"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Sen ne müthiş adamsın: Şevket Çoruh!

28 Mart 2017

 

Sen ne müthiş adamsın!

Biliyorsunuz, Arka Sokaklar’ın ünlü oyuncusu iki senedir uğraşıyor, bütün birikimini bir tiyatroya yatırdı ve Kadıköy’de sıfırdan bir tiyatro açtı.

Adı “Baba Sahne”.

Önümüzdeki cumartesi açılacak.

1 Nisan’da.

Hem de 10 yıl önce aramızdan ayrılan ustası Savaş Dinçel’in 75. doğum gününde...

Beni çok duygulandırıyor çünkü bu hikâyede, sanata verilen değer, ustaya gösterilen 
vefa var.

Çoruh, 1 Nisan Cumartesi akşamı açacağı tiyatrosuna “Baba” adını vermesini ise şu şekilde açıklıyor: “Kendimizi yetim hissetmemek için.”

1973 doğumlu bu delidolu, duyarlı ve tiyatro âşığı adamı bütün kalbimle kutluyorum...

Başarılar diliyorum.

Hep söylüyorum, bu ülkeyi sanat ve kadınlar kurtaracak!

AĞLARSA ANAM AĞLAR GERİSİ PLAYBACK YAPAR!

Dün Dünya Tiyatrolar Günü’ydü. Sen hoşlanmazsın ama izninle seni ayakta alkışlamak ve “Baba Sahne”nin hikâyesini senden dinlemek istiyorum... Bu nasıl bir tutku?

- Deli bir tutku! Ama sadece bende değil, tiyatroya gönül veren herkeste var bu tutku...

İlk defa ne zaman, “Hadi ya, tamam ya, kendi tiyatromu açacağım” dedin...

- Eski bir köşkü satın alıp tiyatro okulu yapan Müjdat Gezen’dir. 1885’te yapılmış bir salona sahip olan ve Orta Oyuncular’ı kuran Ferhan Şensoy’dur. “Beş senedir aynı ayakkabıyı mı giyiyorsun?” diye sorup, bana aynı gün iki çift ayakkabı alan o güzel adamın ismi de Savaş Dinçel’dir. Üçü de ustam. Ben onlarla hep gurur duydum. Ustalarıma değil, yaptıklarına özendim! Yani benimki, iyi bir çırak olma telaşı, bizde bu işler ırsi...

Harikasın! Ama yaşadığımız zemin de kaygan. Risk almaktan korkmadın mı?

m Deprem yönetmeliğine ve yangın şartnamesine uygun, fiziki koşulların yarattığı tüm zorlukları aşacak şekilde oluşturulmuş bir inşaat projesi, bütün engelleri aşar! Korkmadım. Türkiye’deki tiyatro sahibi tüm ustalarımın ellerinden öper, çok büyük saygılar sunarım. Bir tiyatrocu atasözü der ki: “Ağlarsa anam ağlar, gerisi playback yapar!” Anladın sen durumu, ustalarım yaptıysa ben de yaparım, bedeli neyse de öderim...

Şu ana kadar ne kadar harcadın?

m Demircilere, betonculara, ahşapçılara, falanlara, filanlara ne harcadığımı bir ben biliyorum, bir de Allah... Başka da kimse bilmiyor. Ama hiçbir şey beni durduramaz, yola devam...

Kaç senedir uğraşıyorsun?

- İki sene oldu. Daha da uğraşacağız herhalde...

Ne kazandıysan buraya mı yatırdın?

- Evet. Bundan da gurur duyuyorum. “Baba Sahne”, hiçbir kurum ve kuruluşun yardımı olmadan eş, dost, hısım, akraba ve bazı meslektaşların desteğiyle kuruldu...

EMEKLİ OYUNCU GÖRDÜNÜZ MÜ?

Senin için Savaş Dinçel ne ifade ediyordu?

- Âşık Veysel dinleyen birinin, Mussorgski’yi anlayabilmesi, Mozart dinleyen bir başkasının Müslüm Gürses söyleyebilmesi size ne ifade ediyorsa Savaş Dinçel benim için oydu. Ben onu ölene kadar, Beyoğlu’nda nefes alan, Sait Faik’in arkadaşı, Nâzım’ın kardeşi, Fikret Mualla’nın çırağı, Ercüment Batanay’ın saz arkadaşı, Çiçek Pazarı’nın önündeki ayakkabı boyacısı, Samatya’daki simitçi, Çukurcuma’daki antikacı olarak tanıdım!

Neden bu tiyatroyu ona adıyorsun?

- Sadece ona değil, bütün ustalarıma...

