"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Meclis’te bir kadının yaşam hakkı yoksa sokaktaki kadının nasıl olsun?

17 Ocak 2017

Bu arada, darp edilen vekilin hangi partiden olduğu beni ilgilendirmiyor, kadın olması ilgilendiriyor. Zorbalığa uğrayan AKP’li bir kadın vekil olsaydı da fark etmezdi, yine yüksek sesle itiraz ederdim. Ülkenin her yerinde zulüm gördüğümüz yetmedi de sıra Meclis’e mi geldi?

Çok çok geçmiş olsun. Geçen hafta Meclis’te darp edildiniz...

- Teşekkür ederim. Aslında Milletin Meclisi’nde darp edilen ben değilim, darp edilen tüm kadınların hürriyeti...

Gerçekten de insanın aklı almıyor. Daha önce böyle bir olay yaşandı mı?

- Meclis çatısı altında mı? Hayır! Maalesef, tarihe kara leke olarak geçecek bir ilk. Sözlü atışmalar, karşılıklı münakaşalar her zaman olmuş ama bir kadına bu derece bir saldırı bugüne kadar olmamış... İlk defa yaşanıyor!

Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?

- Açıklayamıyorum. Gözlerini artık hırs bürümüş. Tarifi olmayan bir hırs. Başkanlık hırsı. Çıkarlarını ve koltuklarını korumak adına, her türlü şeyi yapabilecek hale gelmişler. Düşünün, Meclis’te bir kadının yaşam hakkı yoksa, sokakta zaten hiç yok demektir! Bir kadın vekil Milletin Meclisi’nde, bu kadar korunaklı bir yerde darp edilebiliyorsa, dışarıdaki kadın ne yapsın... Vay halimize yani!

Sadece görüntü almaya çalıştığınız için mi? Olay nasıl oldu?

- Biliyorsunuz, uzun zamandır bu Anayasa paketiyle ilgili ciddi bir muhalefet sergiliyoruz. Bu mesele artık CHP’nin meselesi değil, Türkiye’nin meselesi. Olan biteni takip eden, okuyan, sorgulayan herkes gerçekten nasıl bir felaketin eşiğinde olduğumuzu biliyor. Anayasa görüşmeleri başladığından beri, “Vatandaş bir şeylerin farkına varmadan, duymadan, bilmeden, hızlıca biz anayasayı geçirelim!” gayreti var. Görüşmelerin canlı yayınlanmaması, maddelerin insanların uyuduğu saatlerde, gecenin bir yarısı geçirilmesi gibi akıl almaz yöntemler uyguladılar...

Siz ne yaptınız peki?

- “Madem öyle, biz de kendi çekimlerimizi yaparız!” dedik. Ali Şeker vekilimiz, neredeyse stüdyo kuracak Meclis’e, ben de hep Facebook üzerinden canlı yayın yapıyorum. İlk günden beri olan biteni belgeliyor olduğumuz için da aramızda sinir harbi yaşanıyordu.

Peki o gün sadece siz mi çekim yapıyordunuz?

- Yok hayır, olur mu? Saldırının bana yönelmesinin kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Kütahya Belediyesi’nin dağıtmış olduğu o sapkın kitapçık, Türkiye, hatta dünya gündemine taşındı...

Ve o kitapçığı siz gündeme getirdiniz. Buna mı sinirlendiler?

- Bence öyle! Bir de bir gün öncesinde, “İzahı olmayan şeylerin mizahı olur” düşüncesiyle, “3 AKP’li vekil bir kabinde ne yapar?” diye ortaya bir soru sordum. E çünkü üç vekil, ‘evet’ oyu verdiklerine dair kabine girip, birbirlerine şahitlik ediyor. Böyle FETÖ’cü olmadıklarını kanıtlayacaklar. Ama bu, suç. Göz göre göre Anayasa ihlali. Üzerlerine gidince de “Sana ne lan!” diye bir üslup takınıyorlar. Ben de kötü ifadeler kullanmadan, “3 AKP’li vekil erkek, bir kabinde ne yapar?” dedim. Bu da tabii hiç hoşlarına gitmedi. Bunun verdiği bir hırs da vardı...

İlk müdahale eden kimdi?

- AKP Grup Başkanvekili Elitaş. Büyük bir hışımla üzerime yüklenerek, telefonla görüntüyü almamı engellemek istedi. Vekiller araya girdi. Ama sonrasında ondan güç alan Ahmet Gündoğdu beni ciddi bir şekilde darp etti. Tahmin etmiyordum böyle fiziki müdahalede bulunabileceğini. Bir hışımla telefonumu aldı ve beni ittirdi. Merdivenlerden düşüyordum az kalsın. Bayağı bir itiş kakış yaşadık. Akıl alacak gibi değil ama oldu...

AKP’liler arasından üzgün olduğunu belirten ya da sizden özür dileyen oldu mu?

- Pardon? Özür dilemek mi? Neler söylüyorsunuz! Boşuna beklersiniz bu nezaketi. Tam tersine, büyük bir pişkinlikle, bir de çıkıp mağdur edebiyatı yaptılar. “Asıl mağdur biziz!” dediler, bizi suçladılar.

Erkekleri hadi tamam ama peki AKP’li kadın vekiller?

- Kadınlar bu şiddeti kendi içlerinde içselleştirip meşrulaştırdıkları için, tepki koymak, tepki göstermek yerine, tam tersine, “Ne işin vardı orada?” kafasındalar. Hani, “Gece ne işin vardı sokakta?” “Niye mini etek giymiş?” kafası vardır ya, işte o kafayı yaşıyorlar!

Sizce önümüzdeki günlerde her şey daha da mı sertleşecek?

- Ne yazık ki öyle olacağını düşünüyorum...

İnsanların neyi bilmesini istiyorsunuz?

- Bakın, ben önce hukukçuyum. Gece yarısı çıkan kanunlarla, bu ülkenin nereye sürüklendiğini iyi bilen bir hukukçuyum. Ve bir anneyim. Birçok anne gibi, evladının geleceğinden endişe eden biriyim. İnanın ülke öyle bir noktaya sürükleniyor ki... Bu değişiklik gerçek olursa, bir daha dönüşü olmaz... Bir Suriye gibi, İran gibi, Yugoslavya gibi olma ihtimalimiz o kadar yüksek ki... Vatandaşımızın bunu görmesini istiyoruz. Bu bir parti meselesi değil. Bu ülkenin gerçekten geriye gittiğinin meselesi. Tarifi olmayan bir kaosa sürüklenebilir, Allah korusun ama içsavaşa sürüklenebilir. Biz bu kaygıları yaşıyoruz. Bu kaygıları da vatandaşın görmesini istiyoruz.

Anayasa değişiklik teklifinin kabul edilmeme ihtimali var mı?

- Meclis’ten geçecek gibi görünüyor. Ama “Olası bir referandum sonucu ne olur?” derseniz, işte o noktada, ben umutluyum! Halkın sağduyusuna güveniyorum. Tabii ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın dünyanın sonuna kadar orada kalacağını düşününler var. Ama geçmişte, iktidara oy verip, “Başkan olsa güzel olur!” deyip ama şimdi fikrini değiştiren ciddi bir kesim de var. Bir de tabii MHP’nin tabanından ciddi bir tepki var. Bu sebeple referandumdan “Hayır” çıkacağını düşünüyorum...

ERKEK, İKİNCİ EŞİ ALIRSA İLKİNİN REKABET DUYGUSUNU GELİŞTİRİR, ONA HADDİNİ BİLDİRİRMİŞ!!!

Kütahya Belediyesi’nin evli çiftlere dağıttığı o kitap üzerine Aile Bakanlığı’ndan bir tepki geldi mi?

- Tabii ki hayır! Aile Bakanı ben bunu söylediğimde, sadece gülümsedi. Çıtını bile çıkarmadı. Hiçbir şey de yapmadılar ne yazık ki! Meğer Kütahya Belediyesi’yle de sınırlı değilmiş, Pamukkale Belediyesi de benzer bir kitap yayınlatmış. Sonra Gaziantep’ten başka bir kitap çıktı. Bursa’nın Yıldırım Belediyesi de anladığım kadarıyla yine aynı mahiyette bir kitap dağıtıyor. Birkaç belediye daha tespit ettim ama gündem sürekli değiştiği için fırsat olmadı gündeme getirmeye...

Orada sizi en çok delirten neydi?

- Kadınları tamamen aşağılayan ibareler var. Çok çok özür dileyerek söylüyorum, resmen kadına, “davar” muamelesi yapan, kadının tüm haklarını elinden alacak, neredeyse yaşama hakkını bile çok görecek bir zihniyetin empoze edildiği, kanıksatılmaya çalışıldığı kitaplar. Örneğin diyor ki, “Kadın dövülebilir!” Nasıl mı dövülebilir? Belli usulleri varmış. Hatta dövmek ilaç gibi gelebilirmiş! Ama dozunu fazla kaçırmamak gerekirmiş! “Dozunu fazla kaçırırsan, yan etki yapar!” diyor. Akıllara ziyan şöyle bir örnek de veriyor, “Meselâ adamın her şeyden şikâyet eden bir karısı var. Cazgır yani. Şimdi o kadını boşayıp, başka bir kadını başına “bela” etmektense, ikinci hanımı al!” diyor, “Erkek, ikinci eşi alırsa ve birincinin rekabet duygularını geliştirirse, evin hâkiminin kendisi olduğunu hatırlatırsa, birinci eş, kendine çeki düzene verirmiş. Herkes otomatikman haddini bilirmiş!” Daha da korkunç şeyler var. Erkeğin cinsel fantezilerinin kutsandığı; sürekli kadına talimatlar veren, “Kadın şöyle yapmalı! Şöyle davranmalı!” diyen ve özünde kadını ikinci sınıf köle muamelesine tabi tutan bir çağdışı zihniyet...

Yazının devamı...

“Fatih Terim’in kızısın!” diyenlere artık babam cevap veriyor: “Hayır, ben Buse Terim’in babasıyım!”

15 Ocak 2017

Huşu içinde.

Erkenden gelmiş, giyeceği kıyafetleri asmış...

Kızını uyutmuş, pusete koymuş...

Ekibinden iki genç kadın da var yanında, yeni tasarımı patiklerle ilgileniyorlardı...

Nil en güzel haliyle uyuyor, bakıcı hanım da orada bekliyor...

Herkes huzur içinde.

Her şey kontrol altında.

Neden?

Çünkü Buse Terim öyle bir kadın.

Küçük bir ahtapot, herkese, her şeye yetişiyor.

İnanılmaz organize.

Planlı.

Hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyor.

Çalışkan.

“Vayyyy be!” dedim.

Buse Terim’in yaşı genç ama ondan öğrenecek çok şey var.

Ben en baştan beri onu başarılı buluyorum, disiplinli buluyorum, çalışkan buluyorum. Ulaştığı başarıda, babası Fatih Terim’in zannedildiği kadar etkisi olmadığını düşünüyorum.

Tam tersine, ona düşmanlık edenlerin babası yüzünden ettiğini düşünüyorum.

O her başarılı, ünlü ana-babanın evladının yaşadığı şeyi yaşıyor. Ne yapsa, “Senin dahlin yok ki, baban sayesinde!” deniyor.

Ama Buse, tüm bunları şahane şekilde geride bırakmış, negatifi konuşmak bile istemiyor, hep pozitifte kalmayı tercih ediyor.

Üç aylık bebeğini de, yeni çıkardığı sempatik patiklerini de kutluyorum.

Devam Buse, kim tutar seni...

Anne de oldun, nasıl bir duygu patlaması içindesin?

- Bildiğin gibi değil, acayip mutluyum. Ama biraz şaşkınım, şunun şurasında üç aydır anneyim. Nil ile hayatımızın tamamlandığını hissediyorum. Her şey onunla birlikte daha farklı görünür oldu gözüme. İtiraf edeyim, anne olma fikri çok korkutuyordu. Sorumluluk açısından ürküyordum. Ta ki Nil’i kucağıma alana kadar... Birden sanki sihirli bir değnek değdi ve yıllardır anneymişim gibi hissetmeye başladım. Her anne gibi âşığım kızımıza.

 Geceleri kalkıp nefesini dinliyor musun?

- (Gülüyor) Elbette. Hele ilk doğduğu günler, her 5 dakikada bir! O uyurken, benim de uyumam gerektiğini söylüyorlardı hep. Ama kendimi başında beklemekten alamıyordum. Şimdi biraz daha rahatladım.

 Eşin Volkan’la, hayran hayran, “Hayatta yaptığımız en iyi şey” diye Nil’e bakıyor musunuz?

- Tabii. Onu evde bırakıp kısa süreliğine çıkmak durumunda kaldığımızda bile telefondan fotoğraflarına bakıp, videolarını seyrediyoruz. Böyle şahane bir delilik hali geliyor insanın üzerine.

 Nasıl bir fark oldu hayatında?

- Ben, eski ben değilim. Artık hayatımın merkezinde Nil var. Onunla yatıp, onunla kalkıyorum. Her anında yanında olmak istiyorum. Her anne için olduğu gibi önce o, sonra dünyanın geri kalanı geliyor benim için...

 Seni korkutan, endişelendiren durumlar olmuyor mu, peki?

- Olmaz mı? Üç aylık olmak üzere ve hareketlenmeye başladı. “Acaba kafasını bir yere çarpar mı? Dönerken bir şey olur mu?” diye bin tane senaryo yazıyorum kafamda. Ama öyle evhamlı annelerden de olmak istemiyorum.

 En büyük destek kim?

- Eşim, annem, babam, ablam...

 Peki hamilelik nasıl geçti?

- Tahmin ettiğimden çok daha iyi geçti. Yedi aylık hamileyken karnım burnumda dans ederken buluyordum kendimi! Bence, sen ne kadar rahat olursan, hamileliğin de o kadar rahat geçiyor. Ben hep pozitif düşünmeye ve rahat olmaya çalıştım. Her şeyin iyi olacağına inandım, öyle de oldu çok şükür.

 Sevdin mi hamilelik sürecini?

- İlk üç ay çok bulantım oldu, sürekli kustum. Kâbus gibiydi. Sonraki üç ay ise balayı dönemi. O zaman dedim ki, “Oh ya, ne güzel bir şeymiş bu hamilelik!” Tam onu dediğim noktada geldi son aylar. O zaman fikrim yine değişti. Son bir ay geçmek bilmedi.

