. Bakırköy’dekileri de en çok bezdiren, taklit yapanla yapmayanı ayırmaktır. Oysa Aslı’nın taklit maklit yaptığı yok, “Ben hasta değilim!” diyor. “Ben hasta değilim” demek de çok tipiktir şizofreni hastaları için. Dahası, Adli Tıp’ın raporunda da “Evet bu şizofrenidir!” demişler.

E ben anlamıyorum, hem şizofreni hastası diyorlar hem cezai ehliyeti var diyorlar. Nasıl yani?

- Anlam verebilmek mümkün değil. Hiç olmazsa buna gerekçe yaz, değil mi? O da yok. Böyle bir karar çıkması gerçekten düşündürücü...

Yazının devamı...

Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı tedavi mi edilmeli

19 Şubat 2017

Daha büyük bir acı düşünemiyorum.

Bu nasıl bir trajedidir?

Bir evlat, annesini nasıl öldürebilir?

Elleri onu boğmaya, nefessiz bırakmaya nasıl varabilir?

Ama oldu.

İki sene önce, 34 yaşındaki Aslı Sönmezler, bir bankanın genel müdür yardımcısı olan annesi Belgin Hızal’ı öldürdü.

Zekeriyaköy’de birlikte yaşadıkları evlerinde, arkasından saldırdı, yere düşürdü, dizleriyle sırtına oturdu ve boğazını sıkmaya başladı. Ve ellerinin arasında, annesi, bir süre sonra nefessiz kaldı.

Öldürdüğü annesinin başının altına bir yastık koydu ve ona sarılarak, saatlerce ağladı.

Polise, “Annemi öldürdüm. Beni alın!” dedi.

Daha sonra da, “Hiç pişmanlık duymuyorum. O kötü bir insandı. Ben, bir pisliği ortadan kaldırdım. Bir ses bana, aydınlığa ulaşmam için annemi öldürmem gerektiğini söyledi, ben de o sese uydum!” dedi. Annesinin kendisine zehir vererek (ilaç), onun doğurganlığını elinden almak istediğini iddia etti.

Kedilerini öldürdüğünü, annesinin düşman olduğunu söyledi.

Ve daha bir sürü şey.

O yüzden de ona göre ölümü hak ediyordu.

Bunlar sizce, akıl sağlığı yerinde birinin yapabileceği şeyler mi?

Söyleyebileceği şeyler mi?

Nitekim Aslı Sönmezler, daha önce de şizofreni teşhisiyle tedavi görmüştü.

Ama genellikle şizofreni vakalarında görüldüğü gibi hastalığını kabul etmiyordu.

Annesi de, daha önce iki kere intihara kalkışan, Amerika’da teşhis konulan, Lape’ye yatırılan kızının hastalığını kimselere anlatmadı.

Kim bilir belki korumak için, belki de konduramadığı için.

Ve onun hastalığıyla tek başına başa çıkmaya çalıştı.

Ölümünden üç ay önce, Aslı’nın babası Haluk Sönmezler’e, yardım isteyen bir mail attı. “Kızımın sana ihtiyacı var!” diye.

Haluk Sönmezler, Belgin Hızal’ın çağrısını ciddiye almadığı için bugün vicdan azabı duyuyor. Aslı, şu an cezaevinde.

Soru şu: Annesini öldüren Aslı cezalandırılmalı mı, tedavi mi edilmeli?

Baba, hukuk savaşı başlatmış durumda.

Ortada hatırı sayılır bir miras var.

Aslı’nın teyzesi ve dedesi, önce Aslı’nın çok hasta olduğunu söylemelerine rağmen, sonra cezai ehliyeti olduğunu iddia ettiler.

Baba Haluk Sönmezler ise cezai ehliyetinin olmadığını iddia ediyor.

Olmadığı kanıtlanırsa, miras Aslı’da kalacak, baba da o parayla şizofreni hastaları için bir rehabilitasyon merkezi yaptıracak.

Aslı da tam teşekkülü bir hastanede tedavi gördükten sonra, o merkezde hayatını sürdürebilecek.

Türkiye’de sadece şizofreni hastalarının yatırılabileceği rehabilitasyon merkezi yok.

Olanlarda da yer yok.

Bu büyük bir sorun.

O yüzden bu davayı şizofreni hastaları ve yakınları da izliyor.

Ben sizin ne düşündüğünüzü de merak ediyorum.

Annesini öldüren şizofreni hastası Aslı Sönmezler, hapishanede cezasını mı çekmeli, yoksa bir hastanede tedavi mi görmeli?

Görüşlerinizi yazarsanız sevinirim...

HAMİŞ: Bugün Aslı’nın babası Haluk Sönmezler’le yaptığım röportajı okuyacaksınız ve avukatı Mikayil Dilbaz’ın görüşlerini... Salıya da Türkiye Şizofreni Dernekleri Federasyonu Başkanı Doç. Dr. Hadun Soygür’le yaptığım röportajı...


Kızınız Aslı, annesini öldürdü. Sizin eski eşinizi. Boğarak... Şu an da cezaevinde. Neler söylemek istersiniz?

- Bundan daha trajik bir şey yok! Kimse, evladı tarafından öldürülmeyi hak etmez. Çok çok üzücü. Tarifi yok. 13 yıllık eşimdi Belgin, sonra farklı yönlere doğru geliştik ve boşandık. Öncelikle Belgin’e, Allah’tan rahmet diliyorum. Her ne kadar sorunlu bir ayrılık yaşamış olsak da, esas olarak kızımızla ilgilenen oydu. Ve özellikle de son yıllarda bütün sorumluluk ona kaldı. Bu açıdan vicdan azabı duyduğumu da bilmenizi isterim. Ve onlar, iyi bir anne-kızdılar. Arada sürtüşseler de, birbirlerine çok düşkündüler. Bence Belgin, bir anne olarak elinden geleni yaptı. Çırpındı. Ama kızı da olsa, bir şizofreni hastasıyla birlikte yaşıyordu. Üstelik hastalığını kabul etmeyen bir şizofreni hastası...

 Aslı’nın şizofreni hastası olduğu kesin mi?

- Elbette. Elimizde pek çok rapor var. Herhangi bir psikiyatrın Aslı ile yarım saat konuşması yeter, hemen teşhisi koyacaktır.