Onun 75. doğum gününü denk getirmek için ne kadar uğraştın?

- Benden çok Türk ekonomisi uğraştı! 73. doğum günü de olabilirdi ama olmadı ancak 75’e denk düştü...

O ölünce hissettiğin neydi?

- Yeri dolmayacak bir boşluk. Her ölüm erkendir. Ama onunki daha da erkendi...

Baba Sahne aynı zamanda senin emeklilik planın mı? İhtiyarlayınca, genç oyuncuların başına bela mı olacaksın?

- Emekli olan oyuncu gördün mü? Yok ki. Haldun Dormen’in ellerinden öpüyorum...

ZENGİNDEN ALIP FAKİRE VERİYORUM

Burası daha önce neydi?

- Müteahhit Mustafa Kemal Ekşioğlu’nun yaptığı bir tiyatro salonu. Yıldırım Önal hayranıymış. 67’de Özel Kadıköy Tiyatrosu olarak onun için açmış. Tapusuna da “Tiyatro binasıdır” yazdırmış, özü korunsun diye. Bu da güzel bir ayrıntı...

Sonra?

- Abdurrahman Palay, sonra Nezih Tuncay İl Tiyatrosu, sonra Ani-Çetin İpekkaya, bir dönem de Zafer Diper Tiyatrosu olarak faaliyet göstermiş. 80’lerde ise sinema haline getirilmiş. O dönemde, ergenliğe giriş filmlerimin birkaçını burada seyretmişliğim var!

Tekrar hayat mı veriyorsun buraya?

- Ne alakası var canım... Zenginden alıp fakire veriyorum!

‘BABA’SINI ERKEN KAYBETMİŞ ÇOCUKLARDAN BİRİYİM

Niye “Baba Sahne?”

- Ben düşlerini, hayallerini, heyecanlarını ve ömrünü bir fikir, bir hedef, bir misyon uğruna yaşayan insanların çırağıyım. Ve ben, babasını erken kaybetmiş çocuklardan sadece biriyim. Benden çok var. Babasını kaybetmese de öksüz kalıyor insan bu memlekette! Kızan, karışan, sinirlendiren, koruyan, sarılan, özlenen ve manası yokluğunda daha çok anlaşılan kişiyi, yani babayı arıyor hep insan. O yüzden “Baba Sahne”! Ama baba deyince, zannetme ki ille de erkek... Bize daha nice Afife Jale, Macide Tanır, Yıldız Kenter, Suna Pekuysal, Nisa Serezli, Adile Naşit, Gülriz Sururi, Gönül Ülkü lazım. Bir erk ya da cinsiyet meselesi değil, gönül meselesi. Bir aktörü, öksüz bırakmayacak tek şey sahnesi...

BİR SANATÇIYA PARANIN FAZLASI İYİ GELMEZ!

Yani hayatımızdan sanatı çekip alırsak, yetim mi kalırız?

- Kalmadık mı? Hayattan sanatı al, geriye ne kalır? Bizim camiamızda, kaç kişinin işsiz kaldığını mutlaka takip ediyorsundur. İşin yoksa öksüz, paran yoksa yetimsin. Ama gerçek sanatçının para umurunda değildir, öyle olsa tiyatro yerine otel açmaya çalışırdım. Zaten bir sanatçıya paranın fazlası da iyi gelmez...

Yazının devamı...

‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi

26 Mart 2017

Ağladım da...
Haluk Levent’in ‘İzmir Marşı’ klibinden söz ediyorum.
Ortalığı ayağa kaldıran, milyonların izlediği klip.
O marş, yani İzmir Marşı, bir ‘anahtar’ gibi...
Birdenbire, Kurtuluş Savaşı’nın kapısını açıveriyor insana...
O müthiş süreç, insanın gözünde canlanıveriyor.
Bugün özgür yaşıyorsak, o olağanüstü mücadele sayesinde olduğunu bir kere daha kavrıyoruz.
Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını saygıyla,
minnetle anıyoruz.
Haluk Levent’e son günlerin en çok konuşulan klibini sordum...


Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

İzmir Marşı klibiyle kalpleri fethettin. İzlenme rekorları kırdın, kırıyorsun... 

- Teşekkür ederim. Beğenilmesi hoşuma gidiyor, ben de severek yaptım çünkü. Kalpten...

 Bu klibin öyküsü ne?

- Marşın içindeki şiir, 20 senedir konserlerimde okuduğum şiir. Biraz daha uzundur. Yöresel bütün renkleri barındırır içinde. “Kürt Ahmet’ten, Laz Ayhan’dan, Boşnak Cemil’den selam olsun...” der. Ben hep Çanakkale Türküsü içinde okuyordum, bu sefer İzmir Marşı içinde okumak istedim...