DOĞUMA GİDERKEN, HEYECANDAN  ZANGIR ZANGIR TİTRİYORDUM

 Peki doğuma giderken?

- Çok heyecanlıydım. Zangır zangır titriyordum. İster istemez endişeli oluyorsun. Her şeyin yolunda gideceğini bilsen de içindeki o kuşku, onu sağlıklı sıhhatli görene kadar devam ediyor. Epidural olunca, hiçbir şey hissetmeyeceğimi söylemişlerdi. Evet belden aşağın uyuşuyor, ama her şeyi hissediyorsun. Çok garip bir duyguydu. Nil’i kucağıma verdiklerinde ayık olmak ve onun ilk sesini duymak istedim. Duydum da. Her şey şiir gibiydi. Ve kızım, inanılmaz saçlı bir bebek olarak doğdu. Hiç unutamıyorum ilk tepkimi: “Bu güzellik ne! Bu saçlar ne!”

 Ablan bir komplikasyon yaşamıştı, korkmadın mı “Ya bende de olursa?” diye?

- Ablamın başına gelen, herkesin yaşayabileceği bir durumdu. Yeğenim Yaman, 26. haftada, prematüre doğdu. Şimdi aslan gibi maşallah. Üç yaşına girecek ve ailemizin neşesi. Sadece ben değil, hamile olan her kadın bu riski taşıyor. Ama olmadı. 

 Sen hep ama hep üretmeye devam ettin değil mi? Nasıl beceriyorsun?

- Enerjimi, yeni fikirler ve projeler üreterek çoğaltıyorum. Öyle zenginleşiyorum. Üretmezsem kafayı yerim ben! Her şeyden ilham alıp işime katabiliyorum. Kendimi tekrarlamayı da sevmiyorum.

 İşle annelik bir arada nasıl gidiyor?

- Gayet iyi! Ben çok programlı biriyim. Organize bir tipim. O yüzden iş-ev-Nil, hayatım bu düzen içinde devam ediyor. Ama tabii ki Nil’e ayırdığım zaman daha fazla.

PATİKLERİ NİL’DEN İLHAMLA TASARLADIM

Patik işine girmişsin, hayırlı olsun, Nil’den mi esinlendin?

- Evet, o benim ilham perim. Hatta ‘Dream’ diye pembe-beyaz çizgili bir model var, ona her baktığımda Nil’i görüyorum. Naif, yumuşak, narin...

 Peki bu işe girmenin nedeni ne?

- İhtiyaç. Kızıma, kafama göre patik bulamadım çünkü. Ben anneliğe adım atarken, yeni annelerin de, kalitesinden şıklığına kadar her şeyiyle benimseyip bebeklerine keyifle giydirebilecekleri bir ürün sunmak istedim.

 İnsanlar neden seninkileri tercih etsinler? Diğer patiklerden farkı ne?

- ‘Baby On The Go’ uzun soluklu ve sürdürülebilir bir iş benim için. Başladığım hiçbir işimi yarıda bırakmadım, inşallah bu da böyle olacak. Her sezon, trendlere uygun, stil sahibi, yıkanabilir ve anneleri, ellerine aldıklarında mutlu edecek patikler yapmaya çalıştım.

 Lohusalıkta zor olmadı mı bu işlere dalmak?

- Tam tersine, bu dönemi rahat geçirmemi sağlayan uğraşlardan biri oldu. Üreten biri olunca, anneliği daha keyifli yaşıyorsun.

 Lohusalık seni nasıl vurdu? Kendini bıraktığın, şımardığın oluyor mu? Yoksa, her şeyi kontrol etmeye mi çalışıyorsun?

- Ben çaktırmasam da duygusal biriyim; bu dönem beni daha da duygusallaştırdı. Nil ile geçirdiğim zamanın dışında kendimi işe ve yeni projelere vererek hafifletmeye çalışıyorum.

 Evden mi yürütüyorsun işleri?

- Ev ve ofis saatlerimi Nil’in ihtiyaçları doğrultusunda dengeliyorum. Nil’in evdeki düzenini ofiste de kurdum. Onun bana ihtiyacı olduğu kadar, benim de ona ihtiyacım var! Çok özlüyorum.

 Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsun?

- Şu anda 12 kişilik bir ekibiz. Gittikçe de büyüyoruz. Bu da bana doğru yolda olduğumu ve yaptıklarımın fazlasıyla karşılık bulduğunu gösteriyor. 

FENERBAHÇELİLERİ İNCİTMEK İÇİN SÖYLEMEDİM

“Fenerbahçelilere ateş düştü!” diye tweet atarken, onları sinir edeceğin aklına gelmedi mi?

- O ifadeyi kimseyi incitmek için söylememiştim. Zaten silerek de o zaman gereğini yapmıştım.

 O büyük kavga nasıl sonuçlandı?

- Eleştiri, karşı görüş, dokundurmalar, takılmalar, bunlar hep olağan şeyler. Ama maalesef, işi, küfür ve hakaretin de ötesinde tehdide vardıranları da yargıya havale etmekten başka çarem yoktu. Öyle de yaptım.

 Ceza aldılar mı?

- İnan o konuyu takip etmedim! Kendimi o zaman da, şu anda da işime adamış durumdayım.

HER GÜN DAHA FAZLA İNSAN BENİ TAKİP EDİYOR

Kariyerini hâlâ, Fatih Terim’in kızı olmana bağlayanlar var mı?

- İnsanlar artık beni ben olduğum için, yaptığım işten dolayı takip ediyor. Aldığım eğitim, verdiğim onca emek işime yansıyor. Bu da her gün daha fazla insan tarafından görülüyor. 

 “Babası sayesinde!” diyenlere sen ne cevap veriyorsun?

- Buna artık babam cevap veriyor! “Ben Buse Terim’in babasıyım!” diyor. Benim cevabım da şu: “Babamı çok seviyorum. Onun başarıları beni, benim başarılarım onu mutlu ediyor!”

BAŞARININ SIRRI: TUTKU, SAMİMİYET VE ÇOK ÇALIŞMAK

Sen ciddi bir sosyal medya fenomenisin. 1.5 milyon takipçiye ulaştın. Neler öğrendin bu süreçte?

- Tutku önemli. Ben işimi tutkuyla yapıyorum. Samimiyet önemli. Samimiyetimin insanlar tarafından kısa sürede anlaşıldığını düşünüyorum. Bu da onlarla iletişimimi çok güçlendiriyor. Bu güçten de her geçen gün yeni takipçiler doğuyor. Kafa patlatıyorum. Yaratıcı olmaya uğraşıyorum. Takipçilerimin beklentilerinin de ötesine geçmek için, her gün, “Daha iyisini nasıl yapabilirim?” diye mesai harcıyorum. Kısacası çok düşünerek, çok emek vererek oluyor birtakım şeyler. Şu anda Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan’dan Fransa’ya birçok farklı ülkeden takipçilerin beni ilgiyle izlemesi, beni kendimi geliştirmeye teşvik ediyor... 

CHANEL VE GUCCİ’NİN DEFİLE VE LANSMANLARINA TÜRKİYE’DEN DAVET EDİLEN İLK BLOGGERIM

Sana bitmeyen bir haset var...

- Ben hiç bunlarla ilgili değilim. Kendim, ailem ve işim için hep güzelin, pozitifin, doğrunun peşindeyim. Takipçilerimle etkileşimim de beni sadece motive ediyor. Kimseyle kavga etmek istemiyorum, atışmak istemiyorum.

 Niye kıskanıyorlar seni bu kadar çok? Terim’in kızı olduğun için mi? Çok da zorlanmadan başarıya ulaştığını düşündükleri için mi?

- Ayşe, inan ki başarılı olduğumu hissetmek, bire bir bunun yansımalarını yaşamak, bana her şeyi unutturuyor. Bunu şimdi de, ‘Baby On The Go’ ile  yaşıyorum. Beni mutlu ettiği kadar takipçilerimi de mutlu ettiğini görmek cesaretimi artırıyor.

 Peki bu doğru mu... Çok zorlanmadın mı gerçekten?

- Babam, tabii ki, her babanın kızına yapacağı gibi çocukluğumdan beri bana her türlü desteği verdi. Ama şunun bilinmesini isterim ki, hiçbir başarı kolay ya da herhangi birinin desteğiyle elde edilmez, edilse bile sürmez. Ben bu noktaya gelebilmek için alınabilecek en iyi eğitimlerden birini aldım. Sonrasında da bu eğitimimi profesyonel bir şekilde iş hayatına taşıdım. Yaptığım bütün projelerin de, cesaretimi, özgüvenimi ve yaratıcılığımı pekiştirmesini ve kariyerimi daha da ileri taşımasını umuyorum. Nitekim, şu ana kadar aldığım geri dönüşler de bu yönde...

 Patiklere başka aksesuarlar eklenecek mi?

- Evet. Yeni desenlerle yaz koleksiyonu çıkacak. Farklı markalarla da görüşüyorum.

BİR YERE GİTMEYE NİYETİM YOK

 Bebek alanında ne kadar rekabet var?

- Türkiye’de, yurtdışına oranla çok ciddi bir rekabet var. Fiyat baskısı çok fazla. Malzemeler ufak olabilir ama işçilik daha zor. Ülkemizde çok iyi yerli bebek markaları var. Onlarla rekabet etmek gibi bir hedefim yok elbette. Benimkiler  butik ve özel olsun istiyorum.

 Ne kadar ileri gitmeyi düşünüyorsun?

- İşime olan tutkum beni nereye kadar götürürse oraya kadar...

 Gelecek planların ne?

- Markalara moda ve dijital pazarlama danışmanlığı yapıyorum. Şimdi patikler var. Bütün bu işlerimde tek bir hedefim var, mümkün olan en fazla sayıda insanın hayatına dokunup, renk katmak. Moda deyince ilk akla gelen Chanel ve Gucci gibi büyük markaların defile ve lansmanlarına Türkiye’den davet edilen ilk blogger olmam hem gurur hem cesaret verici.    

EŞİM HAYATTAKİ EN BÜYÜK ŞANSIM

Çok âşık duruyorsunuz eşinle birbirinize. Senin için ne ifade ediyor?

- Hayattaki en büyük şansım! Birbirimizi her açıdan tamamlıyoruz.  Ve evet, ona çok âşığım. Hatta o bu satırları okuyup bana gülümseyerek baktığında, ona bir kez daha âşık olacağım...

 Tek çocukla mı kalmak istiyorsun? Büyük bir aile mi hayal ediyorsun?

- Şu an tamamen Nil’e konsantre olmuş durumdayız. Yeni anne-baba olmanın keyfini çıkarıyoruz. Doğru zaman geldiğinde tabii ki, neden istemeyelim...

MİNİK NİL, NOEL BABA KOSTÜMÜ İÇİNDE

Nil’in Noel Baba kostümü giydiği bir aile fotoğrafınız var.  Çok tatlı da... Korkmuyor musun? Bu şeylere bile sinir oluyor ya insanlar bu dönemde...

- Bebeğimize ne giydireceğimize babası ve ben karar veririz. Bu, ailece mutluluğumuzun yansıdığı bir kare. Niye korkayım, niye rahatsız olayım?

Yazının devamı...

Ayşe Arman PIxee’yle hamama girdi

14 Ocak 2017

Hamam bu... Herkes, birbirinin her şeyini görür. Bakmamaya çalışıyorum ama bakıyorum. O da ne! O memeler de ne! Allah sizi inandırsın, iki basketbol topundan büyük. Kızın göğsüne yapıştırmışlar gibi, havada duruyor. İnanılmaz abartılı. “Oha!” oluyor insan.
Beli de incecik, koptu kopacak. Gerçekten şaka gibi, çizgi roman karakteri gibi. Güzel diyemem ama tuhaf bir çekiliği var.
Masmavi gözleriyle bana bakıyor. Meğer gözleri de estetikliymiş! Rengini değiştirmiş, mavi yapmış, gözünün içinde implant var.
Vücut ölçüleriyle ve geçirdiği 30 estetik ameliyatla herkesi hayretlere düşüren, ilham aldığı Jessica Rabbit’e benzemek için sağ ve soldan 6 kaburgasını aldıran Pixee Fox karşımdaki. Kim 6 kaburgasını aldırır! Kim böyle deliliğe kalkar? Allah akıl fikir versin! 30 ameliyat arkadaşlar! Kız 26 yaşında, olduğu ameliyat sayısı yaşından fazla!
Tüm bunları aklımdan geçirirken, “Sohbet ederken kese yapacağım sana!” diyorum. “Kese nedir?” diyor. Gel de anlat! Karışık duygular içindeyim, acıyayım mı, kızayım mı, n’apim şimdi?
Neyse hamama giriyoruz ve sohbete başlıyoruz. “Dr.Oz” gibi Amerika’nın en çok izlenen televizyon şovlarının aranan yüzü haline gelen Pixee, her yaptırdığı uygulamayı, Instagram ve Snapchat gibi sosyal medya hesaplarında paylaşıyor. Geçimini de modellikle sağlıyor. 40 cm. genişliğindeki bel ölçüsünü korumak için sürekli korse takarak yaşıyor. 
Türkiye’ye gelme sebebi, Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bülent Cihantimur’un geliştirdiği “genital güzelleştirme” uygulaması... Bir “vajina estetiği” eksik kalmış, onu da Türkiye’de yaptırdı! Haziranda Cihantimur’un “Örümcek Ağı” estetiğini denemişti, memnun kalmış olmalı ki, yeniden geldi... 
Bu röportaj kahkahalar içinde yapıldı. Pixee de sandığımın aksine hiç de aptal çıkmadı!

 

 

◊ Bana çok sürreal görünüyorsun! 
- (Gülüyor) Bu, bir iltifat mı, hakaret mi? 

◊ Valla, ne desem bilemedim. Memelerin, kızma ama, iki basketbol topu gibi duruyor! Hayatımda gördüğüm en devasa memeler! Orantısız duruyor. Belin 40 santim, kopacak kadar ince. Toplam 18 ameliyat olmuşsun...
- 30!

◊ Neeeeee?
- İrili ufaklı bütün ameliyatları sayarsan 30!