Kızımın cezaevinde değil, akıl hastanesinde olması gerekiyor

 Peki siz ne savunuyorsunuz?

- “Kızımın cezaevinde değil, akıl hastanesinde olması gerekiyor!” diyorum. Çünkü o, hasta. Kim, öz annesini boğarak öldürebilir? Bu ancak hastalıkla pençeleşen bir beynin yapabileceği bir şey. “Ben bir ses duydum” diyor. “Önünde iki yol var. Ya karanlığın peşinden gideceksin. Ya da onu öldürüp aydınlığın... Ben de gereğini yaptım!” diyor. İyi bir şey yaptığını düşünüyor yani. “Beni alkışlamanız gerekiyor, ben dünyadan pislik temizledim!” diyor. Gerçekle bağı bu kadar kopuk. “Annem, benim hasta olduğumu söylüyordu, sürekli ilaç içmem için beni zorluyordu. Oysa ben, hasta değilim. Hasta olan annem. Bana ilaç diye zehir içirip, benim doğurganlığımı yok etmek istiyordu” diyor. Böyle diyen biri nasıl ruhen hasta olmaz?

 Peki ya raporlar?

- Bakın, kızım şizofreni hastası. Doktor raporlarıyla da tescilli. Pek çok rapor gösterebilirim size. Adli Tıp da akıl hastalığı olduğunu belirtti ama “Cezai ehliyeti vardır!” diye rapor verdi. Daha doğrusu, raporların ikisinde “Cezai ehliyeti vardır!” deniyor, ikisinde “Yoktur”. Akıllara ziyan bir durum. İşin ilginç tarafı, cezaevinde de şizofreni tedavisi uyguluyorlar. Eğer şizofreni hastası değilse, neden şizofreni tedavisi uyguluyorlar?

 Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bence sorun şu: Türkiye’de şizofreni hastalarının yatırılabileceği bir rehabilitasyon merkezi yok. Mevcutlarda da yer yok. O yüzden şizofreni hastalarını cezaevinde ilaçla uyutuyor, sistemin içinde eritiyorlar. Ama aslında onlar, ‘suçlu’ değil. Benim kızım da değil. Onların cezalandırılmaya değil, tedaviye ihtiyaçları var.

Kendine ve çevresine zarar vermesin diye bağlıyorlar

 Kızınızın şu an durumu ne?

- Çok feci durumda. Kendine zarar vermemesi için kimi zaman bağlıyorlarmış. Başkasına zarar vermesin diye de ilaçlarla uyutuyorlarmış. Ben kızımın ait olduğu yere konulmasını istiyorum, o yüzden de bir hukuk savaşı başlattım. Ama bu, sadece Aslı Sönmezler davası değil, Türkiye’deki bütün şizofreni hastalarının ve ailelerinin davası. Geçen hafta mahkeme vardı. Pek çok şizofreni hastası ve ailesi duruşmaya katıldı. Aslı’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Aşırı dozda ilaç yüzünden bir sürü yan etkiyle boğuşuyor. Elleri titriyor, derisinde korkunç döküntüler başladı ve halüsinasyonları hâlâ devam ediyor. Çamaşır yıkarken, kaynar suya ellerini sokmuş. İkinci derecede yanık olmuş.

 

Aslı’nın annesi gençlik aşkımdı

 En başa dönelim... Eski eşiniz Belgin Hızal’la nasıl tanıştınız?

- Gençlik aşkım Belgin benim. English High School’da okurken tanıştık. O 16, ben 18’dim. Sonra ben İngiltere’ye okumaya gittim. Master’ımı yaparken son senede tekrar bir araya geldik ve evlenmeye karar verdik.

 O nerede okudu?

- Boğaziçi Ekonomi.

 Neden boşandınız?

- Zaman içinde, ikimiz de farklı yönlere geliştik. Kızımız doğduktan sonra eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda da çok büyük fikir ayrılığına düştük. Benim daha disiplinli bir yapım var. Belgin rahmetli, daha yumuşaktı.

 Çalışıyor muydu?

- Aslı 7-8 yaşına gelince çalışmaya başladı City Bank’ta. Benden ayrıldıktan sonra da Akbank’a geçmiş. Orada da yüksek düzeyde bir müdürdü. İyi bir kariyeri vardı. En son vefat ettiğinde bir İsviçre bankasının genel müdür yardımcılarından biriydi.

 Aslı nasıl bir çocuktu?

- İyi bir çocuktu. Çok zekiydi. Çok da iyi çizim yapardı. Okulda da başarılıydı. Bariz bir problemi yoktu. Fakat boşanmaya kalktığımızda, 9 yaşındaydı, inanılmaz bir tepki verdi. Medeni bir şekilde ayrılmak istediğimizi söylediğimiz halde, kendini kömürlüğe kapattı. Biz de boşanmayı erteleyip, bir süre ayrı yaşayıp, sanki berabermiş görüntüsü vermeye çalıştık çocuğumuza.

Aslı benimle yaşarken çok da huzurlu bir ortam yoktu

 O yaşlarda akıl sağlığında bir sorun olabileceğini hissettiniz mi?

- Hayır, hiç. Önce Şişli Terakki’de okuyordu. Sonra Yüzyıl Işıl’a aldık, liseyi orada bitirdi. Boşandıktan sonra velayetini ben aldım. Aramızda bir protokol yaptık. O dönem yaptığım bir inşaatı ve Osmanbey’deki birkaç dükkânı Belgin’in üzerine yaptım ki, bunlar ileride Aslı’nın garantisi olsun. Ben mimarım. Osmanbey’de bir işyerim vardı, üstünde de bir çatı katı. Orayı eve çevirdim. Aslı’yla üç sene orada oturduk. Annesinin çalışma temposu ağırdı, hafta sonları görüşüyorlardı.

 18 yaşında kadar Aslı, esas olarak sizinle mi büyüdü?

- Evet. O arada ikinci eşimle evlendim. Aslı da bizimle oturuyordu. Sonra o eşimden boşandım. Yine Aslı’yla tek başımıza kaldık. Sonra üçüncü yani şimdiki eşim Arzu ile evlendim, Aslı yine bizimle birlikte oturuyordu.

 Aslı bütün bu gelişmeleri nasıl yaşadı?

- Tabii çok huzurlu bir ortamda yaşadığını söyleyemeyeceğim ama başka da bir alternatifimiz yoktu. Ben de gençtim o zamanlar. Annesi de devamlı çalışıyordu.