 Özel bir sebebi var mı?

- Valla içimden geldi. Bir de çok sevdiğim bir marş İzmir Marşı. Yine konserlerime gelenler bilir, eskiden beri söylerim. Son dönemlerde, çok acı ki neredeyse sesi kısılan bir marş oldu, bu da benim sinirime dokunuyordu. Neden sesi kısılıyor? “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” dendiği için mi? Tabii ki böyle diyeceğiz. Bu ülkenin kurucusu o! Ama işler öyle bir hale geldi ki, neredeyse Mustafa Kemal’in adından bile rahatsız olunuyor. E bu da çok üzücü. Ben de kendi kendime, “Daha önce Çanakkale Türküsü’nün içine koyduğun şiiri, İzmir Marşı’nın içine koy, bi de güzel orkestra toparla!” dedim. Çok içimden gelerek, çok heyecan duyarak yaptım...

 Yani bu tamamen senin aklına gelen bir şey. Sipariş filan değil...

- Tabii ki değil. Ne sipariş ne sponsor ne firma. Tek başımayım. Parasını da tek başıma karşıladım. Yönetmen arkadaşım Kemal Başbuğ’la görüştüm. O da heyecanlandı. Normalin üçte biri ücret aldı. Bir de orada 55 kişilik orkestra var, onlar da almaları gereken paradan çok daha azını aldılar. Herkesin ortak emeği yani, herkes kalbini koydu. Zaten izleyince o enerji geçiyor insana...

Orkestra, beni bu ülkenin geleceği için umutlandırdı

 Evet, orkestra da çok iyi, onlar kim?

- Opera ve senfonide çalan genç arkadaşlarımız. Ücretli çalışan sanatçılar ama bu klip için masrafına geldiler. Başka yerlere gittikleri fiyatları biliyoruz, verdiğimiz para onun yanından geçmez. Sağ olsunlar, bizimle saatlerce ve gönülden çalıştılar. Baştan açık açık söyledik, “Kusura bakmayın, gerçek ücretinizi ödeyemeyeceğiz, çok az verebileceğiz, gelmeyebilirsiniz” diye. Hepsi, “Daha neler, seve seve geleceğiz!” dediler. Bu da beni bu ülkenin geleceği için umutlandırdı...

 Nerede çektiniz?

- Haa işte orada bir sorun oldu. Bu klibi, Ataşehir’deki Zübeyde Hanım Hizmetiçi Eğitim Enstitüsü’nde çekmek istedik. Eskiden öğretmen eviymiş. Parasıyla kiralayacaktık tabii. Ama Türkiye öyle bir yer oldu ki, Mustafa Kemal klibi çekmek istiyorsan, herkes bir duruyor. Onlar da durdu. Maalesef e-mail’imize yanıt bile alamadık. Bunu da çok acı buluyorum. Tekrar ediyorum, bu ülkenin kurucusundan söz ediyoruz. Tabii ki kendilerini savunacaklardır, “Mail sayfamız yenilenmişti, o arada yollamışsınız, görmedik” filan falan. Ama olan şu: Son güne kadar yanıt gelmeyince, Bakırköy Belediye Başkanı’ndan rica ettik, bizi kırmadı, Leyla Gencer Opera Salonu’nu verdi.

Muhalifliğimden değil, sevdiğim için okuyorum

 Demek ki gerçekten Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir şey yapmak zor.

- Evet yapamıyorsun. Beni en fazla kahreden de bu! Klibi çekeceğimi söylediğimde 100 kişinin 99’u, endişeli bir ifadeyle yüzüme baktı ve “Emin misin?” diye sordu. “Senin geçmişten gelen sıkıntıların var, mahkemelerin var. Şimdi işlerin de iyi gidiyor, bir sürü yurtdışı konseri yapıyorsun, niye başına bela alıyorsun, yapma, etme, karışma” dediler. “Yahu!” dedim, “Siz deli misiniz! Bunun bir tık sonrası, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu ülkede artık yargılanacak hale gelmesi ve onun torunlarının da vatan haini ilan edilmesi! Böyle bir durumda, ben yanacaksam yanmam lazım...” Bu arada İzmir Marşı’nı da muhalifliğimden değil, sevdiğim için okuyorum. Şiire gelince, dediğim gibi 20 küsur yıl önce yazdığım şiir...

 Peki klip çekildi... Sonuçtan sen de memnun musun?