◊ Aman Allah’ım! 6 kaburganı da aldırmışsın. Sana bakıp, “Bir insan, kendine bunu niye yapar?” demekten alamıyorum kendimi...
- O zaman en başa dönelim. Ben İsveç’te küçük bir kasabada, huzurlu ama sıkıcı bir hayat yaşıyordum. Aslında elektrik teknisyeniyim. Ama beyzbol malzemeleri satan bir mağazada çalışıyordum. Oldum olası Tom Boy’dum, erkek Fatma yani, pek seksi değildim. Yaşadığım yerde de herkes birbirini tanır. Ya oralardan biriyle evlenecektim, sıradan bir hayatım olacaktı, ya da eğlenceli, bol adrenalinli, deli bir hayat yaşayacaktım. Ben ikinci şıkkı seçtim.

◊ İyi de ne alaka! 30 tane estetik ameliyat olunca, sıra dışı bir hayat mı yaşamış oluyorsun...
- Dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum. Ama bir felsefesi var yaptığım şeyin. Benim için tabii. Kimsenin anlamasını beklemiyorum. Zaten annem dahil herkes karşı. Herkes aklımı kaçırdığımı düşünüyor. Yalnızım ben bu yolculukta. Ama zaten hepimiz yalnız değil miyiz? Ben, hayatımı kendimden bir masal kahramanı yaratmaya adadım...

◊ Nasıl yani?
- Yani vücudumu bir sanat eseri olarak görüyorum. Dünya da ona sergilediğim bir galeri...

◊ Hadi canım...
- Gerçekten öyle. İnsanlar bana baktıklarında sadece estetik ameliyatları görüyorlar, çünkü şu anda onlara gösterdiğim bu. Ama ben aslında bir oyuncuyum, bir komedyenim. Bütün bunları da bir hikaye yaratmak için yapıyorum. Gazeteciler beni nasıl tanımlayacaklarını bilmedikleri için, Barbie ya da Jessica Rabbit diyorlar. İlham aldığım doğru ama ben bir taklit olmak istemiyorum, kendi karakterimi yaratmaya çalışıyorum. 

◊ Anlıyorum da, normal bedeninin içinde yaratamaz mıydın? 
- İyi de, beden benim, bunun için hesap vermem mi gerekiyor?

◊ Tabii ki gerekmiyor...
- E o zaman, bu bir tercih ve ben hayatı böyle yaşamayı tercih ediyorum. Bedellerini de ödemeye hazırım.

◊ İnsan, senin fotoğraflarını görünce üzülüyor. Hatta sana acıyor. Bu, seni mutsuz ediyor mu?
- İnsanların benim hakkımda ne düşündüğü hiç önemli değil! Acıyabilirler, üzülebilirler, küçümseyebilirler. Yaptığım şey beni mutlu ediyor. Bir bedeli de olacaksa ödeyen ben olacağım, onlara ne?

◊ Yani kızmıyorsun...
- Yok canım. Bundan önceki hayatımda, yani estetik ameliyatlarımdan önce, kendime güvenim yoktu. Birileri hakkımda olumsuz bir şey söylediğinde perişan oluyordum. Ama sonradan şunu öğrendim ki, mesele nasıl göründüğün, sendeki değişiklikler filan değil; şişman ol, çok zayıf ol, estetik ameliyat olmuş ol ya da olma, insanlar hep hakkında atıp tutmaya devam edecek. Ama bunun da bir önemi yok. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Dış görünüm de bir araç, önemli olan benim kendimi nasıl hissettiğim ve kendime olan inancım. Şimdi çok daha iyi hissediyorum...

 

KABURGALARIMI ALDIRINCA TÜMDÜNYA MANYAK OLDUĞUMA KARAR VERDİ

◊ Peki böyle bir işe kalkışmak nereden aklına geldi?
- Ben tüm sporları denedim. Tekne kullandım, futbol oynadım, dans ettim, dalış yaptım... İşin tuhafı, yaptığım her şeyde iyiyim. Bu işleri daha da zorlaştırıyor çünkü her işi iyi yaptığında, neyi harika yapacağını düşünüyorsun! Hiç yapılmayan bir şey yapmak istedim. Tartışma yaratacak bir şey yapmak istedim. Rekor kitaplarına girmek istedim. Ve bu estetik ameliyatı fikrini buldum. Önce burnumu ve göğüslerimi yaptırdım...

◊ Nerede?
- İsveç’te hiçbir doktoru ikna edemedim, Tayland’a gittim. 

◊ Kaç yaşındaydın?
- 21.

◊ Doktor olsam ve 21 yaşında bir kız bana, “Göğüslerimi basketbol topu kadar büyüt!” dese, ben bunu yapmazdım...
- Zaten en zor kısmı da buydu. Çünkü ikna edemiyordum doktorları, herkes genç ve güzel olduğumu, ileride pişman olacağımı söyledi. Ailem kıyameti kopardı. Bense herkesin bana ne yapıp yapmamam gerektiğini söylemesinden bıkmıştım. Sonunda Tayland’da bir doktor buldum ve bu memelere sahip oldum.

◊ Onlarla insan uyuyamaz ki! Şu anda güzel olduklarını mı düşünüyorsun?
- Tabii ki abartılı, ama olmak istediğim karakter açısından gerekli bu. Gerçekte güzel olup olmamasının bir önemi yok. İlk estetik ameliyatlarım hevesti, ama sonra hayatımı buna adamak istediğimi anladım. Kaburgalarımı aldırınca da rahatladım...

◊ Nasıl yani?
- Tüm dünya iyice manyak olduğuma karar verdi! Ama beni böyle kabul etti. O ameliyatla gizlim saklım da kalmadı. Daha önce gerçek duygularını içinde saklayan bir eşcinsel gibiydim, ama artık itiraf etmiştim. Bütün kartlar masadaydı ve özür dileyecek ya da gizleyecek bir şeyim yoktu. Rahatladım. 

◊ Affet, ben hâlâ anlamıyorum... Herkes doğal görünmeye çalışıyor, sen neden tam tersini yapıyorsun?
- Çünkü ben, diğer insanlara benzemiyorum! Ben benim ve bu benim tutkum. İnsanlar paraşütle uçaktan atlıyorlar ya da sky diving yapıyorlar. Tehlikesi var mı? Var. Hayatta kalıp kalmayacaklarını biliyorlar mı? Hayır! Ama yapıyorlar. Ve biz, onların tutkusuna saygı duyuyoruz. İnsanlar, neden pek çok insanın hayatını kaybettiği Everest’e çıkmak ister? Belki de sınırlarını zorlamak için, içlerinden geleni yapmak istedikleri için, özgürlüklerini dibine kadar hissetmek için. Benimki de o hesap. Hayatım bana ait. Kimseye zararım yok, kime ne, size ne?

◊ Ya sağlığınla oynuyorsan?
- Kimse bedenimi benden daha iyi bilemez ki. Neyi yapıp, neyi yapmamam gerektiğini biliyorum. Asla herhangi bir doktora gitmem mesela. Ameliyattan önce ders çalışırım, bütün araştırmaları yaparım. İstediğim sonuca ulaşacağıma yüzde 100 emin olmadan ameliyata girmem...

◊ Kaburgalarını aldırırken ne kadar acı çektin?
- Aslında çok da kötü değildi. Normal insanlara göre benim ağrı eşiğim daha yüksek galiba! Spor salonundan çıkarken de oranız buranız ağrır değil mi, ama bu sizi durdurmaz, aksine teşvik eder. Kulağa biraz garip geleceğini biliyorum ama acı, bu yolculuğun bir parçası...

 

NE PARA NE ŞÖHRET!  BEN BİR PERFORMANS SANATÇISIYIM

◊ Eskiden gerçekten maskülen miydin? 
- Evet. Zaten bende arası yok, o zaman çok erkeksiydim, şimdi de ultra kadınsı! Beyzbolla ilgiliydim, otomobil severim, İsveç’e Amerikan arabaları ihraç ettim.

◊ Yani hep erkeksi şeylerle ilgilendin... 
- Evet, çünkü erkeklerle daha kolay iletişim kurabiliyorum. Kadınlarla beceremiyordum. Sanırım kendimi yeterli hissetmiyordum. Değişmek istedim. Değişim içeriden başlıyor, sonra dışarıya yansıyor.

◊ Bu estetik ameliyat merakı, bağımlılık mı sende?
- Yok. Bir amacım var, o amaca ulaştığımda duracağım. Geçen sene çok sayıda ameliyat geçirdim. Neredeyse her ay büyük bir ameliyat...

◊ Ameliyatlarda kim oluyor yanında?
- Kimse... 

◊ Kız kardeşin, yakın bir arkadaşın, erkek arkadaşın ya da annen?
- Hayır. Çünkü bu benim kişisel tercihim ve kimsenin bu yolculukta benim yanımda olmasını beklemiyorum. Beni destekleyenler var elbette, ama az. Olsun, ben hedefe kilitlendim, estetik ameliyatlardan sonraki aşamalara ilerliyorum... 

◊ Nedir o?
- Oyunculuk yapacağım. Teklifler var. 

◊ Ama insanlar, senin oyunculuğundan bahsetmiyor. En azından şimdilik. Konuştukları senin vücudun. Alay bile edenler var...
- E ne güzel! Ben insanları eğlendirmek için kendimin en acıklı, en absürd fotoğraflarını paylaşıyorum. Fotoğraflarıma baktıklarında, “Aman tanrım! Bu kız çıldırmış!” desinler diye. Onlara, hakkında konuşacakları malzeme veriyorum. Estetik ameliyatlardan uyandıktan sonra, dudaklarım, ağzım, yüzüm şişmiş oluyor, her yerim yara bere içinde, hepsini paylaşıyorum. Eğlenceli buluyorum. İnsanların kafasını meşgul etmek hoşuma gidiyor. 4 yaşından beri özel bir şey yapacağıma emindim. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, yaptıklarım beni özel kılıyor. Şu anda benim yolumdan gitmek isteyen, benim yaptıklarımı takip eden yüzlerce genç kız var. Küçük Pixee Fox’lar...

◊ Bu hırs ne için peki? Şöhret sahibi olmak için mi?
- Hayır, ne para ne şöhret! Ben bir performans sanatçısıyım. Ve daha önce kimsenin yapmadığı bir şey yapıyorum. Bunun için okula da gidemezsin...

KIM KARDASHIAN DA BENİM KADAR ÇOK ESTETİK OLDU AMA BEN SAKLAMIYORUM

◊ İyi de bütün çizgi film karakterlerinin bile bir hayat görüşü, hayat felsefesi var... Onlar sadece fizikten, memeden, popodan, ince belden ibaret değil! Sen kendi hayat felsefeni nasıl açıklıyorsun? 
- Dürüstlük, açıklık... Ben dürüstüm. Ki günümüzde mumla aranan bir şey. Estetik ameliyat yaptıran o kadar çok kişi var ki, Kim Kardashian ya da Kylie Jenner mesela. Aramızdaki fark şu, ben yaptığım şey hakkında konuşuyorum, saklamıyorum, gizlemiyorum, her şeyi paylaşıyorum. Tüm o starlar, estetik ameliyat oluyorlar ama bize doğalmış gibi yutturuyorlar. İnsanlar benim dürüstlüğümü seviyor. Kim Kardashian’ın aynı ameliyatları olmasa da en az benim kadar çok estetik ameliyat geçirdiğine bahse girerim!

UYURKEN BİLE KORSE TAKIYORUM

◊ Mutlu bir çocuk muydun?
- Mutsuz değildim ama sanırım büyüme sürecimde bir noktada yolumu kaybettim. Çünkü içimde büyük bir yaratıcılık vardı ama yaşadığım çevre, ihtiyacım olan heyecanı ve ilhamı bana sunamadı. Yaşadığım kasabada kendimi kapana kısılmış hissettim. Estetik ameliyatları keşfettim, yoluma devam ettim ve şimdi buradayım... 

◊ Erkekler peki?
- İlginç geliyorum bu abartılı vücut ölçüleriyle. İri meme, incecik bir bel, uzun bacaklar hoşlarına gidiyor. Seksi bulmaları benim de hoşuma gidiyor. Ama bir sevgilim yok, istemiyorum da. Sürekli seyahat ediyorum, kendimle ilgiliyim.

◊ Korsen de ayrılmaz parçan!
- Aynen öyle. Dış kaburgam gibi...

◊ Ama korsesiz daha güzelsin... 
- Bunun güzellikle alakası yok, ben o korseyi takma fikrini seviyorum. Bana bir amacım olduğunu hatırlatıyor. Bir de korse dediğin, yüzyıllardır var. Sayısız faydaları da var. Çok yemek yiyemiyorsun mesela. Fena mı?

◊ Günde kaç saat korse takıyorsun?
- Ortalama 20 saat! Duşa girdiğim ve vücut çalıştığım zamanlar dışında. Uyurken bile takıyorum...

◊ Ayyy çok fena...
- Yooo. Güvendiğin bir şey seni sarıp sarmalarsa rahatlarsın ve gevşersin ya, benim için de korse öyle. 

◊ Yaşlandığında ne olacak? 
- Sadece geri alınabilecek şeyler var vücudumda. Yani istersem yeniden normal halime dönebilirim. (Bunu yanlış biliyor. Dr. Bülent Cihantimur, Pixee’nin 1200 cc memelerinin eski haline kolay çevrilemeyeceğini söylüyor.)

 

CİNSEL OBJE OLAMAM ÇÜNKÜ SEKSİ BİR ENERJİM YOK

◊ Gençliğini bir proje haline getirdin. Peki yaşlılığın ne olacak? 
- Elbette proje değişecek ama zaten hayatta kesin olan tek şey değişim değil mi? Bulurum yine heyecan verici bir şey. Hayatın güzelliği de bu...

◊ Bu kadar narkoza maruz kalmanın zararı yok mudur?
- Elbette yan etkileri vardır. Ama sigara içmiyorum, alkol, uyuşturucu kullanmıyorum. Ekstrem sporlarla ilgilenmiyorum, yani boksörler gibi kafama darbe filan almıyorum. Narkoz almışım çok mu?

◊ Herkes seksi görünmek ister ama “seks objesi” gibi görülmek başka bir şey... Canını sıkıyor mu?
- Öyle görseler de umurumda olmaz ama kimse “seks objesi” olarak görmüyor. Benimle tanışınca, fotoğrafta gördükleri kadın olmadığımı anlıyorlar. Ben seksi bir enerji vermiyorum. O yüzden de “seks objesi” muamelesi görmüyorum.