Annesi mektupla yardım istedi, ciddiye almadığım için pişmanım

 Peki birtakım sorunlar yaşadığını ilk kez ne zaman fark ettiniz?

- 15 yaşında, bir yaz günü, intihara kalkıştı. İlk defa o zaman Aslı’nın ciddi psikolojik sorunları olduğu ortaya çıktı. Evde hap içmiş. Annesi odaya girince fark etmiş, hastaneye kaldırmış. Bir süre terapiye gitti. Sonra daha korkunç bir şey oldu. Yüzyıl Işıl’da okurken bazı arkadaşlar edindi ve maalesef uyuşturucu kullanmaya başladı. Tasvip etmediğim insanlarla görüşmesine izin vermediğim için de kıyamet kopuyordu. “Bana karışamazsın! Ben seninle yaşamak istemiyorum, evi terk ediyorum!” dedi ve annesinin yanına taşındı. Ama hiçbir zaman sağlıklı bir anne-kız ilişkileri olamadı.

 Sizce neden?

- Bana sorarsanız Belgin’in de ruhsal sorunları vardı. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen birbirleriyle geçinemiyorlardı. Ama benimle annesi için pek çok kere kavga etti. Ben mesela balayından dönmüştüm, dedi ki: “Anneme ne hediye getirdin?” “Eski eşime, balayından hediye getirecek halim yok ya!” dedim. “Sen” dedi, “Zaten annemden nefret ettin!” Bence annesini çok ama çok seviyordu. Öldürdükten dört saat sonra polise telefon açıp, “Ben annemi öldürdüm! Gelin beni alın!” diyen de o. Bu bence hem hastalığının hem de sevginin belirtisi.

 Daha önce böyle krizlere girdiği olmuş mu?

- Evet. Nereden mi biliyorum? Benim asıl pişmanlığım da bu zaten. Belgin’in bana ve eşime ayrı ayrı gönderdiği bir mektup var: Bir yardım çığlığı. “Ben kızımızla baş edemiyorum. Gel bana yardım et!” diyor. Bütün yaşananları, bizim bilmediğimiz geçmişi tek tek anlatıyor. Ama ben, yine hayatımıza müdahalede bulunmak istiyor diye bu yardım çığlığını ciddiye almadım. Ve üç ay sonra da bu vahim olay yaşadı.

ABD’DE ÖĞRETMENİNE SALDIRMIŞ

Çok da iyi bir üniversitede okudu değil mi?

- Amerika’da çok iyi bir sanat okuluna kabul edildi. Ama sonra eşim Arzu’nun oğlumuza hamile olduğunu duyunca çok mutsuz oldu. Küçük Haluk’u bir türlü kabullenemedi. O arada ben prostat kanseri oldum. Hiç aramadı, sormadı, telefonlarıma çıkmadı, mail’lerimi yanıtsız bıraktı. Bir babanın hiçbir zaman haketmeyeceği korkunç mail’ler de attı. Size de gösterdim...

Onlar sağlıklı birinin yazacağı şeyler değil ama. O kadar açık ki ruhsal bir hastalık yaşadığı...

- Evet. En büyük vicdan azabım bu, ben anlayamadım. O mailleri Belgin’e gönderdim.  Belgin bana, “Kızımız şizofreni hastası, bunları ondan yazıyor!” demedi. 2004’te ABD’de okurken bir öğretmenine saldırmış. Hastaneye kaldırmışlar ve annesine haber vermişler. Aslı’nın şizofreni hastası olduğunu ilk defa Amerika’daki doktorlar söylemiş. Fakat ne yazık ki bunu herkesten saklıyor. Belki de anne olduğu için konduramıyor ya da kızını korumak istiyor.

 Siz kızınızı tekrar ne zaman gördünüz?

- 2004’te Lape’de tedavi edildiğini duydum. Belgin anneme haber vermiş. Yine bir alevlenme dönemi yaşamış ve Belgin’e saldırmış. Demir parmaklıkların arkasında duruyordu. Çok kötü oldum. Sarıldım, ağladık, ağladık...

 Lape’de konan teşhis neydi?

- Doktoru, “Uyuşturucu, uyarıcı ve alkolün tetiklemesiyle ortaya çıkan bipolarite” dedi. İlaçlarla tedavi edebileceğimizi söyledi. Ancak kesinlikle alkolden ve uyarıcıdan uzak durmasını talep etti. Ama o arada başka bir doktor şizofreni teşhisi koymuş. Belgin bunu da bize söylememiş.

 Nasıl olur da iki kere intihara kalkışmış, Lape’ye yatırılmış, üniversitede hocaya saldırmış, yazdıkları sayıklama gibi olan kızınızın derin bir sorun yaşadığını anlamıyorsunuz?

-Hiçbirimiz anlamadık.  Bizim ne şizofreni ne psikoz ne de bipolar konusunda bilgimiz vardı. Zaten sonra Amerika’ya taşındık. Resmen Belgin’den kaçtık. Sürekli telefon açıp son eşim Arzu’ya hakaret ediyordu. Telefon numaralarımızı değiştirdik, mail atamasın diye onu blokladık.

ASLI GİBİLERİN KURTULMASINA YARDIMCI OLMAK İSTİYORUM

Adli Tıp hastadır diyor mu?

- Evet, diyor. Ayrıca Çapa Tıp Fakültesi Adli Bilim Dalı’na müracaat ettim ve beş kişilik bir heyet, Aslı’yı müşahade altında kontrol etti. Onlar da bir rapor hazırladı. Orada Aslı’ya paranoid kronik şizofreni teşhisi konuldu.

 İyi de eğer paranoid kronik şizofreni teşhisi konulduysa, cezai ehliyetinin olmaması lazım... Nasıl olur da, 36 yıl hapisle yargılanır?