- Evet. İzlerken tüylerim diken diken oldu. O yıllarda cepheye silah götüren anneleri, kadınları görüp etkilenmemek mümkün mü? Nice insan ölmüş bu topraklar uğruna. Hepimizin atası, dedesi, ninesi ölmüş... Ben şunu söylemeye çalıştım: Son dönemlerde öyle bir ayrışma noktasına gelindi ki, eğer ‘hayır’ çıkarsa, PKK’yla aynı yöndesiniz, FETÖ’yle aynı yöndesiniz deniyor... Olacak şey mi bu? Biz hepimiz biriz. Biz hepimiz Atatürk ve silah arkadaşlarının torunlarıyız. İster ‘evet’ dersin, ister ‘hayır’. Suçlamak, neredeyse vatan hainliğiyle bir tutmak niye? Hepimiz şehit çocuklarıyız. Ben belki kendimi felsefi olarak sosyalist diye tanımlayabilirim ama o önemli değil. Benim dedem ve dedemin kardeşleri de şehit olmuş. Dedem savaşmış. Bizler bu ülkenin kurucu değerlerini yok sayamayız...

Dedem savaştan geldiğinde 29 yaşındaymış

 Yani sen ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye bir vurgu yapmıyorsun...

- Kesinlikle yapmıyorum! Bu bir ‘hayır’ klibi değil! Bu, hem ‘evet’çilerin hem ‘hayır’cıların, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkesin klibi. Türkiye’nin yüzde 47’si ‘evet’ dese bile, ben o yüzde 47’nin Mustafa Kemal düşmanı olduğuna inanmam, inanamam.

 Dedene ithaf etmişsin... Dedenin bir hikâyesi var mı?

- Yıl 1914. Dedem henüz 14 yaşında. Askere alınıyor. Ben Genelkurmay’a kadar gittim, Milli Savunma Bakanlığı’nın arşivlerine kadar araştırdım. Dedem önce Yemen’de savaşmış. Orada esir düşmüş, Suudi Arabistan çöllerinde bayağı bir bekletilmiş. Sonra kurtulmuş. Derken Kurtuluş Savaşı olmuş, orada da savaşmış. Bir kardeşi Çanakkale’de savaşmış. Ahmet Gani ismindeki kardeşi, gözünün önünde top mermisiyle parçalanarak şehit olmuş. Bir diğer kardeşi Yunus, vücuduna isabet eden mermiyle 40 yıl boyunca yaşamış. Dedem savaştan 29 yaşında geliyor. İkinci evliliğini yapıyor. Çünkü ilk karısı ölmüş. 63 yaşında o da vefat ediyor. Ama bu 30 küsur yıl içinde 8 çocuk yapıyor. Ne yazık hiç tanıma fırsatı bulamadım, ben doğduğumda ölmüştü...

Biz feci ötekileştirildik, bunun son bulması lazım

 Peki bu klibi yaptın... Hiç olumsuz şeyler düşünmedin mi?

- Düşündüm. Ben bunları söylemenin sakıncalı olduğunu biliyorum. Önemli değil, sakıncalı olsun. İşlerim mi durur? Dursun. Sıkıntılar da yaşanabilir. En fazla ne olacak? Hakkımda soruşturma mı açılacak? Başka bir olay bahane edilip içeri mi alınacağım? İçeri atılırım ya da iş yapamaz hale gelirim, yıpratılırım... Olabilir. Yeter ki bu şarkı, binlerce kez, milyonlarca kez dinlensin. Benim dedemler, orada paramparça olmuşlar. Onlar dünyanın kahrını çekmişken, bu kadar eziyet görmüşken, ben içeri girmişim, yıpranmışım, iş kaybetmişim çok mu? Yemin ederim umurumda değil...

 Nasıl tepkiler aldın?

- Güzel tepkiler aldım. AKP’ye oy ve gönül vermiş insanlar da izledi. Mutlu oldum o yüzden. Biz feci ötekileştirildik. Bunun artık son bulması gerekiyor. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye’deki muhafazakâr kesime sanki karşıymış gibi gösterilmesi beni üzüyor. Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarına bakın. Sütçü İmam’dan, Makbule Ana’dan bahsediliyor. Beş vakit namaz kılan insanlar. Biz onların torunlarıyız. Kimi AKP’ye oy veriyor, kimi CHP’ye, kimi Saadet Partisi’ni tutuyor, kimi HDP’yi, kimi de MHP’li. Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir ama hepimiz bu Cumhuriyet altında demokrasi sınırları içinde, özgürce yaşayabiliriz, yaşayabilmeliyiz... Bunu savunamıyorsam, susuyorsam, zaten tarihe gömüleceğim demektir!