HAZİRANDA ÖRÜMCEK AĞI YAPTIRDIM ŞİMDİ SIRA VAJİNA ESTETİĞİNDE

◊ Türkiye’ye daha önce geldin...
- Evet, ülkenizi çok seviyorum. İstanbul büyüleyici bir şehir. Gerçi bu sefer kar yüzünden otelden çıkamadım ama olsun. Doctor B., geçen geldiğimde yüzüme örümcek ağı yaptı. Çok memnun kaldım. Yüzün geriliyor, ama mimiklerin kaybolmuyor. Bu sefer küçük bir uygulama daha yapacak yüzüme. Bir de vajina estetiği yaptıracağım... 

◊ O neden?
- Merak ediyorum çünkü. Dünyada da ilgi uyandıran bir uygulama. Doctor B. de, bu konuda ödüllü bir doktor. 45 dakika süren küçük bir işlem.

◊ Kendin için mi yaptırıyorsun? Sevgiliye armağan mı?
- Valla, uzun süredir bir sevgilim yok. Kafamı işimle bozmuş haldeyim, hep seyahatteyim. Estetik ameliyatlar hakkında bir bilinç yaratmak istiyorum. Çok kötü yapılanları var, insanın gerçekten hayatını kaydırabilir. Ama çok iyi şekilde yapılanları da var. İnanılmaz iyi sonuçlar elde ediliyor. Dünyada neler yapıldığını, bu alanda nasıl gelişmeler olduğunu sitemde herkese anlatıyorum.

Genital güzelleştirme için dünyanın her tarafından talep var

◊ Size niye “Doctor B.” diyorlar?
- Kolay olsun diye. Yurtdışında Dr. Bülent diyemiyorlar, Cihantimur’u hiç söyleyemiyorlar, Kore’de aklıma gelmişti, insanlar sevdi, öyle de kaldı... 

◊ Siz, buluşları ve kendine özgü yöntemleri olan bir estetik cerrahsınız. Tetik parmağın ameliyatsız tedavisi, iple örümcek ağı estetiği, Cihantimur yağ transferi, iple kepçe kulak estetiği, basit burun estetiği, genital gençleştirme...
- Evet. Hepsinin özünde de aynı şey var, kesi yok...

◊ Şu örümcek ağı estetiğini bir anlatsanıza, en popüleri o galiba...
- Normalde de derimizin altında, yüzün sıkı durmasını sağlayan ağa benzer bir yapı var. Örümcek veya balık ağına benziyor. Burada da o ağın benzerini biz iplerle, içeride dokuyarak yukarı doğru yapıyoruz. Yüzü kesmeden, açmadan. Doğal oluyor, ifade değişmiyor. Zaman geçtikçe da vücut, onun etrafına kolajen örüyor. 

◊ Kaç dakika sürüyor?
- Maksimum 40 dakika.

◊ Kime yaptınız?
- Yerli yabancı pek çok insana. Helin Avşar’a yaptım mesela. Hülya Hanım kamuoyuyla paylaştı, o yüzden söyleyebiliyorum...

◊ Yağ transferinin önemi nedir? 
- Yağ enjeksiyonu tıpta olan ve bilinen bir şey. Fakat insanlar, yağ enjeksiyonunun işe yaramadığını ve tutmadığını söyleyip, durdular. Bense yağın değerli bir şey olabileceğini kanıtlıyorum. Yeter ki, çok bekletmeden kullanılsın. Biz, 30 dakika içerisinde yağı, bulunduğu yerden başka bir yere transfer ediyoruz. Hani bir yerden bir yere canlı götürülüp, köküyle birlikte ekilen ağaçlar vardır ya, o hesap. Bu çalışmalar esnasında fark edildi ki, yağ, insan vücudundaki en değerli kök hücre kaynağı. Mililitresinde en fazla kök hücre olan doku, yağ dokusu... Hem dolgu yerine kullanılıyor hem de tedavi amaçlı. Mesela yüzdeki ve genital bölgedeki gençleştirme efekti hep yağdan kaynaklanıyor.

◊ Nasıl yani? Göbekten yağ alıp, genital bölgeye mi enjekte ediyorsunuz?
- Evet. O zaman içerisindeki kök hücreler, hangi hücreye ihtiyaç varsa ona dönüşüyorlar.

 

ADAMLARIN NELER YAPTIRDIĞINI BİLSENİZ, İNANAMAZSINIZ

◊ Pixee ile nasıl tanıştınız?
- Lübnan’da bir güzellik yarışması vardı, ben orada jüriydim. Yanımda da bir İsveçli oturuyordu. Sohbet ederken, “Pixee Fox’u duydunuz mu?” dedi, “Hayır!” dedim. Sonra Pixee’ye benden bahsetmiş. O da değişik şeyler yaptırdığı için, örümcek ağı estetiği ilgisini çekmiş “Yaptırmak istiyorum!” dedi. Haziranda geldi, öyle tanıştık...

◊ Pixee bugüne kadar 30 estetik ameliyat olmuş, 6 kaburgasını aldırmış, o memeleri de basketbol topu gibi...
- Ben kesinlikle karşıyım! Ama dünyada da, kaburga alma ya da göz rengi değiştirme ameliyatlarını yapan doktor sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Camia tarafından da desteklenmez. Ben ona örümcek ağı yaptım...

◊ Siz, vajina estetiğinde geliştirdiğiniz yöntemlerle ödül aldınız. Bu operasyona da, “genital güzelleştirme” adını veriyorsunuz? Neden?
- Genital bölge de, tıpkı yüz gibi yaşlanıyor. Aynı yüzdeki gibi hacim kaybı oluyor, rengi değişiyor, fonksiyonu azalıyor. Nasıl yüzde belli bakımlar uygulanıyorsa, o bölgede de benzer bakıma ihtiyaç duyan kadınlar oluyor...

◊ Adamlar niye duymuyor?
- Adamların neler yaptırdığını bilseniz, inanamazsınız!

◊ Nasıl yani?
- O bölgede bir sorunları varsa, her şeyi yapıyorlar. Zaten benim genital gençleştirme üzerinde bu kadar durmamın nedeni de o. Erkekler, genital bölgelerinde sorun olursa, evini satar, arabasını satar, işini gücü satar, yine de yaptırır. O kadar önem veriyorlar. Penis büyütme, dikleştirme, uzatma çok popüler operasyonlar...

◊ Genital gençleştirme operasyonu sadece güzelleştirip gençleştiriyor mu, yoksa yaşlanmaya bağlı fonksiyon bozukluklarına da çare mi?
- Hepsi birlikte...

◊ İdrar kaçıran biri, bu operasyonla sağlığına kavuşabilir mi?
- Tabii ki. En önemlisi de, o bölgeye koyduğumuz kök hücrelerle, o alanı daralttığımız ve kanlanmayı artırdığımız için hissiyat artıyor. Hissiyat arttığı zaman da, orgazm olmak daha kolaylaşıyor. 

◊ Operasyon kaç dakika sürüyor?
- 45 dakika. İyileşme de, yapılan işleme göre değişiyor. Fazlalıkları lazerle alıyoruz. O zaman 4-6 hafta arasına iyileşiyor. Ama kesmezsek, 2 hafta sonra normale dönüyor. 

◊ Genital güzelleşme için en çok hangi ülkelerden talep var?
- Afrika ülkelerinden, Arap ülkelerinden, Amerika’dan... Tahmin edemeyeceğiniz kadar çok hasta geliyor.

◊ Kızlık zarı dikimi işlemini etik buluyor musunuz?
- Hayır ama o kadına faydalı olacağını düşünürsem yapabilirim. Hayati bir tehlike varsa, tehdit altındaysa. Yaptım da...

 

Yazının devamı...

Günah ölümsüzdür

14 Ocak 2017

Hamdi Koç.

Romanları da kendisi de.

Umutlu şeyler anlatmasa da iyi geliyor. Gerçek geliyor.

İnsana ait bütün duyguları o kadar iyi aktarıyor ki aynaya bakmış gibi oluyorum. Bu aralar üzgün ve çaresiz. Kim değil ki?

Yeni romanı, ‘Yalnız Kaldınız Peyami Bey’ Can Yayınları’ndan çıktı; onun şerefine yaptık bu röportajı.

Peyami Safa’dan ve edebiyattan girdik, memleketten çıktık.

Bu röportajdan aklınızda bir sürü şey kalsın. Bir sürü şey kalmasa bile, en azından şuna razıyım:

“Biz artık birbirimizi bile değil, kendimizi öldürüyoruz! Bir millet nasıl intihar eder, bunu görme noktasındayız…”


Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Ve büyülü satırların yazarı Hamdi Koç, yine karşımda...Üç senedir neredeydiniz? Neler yaptınız?

- Üç sene oldu, değil mi? Üç senedir biraz küskün bir yazar olarak, uzak bir dağ başında, küçük bir köy evine kapanmış, bu romanı yazıyor; yaşadıklarımızın gerçek olmadığına inanmaya çalışıyordum. Bütün üç senem romanla geçti. Bir de tabii köpeciğimi yanıma alıp kırlarda uzun yürüyüşler yaptım. Hepsi bu.

 Bu seferki farklı bir roman. ‘Yalnız Kaldınız Peyami Bey’ sürprizli, katmanlı bir roman. Bu kitabı yazmak nereden esti?

- ‘Peyami Bey’ çok eski bir proje. 2009 Nisan’ından beri aslında yazmakta olduğum, tırnak içinde söylüyorum, ‘yeni romanım’. Niye yeni olmak zorundaydı, tam bilmiyorum. Belki kendimden sıkıldım. Belki hayatı 50 yaşıma kadar görme şeklimden. Belki inançlarımdan. Bir de belki gizlice, göremediğimizi sandığımız şeyleri görebileceğimize inanmaya başladım. Ruhları mesela. Ya da hayaletleri. Ya da geçmişin acılarını. Farklı bir şeyler görme ihtiyacı farklı bir yazma yöntemi demek...

 Hikâye kabaca, Hamdi Koç adlı yazarın, gece bir meyhane çıkışı saldırıya uğraması sonrası yaşadıkları... Bu kurgunun özel bir sebebi var mı?

- Yazar benmişim gibi duruyor değil mi? Ama ben değilim. Yani olmadığımı umuyorum. Çünkü ben olmamak için elimden geleni yaptım. Bütün saldırı, öyle anlaşılıyor ki siyasi bir suikast girişimi. Ama yazarımız hayatla bağını o kadar koparmış, sanata ve memlekete ve kendi yaratıcılığına dair umudunu o kadar yitirmiş bir yazar ki böyle bir önemin kendisine atfedilebileceğine inanamıyor. O da bunu anlamaya çalışıyor, “Neden ben?” diyor? Cevabı, kitabın sayfaları ve nihayet okur verecek. Ama haklısın, benim bir yazar olarak en başından beri böyle bir talihsizliğim var. Herkes her romanımda kendimi anlattığımı düşünür. “O sensin!” der. İtiraz etmekten yoruldum.

KÖTÜ KALPLİ BİR GAZETECİ

 Kitabın yazarı, bir kadın çığlığı duyduğunu söylüyor, oraya yöneldiğinde de saldırıya uğruyor ve öldüresiye dövülüyor. Gözlerini açtığında, bilmediği, tanımadığı bir adamla baş başa buluyor kendini. Biz sonradan anlıyoruz ki, o adam, ünlü yazar Peyami Safa! Şahane bir hayal gücü... Şimdi soruyorum, Peyami Safa ile alıp veremediğiniz ne var?

- Peyami Safa’nın eserleriyle aramda sadece bir sevgi ilişkisi var. Bu şehrin yetiştirdiği en iyi romancı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başka şehirlerin yetiştirdiği başka iyi romancılarımız da var elbette. Ama Peyami Safa, İstanbul’un romancısı. Tarihinin en zor yıllarında bu şehirde doğmak, büyümek, büyük bir yoksulluk içinde kendini yetiştirmek, bir büyük yazar olmak ve o yılların acı dolu hikâyelerini anlatmak başlı başına efsanevi bir çaba...

 Niye kitabınıza konuk oldu?

- Farklı bir karakter çünkü. Şahane romancı ama aynı zamanda kötü kalpli bir gazeteci. Taraf tutan bir yazar. Hele iş, gazete yazılarına gelince zalim, kindar, kötü. İşte bu özellikleriyle romanıma girdi. Kusurlu, çok kusurlu, hatta günah dolu biri olduğu için. İnsanlar iyi olmak zorunda değiller ama kötü olmamak zorundalar. Peyami Safa bir gazeteci olarak kötü biriydi. O devrin basınında, polemik, zaten en muteber yazı yoluydu. Arkanı sadece gazetene değil, bir de devlete yaslayarak polemik yürütmeye kalktığın zaman bunun ciddi hasar verme kuvveti oluyordu. O da pek çok insana hasar verdi.

 Kitapta Peyami Safa, yazar Hamdi Koç’tan biyografisini yazmasını istiyor. Sizin böyle bir niyetiniz oldu mu?

- Hayır, neyse ki! Haddimi bilen bir yazarım. Bir büyük yazarın ki Peyami Safa büyük bir yazardı; biyografisini yazabilmek için edebiyat âlimi olmak lazım. Ben değilim.

Peki bu zalim adamın ebebiyattaki değeri bilinmiş mi?

- Hayır. Bugün hâlâ ‘sağcı’ diye edebiyatın ana gövdesinin dışında tutulmaya çalışılıyor. Büyük haksızlık. İdeoloji hastalığının, hayatımızdaki trajik semptomlarından biri. On yıllarca Tanpınar da aynı tavırdan mustaripti. Zamanla ve belli birkaç önyargısız edebiyat adamının çabasıyla o haksızlıktan kurtuldu. Aynı şeyi Peyami Safa için de umalım.

 Sizce en büyük yapıtı hangisi?

- Ben kendi adıma ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ olduğuna inanıyorum. Proust hassasiyetleriyle, inceliklerle dolu harikulade bir roman. Bir hayal kırıklığı romanı. Ve yazıldığı sene 1930. Kimse Türk romanının tarihini, 50’li, 60’lı yılların eşkıya romanlarıyla başlatmaya kalkmasın. Türkiye’de ilk gerçek ve gerçekten tatmin edici romanı Peyami Safa yazdı.