- Sebebi, Aslı’nın annesine benden geçen malvarlığı olabilir. Belgin’in kendisine ait nakit varlığı varmış. Şu anda teyzesiyle, dedesinin oturduğu dairenin yarı hissesi de Belgin’in üzerineydi. Belgin öldüğü zaman, bütün malvarlığının, normal olarak Aslı’ya devrolması gerekiyor. Fakat aynı soydan birisine karşı işlenen bir cinayette, mirastan iskat edildiği için, mirasın bir üst soya, yani teyzeyle dedeye geçmesi gerekiyor. İlk önce kendileri bile jandarmaya ve savcıya verdikleri ifadede Aslı’nın akıl hastası olduğunu söylemelerine rağmen, sonra mahkemeye gelip “Biz ifademizi değiştirmek istiyoruz, Aslı hasta değildir. Kız, kardeşimi bilerek ve kasten öldürdü!” diye ifade verdiler. Aslı’nın, mirastan mahrum edilmesi için annesini aklı başında öldürmüş olması gerekiyor. Eğer Aslı, akli dengesi yerinde olmadan bu cinayeti işlemişse, en fazla iki sene müşahede altında özel güvenlikli bir hastanede tedavi edildikten sonra tedbirli olarak serbest bırakılıyor. Her ay denetimli bir şekilde müracaat ederek ilaçlarını kullandığının iyi beyanıyla serbest bırakılıyor. O zaman da bütün malvarlığı Aslı’nın tasarrufunda kalıyor.

 Sizin bu davadaki amacınız ne? Ne istiyorsunuz?

- Aslı’nın, hakikaten hasta olduğunu ispat etmek, onu güvenilir bir hastanede tedavi ettirip, o tedavinin sonucunda serbest kalmasını sağlamak. Aslı’ya miras yoluyla devrolacak malvarlığını da Şizofrenler Konfederasyonu’na bir rehabilitasyon merkezi kurmaları için bağışlamak. Hem tedavisinin yapılması hem ömür boyu orada yaşayabilmesini sağlamak.

 Sizin o parayı konfederasyona devredeceğinizin garantisi nedir?

- Biz mal peşinde insanlar değiliz. Ben kızımı kurtarmaya çalışıyorum. Eğer Aslı cezaevinde bu şartlarda kalmaya devam ederse ya intihar edecek ya birilerine zarar verecek ya da birileri onu öldürecek. Aslı ve Aslı gibi bütün hastaların kurtulmasına yardımcı olmak istiyoruz.

Yazının devamı...

Saffet’in PİRİ’siyle dünyayı gez!

18 Şubat 2017

Saffet Emre Tonguç...

Türkiye’nin tanıtım elçisi gibi çalışan adam.

Robert Redford’dan Calvin Klein’a, Oprah Winfrey’den Martha Stewart’a, Kevin Spacey’den Billy Crystal’a, Bill Gates’in oğlundan Prens Edward’a kadar gezdirmediği kimse kalmadı. Amerika’nın ilk kadın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’a da anlattı bu toprakları, İtalyan Cumhurbaşkanı Carlo Ciampi’ye de...
15 kitap yazdı, 17 ödül aldı. Kitapları yabancı dillere çevrildi. Sadece ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabı 100 bin sattı. ‘En iyi rehber’ ödülünü dört kere alan tek kişi. Yaptığı televizyon programı da en iyi program ödülüne layık görüldü, seyredilme rekorları kırdı... Böyle bir adam. Eğlenceli ve bilgili. Ama kimseyi bilgisiyle bunaltmıyor. Boğaz turunda yalıları anlatırken kırıp geçiriyor, dedikodu da anlatıyor, güldürüyor da...

Sürekli yeni projeler peşinde. Bir dakika boş vakti yok. Boş turu da yok. Ve işte yine karşımızda ama bu defa çok sıkı bir numarayla...

Bir sivil toplum örgütü olan YGA (Young Guru Academy) ile geliştirdiği ‘Piri’ ile huzurlarımızda...

Artık İstanbul’u da dünyanın pek çok şehrini de kulağımızda Saffet’in sesiyle gezeceğiz... Bir tıkla cep telefonumuza inen, ücretsiz bir aplikasyonla hayatımıza  renk katacak...


Saffet, duydum ki bir de başımıza Piri çıkarmışsın!

- Sorma, çok heyecanlıyım...

Nedir bu Piri?

- İnsanlara, müthiş bir seyahat özgürlüğü sağlayacak bir uygulama. Çığır açacak bir sesli yürüyüş aplikasyonu...

Nasıl işliyor?

- Artık her şeyi akıllı telefonlarımızla yapabiliyoruz. Seyahate mi çıkacağız? Uçak biletini, hatta oteli bile cep telefonundan halledebileceğimiz pek çok uygulama var. Ama internette bilgi kirliliği olduğu için, gideceğimiz şehirleri bize doğru bilgilerle, eğlenceli bir şekilde anlatacak bir uygulama yok. İşte Piri, bu eksikliği tamamlamak için ortaya çıktı! Telefonuna indireceksin. İstanbul’da ya da dünyanın bir sürü yerinde özgürce gezerken, kulağında ben olacağım, beni dinleyeceksin! Önünden geçtiğin camiyi, kiliseyi, müzeyi ya da görülmeye değer nereler varsa, oraları, çarpıcı bilgilerle ben sana anlatacağım. Gittiğin her yerde cebinde beni taşıyacaksın!

Valla şahaneymiş! Nerden esti? Kimin aklından çıktı?

- Bir sivil toplum kuruluşu olan YGA’lı gençlerden. Çılgın fikirli, zehir gibi gençler. Ben önce Çağlar ile tanıştım. Çokuluslu bir teknoloji şirketinde çalışırken, istifa edip dünya turuna çıkmış bir dâhi. 26 ülke gezdikten sonra bu uygulamanın eksikliğini hissetmiş. Türkiye’ye dönünce, YGA’lılarla Piri’yi hayata geçirmeye karar veriyor. Sonra ulaştılar... 

Bu işin piri olduğun için mi?

- Bilmiyorum artık. Dediler ki “İstanbul’u senden daha iyi anlatan yok. 40’tan fazla turla İstanbul’u bize ve dünyanın dört bir yanından gelenlere anlatıyorsun. Bir Ayasofya’dasın, bir Boğaz turundasın, erguvanlara ve dolunaya insanları âşık ediyorsun. Böyle bir işe var mısın?” Ben de “Tamam” dedim. Hemen heyecan içinde İstanbul kayıtlarını yaptık...

Her şey önce İstanbul’la başladı...