ÇOCUKKEN SAKIP AĞA’NIN TAKLİDİNİ YAPIYORDUM

İlkokulu ve ortaokulu Adana’da Sakıp Sabancı Ortaokulu’nda okudum. Rahmetlinin de en popüler olduğu yıllardı. Sürekli televizyonlara çıkıyordu, zaten tek kanal vardı. Ben de hep onun taklidini yapıyordum.

Bir gün Adana’da Sabancı Kültür Merkezi’nde rahmetliyi gördüm. Bizi okul olarak kütüphaneye götürmüşlerdi. Birkaç işadamıyla beraber, orda ayakta duruyordu. Arkadan geldim, elini tuttum. Küçüğüm ama... Dedim ki, “Ben senin taklidini yapıyorum!” Güldü, “Yap bakalım!” dedi. Çok hoşuna gitti, kahkaha attı. “Ben” dedim, “büyüyeceğim, seninle kebap yiyeceğim!” Dedi ki, “E sen zaten büyümüşsün gardaş! Ne zaman istersen yeriz...” Sonra beni öptü, gönderdi.

Yıllar geçti, ünlü bir tiyatrocunun cenaze töreninde, ben çıplak sesle türkü söyledim. Baktım karşımda Sakıp Sabancı. Beni ayakta alkışladı. Ama bilmiyor tabii o çocuk olduğumu. Nereden bilecek.

İki hafta geçti, ben ‘Kedi Köprüsü’ diye bir kitap yazmıştım. Denemeler. Ortaköy’de bir yerde imza günüm var, baktım sırada Sakıp Sabancı! Oradan geçiyormuş, Haluk Levent yazısını görünce, “Durun!” demiş, “O gün türküsünü dinlediğim hemşerimin imza günü, ben içeri gireceğim!” Bana büyük mutluluk yaşattı. Allah rahmet eylesin. O gün ona çocukken karşılaştığımızı ve bana nasıl iyi davrandığını anlattım. Güldü. O vefat ettikten sonra ben, hani akrostiş denir ya, başharfleriyle aşağı doğru şiir yazılır, “Sakıp Ağa Yemek Yiyecektik” cümlesini içeren bir akrostiş yazdım. O şiirin bir şarkısı da vardır, hâlâ durur...

TEKRAR GÜNDEME GELMEK İÇİN YAPMADIM

Son albümlerin, ‘Yollarda’ gibi, ‘Arkadaş’ gibi dağıtmadı ortalığı... Sence neden? Buna üzülüyor musun?

- YouTube’dan izlediğim kadarıyla sayıları diğer albümlerden çok farklı değil ama her albüm başarılı olacak diye bir şey de yok. Metallica’nın da, Michael Jackson’ın da çok tutmamış albümleri vardı. Doğal. İnsanız, her zaman her şey iyi gitmeyebilir. Ben de öyle dönemler yaşadım. Albümlerdeki satışlar azalsa da konserlerimdeki satış azalmadı. Hiçbir zaman. Son dönemde sosyal medyada “Haluk Levent, İzmir Marşı’yla tekrar gündeme geldi” diye yazılar okudum. Üzüldüm. Yahu kardeşim ben daha üç ay önce Berlin’de 1100 bilet sattım. Gecenin 12’sinde, dışarıda 350 kişi içeri girmeye çalışıyordu. Yıllardır benim konserlerim tıklım tıklım dolar. Bunların hepsi de İzmir Marşı’ndan önceydi...

MAĞDUR EDEBİYATINA GEREK YOK BORÇLARIN HEPSİ BENİM SUÇUM

Başın bir dönem bir türlü borçtan, tefecilerden, polislerden ve gözaltına alınmaktan kurtulamadı. Nedir o hikâye?

- Sana mağdur edebiyatı yapmayacağım kardeş! Hepsi benim suçum. Kendim yaptım. Sıkıntıları kendim yarattım. Çok serserice davrandım. Ben aslında o anayasa kitabının fırlatıldığı dönemdeki devalüasyonda battım. Zannettim ki kurtulurum, muhasebeci tutmadım, avukat tutmadım. O çeki oradan aldım, buraya verdim, bu çeki buradan aldım, oraya verdim. Sonu da felaket oldu tabii! Kimsenin suçu yok. Hepsi benim şapşallığım. Tefeciden para aldım, onu da ödeyemedim. Bu işte polisin de suçu yok. Evet beni aldılar. Çünkü kanun öyle emrediyor. Bir tek içim şuna yanıyor, bazı gazeteler işi çarpıttı. Ben dolandırıcılık yapmadım, kimseyi kandırmadım, sadece borcumu ödeyemedim. Herkesin başına gelebilir, benim de geldi... Borçları, 7 katı faiziyle ödedim, hâlâ ödüyorum. Benim hatam, özür diliyorum. Dinleyicilerimden, kitlemden, bu haberlerle meşgul ettiğim herkesten...