 Korkunç günler yaşıyoruz. Siz her zamankinden daha fazla mı edebiyata sığınıyorsunuz?

- Evet, edebiyata, müziğe, tabiata, yalnızlığın mümkün olan her türüne sığınıyorum. Bazen de imkân olursa arkadaşlarımın yalnızlığına. Hep birlikte oturup susuyoruz, önümüze bakıp zamanın geçmesini bekliyoruz...

HESAPLAŞMA ZAMANI

 Bir yanıyla fantastik bir macera gibi dursa da Türk edebiyatının çeşitli roman kahramanlarına selam çakıyorsunuz. Bunu niye yaptınız?

- Emin ol bilmiyorum. Belki artan hüzün duygusu. Belki geçmiş güzel çabaları kucaklama arzusu. Kendiliğinden oldu ve beni mutlu etti.

 Bu roman, bir yazarın, kendisiyle girdiği zorlu ve çetin hesaplaşmaya ilişkin şeyler de söylüyor.  Hesaplaşma yaşınızın geldiğini mi düşünüyorsunuz?

- Umarım gelmemiştir. Ama bu söylediğin kelime, çok hayati bir kelime: ‘Hesaplaşma’. Bu herkesin aklının bir kenarında korkunç bir ihtimal olarak ilelebet hazır durmalı.

 Esas olarak okuyucuda, bu romanın nasıl bir tortu bırakmasını istersiniz?

- Tatlı bir tatminsizlik hissi! Bu saklamam gereken bir düşünce ama saklayamıyorum.

ARTIK KAPLUMBAĞALARIN RUH HALİ ÜZERİNDE ÇALIŞMAK NİYETİNDEYİM

 İki Peyami Safa var: Mükemmelliği arayan müthiş edebiyatçı ve dostlarına bile kazık atan kötü adam...Peyami Safa’dan yola çıkarak ne söylemeye çalışıyorsunuz?

- Vicdan... Hesaplaşma... Geçmişe bakış ve kendinle gurur duyup duymadığını düşünmek... Ben herkesin, ileride kendisinden bahsedildiğinde çocukları, torunları kendisiyle gurur duysun isteyeceğini varsayıyorum. Peyami Bey de, bence o hislere sahip, üzgün, kederli bir adam. Bir ömrün sonunda, hayatı, şu tek feci kelimede özetlemek acı olmalı: ‘Keşke’. Öte yandan en az bu kadar inandığım bir ‘kalp hamlesi’ var, o da telafi etme çabası. Bu çabaya saygı duymasam, bu romanı yazma ihtiyacı da duymazdım...

 Bir insanın kötü bir insan olması, onun şahane bir edebiyatçı olmasını engellemiyor...Mu?

- Hayır, engellemiyor işte! Bir faşistin ya da zayıf karakterli, çıkarcı, hesapçı, paragöz, sevgisiz birinin iyi bir insan olacağını düşünemeyiz ama iyi bir edebiyatçı, hatta büyük bir edebiyatçı olabileceğinin çok örneği var. Tuhaf ama oluyor. Bazen sırf hırs ya da kör bir yetenek bir edebiyatçının kendisini büyütmesine yetebiliyor.

 Peki bu durumda, bizim onun kötülüğüne göz mü yummamız gerek?

- Zor soru! Ben kendi adıma bu zorluğu, bir yazarın sanatıyla kişiliği arasında ayrım yaparak, ilkini alıp ikincisini olduğu yerde bırakarak çözdüm. Ama şunu söylemek isterim: Hayat, ölmekle bitmiyor. ‘Yarın’, denen bir ikinci dünya var. Yarın demek muhasebe demek, geçmişe bakış demek. Vicdan, sonunda her zaman kazanır. Ve vicdan sonunda her kötülüğü mahkûm eder. Çünkü yarın var. Bugün susan, yarın konuşacaktır. Bugün zulüm gören, yarın hesap soracaktır. Şimdiye kadar hiç kimse yarına hesap vermekten kurtulamadı. Bu romandan sonra artık günahın ölümsüz olduğuna inanıyorum!

 Mesela siz hakkınızda “İyi edebiyatçıydı ama iğrenç adamın tekiydi!” denmesini ister misiniz?

- Asla! Ben kimseye, yazı yoluyla fenalık yapamam. Eğer parkta yürürken, gelip köpeğime tekme atacak kadar çatlak biri değilse, kimseye fiziksel kötülük de yapamam.

 Yoksa şunu mu tercih edersiniz: “Pırlanta gibi bir insandı, pek çok insana iyiliği dokundu. Ama ortalama bir yazardı...”

- (Gülüyor) Bu da bana göre değil! Çünkü iyi bir insan da değilim. Kimseye bir iyiliğim dokunmadı. Dokunmaz da. Çünkü kendi dünyama kapalıyım. Topu topu birkaç yakın, eski arkadaşım var. Etrafım değişmez. Ben de değiştirme ihtiyacı duymam. Hayat, bilmiyorum belki benim ruhsal problemlerimdir ama beni de başkalarını da içine kapanmaya ve kapalı kalmaya itiyor. Artık dışarı çıkasımız bile gelmiyor. Tek üzgün Türk olduğumu da zannetmiyorum.

BİR MİLLET NASIL İNTİHAR EDER BUNU GÖRME NOKTASINDAYIZ

 Bu aralar kafayı en çok taktığınız şey nedir?

- Kendimi bildim bileli, birkaç klişe laf duyar dururum. Biri, ‘iç ve dış düşmanlar’ lafı. Öteki de ‘Memleket elden gidiyor’... İkisi de ilelebet doğru olabilir. Ama artık açıkça gördüğüm daha yeni bir şey var. Biz artık birbirimizi bile değil, kendimizi öldürüyoruz! Bir millet nasıl intihar eder, bunu görme noktasındayız...

 Çok feci ama doğru bu söyledikleriniz... Başınızı alıp gitmek istediğiniz oluyor mu?

- Gittim zaten. Vallahi. Artık yokum. Yeni romanım bitince belki dönerim. Artık memleketten, bu yaşadığımız hayattan, hem de üç-dört senedir, çekildim, gittim. Artık kaplumbağaların ruh hali üzerinde çalışmak niyetindeyim. Bence kaplumbağalar aslen yeni zamanların üzgün ve çaresiz Türklerine model olsun diye öyle yaratılmışlar. Ben öyleyim. Artık bir birey olarak memleket üzerinde her birey kadar hak iddia etme imkânını ve ihtimalini kendimde veya çevremde göremiyorum. Kaybettiğimiz kanaatindeyim. Kaybedene de sessizce çekip gitmek yakışır...

Yazının devamı...

Sonun Özgecan gibi olabilirdi diyorlar ama ben hayatta kaldığıma sevinemiyorum

12 Ocak 2017

Sizce hayatta kalmanız bir mucize mi?

- Keşke kalmasaydım! Herkes, “Şükret! Sonun Özgecan gibi olabilirdi!” diyor ama hayatta olduğuma sevinemiyorum. Çünkü hâlâ onu koruyanlar var. Böyle bir vahşeti ve bir tecavüzcüyü savunanlar var. Bu nasıl bir şey, anlamak mümkün değil! İsyan etmemek ve delirmemek de...

Siz hep o güzergâhı mı kullanıyorsunuz?

- Evet, son durak o AVM’nin önü. Orada iniyorum 200-300 metre yürüyorum. Çünkü benim oturduğum caddeye araç gitmiyor. O gün de yürüyeyim mi, yürümeyeyim mi diye düşünürken, baktım bir otobüs duruyor. Hava da çok soğuktu, “O tarafa mı gidiyorsunuz?” dedim. “Evet” dedi. Bindim. Boş olduğunu bile fark etmedim. Otobüsün içine geçmedim. Kapıya yakın bir yerde ayakta dikildim. Nasıl olsa hemen ineceğim. Aracı kullananın da suratına bakmadım...

ÖLÜM BU, BEN ÖLÜYORUM

Tedirginlik hissettiniz mi?

- Hayır. Çünkü binerken iki kişinin indiğini görmüştüm. Arka tarafa bile bakmadım, hemen ineceğim ya. Şoföre de arkam dönüktü. İneceğim noktaya gelince, “Burada inebilir miyim?” dedim. Durmadı. Şaşırdım. Duymadı zannettim, “İnecek var, kapıyı açar mısın!” dedim. Açmadı kapıyı. “Ben dönüşte sizi bırakacağım!” dedi. Anlamadım. Hangi dönüşte, ne dönüşü? “Burada inmek istiyorum!” diye bağırdım, “Açsanıza kapıyı!” Ne olduğunu anlamadım, hâlâ kapıyı açacak diye bekliyorum. İnsan şoka giriyor. İhtimal de vermiyorsunuz. Yüzünü bile görmedim adamın, çok daha sonra, tecavüz ederken gördüm. Sonra araç birden durdu. Karanlıkta. Arsa gibi bir yerde. Bir okulun yanındaki boş bir araziymiş. Aracı stop etti. Bu sefer endişelendim. Ama halen kapıyı açacak diye bekliyorum. Birden koşarak üzerime doğru geldi, boğazıma sarıldı. İki eliyle gırtlağımı sıkmaya başladı. Daha sıkı, daha sıkı... “Söyle evli misin?” dedi, “İsmin ne?” dedi. Ben cevap veremedim, sıkıyor da sıkıyor. O arada da kendimi korumaya çalışıyorum, onunla mücadele ediyorum. Aramızda bir arbede yaşanıyor...

Aklınızdan neler geçiyor?

- “Bu adam beni öldürecek!” dedim. “Ölüm bu, ölüyorum ben... İyi de çocuklarıma ne olacak?” Bütün bunları aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum. “Bir arsada, karanlıkta, bir otobüsün içinde, tanımadığım bir adam öldürüyor beni. Niye? Bilmiyorum. Benim aklımda bir tek soru: Çocuklarıma kim bakacak? Ben neden bu saate kadar çalıştım. Bak, şu anda ölüyorum. Onlara gelecek sağlamak için öğretmenlik yapıyordum, başıma gelene bak... Ölüyorum şu anda... Daha 37 yaşındayım... Saçma bir ölüm!” Ve tuhaf, kendime kızdım...  Taksiye binsen olmayacaktı. Ya da yürüsen... Ama bir noktada daha sıktığı için boğazımı, düşünemez hale geldim. Ellerini itmeye çalışıyordum, mücadele ediyordum, edemez oldum. Bir an geliyor senden çok daha güçlü olduğu için bir şey yapamıyorsun. Zaten o kadar arbede yaşanmıştı ki aramızda, ağzım yüzüm morarmıştı, suratım tırnak izleri içindeydi, kulağımdaki küpeler kopmuş, kulak deliklerim yırtılmıştı. Ama ben bunları hep sonradan fark edebildim...

Sonra?

- Sonra beynimde sanki bir şey patladı. Ve ben, idrarımın boşaldığını fark ettim. Altıma yaptım yani. Sonra bayılmışım...

Yere mi düştünüz sonra?

- Öyle olması gerekiyor. Hatırlamıyorum. En son beni boğazladığını hatırlıyorum. Sonra kendime geldiğimde üzerimdeydi, bana tecavüz ediyordu...

Peki nasıl kurtuldunuz?

- Gözlerimi açınca, o da şaşırdı! Yüzünü işte o zaman gördüm. Kendime geldiğimi fark edince, tekrar boğazıma yapıştı. Dedi ki, “Uslu duracak mısın, yoksa öldüreyim mi seni?”, “Duracağım!” dedim. İnanır mısınız, kendi sesimi tanıyamıyordum. Sanki ben vücudumun içinde değilim de dışarıdan bir yerden kendimi izliyormuşum gibi, durumu toparlamaya, adamı sakinleştirip, hayatta kalmaya çalışıyordum. Dedim ki, “Ben n’aptım size? Niye böyle şeyler yapıyorsunuz? Sizin anneniz, kardeşiniz, kızınız yok mu?”

SENİ TEKRAR GÖREBİLECEK MİYİM?

O ne dedi? Cevap verdi mi?

- Hayır. Sadece “Neden?” deyince, “Sen güzelsin. Dikkatimi çektin, o yüzden...” dedi.

Sonra peki?

- Ben bu arada durmadan dua ediyorum, yalvarıyorum, aklıma Özgecan cinayeti geliyor, “Lütfen beni öldürmeyin!” diyorum. Sonra şöyle dedi, “Beni gündüz görsen tanır mısın?”  “Tanımam!” dedim. Orada beynim çalışmaya başladı. Kurtulmak için her yalanı söylemeye hazırdım. Bir taraftan da kapıyı kolluyorum. Ama nasıl ağrım var. Ben çocuk doğurdum, ama bu ağrı öyle böyle değildi. Kanamam da vardı. Her tarafım yara bere içindeydi. “Eve gidince ne diyeceksin?” dedi. “Karda kaydım, düştüm diyeceğim! Kimseye söylemeyeceğim, yemin ederim!” dedim. “Sana inanacaklar mı?” dedi. “Evet” dedim. Bir sürü soru sordu. “Evde kim var?”, “Çocukların kaç yaşında?” “Cep telefonun ne?” “Numaranı ver”, “Seni tekrar görecek miyim?” Hepsini cevapladım. Ama yalan söyledim. Kurtulmak için yalan söyledim. Çünkü tehdit etti, “Olanları birine anlatırsan, gelir seni bulur, önce tecavüz eder, sonra boğazını keserim!” dedi.

HEPİMİZ TEHDİT ALTINDAYIZ

Onu bir şekilde kimseye söylemeyeceğinize ikna ettiniz, öyle mi?

- Evet. “Paran var mı?” dedi. “Yok” dedim. Sadece 20 liram vardı. “Parmağındaki yüzük altın mı?” dedi. “Evet” dedim. Yalan söyledim. Onu aldı. Sonra çıktık otobüsten. Ben yürüyemedim önce. Çok ağrım vardı, kanamam da vardı. Her tarafım kan içindeydi. O bana bakarken, ben yürümeye devam ettim ve arsanın yanındaki ilk binadan içeri daldım. Şans eseri, apartman bloğunun kapısı açıktı, arkamdan hemen kapattım. Ve polisi aradım...

Nasıl aradınız?