- Evet, evet. Telefonuna sadece bir kere indiriyorsun. Sultanahmet’i mi gezmek istiyorsun? Ya da Balat’ı, Karaköy’ü mü? Tak kulaklığını kulağına ve başla arşınlamaya İstanbul’u. Sonra da Moğolların Meryemi Kilisesi’ni, Fener Rum Patrikhanesi’ni ya da Ahrida Sinagogu’nu dinle benden. Telefonunda da en özel fotoğraflar dönecek...

ROMA’DA 68, LONDRA’DA 52, AMSTERDAM’DA 48 YERDE KAYIT

Peki sadece Türkçe mi?

- Yok canım, olur mu öyle şey! İngilizcesi martta yayında olacak. Almanca, Rusça ve Arapça olmak üzere diğer dillerdekiler de yolda. En güzeli de, bu programın bir de görme engelliler versiyonunu hazırlıyoruz. Görmeseler de, orayı yaşamaları için, anlatırken bir yandan da etrafta gördüğüm her şeyi betimliyorum...

Güzelmiş... Peki nasıl oldu da sonra İstanbul’dan bütün dünyaya sıçradınız?

-YGA, bir telefon şirketine sundu bu uygulamayı. Onlar da beğendiler. Ve başladık. İnternet bağlantısına bile gerek bırakmayan bir uygulamadan söz ediyoruz. Gezginlere bir hizmet bu. En sık ziyaret edilen beş şehirle yola koyulduk: Londra, Paris, Roma, Barselona ve Amsterdam. Şimdi devamı geliyor. Türkler artık dünyanın her köşesinde oldukları için uçsuz bucaksız bir proje bu...

Roma’yı seninle nasıl gezeceğim mesela? Bütün Roma’yı görecek miyim?

- Valla, Roma’daki yüzlerce yapıdan titiz bir çalışmayla en özel 68 yeri seçtik. Ve dört günlük bir gezi planıyla, dört ayrı rotayı sıraladık. Evet, önerilerim doğrultusunda, hiçbir yeri atlamadan, tüm Roma’yı gezebilecek ve çok özel bilgileri en eğlenceli haliyle dinleyebileceksin! Tek yapman gereken, oraya gidince telefonunun ekranındaki düğmeyi tıklamak...

68 yer mi? Bayağı çok... Londra ya da Amsterdam’da kaç noktada kayıt yaptınız?

- Londra’da 52, Amsterdam’da 48 yeri, etraftaki doğal sesleriyle kaydettik. Gerçekten deli işi bu! Metinlerimiz, kelimelerle dans eden bir çılgına emanet: Serda Büyükkoyuncu. Herkesin telefon uygulamalarına sıcak bakmayabileceğini düşünerek, elimizdeki zengin içeriği kitaba da dönüştürüyoruz. İster Piri’den dinle, ister kitaptan oku...

Peki diğer seyahat kitaplarında olmayan neyi öğreneceğim ben senden?

- Bir kere, tarih dersi değil bu! İçinde dedikodu da var, magazin de! Bir arkadaşla, eğlenceli bir sohbet yaparken şehre dair bir şeyler öğrenmek üzerine kurgulandı olay. Efsanelere de yer verdik, Türkiye ve Osmanlı bağlantılarına da. Mesela Paris’te ‘croissant’ın hikâyesini anlatırken, Osmanlı hilalinden nasıl esinlenildiğinden bahsediyorum. Viyana’daki kahve kültürünü Osmanlı kuşatmasıyla ilişkilendiriyorum.

ANLATTIĞIM HER YER İÇİN ÖZEL MÜZİK BESTELENDİ

Başka sürprizler de var mı?

- Var. 15 kişilik bir ekiple çalışıyoruz. Ve Sezgin Gezgin, her anlattığım yer için özel müzik besteliyor. Bir Bizans kilisesinde Bizans ezgileri fonda çalarken, Roma’daki barok bir kilisede barok müziği eşliğinde konuşuyorum. Karaköy sahilinde dolaştığımda ise, martıların sesini duyuyorsun. Doğallığı bozmasın diye, kayıttan o sırada geçen ambulansın sesini bile çıkarmıyoruz...

Can alıcı soruya geleyim. Paralı mı bu aplikasyon? Kaç para?

- Uygulamayı indirmek ücretsiz. En büyük sürprizi de internetinden harcamıyor. Ne GPS gerekli ne de internet. Ama yine de, senin o an nerede olduğunu buluyor; o yerin önüne geldiğini anlıyor ve ben de sana anlatmaya başlıyorum...

Yazının devamı...

Yaşasın kültür-sanat Yaşasın KitapSanat

16 Şubat 2017

Yine, bir kere daha siyaset!

Referandum sayesinde kutuplaşma tavan.

Bazen boğuluyor gibi hissediyor insan.

İtiş kakış, düşmanlık, saldırı, ihbar, jurnal, dedikodu...

Kafayı yemek üzereyiz!!!

Bazen öyle oluyor ki, 130 kiloluk bir adam, göğsüme oturmuş da, nefes alamıyormuşum gibi geliyor.


KİTAPTAN KOZA ÖRDÜM KENDİME
Sizi bilmem ama ben şöyle bir çözüm buldum: Kendime bir koza ördüm, bir süre olan biteni takip ediyorum, sonra o kozanın içine girip, kendimi kitaba, filme, müziğe veriyorum.

Ruhumu sakinleştiriyorum.

Kendime dönüyorum.

Ohhhhhhhh benden mutlusu yok o zaman.

Bu dönem hiç olmadığı kadar kitap okuyorum. Hiç olmadığı kadar hayal kuruyorum. Hiç olmadığı kadar kültür sanatla ilgileniyorum.

Bütün bunlar, “umut arayışı.”

Bir vaha arıyorum kendime.

Küçük Prens’in gezegeni gibi, bir gezegen yaratıp kitabı elime alıp, tepesine konuyorum.

Okudukça, her şeyi unutuyorum.


KİŞİ BAŞINA 7.1 KİTAP
Cem Erciyes’in köşesinde yazdığı yazıyı okuyunca, yalnız olmadığımı anladım.

Yayıncılar Birliği, geçen yıl ülkemizde 536 milyon kitap basıldığını açıklamış.

Bu rakam, 2012’ye göre yüzde 12’lik bir artış demekmiş. Türkçesi, Türkiye’de adam başına artık 7.1 kitap düşüyormuş.

Sıkı rakam!

Kimse artık Türkiye’de kitap okunmuyor demesin.

42 bin çeşit kitap basılmış geçen sene...