 Şu an durum ne?

- Yüzde 80’ini ödedim. Kalan bölümünü de taksitlere bağladım. Kısmen rahatladım.

BİRBİRİMİZE TAHAMMÜL EDEREK BÜYÜYECEĞİZ

Sen sadece Anadolu Rock’ın bu ülkedeki en önemli isimlerden biri değil, duruşun ve sosyal olaylara tavrınla da öne çıkmış birisin... 1999 depreminde gittin çadır kurdun, insanlara yardım ettin... Hasta çocuklar için konserler verdin... Gençler uyuşturucu, bonzai kullanmasın diye farkındalık kampanyaları yaptın... Akkuyu Nükleer Santralı protestolarına katıldın... Bu klip de, bu duruşun devamı mı?

- Bu klibin bir hafta öncesinde ben Suruç’ta IŞİD tarafından bombalanan gençlerden Güneş Erzurumlu’nun yararına Frankfurt’ta bir konser verdim. Dışarıdan bakıldığında, nasıl konser verir denebilir? Ben sosyalistim. Onların çizgisi, benim düşüncemle aynı mı? Değil. Ama o kız, yaşam savaşı veren pırıl pırıl bir kız. Tabii ki konser vereceğim onun yararına, iyileşsin diye. Ondan iki hafta önce ise Zürih’te İsmail Korkmaz Vakfı yararına, çocuklar okutulsun diye bir konser verdim. Oraya da Ali İsmail Korkmaz’ın annesi geldi, sarıldık. Ben bir şey yaparken, “Aman bu benim fikrime yakındır, uzaktır!” diye bakmıyorum. Ben insanım ya... Ondan iki hafta önce de Berlin’de AKUT yararına konser verdim. Ha onlarla aynı siyasi fikirde miyim? Yine hayır. Ama yarın deprem olduğunda biliyorum ki, AKUT koşacak yardımımıza. AKUT, Güneş ya da Ali İsmail, hepsi bizim değerlerimiz. Ben bu ülkeyi, ülkücüsüyle de seviyorum, sosyalistiyle de seviyorum, ulusalcısıyla da seviyorum, dindarıyla da seviyorum. Bu ülke böyle büyüyecek zaten. Biz, birbirimize tahammül ederek büyüyeceğiz...

Ne güzel söyledin! Zaten bir Adanalının başka türlü davranması mümkün değil, di mi?

- Tüm bunları Adanalılığa bağlamak şovenlik olacak ama doğru... Adanalı olmanın getirdiği şeylerden biri budur. “Hele gelin gardaş!” dedi mi bitti...

Durmamak, üç maymunu oynamamak lazım!

Sen mazlumun yanında bir sosyal demokrat olduğunu söylüyorsun... Aynı zamanda özgürlüklerden yana cumhuriyet savunucususun, “Çokkültürlü bir toplumda herkes kendini ifade edebilmeli!” diyorsun... Peki bu söylediklerin günümüz Türkiye’sini yansıtıyor mu?

- Tabii ki yansıtmıyor. Yansıtmayabilir de. Önemli olan herkesin şu dönemde bir şeyler yapması. Durmamak, üç maymunu oynamamak, zordayken bir şeyler yapmak lazım. Birimiz yanıyorsa, biz de yanmalıyız çünkü bizi bu noktaya getiren insanların tamamı yandı!

DOKUZ KARDEŞİZ BİZ, BEN SEKİZ NUMARAYIM

Müzik maceran ne zaman başladı?

- Kendimi bildim bileli, şarkı söylerim, şiir okurum. Müzik hep tutkum oldu fakat mesleğim olacağını bilmiyordum. Üniversiteden sonra bilgisayar programcısı oldum. Müzik hobi olarak devam ediyordu ki, bir gün sahnede buldum kendimi, bir anda elime gitar verdiler. Şarkı söyledim ve çok alkış aldı. Sonra da gerisi geldi. İstanbul’daki barlarda çıkmaya başladım, albümler yaptım. Konserler derken, 20 yıl oldu... Hâlâ devam...

Sen Adana’da fiilen kaç yıl yaşadın?

- 23 yaşıma kadar...

Nasıl bir çocukluk?

- Ooooo! Büyüdükçe özlemini duyduğum bir çocukluk. Dokuz kardeşiz biz, ben sekiz numarayım. E bu kadar kalabalık olunca eğlenceli oluyor. Zorluklar içinde geçti çocukluğum ama yaşım ilerledikçe, daha çok geriye gitmek istediğim bir hayat. Büyüdükçe yalnızlaşıyoruz çünkü. Ben de geriye dönüp, tekrar o sıcaklığı hissetmek, bütün kardeşlerime sarılmak istiyorum.