- Cep telefonumla. Üzerimde, yakası suni kürkten bir mont vardı. Onun yakasının altında da bir iç cep var. Cep telefonum oradaydı. Onu fark etmedi. Polisi aradım, geldi, ambulans da...

Ne kadar korkuyorsunuz şu anda?

- Çok. Normal hayatıma devam edemiyorum. Herkese çantalarında göz yaşartıcı sprey ya da şok cihazları taşımalarını tavsiye ediyorum. Şu anda cehennemi yaşıyorum ben. Böyle cinsel istismar ve tecavüz haberleri okur, üzülür ama benim başıma gelmez zannederdim. Yanılmışım. Gelirmiş. Hepimizin  başına gelebilirmiş. Bu ülkede hepimiz tehdit altındayız.

Hak ettiği cezayı alacağına umudunuz var mı?

- Hayır, ne yazık ki yok. “Eskiden tanışıyorlardı” diyecek kadar alçalabilen insanlar olduğu için yok. Kendilerini aklayabilmek için, bir tecavüzcüyü bile savunabiliyorlar. Böylesine insanlık dışı zihniyetlerin olduğu bir ülkede o insan müsveddesinin hak ettiği cezayı alacağına inanmıyorum...

Yazının devamı...

‘Keşke tecavüze uğrarken ölseydim de bu acıları çekmeseydim!’

11 Ocak 2017

S., bir İngilizce öğretmeni. 37 yaşında. İki çocuğu var. Çocuklarının geleceği için çalışan, didinen, işinde gücünde bir kadın. Eğitim seviyesi de yüksek.

Pek çok tecavüz haberi okumuş bugüne kadar, bir gün kendi başına gelebileceği aklına dahi gelmemiş.

Sürekli ağlıyor. Felaket durumda. Ağır bir travma geçiriyor. Ve işin kötüsü, hiçbir suçu olmamasına rağmen kendini sorguluyor, kendinde kusur arıyor. Güzel olduğu için bile kendini suçluyor.

Evine giderken her zaman aynı güzergâhı kullanıyor, hep aynı AVM’nin önüne kadar geliyor, orası son durak, sonra da 200-300 metre yürüyor.

Çünkü evinin oraya toplu taşıma gitmiyor.

O gün de her zamanki gibi yürüyecek, fakat Ankara’da hava eksi 11 derece.

O sırada, o yöne doğru hareket eden bir otobüs görünce, bir durak sonra inmek üzere biniyor.

Binerken de otobüsten iki kişinin indiğini görünce de herhangi bir tedirginlik hissetmiyor.

S., oturmuyor bile, kapının yanında ayakta bekliyor.

ANİDEN ÜZERİNE ATLAYIP BOĞAZINI SIKIYOR

Ama işte onun sokağına gelince şoför durmadığı gibi, kapıları da açmıyor.

S., “N’apıyorsunuz, neden durmuyorsunuz?!” diye bağırırken, otobüsü bir okulunun yanındaki ıssız, karanlık arsaya çekiyor.

Yerinden kalkıp, S.’nin boğazına sarılıyor. Bilincini kaybettirecek kadar sıkıyor. Aralarında bir arbede yaşanıyor. Ama tabii şoför ondan güçlü olduğu için, S. daha fazla dayanamıyor, bayılıyor.

Şoför, öldü zannediyor. Yere yatırıp tecavüz ediyor. Sonra ölmediğini anlayınca tekrar boğazına sarılıyor. Her nasılsa, S. ağladığı, yalvardığı için, yaşananları kimseye söylemeyeceğine ikna oluyor ve onu bırakıyor. S. de bulduğu ilk binaya giriyor, kapıyı arkasından kapatıp, hemen polisi arıyor. Emniyet kuvvetleri ve ambulans hemen olay yerine geliyor.

S., şoförü teşhis ediyor. Şoför tabii ki olan biteni yalanlıyor. Üç ifade veriyor, hepsi de birbiriyle çelişkili. Önce, tanımıyordum diyor. İkincisinde “Beni öp” dedi, “Arsaya çek!” dedi diyor, üçüncüsünde de “Biz zaten önceden tanışıyorduk!” diyor.

Olayda, Şoförler Odası da kusurlu.

Çünkü bir denetimsizlik söz konusu. Hakkında defalarca şikâyet olmuş, soruşturma açılmış, suça meyilli birinin toplu taşıma aracında hizmet vermemesi gerekir.

Ne var ki, kendilerini temize çıkarmak için, “Biz bu adamı tanımıyoruz. Kadını da tanımıyoruz. Ama kadının ifadeleri çelişkili. Sanki onlar birbirini daha önceden tanıyor herhalde!” gibi ipe sapa gelmez, kanıtsız, delilsiz laflar ediyorlar.

İFTİRA ÜZERİNE KRİZ GEÇİRDİ HASTANEYE KALDIRILDI

Bunun üzerine de S., üzüntüsünden kriz geçirdi, dün hastaneye kaldırıldı. Bu olayda sorumluluk duyup, araştırması yapması ve hakkında şikâyet olan şüpheli şoförleri ayıklaması gereken oda, kendini kurtarmak için, sorumluluktan yırtmak için, ölümden dönen, tecavüze uğrayan zavallı kadını suçluyor.

Yazıklar olsun!

S, hepimizin desteğine muhtaç bir halde.

Hepimiz de olabilirdik onun yerinde.

Ve S. şimdi kusuru kendinde arıyor.

Keşke yürüseydim...

Keşke taksiye binseydim...

Keşke bu kadar çalışmasaydım...

Keşke... Keşke... Keşke...

Diyor...

Ve şu noktaya geliyor.

“Keşke bu adam bana tecavüz ederken ölseydim de bütün acıları çekmeseydim!!!”

Yazıklar olsun bir kadına bunları söyletenlere...

Avukatı Hüsniye Şimşek, sağ olsun onu hiç yalnız bırakmıyor.

Bu röportajı da Hüsniye Şimşek sayesinde yapabildim, kendisine teşekkür ediyorum. Yerim bitti. Solda kısa bir bölümünü okuyacağınız röportajın tamamı buraya sığmadı. Yarın, yaşadıklarını S.’nin ağzından okumaya devam edeceksiniz.

‘ÖYLE ELİNİ SALLAYIP DEVAM EDEMEMELİ’

Bir insanın, bir kadının başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri başınıza geldi. Geçmiş olsun demek yetersiz. Ne dersek, ne yapsak geçmez! Acınızı biz de sizinle paylaşıyoruz, bilin. O iğrenç yaratığın hak ettiği cezayı alması için elimizden geleni yapacağız. Neler hissediyorsunuz?

Ölmüş olmayı tercih ederdim, o kadar acı çekiyorum. Keşke ölmüş olsaydım tecavüze uğrarken... Keşke... Keşke... Kafam karmakarışık. Ağlıyorum sürekli. Tarifsiz bir üzüntü içindeyim. Bir de sanki benim bir kusurum varmış gibi utanıyorum. Öfkeliyim de. Pek çok kişi benim yanımda olduğunu söylüyor, avukatım beni hiç yalnız bırakmıyor. 24 saat neredeyse. Bence kendime bir şey yapabileceğimden korkuyor. Çok da destek var bütün kadınlardan, kadın kuruluşlarından. Ama yine de kendimi yalnız hissediyorum. Hayatım bitmiş gibi. Çok kötüyüm. (Ağlıyor...)

Niye kendinizde kusur buluyorsunuz?

O gün hava eksi 11’di. Ben bir okulda İngilizce öğretmeniyim, o gün de işlerim geç bitti. Saat 22.30’da eve dönecektim. Hep o durağa kadar geliyor, sonra eve kadar yürüyordum. Fakat o gün çok soğuktu. Keşke otobüse binmeseydim. Kendime kızıyorum. Toplu taşımayı güvenli zannediyordum. Keşke bir taksiye binseydim. Ya da yürüseydim. Yürürken daha kötüsü olamazdı ki, yine saldırıya uğrayabilirdim ama bu kadar kötüsü olamazdı!

Güzel bir kadınsınız, bunu bile sorgulamışsınız, öyle mi? Güzel kadın olmak suç mu? Oysa güzel olmasaydınız da bu korkunç şey başınıza gelebilirdi...

İnsanlar bana bazen güzel diyor. Demez olsunlar. Güzel olmak istemiyorum. Mümkün olduğu kadar çirkin olmak istiyorum. (Ağlıyor...)

Ne kadar kızgınsınız peki?

Çok. O kişinin bana yaptıklarının ne kadar korkunç bir şey olduğunu hissetmesini istiyorum. Nasıl hisseder bilmiyorum ama yaptıkları iğrençti. Bir insan bir insana bunu yapamaz, cezasını çekmesini istiyorum. Öyle elini sallayıp hayatına devam etmemeli. Benim hakkımda söylediği yalanlar da var, onlara da deliriyorum. Hem sen bir insana yapabileceğin en büyük kötülüğü yap, yetmezmiş gibi iğrenç, çirkef yalanlar söyle! Benim halimi gören acır. Ağzım, yüzüm, benim tanınmaz halde. Ben nasıl olur da kendi rızamla o adamla birlikte olmuş olabilirim?

Bütün bu tecavüzcüler sonra bu yalanları söylüyor... Kimse inanmıyor onlara merak etmeyin. Hepimiz sizin yanındayız...

Ama bu yeterli değil! Ya hak ettiği cezayı almazsa? Ya tutuksuz yargılanırsa? Hepimizi biliyoruz ki bu söylediğim şeyler bu ülkede sıkça yaşanıyor. O gelir beni bulur ve öldürür. Yarım bıraktığı işi bitirir. Ben bu korkuyla mı yaşayacağım?... (Ağlıyor...)

Yazının devamı...

Otobüsteki tecavüzcüye ibret olacak bir ceza verilsin!

10 Ocak 2017

Ankara’da...

37 yaşında iki çocuk annesine, Allah’ın belası bir otobüs şoförü tecavüz etti.

Özel bir okulda İngilizce öğretmeni olarak çalışan S., bir AVM’nin önünden saat 23.30’da, özel bir toplu taşıma aracına bindi.

Yaptığı tek şey bu!

Herkesin yapacağı bir şey, toplu taşıma aracına binip, bir yerden bir yere gitmek.

“200 metre sonra inmem gerekiyor. Mümkün mü?” dedi. İnsan kılığındaki aşağılık yaratık, “Hay hay” dedi.

Ama bir daha da o aracın kapılarını açmadı!

“Ben isteyince ineceksin!” dedi.

Karanlık, boş bir arazi buldu, aracı oraya çekti. Kadını otobüsün orta yerine yatırdı, iki eliyle boğazını sıktı ve tecavüz etti.

İnanabiliyor musunuz, bu vahşet, bu ülkenin başkentinde yaşanıyor, hem de şehrin ortasında!

Kadıncağız nasıl mı hayatta kaldı?

Kendisiyle de avukatıyla da konuştum, siz de yarın okuyacaksınız...

Tamamen şansı eseri.

Adam, iki eliyle boğazını o kadar sıkıyor ki, aslında boğulmanın son aşamasına geliyor, hatta bu son aşamada yaşanan birtakım fiziki reaksiyonlar oluyor bedeninde... Kadıncağız öldü ölecek... Yani adam sadece tecavüz etmekle kalmamış, aynı zamanda canına da kastetmiş... Can çekişirken, “Beni gündüz görsen tanır mısın?” diye soruyor, dehşet içindeki kadın, can havliyle “Hayır” diyor. “Bana numaranı ver... Bu yaşananları da kimseye anlatma yoksa yine tecavüz eder, boğazını keserim!” diyor ve kadıncağızı bırakıyor.

Sonra kadın, polise başvuruyor.

Adamı yakalıyorlar, cehennemin dibine gitmesi gereken aşağılık mahluk, o bilinen yalanları sıralıyor.

- Kendi isteğiyle oldu...

- Beni beğendi, istedi...

- Karanlık bir yere çek dedi...

- Önce yap dedi, sonra yapma dedi...

- Onun rızasıyla oldu...

- Seni seviyorum dedi...

YAŞAMA HAKKIMIZI DA MI KULLANAMAYACAĞIZ                                                   

Evet, hepimiz sosyal medyada, Ankara’da yaşanan bu vahşete isyan ettik.

Azerbaycan ve Türk vatandaşı olan bu öğretmenin yanında yer aldık.

Ama yeterli mi?

Ben S. ile konuştum... İçim parçalandı.

O kadar kötü durumdaki psikolojisi, kendini sorguluyor, kendinde kusur arıyor.

Ona bu zulmü yaşatan aşağılık şoföre de bütün tecavüzcü erkek zihniyetine de lanet olsun!

S. şu anda intihardan söz ediyor.

Çok güzel bir kadın bu arada.

Düşünebiliyor musunuz, “Keşke güzel olmasaydım!” diyor.

Bunu sorguluyor. Ağlama krizleri yaşıyor. Sonra duruyor. Öfkeleniyor. Adama kızıyor. Kendine kızıyor. İsyan ediyor. Ölmek istiyor. “İnsan içine çıkamam!” diyor. Başına gelenlerden utanç duyuyor.

Oysa, onun ne suçu var?

Ama kadın perişan.

“Beni öldürseydi keşke!” diyor, diyebiliyor.

“Mini etek de giymemiştim!” diyor.

Allah kahretsin.

Bir kadını bunları söyleyebilecek hale getiren herkese, bütün tecavüzcü zihniyete lanet olsun!

Sözünü ettiğim kadın da eğitim seviyesi düşük biri değil.

Ama buna rağmen kendini sorguluyor.

Oysa, bunlar bizim temel haklarımız.

Seyahat etme hakkı.

Yaşama hakkı.

Can güvenliği hakkı.

Bu hakların da bize sağlanması gerekiyor.

Eğer sağlanmıyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir.

Daha da kötüsü S., tecavüzcüsü tutuksuz yargılanacak diye korkuyor, “Beni gelir bulur, boğazımı keser ve bu sefer kesin öldürür! Ben acı çekmeden ölmek istiyorum, keşke orada ölseydim!” diyor.

Yazık kadına!

Yarın bütün yaşadıklarını daha detaylı okuyacaksınız.

Bu adamın en ağır cezayı alması gerekiyor.

Ki başka tecavüzcülere ibret olsun!