İşin ekonomisine gelince, 1.6 milyar Euro ile yayıncılık endüstrimiz dünyada 13. sıradaymış.

Cem Erciyes yazıya, “Bu kadar kitabı kim okuyor?” diye başlık atmış.

Ben okuyorum. Ben onlardan biriyim, biz okuyoruz.

Bir sebebi de sıkışmışlık duygusu.

Kendimizi oyalayacak, zenginleştirecek, pespayelikten, vasatlıktan, çirkeften uzaklaştıracak bir şeyler arıyoruz.

Terör yüzünden, sosyalleşme, gezip tozma, gece hayatı azalmış durumda, herkeste bir tedirginlik, ama yaşadığımızı da var olduğumuz hissetmek istiyoruz. O yüzden kitaba sarılıyoruz.

İlginç, bu dönem Türkiye’de tiyatrolara da rağbet artmış durumda...

Kısacası insanlar, kültür-sanat’tan medet umuyor.

Bu da gelecek için umut veriyor...



HER CUMA YAYINLANAN HÜRRİYET KİTAPSANAT'TA BAKIN YARIN NELER OKUYACAKSINIZ
Yeni albümü yayımlanan Kerem Görsev.

17 Şubat’ta İş Sanat’ta sahneye çıkacak klasik müzik dünyasının en prestijli şancılarından bariton Matthias Goerne.

Ankara ve İstanbul’da iki konser vermek üzere Türkiye’ye gelecek sıra dışı piyanist Ivo Pogorelich.

Yiğit Bener’den bir manifesto.

Derya Bengi’den ‘50’li yıllarda Türkiye/ Sazlı Cazlı Sözlük.

Müzik dünyasından, edebiyat dünyasından, tiyatro dünyasından daha nice örnekler, haberler...

Ve tabii yeni kitabı ‘Dokuz Anahtarlı Kırk Oda’yı anlatan Murathan Mungan.


KİTAP SANAT BİR İHTİYAÇTI
İşte bu dönemde, Hürriyet’in KitapSanat dergisi kurtarıcı etkisi yaptı.

Çevremden aldığım bütün feed back’ler olumlu.

Zamanlama doğru.

Hepimizin ihtiyacı olan bir dergi çünkü.

İyi bir gazetecilik hamlesi oldu, ilaç gibi geldi.

Bu sıkışık dönemde, kafamızı dağıtmak için, sığınabilecek liman bulabilmek için müthiş bir kılavuz.

Türkiye’nin her yerinde gazeteyle birlikte dağıtılıyor.

Yarın 3. sayısı çıkacak.

İtiraf edeyim kıskandım.

Artık kimselere röportaj vermeyen Murathan Mungan KitapSanat’a konuşmuş. 


MURATHAN MUNGAN RÖPORTAJININ UCUNDAN AZICIK
Yarın KitapSanat dergisinde Çağlayan Çevik imzasıyla Murathan Mungan bir röportajı yayınlanacak. Küçük özet bir alıntıyı, sizi iştahlandırmak için paylaşıyorum. Eline sağlık Çağlayan!


GÖZÜ KARANLIĞA ALIŞMAMIŞ İNSAN, AYDINLIĞIN KIYMETİNİ BİLMEZ
“Ben yapılması gerekenin, okurun içgücünün güçlendirilmesi olduğuna inanırım. İnsanın içini daha dayanıklı kılmamız gerekir. Yalancı ışıklarla geçici umut vermek değildir doğru olan. Hayatla mücadele azmi, dayanma gücü, karanlığa bakma gücü kazandırmak daha kıymetlidir. Aydınlığı en iyi karanlığa bakmayı bilenler bilir çünkü. Gözü karanlığa alışmamış insan, aydınlığın kıymetini bilmez. O gelip geçici çiğ ışığı aydınlık zanneder. Benim önemsediğim şey, her durumda hayatta kalabilen insana içgücü kazandırmaktır.”


HEPİMİZ, EN İYİ YAPTIĞIMIZ ŞEYİ EN İYİ BİÇİMDE YAPMAYI SÜRDÜREREK MUHALEFET EDEBİLİRİZ
“Benim için muhalif duruş budur. Öncelikle insanın kendine seçtiği bir şeyde kıymetli olmayı sürdürmesi ve yaptığı şeye inanması gerekir. Çünkü bizim gelecekle ilişkimiz budur...”


Yazının devamı...

5 kadına daha tecavüz etsin diye mi serbest!?

15 Şubat 2017

Yettiniz ya!

Her gün, her gün cinsel istismar, her gün tecavüz, her gün kadına şiddet!

Her gün ERKEK ŞİDDETİ...

Evet, bunun adı bu.

Erkek şiddeti.

Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri bu ya...

(Bağzı) erkeklerin öküz olması...

Kendilerine sahip olamaması...

Kafalarındaki bozuk kadın algısı...

Çarpık ahlak anlayışları...

Allah belalarını versin!!!

Ve cezasız kalıyorlar.

Yasa uygulayıcılar, bir şekilde onları affediyor, sistem adam gibi ceza almalarını engelliyor; cezalar o nedenle, bu nedenli kuşa dönüyor, yüzotuzbeşbinyediyüzsekseniki kere yazdım, yine yazacağım, her gün yazacağım...

Birilerine içinde bulunduğumuz fecaati hatırlatmak için, hiç unutturmamak için...

Sürekli yazacağım.


İSYAN ETMEMEK MÜMKÜN DEĞİL!
Alın size, bizim gazetede Çetin Aydın imzalı çıkan bir haber...

Delirmemek mümkün değil!

Küfretmemek, isyan etmemek mümkün değil...

Çocuk bakıcısı M.T.25 yaşında genç bir kadın.

İş arıyor.

Önceki gün, insan kılığındaki iğrenç mahluk D.K. ile iş görüşmesi için Esenyurt’taki evine gidiyor. N’oluyor dersiniz? İğrenç sapık, kızın üzerine çullanıyor. Sesini çıkarmaması, bağırmaması için de ağzına toplu bir kemer takıyor ve silah zoruyla kıza tecavüz ediyor.

Allah belalarını versin bu sapıkların!

Allah’tan öldürmüyor...

Ona şükreder haldeyiz, düşünebiliyor musunuz?!