Hızlı yemeyi öğreniyorsun yavaş yersen kalmıyor!

Dokuz kardeş nasıl oluyordu bir evin içinde?

- Güzel oluyordu. Gırgır şamata. Bir de hızlı yemek yemeği öğreniyorsun! E yavaş yersen kalmıyor çünkü...

 Aranızda senden başka öne çıkan biri oldu mu?

- Ali ve Nural şu an İngiltere’de. 20 küsur yıldır Londra’da yaşıyorlar. Bir diğer kardeşim Berkant, Türkiye’nin en önemli organizatörlerinden biri oldu. Konserler, vs. düzenliyor. Diğerleri ise benden çok büyüklerdi. Ben 1967 doğumluyum. Onlar 1965, 1963 diye gidiyor. Neredeyse artık torun sahibi olacaklar. Hatta ikisi oldu. Adana’da yaşıyorlar. Ara ara bir araya geliyoruz, hep birlikte çok güzeliz.

HEP MAZLUMUN YANINDAYDIM

İfade özgürlüğüne takıksın sen...

- Hem de nasıl. Biliyorsun, 1997’de Recep Tayyip Erdoğan, belediye başkanı olarak Siirt’te bir şiir okudu. O şiir yüzünden hapse girdi. Aynı dönemde Eşber Yağmurdereli de bir konuşma yaptı, o da içeri atıldı. Ben de konserlerimde şarkı söylerken, “Şu anda içeride bulunan Tayyip Erdoğan ve Eşber Yağmurdereli için gelsin!” diyordum. Neden? Ben onların fikirlerini paylaşmıyorum. Biri komünist, diğeri dindar. Fakat fikirlerini bu ülkede özgürce söyledikleri için içeri atılmalarını doğru bulmuyorum. Ve daha sonra Cumhurbaşkanımızla Ankara’da karşılaştığımızda, rahmetli Erol Olçok aracılığıyla teşekkürlerini iletti bana.

Peki şimdi ne düşünüyorsun?

Diyorum ki Cumhurbaşkanımız yarın iktidardan düştüğünde, hukuk çerçevesi dışında ona bir şey yapılacağı zaman da, ben şarkılarımla yine onun yanında olacağım. İstiyorum ki, bu ülkede hepimiz kendimizi özgürce ifade edebilelim, rahatlıkla konuşabilelim. İnsanlar düşündükleri, yazdıkları şeyler yüzünden içeri girmesinler.

Aynı fikirde olmam gerekmiyor

Sen 28 Şubat’ta başörtülü kızları da desteklemiştin değil mi?

- Evet. Onlarla da aynı fikirleri taşımıyorum. Beş vakit namaz da kılmıyorum. Ama ortada bir haksızlık vardı, “Buna bir çözüm bulunmalı, eğitim almak isteyen insanların başı kapalı diye bu hakkı onların elinden alamazsınız!” dedim. Benim durumum açık: Ben hep mazlumun yanındayım ama yanında olmam, onunla aynı fikirleri paylaştığım anlamına gelmiyor.

 

ADANA KENDİ BAŞINA BİR CUMHURİYETTİR

Sen diyorsun ki, Adana, bütün Türkiye’de başka bir kültürü temsil eder… Ne demek bu?

-Şu demek, Adana’da enteresan hava vardır. Adana Belediye başkanı MHP’li mesela, ben Haluk Levent olarak hiçbir yerde bir MHP’li belediyeyle daha önce çalışmamışken, Adana Belediye Başkanı’nın MHP’li oluşu mesela beni ilgilendirmez. Adana, siyaset üstü bir yer, orada siyaset işlemez, orada hepimiz Adanalıyız. “Abim nasılsın?” dersin. Bu kadar. Çok az yerde gördüğüm bir özgürlük, hoşgörülülük vardır. Çocukluğumda hatırladığım Adana da öyledir mesela, Kürtmüş, Arapmış, Aleviymiş, ben duymadım, herkes kucaklaşır. İşte yüzden hep “Adana, kendi başına bir cumhuriyettir!” derim. Biri, “Hele gel gardaş!” dedi mi, bitti…

Senin en has Adanalı özelliklerin neler?