KADINI KORUMAK DEVLETİN SORUMLULUĞU DEĞİL Mİ?

Peki ne kadar denetim var?

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu, toplu taşıma hizmeti veren şoförlerin mutlaka psikolojik testlerden geçmesi ve bunun belgelendirmesi gereğiyle ilgili olarak Şoförler Odası Federasyonu’nu defalarca uyardı.

Bu konuda bir şey yapıldı mı?

Hayır!

Federasyon Başkanı Canan Güllü diyor ki, “O zaman suçlu, halka hizmet verecek insanları kontrol etmeyenlerdir. Suçlu, odalardır. Suçlu Ankara’nın yerel yönetimidir. Suçlu, Malatya Belediyesi gibi pembe otobüsle kadının güvenliğinin yine kadının sorumluluğunda olduğu algısını yaratan belediyelerdir. Suçlu, devletin resmi kanalında, halkın vergisiyle, yayın saatlerinde, hamile kadınların sokakta dolaşmasının günah olduğunu söyleyen zihniyettir. Suçlu, ‘Önden fermuarlı veya düğmeli pantolon giyen kadınlar kâfirdir’ diye beyanat verenlerdir. Suçlu, kadın-erkek eşitliğine inanmadığını her an, her yerde söylemekten çekinmeyenlerdir!”

Haklı...

Çünkü tüm bunlar, kadına karşı şiddeti, tacizi, tecavüzü bu ülkede cesaretlendiriyor.

Ve ne oluyor?

Şöyle bir sonuç çıkıyor: “Erkek dediğin tecavüz eder, kadın kendini korusun. Devletin onu korumak gibi bir sorumluluğu yoktur! İkinci sınıflığını bilsin, evinde otursun...”

Biz de bunu kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz...

Türkiye, 'otobüste tecavüz' dehşetini İsmail Saymaz'ın haberinde okumuştu


.

Yazının devamı...

Aslı Erdoğan’ın cezaevindeki 136 günü

8 Ocak 2017

Kitapları, ‘Çağdaş klasik’ olarak nitelendirilen yapıtlar.

Ve Le Monde, Frankfurter Allgemeine, Die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde kitapları üzerine yüzden fazla makale ve çalışma yayımlandı. Onu Kafka ve James Joyce ile kıyaslayanlar bile oldu.

Aslı Erdoğan o.

Biraz ürkek, biraz yabani, çok içe dönük, gerçek bir sanatçı. Ve bütün sanatçılar gibi delilik ve dâhilik arasında gidip gelen biri. Ama kimseye zarar verebilecek biri değil. Hayatı boyunca şiddete karşı olmuş birinden söz ediyoruz. Hayat boyu yalnızlığı tercih etmiş birinden söz ediyoruz.

Hep yazıp çizmiş bir kadın.

3500 kitap ve 10 bin kâğıt arasında yaşayan biri. Ruhunun yaralı bir tarafı da var, bir sürü travma yaşamış.

Ama bu kadın aynı zamanda ultra zeki bir kadın. Robert Kolej’de okuyor, sonra ver elini Boğaziçi hem bilgisayar mühendisliği hem fizik.

Böyle zehir gibi bir kadın.

CERN’de iki yıl çalışıyor.

Tanrı parçacığı üzerine tez hazırlıyor.

Ama kendini en iyi, yazarak ifade ediyor. Aslı Erdoğan bir yazar, bir mühendis ve çok çok güzel dans eden biri. Bale, modern dans, tango, salsa, klasik müzik âşığı. O, bu dünyaya ait değil.

Özgür Gündem’in danışmanı olduğu için, orada yazılar yazdığı için tutuklandı.

10 gün önce tahliye edildi.

Aslı Erdoğan, bakın içeride geçirdiği 136 günü nasıl anlattı.


Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Aramıza hoşgeldin. Nasıl hissediyorsun kendini?

- Sudan çıkmış balık gibi! Girmenin şoku ayrı, çıkmanın ayrı. Hiç beklemiyordum çıkmayı. Bir günde seni alıyorlar, bildiğin tanıdığın yaşamdan koparıyorlar, sonra yine, “Hadi hayata dön!” diye tekmeyi basıyorlar. Koğuş kapısı açılıyor, sen dışarıda kalıyorsun, sonra ‘şak’ diye üzerine kapanıyor. Böyle oldu yani. Ama ben, ruhen yüzde 70 hâlâ içerideyim.

 İnsan içeride en çok neyi özlüyor?

- Ah her şeyi. Ağacı mesela. “Bir ağaç görebilsem” diyorsun. Avluda gözlerim filan yaşarıyordu. Bir dakika bile duramayacağın bir mekânda, çirkin, renksiz bir betonun içinde 4 buçuk ay kalıyorsun. Sonra çıkıyorsun, birdenbire, bir tane değil, binlerce ağaç görüyorsun.

 Ve fazla mı geliyor? Kalabalık mı geliyor?

- Evet. İçeride 20 kişi, aylarca birliktesin, birbirinin yüzündeki en ufak kıpırtıyı bile hissedecek bir alanda, o kadar yakındık. Şimdi binlerce milyonlarca kişiyle birlikteyim, ama bir o kadar uzağım. Telefonlar, akan bilgi, karmaşa, kaos, enformasyon... Fazla geldi. Bir körün, gözlerinin açılması gibi. Alışmaya çalışıyorum. Denize bile, üçüncü bakışta, “Deniz!” diyebildim. Bir de yavaş hazmeden biriyim.

 Peki tahliye edilmeyi bekliyor muydun?

- Hayır hiç.

 Tahliye kararını duyduğunda aklından geçenler...

- İnanmak istemedim. Daha önce bir tahliye sevinci yaşadığım, sonrasında hayal kırıklığı hissettiğim için, “Kanma bunlara!” dedim. Ama hâkim, gerçekten de “Tahliye!” dedi. Topluluk önünde kendimi tutmam lazımdı, tuttum. Sonra jandarmaların arasına çöküp, hıçkırarak ağladım.

ADAM GİBİ VEDALAŞAMADIM

 Şimdi de ağlıyor musun evde yalnızken?

- Ağlıyorum. Koğuş arkadaşlarıma ağlıyorum. Onların hikâyelerine ağlıyorum. Kendime ağlıyorum. Ülkeme ağlıyorum. Ağlıyorum yani.

 Tahliye edilince, cezaevine eşyalarını toplamaya gittin değil mi?

- Evet.

 Koğuş arkadaşlarınla vedalaşabildin mi?

- İşte o tam istediğim gibi olamadı! Her şey çok hızlı gelişti. Alıştığın bir yerden, bir mekândan, bir evden taşınırken bile vedalaşırsın. Bir ritüelin vardır kendince, bir durursun, anılarını paketlersin. Ama benim 4 buçuk ay kaldığım yerden toparlanmak ve birlikte yaşadığım insanlarla vedalaşmak için sadece yarım saatim vardı. Gardiyanlar sürekli “Hadi hadi!” diyordu. Adam gibi vedalaşamadım.

 “Hiç çıkmayacağım buradan” diye düşündüğün oldu mu?

- Olmaz mı? O his herkese geliyor. Bana da geldi. İntiharlar da, en çok ilk haftalarda olurmuş cezaevinde.  Neredeyse emindim hiç çıkamayacağımdan. İstediğim şey de neydi biliyor musun? Bir falcı. “Şu şu tarihte çıkacaksın” dese inanacaktım ama öyle bir falcı da imkânsızdı.

 Astrolojiyle ilgilenen birileri de yok muydu, yıldız haritana filan baksalardı...

- Yıldız haritam felaket! Kâbus!

 Nerden biliyorsun?

- Yıldız haritamı kendim çıkardım. Hiç inanmazdım astrolojiye. Elime bir kitap geçti. Yıldız haritamı çıkardım ne de olsa fizikçilik de var.

YILDIZ HARİTAMDA HAPİS ÇIKTI

 Eeee?

- E’si yıldız haritamda cezaevine gireceğim yazıyordu.

 Hadi canım...

- Gerçekten öyle. Yıldızlarım mükemmel bir şekilde dağılmış ama bir yıldız haritasında olabilecek en korkunç çelişki de vardı haritamda. Plüton, yani ölüm yıldızı, ölümün evindeydi. Susan Miller’a yazdım, “Ölüm, ölümün evinde. Bunu nasıl yorumlarsınız?” Kadın sağ olsun cevap yazdı. “Bütün sevdiklerinizi kaybedeceğiniz anlamına geliyor, cezaevi, intihar, travma üstüne travma” diye yorumladı. Hatta, “God bless you” (Tanrı sizi korusun) diye bitirmiş mektubu. O kadar acıklı yani.

 Ay çok fena...

- Evet, o da yetmezmiş gibi, yıldız haritamda Plütonum, Güneş’le, yani yaşam gezegenimle, 180 derece ters açı yapıyor. Bunu da sordum. Bu, bir yıldız haritasında olabilecek en sert açılardan biriymiş. Hayatla ölüm, 180 derece birbiriyle zıt. Bu çelişki de kimde varmış biliyor musun?

 Kimde?

- Nietzsche’de varmış! Yorumu: “Ya intihar ya delilik.” Hiçbir insan, ölümle hayatın bu kadar birbiriyle savaştığı bir kişiliği bu kadar uzun süre taşıyamazmış.

 Belki ‘deha’ olarak da yorumlanabilir...

- Erkeklerde ‘deha’ olarak yorumlanabiliyor, ama kadınlarda ‘delilik’ diye genelde! Diyeceğim, cezaevi de vardı yıldız haritamda ve gerçek oldu.

 “Her an tekrar alabilirler” hissi var mı?

- Ne yazık ki evet! İster istemez bir korku oluyor. Şimdi annemin evinde kalıyorum. Kapı çalıyor, “Polis mi?” diye fırlıyorum.

BAZEN BALE YAPIYORDUM

 Nasıl bir hayat kurdun kendine cezaevinde? Kimlerle kalıyordun?

- Eskiden ‘siyasi suçlular’ denirdi ya, şimdi gerçi bu terimi bile esirgiyorlar bizden, ‘terör suçlusu’ diyorlar, işte onlarla kalıyordum. Bence buradan başlıyor devletin bakışı. Ben, adli suçluları da merak ediyordum ama sonra görünce, dedim ki, “Orada sağ kalamazmışım!” Çok kavga, gürültü...

 Siyasi koğuşun farkı ne?

- Bir komün hayat var. Ben tam dahil olmadım. Çocukluğumdan beri tek başıma yaşamaya alışmış biriyim. Komün hayatın getirdiği bir disiplin vardı. Belli sessizlik saatleri, eğitim saatleri vardı. Ben katılmıyordum eğitimlerine ama sessizlik iyi bir şey.

 Nasıl geçiyordu hayat?

- Her gün, birbirinin tekrarıydı. Komünal bir düzen olduğu için, her gün sırayla biri nöbetçi oluyordu. Hem komünün parçası olmadığım için hem de yaşa saygıdan galiba beni nöbetçi yapmadılar. Nöbetçi 7’de kalkıyor, 20 kişiye kahvaltı hazırlıyor, ekmek gelirse ekmeği alıyor. Saat 8’de, “Arkadaşlar çay hazır!” diye bağırıyor. Aynı zamanda cezaevinde, “Bayanlar, sayım başlamıştır!” komutu anons ediliyor. Kahvaltıya iniyoruz, tir tir titriyoruz bu arada, buz gibi çünkü. “Günaydın” diyecek hali yok kimsenin. Kahvaltı zamanı gardiyanlar geliyor çatkapı. Sonra günün diğer rutinleri. Bütün gün televizyon açık oluyor. Dışarıyı çok iyi izliyor mahkûmlar. Haberler hiç kaçmaz mesela. 9 buçukta sessizlik saati... Herkes çalışmalarına gidiyor.

 Sen peki, yazıp çizebildin mi?

- Pek değil. İç dünyam bana ait değil gibiydi. Okuyordum bazen. Bazen de bale yapıyordum. Avluda bale yapayım derken az kalsın zatürre oluyordum. İçeride hastalanmak büyük sorun.

 Dışarıya çıkar çıkmaz yapmak istediğin şey neydi?

- Pek çok şey var. Ama kendime bir söz verdim, önce onu tutacağım. Acilen bir dövmeci bulacağım. Hani Yahudi mahkûmların kollarının sol üst tarafına numaralarını damgalarlardı ya, benim tutuklanmam da o kadar keyfi ki, kendimi bir toplama kampı mahkûmu gibi hissettim, gidip koluma, tutuklandığım tarihi 16.08.2016’yı yazdıracağım. Belki bir de “Görüldü” diye yazdırırım. Neyi özlediğime gelince; denizin sesini özledim. Yazın tam “Yüzmeye gideyim” derken tutuklandım. Kafeye gidip kahve içmeyi çok özlemiştim. Sonra klasik müziği. Cezaevinde müzik yok.

 Neden?

- Öyle işte. 2000’den beri cezaevlerinde pek çok şey değişmiş. Eskiden teyp vardı cezaevlerinde. Şimdi teyp yok, CD yok, yemek pişirmek bile yasak. Sen ne diyorsun, OHAL diye minderimiz bile yoktu. Minderleri bile basıp, gardiyanlar topluyorlardı!

 İyi de neden?

- Kış günü plastik sandalyelerde otur diye! Yarım saat otur, karın ağrısından ölüyorsun. Ortak alanda sadece sandalye ve beyaz masalar var. Ben bütün gün de yataktan çıkmayabilirdim ama tecrübeli mahkûmlar uyardı, “Sakın yapma. Hareket et. Kalk spor yap. Temizliğe katıl. Yoksa depresyona girdin mi çıkamazsın! Kedi gibi büzülür kalırsın” dediler. Zaten yatağın da sıcak değil ki. Son haftalarda hava çok soğuduğu için, çamaşır suyu şişelerine kaynar su koyup, onları yatağa alıyordum.

TARİFİ OLMAYAN BİR DOSTLUK  

Şaşallara sıcak su konduğunu duymuştum.

- Kızlar onu yapıyordu. Ben, iki litrelik domestosları tercih ediyordum. Plastiği daha kalın. Ama ne yaparsan yap, 2-3 kullanımda akıtmaya başlıyor kapaktan. Mahkemeden iki gece önce yine yattım kaynar sularımla, Allah’tan patlamamış ama damla damla akmış. Ve ben hissetmemişim. Sabah uyandım, titriyorum. Çünkü bütün su yatağa akmış, yatak, yorgan hepsi çekmiş suyu.