M.T., evden çıkıyor, polise gidiyor. Başına gelenleri anlatıyor. Ekipler eve gidiyor ama içerideki sapık açmıyor kapıyı. Polisler savcılıktan arama kararı alarak, bu sefer çilingirle eve giriyorlar. Sapık, “Uyuyordum duymadım!” diyor.

Uzun lafın kısası, evde arama yapıldığında, gerçekten de D.K.’nın tecavüz esnasında M.T.’nin ağzına tıkadığı toplu kemer bulunuyor...

Dahası spermli peçeteler de ele geçiyor...

Bu aşağılık adam, 2012’de de cinsel istismar suçuyla gözaltına alınmış.

Böyle bir mahluk.

Kim bilir başka kadınlara da neler yapmıştır, bunlar şikâyetçi olanlar, ya olmayanlar, olamayanlar, korkanlar, rezil olmaktan çekinenler...


SAPIK, ADLİ KONTROL ŞARTIYLASERBEST KALMAMALI
Bu olayda elde neler var?

M.T.’nin ifadesi, “Tecavüze uğradım!” diyen bir kadın.

Bedenindeki darp izleri, morluklar, sıyrıklar.

Tecavüz sırasında sapığın kullandığı suç aleti: Toplu kemer.

Spermli peçeteler.

Üstelik bu adam, bu suçu daha önce de işlemiş, iflah olmaz bir sapık karşımızdaki...

Tüm bunları alt alta yazınca, böyle bir mahlukun içeri alınması gerekmez mi?

Akıl, mantık bunu söylemez mi?

Ama n’oluyor?

Adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor!!!!!

İnsan aklını yitirir bu ülkede...

Nasıl olur???

Niye serbest bu sapık?

5 kadına daha tecavüz etsin diye mi?

Nasıl olur da onlarca gazeteci içeride bu ülkede, ceza çekiyorlar ama suçları ne, belli değil.

Henüz iddianameleri bile hazırlanmış değil...

Ama spermli peçeteleri ele geçen ve sapık cinsel oyuncaklarla kadınlara tecavüz eden adamlar serbest...

“Çüşşşşş!” diyorum, başka bir şey diyemiyorum.

Yazıklar olsun, yazıklar olsun...


SEN ÇOK YAŞA ANKARA 8. ASLİYE CEZA
YAZIKLAR olsun diyorum ama...

Bakın, nadir de olsa, örnek kararlar da var...

Onları da avuçlarım patlayıncaya kadar alkışlıyorum.

Milliyet’ten Gökçer Tahincioğlu yazdı.

Ankara’da bir kadın işten çıkıyor. Otobüse biniyor. Eve gidecek. İndikten sonra biraz yürümesi gerekiyor. Tam o  sırada kırmızı bir otomobil tarafından takip edildiğini düşünüyor, ama tam da emin değil. Bu nedenle markete girip su alıyor, çıkınca fark ediyor ki, araba hâlâ orada, onu bekliyor...

Hızlı adımlarla sokağına giriyor. Oturduğu apartmana girince de hangi dairede yaşadığı anlaşılmasın diye apartman boşluğunda bir süre bekliyor.

Allah kahretsin ki, o sırada sapık içeri giriyor. Kıza saldırıyor. Ağzını kapatıyor, “Sana sahip olmak istiyorum!” gibi laflar ediyor.

Düşünebiliyor musunuz, bu ülkenin başkentinde oluyor bunlar, gerçi daha önce de otobüste bir kadına tecavüz edilmişti! 

Adam, kadının bedeninin çeşitli yerlerine dokunmaya başlayınca arbede yaşanıyor ve kadın avazının çıktığı kadar bağırıyor.

Komşular yetişiyor, adam kaçıyor.

Allah’tan güvenlik kameralarından sapık tespit ediliyor. “Şeytana uydum. Beni affedin gibi!” gibi laflar ediyor işyerine giden polislere. Ama tabii mahkemede her şeyi reddediyor. Spor yapmak için evden çıkmış, kızla alakası yokmuş, kırmızı arabası da yokmuş!

Bu aşağılık yalancı, o dönemde nişanlı, mahkemeler devam ederken de evleniyor.

Böyle bir tecavüzcüyle evlenen de çıkıyor yani!

Onu da kandırmıştır...

Ama sonra, davaya bakan Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi, kamera kayıtları ve fotoğraflarla saldırganın görüntüsünün örtüştüğüne ikna oluyor, saldırıya uğrayan kadın da “Evet bu adamdı!” diye teşhis edince, suçun sabit olduğuna karar veriyor.

Burada ince bir ayrıntı var.

Yargıtay içtihatlarına göre, başkasının bedenine yönelik dokunma, “sarkıntılık” kapsamına girebilir.

Yani mahkeme bu yönde de karar verebilirdi, o zaman sapık yırtacaktı!Ama bravo ki mahkeme bu suçu, cinsel saldırı olarak tanımladı.

Sanık, yani benim gözümde sapık, indirimsiz 6 yıl yedi!Müstahaktır.

Suçun tespiti fevkalade isabetli!

Bütün kadınlar adına mahkemeye ve mahkeme heyetine teşekkürü borç bilirim.

Yazının devamı...

Kadınları korumak devletin görevi değil mi? Ümmühan’a yaşamak haram mı?

14 Şubat 2017

Çünkü dilim tutulmuş vaziyette.

Filmde görsen, “Yok artık, bu kadarı da olmaz! Abartmışlar!” dersin.

Kocası olacak adam, “Boşanmak istiyorum!” diyen Ümmühan’a 4 kurşun sıktı, biri hâlâ belinde.

Ölmemesi mucize!

Adam, cinayete tam teşebbüsten 12 yıl 8 ay yedi. Ve cezaevinden haberler göndermeye başladı: “Ben bitti demeden bitmez. Buradan çıkınca hesaplaşacağız. Yarım bıraktığım işi bitireceğim. Seni öldüreceğim!”

Ümmühan da devlete sığındı.

Aklınıza gelebilecek her yere gitti, şikâyette bulundu, mektupları gösterdi, “Beni koruyun!” diyor.

Ümmühan yaşayabilmek için devlete sığınırken, devlet n’aptı? Cinayete teşebbüs eden adamı, yarıaçık cezavevine gönderdi. Sanki izne çıksın da Ümmühan’ı vursun diye...

Ümmühan yine devlete başvurdu.