 Felaket!

- Evet. Dişlerim birbirine vuruyordu. Moralim de bozuldu. Ama işte koğuşun kadınları arasında müthiş bir dayanışma var. Hemen biri fark etti, “Aslı Hoca, ne oldu? Suratın beş karış” dedi. Durumu anlattım, “Yatak sırılsıklam, nasıl kuruyacak bilmiyorum!” dedim. “Amaan, o da sorun mu!” dediler. Biri, yatağı sırtladı, dışarı attı. Diğeri, yorganı dışarı çıkardı. Öbürü, çarşafları kuruttu. Sonra işi gırgıra vurdular, “Mahkeme heyecanından altına kaçırdın değil mi Aslı Hoca?” filan. Ben de gevşedim, gülmeye başladım. Tarifi olmayan bir dostluk var içeride...

 Ne güzel! Bana sanki her yeri, kendine benzetebilirsin gibi geliyor. İçeride bu olabiliyor mu?

- Bak işte o olmuyor! Cezaevinde kendi dünyanı yaratamıyorsun. Çünkü mekân senin değil, zaman senin değil. Bütün sistem de, sana, bunu belli etmek üzere kurulmuş. Bir şey yazmaya başladın değil mi, çatkapı giriyorlar, hadii asker araması. Paldır küldür 30 tane gardiyan dalıyor içeri. Bir şey yaratacak ruhu, enerjiyi zor buluyorsun. Öyle roman yazmak filan da mümkün değil.

 Peki ne kadar kitap okuyabildin?

- OHAL’le birlikte yeni bir kural koymuşlar. Mahkûm başına 15 kitap. Daha fazlasını tutamıyorsun. Allah’tan bizim siyasi kızların toplu bir kütüphanesi vardı. Kitap bulabiliyordum.

 Toplam kaç gün kaldın?

- 136.

 Bu geçen süreyi, hangi sıfatlarla tanımlarsın?

- Koyu gri bir karanlık.

ARTIK DAHA CESURUM!

İçeride yemek yapılabiliyor sanıyordum...

- Hayır, yasak! Ama tabii mahkûmlar çok yaratıcı. Gelen yemekten, ne bileyim buğday çorbasındaki buğdayı bile ayıklayıp, ayrı bir yemek yapabiliyorlar. Yemeği nerede yapıyorlar? Eski, bozuk bir semaverin içinde. Ocak yok. Gerçekten yaratıcılar, yani ne pastalar yapıldı o koğuşta. O kantinden gelen ya da idarenin verdiği çoko kremlerden ne mozaik pastalar çıktı...

 Ooo güzelmiş...

- OHAL’den sonra bir sürü şey değişmiş. Bizim koğuştaki kızlar avluda yıllarca uğraşıp çiçek yetiştirmişler. OHAL’den sonra yasaklandı. Paldır küldür bir baskın! Gardiyanlar o yıllarca emek verdikleri çiçekleri söktüler, cezaevinin dış avlusuna atıp, ölüme terk ettiler. Nasıl bir matem havası anlatamam. Ama kızlardan biri, çiçeğini tuvalete sakladı, aklınca kurtardı. Bir sonraki aramada, o da gitti! Sonra içimizden biri, bir tohum buldu bir yerlerden, ama toprak yok. İnanır mısın önce toprak yaptık. O süreç de haftalarca sürüyor. Her gün demlenmiş çay içiliyor ya, o çaylar gazeteye seriliyor, güneşte kurutuluyor. Çayın içine yumurta kabuğu kırılıyor ki, azot, toprağı beslesin, o da bitkiyi. Sonra çiçek ekildi. Derken minik minik uç verdi. Biraz da çirkin bir bitkiydi. Ama olsun, gözümüz gibi bakıyorduk. Her aramada, saklanıyordu filan. 20 kadının emeğiyle uç vermişti.

 Küçük Prens’in gülü gibi...

- Hakikaten öyleydi! Dışarı çıkarılıyordu güneş alsın diye. Sonra “Yağmur suyu alsın biraz” deniyordu. Ama o bitkimiz de, yakalandı sonunda! Onu da aldılar elimizden!

ŞİMDİ FARKLI BİR ASLI’YIM

 Peki neden böyle yapıyorlar?

- Bilmiyorum, bundan zevk alıyorlar. Gardiyanlar, “Bulduk, çiçeeek” diye bağırıyorlardı. “Ne zaman yetiştirdiniz kızlar?” diyorlardı, alaycı bir sadizmle. Bizim çiçeğimiz 4 ay dayandı, sonunda gitti.

 Bütün bu anlattıkların çok acayip! Kurguya bile gerek yok, doğrudan roman.

- Koğuşa ilk geldiğim günlerde moralim çok kötüydü, “Ben çok dayanamayacağım, intihar edeceğim!” gibi şeyler söylüyordum. Ve bunu da ilke olarak savunuyordum. Tabii kızlar dehşet içinde kalıyorlardı. “Nasıl yani?” diyorlardı. Akılları almıyordu. Ben de, “Felsefi açıdan bakarsak, bu benim temel hakkım!” diyordum. Uzun uzun tartışmalara girdik böyle. Çıkmamdan birkaç gün önce onlardan özür diledim. Dedim ki, “Ben sizden çok önemli bir şey öğrendim. Sizin, bir çiçek yetiştirmek için 4 ay nasıl uğraştığınızı gördüm. Ve ben intihar derken nasıl bir şımarıklık yaptığımı şimdi çok daha iyi anlıyorum! Sayenizde...”

 İçeride olmak sana en çok ne öğretti?

- Küçücük bir çiçeği yaşatmak için aylarca verilen mücadele beni çok etkiledi. Hayata bir başka saygı. O kızlardan çok şey öğrendim, en çok da direnmeyi.

 İçeri girenle çıkan aynı Aslı mı?

- Kendimde bunu tespit etmem zor ama sanırım iki ayrı kadın söz konusu. Çok farklı bir Aslı’yım şimdi. Bazı travmalar var ki, onu yaşayanla, yaşamayan sanki sonsuza dek birbirinden ayrılıyor. Yani cezaevine girenler birbirini tanıyorlar bir şekilde.

 Hayatına ne kattı bu korkunç deneyim?

- Ben daha sinik bir insandım. “Direnmek, dayanmak, şudur budur” gibi sözcükleri hiç sevmezdim. Tamam yazılarda filan dayanışırsın, direnirsin ama gerçek hayatta böyle şeylere çok mesafeli bakardım. Yalnızlığım, en kutsal şeydi. Birdenbire yaşayabilmek için dayanışmayı, direnmeyi, biri gelip de çiçeğini aldığında hemen ertesi gün yenisini ekebilmeyi, yıkılmamayı öğrendim. Ki ihtiyacım vardı. Ben çabuk pes ederdim. Biraz daha cesur oldum sanki. Elimde olsa bu deneyimi yaşamak istemezdim. Yaşamayı da ben seçmedim. Yapabileceğim tek şey, bunu zarifçe taşımak. Ama itiraf etmem gerekiyor ki, yaşadıklarım derin bir tortu bıraktı bende. 20 kadın tanıdım. Başka hangi koşullarda 20 kadın tanıyıp hayat hikâyelerini dinleyecektim. Özlüyorum onları. Bu kadar özleyeceğimi de tahmin etmiyordum.

HÜCREDEN İP SARKITIYORDUM

 Peki koğuşa, başta hemen uyum sağlayabildin mi?

-Hayır.

 Yabancı, eğreti, misafir gibi mi kaldın?

- Evet. Çünkü ben hayatta hep öyleydim. Nereye gitsem hep bir eğreti yanım var. Bir panele girdiğimde de, “Aslında ben buraya ait değilim!” izlenimi uyandırırım. İçeride de başta öyleydi. Ama kızlar inanılmaz destek oldular. Özellikle de ilk beş gün hücrede kaldığım zamanda. İlk gelenler bir gün hücreye konuyormuş, beni biraz uzun tuttular, 5 gün. 4-5 metrekarelik küçücük bir odada kaldım. Çok pisti, temizleyecek bir şey de vermediler, hadi onu geçtim, iki gün de su vermediler.

8 GÜNDE 5 KİLO KAYBETTİM

 Neden?

- Hiçbir fikrim yok. Soruşturma açılmasını filan talep ettim, su vermediklerini reddettiler ama pekâlâ biliyorlardı. “Musluktan içseydin!” dediler, su sarı akıyordu, korktum sarılık olurum diye. Odada idrar vardı. Leş gibi kokuyordu. O 5 gün içinde, yemeği de bazen veriyorlardı. Ama susuzluk en fenasıydı. Çay yok, sigara yok.

 Ne yaptın peki? Ne kadar kadar kilo kaybettin?

- İlk 8 günde herhalde 5 kilo. İşte o dönem ip sarkıtmayı öğrendim.

 Nasıl yani?

- Ben yukarıdan ip sarkıtıyordum, hücremden aşağı, alt kattaki mahpus, o ipe su bağlıyordu. Hatta, kaynar su ve çay yolluyordu bana yukarı. Yemek da yolladılar, sigara da, radyo da. Okuyacak bir şeyler de...

 İpi nereden buldun?

- Onlar yukarı attılar, ben de tuttum. Ama şişedeki çayı, tabii demir parmaklıkların içinden dikkatlice alman gerekiyormuş. Ben beceremedim kaynar çayla yandım.

 Film karesi gibi. Sürreel bu anlattıkların...

- Evet, ilk günler, o sürreel his, çok yoğundu. Sanki yaşadıklarım, benim hayatım değilmiş de, ben cezaevinde geçen bir filmin içine düşmüşüm gibiydi.

ERKEKLER YAYA KALDILAR

 Baban yurt dışında yanılmıyorsam, haberleştin mi hiç?

- Babamla görüşmüyoruz.

  Annen inanılmaz dik durdu. Aranızdaki ilişkide boyut farkı oldu mu?

- Olmaz mı? Biz öyle çok tipik bir anne-kız ilişkisi kuramamıştık. Ailem, ben 18’ken parçalandı. Sonrasında pek çok travma yaşadım. Değer verdiğim bir sürü insan öldü. Ama cezaevinde bir şey daha öğrendim: Şu hayatta, dostluğu kadınlardan beklemek gerekiyor. Erkekler kusura bakmasın, mangalda kül bırakmazlar ama böyle zamanlarda yaya kalıyorlar. Sadece sevgili olarak kastetmiyorum. Profesyonel ilişki içinde olduğum bazı erkekler de, “Aman bizi de PKK’lı diye alırlar!” diye ortadan kayboldular. Kadınlardan da hayal kırıklığına uğradıklarım oldu ama tek tüktür. Kadınlar bu olayda da sağlam durdular, en başta annem. Anne-kız olmayı bu süreçte öğrendik.

 İçerideyken üç ödül aldın, nasıl bir duygu?

- Güzel bir his ama n’apabilirsin ki? Plastik masada oturup, 20 kız çekirdek çitleyip, masalara vura vura şarkı söyleyerek kutladık. O hafta kolalar çekirdekler bendendi. Çikolata da alacaktım, kızlara söz vermiştim ama param bitti. Edebiyatıma değer veriyorlar ama benden daha iyi eserler de çıkabilir. Hakikaten Paris’te bir kadın yazar olamamanın getirdiği şanssızlık bu. Bu topraklar böyle. Bu toplum beni ilk kez aşağılamıyor. E ben ekonomik nedenler olmasa, bu köşe yazarlığına hiç girmezdim ki. Öyle çok okurum olsun derdinde değilim. Bu süreçte, bir yandan da tuhaftır ki köşe yazılarım, edebiyatımı öne çıkardı.

  Sen yurt dışında, Türkiye’den daha meşhursun, daha çok değer veriliyor sanki.

- Sanmıyorum. Ben o kadar meşhur bir yazar değilim. Hiçbir zaman bir Elif Şafak’ın ününe ulaşmadım. Ben hep “küçük, saygın, iyi bir yazardır” diye tanınırdım. Cezaevi süresince dış basında bu kadar haber olmama ben de şaşırdım...

BAŞIMA GELEN KÖTÜ BİR ŞAKAYDI

 Otomatik olarak, tutuklu kardeşliği mi oluyor içeride?

- Evet! Hem de inanılmaz.

 Dışarıda bu kadar yakın arkadaşların var mı?

- Hiç olmadı. Şöyle anlatayım: İnat edip soğuk havada bale yaptığım günün ertesi sabahı ateşim çıkmış. Konuşmaları duydum, “Aslı Hoca çok hasta, hiç sigara içmedi!” diye. Sonra uyumuşum, biri sıcak su torbası koymuş, öbürü yorganını örtmüş. Gün boyu nane, kekik çayları gelmiş. Bir bebeğe nasıl bakılır, 3-4 kadın öyle baktı bana.

 İçeride hâlâ arkadaşların var. Onlara ne mesaj vermek istersin?

- Çok özledim onları. Hep kafamın içinde, koğuşta birlikte söyledikleri, benim de ritm tutarak katıldığım şarkılar var. Dışarıda asla yakalayamayacağın bir ruh var orada.

 Cezaevi yöneticileri senin gerçekten, iddia edilen o suçları işlediğine inanıyorlar mıydı?

- Yok canım. Bu, kötü bir şakaydı bunu herkes biliyordu. Evime gelen polisler bile bir süre sonra, “Sizin hayatınız, sadece okumak ve yazmakla geçmiş bir hayat!” dediler. Allah aşkına, 50 yaşında yazar bir kadının PKK yöneticisi olduğuna kim inanır? Akıl var mantık var. Ahmet Şık’ın DHKP, FETÖ ve PKK üyesi olması ne kadar inandırıcı değilse, bu da o kadar sürreal.

 Tüm dünya destek verdi sana...

- Hepsi tabii içeri yansımadı ancak avukatım aracılığıyla öğreniyordum. Şaşırdım, bu kadarını beklemiyordum. Yazarların beni destekleyeceğini biliyordum ama böylesine halka halka yayılacağını, Margaret Atwood’dan, Coetzee’den mektuplar filan alacağımı hayal bile edemezdim. 1200 tane mektup var yanıtlanmayı bekleyen...

Yazının devamı...