“Zor durumdayım!” diye.

“Beni koruyun!” diye.

Devlet n’aptı?

“Kaç Ümmühan kaç” dedi.

“Malını, mülkünü, varını yoğunu sat, ocağını terk et, izini kaybettir, başka bir yerde yaşa!”

E ona yeni kimlik verdi!

Eski adıyla Ümmühan’ın dertleri bitti mi?

Buyurun, Ümmühan’ın ağzından dinleyin...

Eski kocan tarafından 4 yerinden kurşunladın. Hatta kurşunlardan biri belinde. Seni öldürmeye teşebbüs eden adam, 12 yıl 8 ay ceza yedi. Ama iyi halden yarıaçık cezaevine nakledildi... Ve sonra n’oldu?

- Sonra beni tehdit etmeye başladı: “Ya benim olursun ya toprağın!” Cezaevinden mektuplar gönderiyordu. “Çıkınca tekrar beraber olacağız. Devam edeceğiz. Yoksa yarım bıraktığım işi mutlaka bitiririm, seni öldürürüm!” Bunları açık açık yazmış. Yok efendim, şu an kafeste kapatılmış bir aslanmış. Bir gün bu kafes açılacakmış ve hesaplar görülecekmiş. O “Bitti!” demeden bitemezmiş...

Peki sen n’aptın?

- Savcılığa dilekçe yazdım. Mektupları da sundum. Şikâyetçi oldum yani. Devlete gittim, durumu anlattım...

Devlet ne yaptı?

- “Kaç Ümmühan kaç!” dedi. “Tehdit altındasın. Bizim sana önerebileceğimiz tek şey, yer değiştirmen!” Devlet bana “İzini kaybettir!” dedi kısaca. Kaçmak da dünyanın en feci şeyi ama ölmekten daha iyidir diye yaptım. İzini kaybettir derken, “Eski Ümmühan’ı göm!” demeye getirdiler. Gömdüm. Benim bir işyerim vardı. Kapattım. İki katlıydı, altı kuru temizleme, üstü terzihane, 30 tane elemanım vardı. Herkesin hürmet ettiği bir işkadınıydım. Tüm bunların hepsini kapadım. Ne için? Yaşamak için. Ve çocuklarımı korumak için. Çünkü devlet koruyamadı, koruyamıyor. Bir adam, bir insana bu kadar zarar verebilir mi? Verdi. Her şeyden vazgeçtim. Ölmeyeyim diye hayatımdan vazgeçtim...

Bütün mercilere başvurdunuz mu?

- Elbette. Bakanlığa kadar çıktım. Orada birileriyle görüştüm. Yapmam gereken en iyi şeyin, işyerimi kapatıp, her şeyi satıp, başka bir yere göç etmem olduğunu söylediler. Acı ama gerçek bu.

Peki kaçmak yetiyor muymuş?

- Hayır. Çünkü yeni bir hayat kurmak gerekiyor. Ve bu kolay değil.

Kaç zamandır kaçaksın?

- Bir sene oldu. Ocağımdan, yurdumdan uzakta, bambaşka bir yerde yaşam sürüyorum.

Çalışabiliyor musun?

- Maalesef hayır! Sağ olsunlar yeni bir kimlik verdiler, 6 aylığına. Ama 6 ay sonra bu kimlikle mi devam edeceğim, yoksa yeni bir kimlik mi alacağım, belli değil. E şimdi bir işe girsem ne diyeceğim? Ben kimim? Eski ben mi? Şimdiki ben mi? 6 ay sonra başka biri mi olacağım? Ben bile artık kim olduğunu bilmediğim bir kadınım...

Başka bir ismin var şimdi öyle mi?

- Evet. Suçu işleyen o. Kaçan, göçen, başka bir kimlikle yaşayan benim! İşin tuhaf, benim çocuklarım var, kimliğimde kızım görülmüyor. Böyle saçma şey olur mu? Üstelik 17 yaşında. Ona bir şey olsa, ben velisi olarak değerlendirilmeyeceğim. Üniversite sınavına girecek. Yanına gidip, “Annesiyim” diye kimlik gösteremeyeceğim...

Çocukların da bu yeni kimliğine eklenmesi gerekmiyor muydu?

- Tabii ki ama eklenmemiş. Niye bilmiyorum. Cevabını bilmediğim o kadar çok soru var ki. Bu kimliğe göre ben hiç evlenmemişim, çocuğum da yok...

Çocuklarını görebiliyor musun?

- Uzun süre ayrıydım. Allah’tan şimdi kızımla birlikteyim fakat oğlumun yanına gidemiyorum. O başka bir şehirde çalışıyor ve bize para gönderiyor. O parayla geçinmeye çalışıyoruz, başka gelirim yok. Evden dışarı bile çıkmıyorum. Başıma bir şey gelir, birilerinin başına iş açarım diye... 

Bütün bunların sebebi ne?

- Devletin kadınları koruyamaması! Bu ülkede kadının değeri yok, önemi... Başka bir açıklaması var mı? Ben ölümlerden dönüyorum. Beni öldürmeye teşebbüs eden adam 12 yıl içeri giriyor. Ama adalet onu iyi halden affediyor, yarıaçık cezaevini ona layık görüyor ki... Çıkıp bu sefer beni öldürsün! Devlet de bunu bildiği için, “Kaç, saklan!” diyor, bana yeni kimlik veriyor. Şaka gibi.

Neden adama doğru dürüst ceza verip, seni adamdan kurtaramıyorlar?

- Hah işte soru bu! Ağzınıza sağlık. Bilmiyorum niye yapmıyorlar. Neden bu Allah’ın belası katiller, istismarcılar hak ettikleri cezaları almıyorlar, bilmiyorum.

Devletin bir kadını koruyamaması nasıl bir acizliktir, böyle bir şey olabilir mi?

- Oluyor işte. Benim durumum ortada. Ben bu sorunları yaşıyorsam, eminim başka kadınlar da yaşıyordur. Hatta, kat kat kötüsünü yaşayan vardır. Ben yine de şanslıyım, en azından hayatta kaldım. Hayatta kalan nadir kadınlardan biriyim. Ama el insaf ya, kadınlara da bu kadar eziyet çektirmeyin! Bunların tek sebebi, bu suçlu adamlara hak ettikleri cezasının verilmemesi... 

Yazının devamı...