-Herhalde boğazım! O tatları aldıktan sonra, kebabıydı, şalgamıydı, bici bicisiydi, vazgeçemiyorsun. Bir de Adana’da sokak samimiyet vardır. Ben onu başka yerlerde de yaşatmaya çalışıyorum. Bir de Adanalı gibi konuşurum ben. “Ya işte k’ları öyle söyleme!” derler. Niye kardeşim Adanalıyım ben, böyle konuşuyorum, kendimden farklı bir adam olmaya çalışmıyorum ben, neysem oyum.

 

Yazının devamı...

Yooo, tersim pistir!

25 Mart 2017

Şu anda da ‘Çoban Yıldız’ında oynuyor. Henüz 28 yaşında. Küçük yani. Ama bir taraftan büyük. Olgun. Ne söylediğinin farkında. Ve ne yaptığını biliyor. Rüzgârda savrulmuyor. Belki de küçük yaşta büyük acılar yaşadığı içindir. 9 yaşında annesini trafik kazasında kaybediyor. O dönem 7 yaşında olan kız kardeşi, hayattaki en yakını. Hem kardeşi hem arkadaşı. Sadece kendi geleceğiyle değil, onun geleceğiyle de ilgileniyor. Ben çok sevdim. Evet,  çok yakışıklı. Ötesi de var, adam gibi adam. Yolu açık olsun…


Anne Rum kökenli, baba Karadenizli… Sen nasıl bir karışımsın?

- Bilmiyorum ama halimden çok memnunum! Kendimi İzmirli olarak tanımlıyorum. İzmir’i ve İzmir insanını çok seviyorum. Anne tarafım Rodoslu, baba tarafım da Trabzonlu. İzmir’de tanışıyorlar, âşık oluyorlar ve evleniyorlar. Fonda hep İzmir var…

Rodos’a hiç gittin mi?

- Yok hayır. Hep çağırıyorlar oradaki akrabalar. Anne tarafından kuzenler filan var. Benim hikâyemde acı olan, annemi çok erken kaybettim...

Öyle mi? Çok üzüldüm. Hastalık mı, neden?

- Trafik kazası. 1997 yılıydı. Ben 9 yaşındaydım, kardeşim 7, annemiz vefat etti.

Siz kiminle büyüdünüz?

- Babam, anneannem ve dayımla…

Rumca biliyor musun?

- Çocukken biliyordum, biz anlamayalım diye anneannem, annem ve dayım önümüzde Rumca kavga ederdi! O zaman biraz öğrenmiştim. Ama işte annem vefat edince unuttum.

İzmir senin için ne ifade ediyor?

- İzmir bence anadır. Ben mesela yıllardır İstanbul’da yaşıyorum, seviyorum da İstanbul’u ama İzmir başka, iki günlüğüne bile gitsem, bir şekilde sıfırlanıyorum. Havasından mı, suyunda mı, doğduğum, büyüdüğüm yer olduğu için mi ya da İzmir gerçekten farklı olduğu için mi bilmiyorum ama hep memleketime gelince “Oh!” diyorum. Benim için hakikaten anne karnına dönmek gibi bir şey. Daha açık kafalı insanların diyarı orası. Önyargısız, özgüvenli, güzel enerjili...

Çocukluğuna dair neler söylemek istersin?

- Annemin kaybı büyük travma tabii! Hiperaktivite teşhisi konmuş bana. İlaç tedavisi de görmüşüm. Çocuk dediğin biraz yaramaz olmalı di mi, ben sağlam yaramazmışım! Bir dakika bile yerinde durmayan, duramayan, aşırı hareketli, sürekli bir şeyleri kırıp döken sakar bir çocuk. Sokaktan da eve yara bere içinde dönerdim. Bayağı sokak çocuğuydum. Ama süper faydasını gördüm hiperaktivitenin…

Nasıl yani?

- Hiperaktivite aynı zamanda maymun iştahlılığı da beraberinde getiriyor. Her şeyi deniyorsun. Bu da iyi bir şey. Oradan kalan bir müzik yeteneği var mesela bende. Gitar denedim, piyano denedim, keman denedim. En son davulda karar kıldım, “Bana göre olan bu!” dedim. O arada hepsinden bir şey öğrenmiş oldum tabii. Sonra pek çok spor yaptım, okulda futbol, basketbol, hentbol denedim. Derken dövüşe merak saldım. O, hep devam etti hayatımda. Tüm bunların temeline de baktığın zaman ne yapacağını, neye kanalize edeceğini bilemediğin bir enerjin var, seni bir şekilde her şeye itiyor ve sen her şeyden biraz alıyorsun. Deneye deneye de, gerçekten yapmak istediğin şeyi buluyorsun…

İTÜ’de gemi makineleri mühendisliği okumuşsun…

- Evet, başladım İTÜ’ye ama sonra tüydüm. Çok düşünülerek verilmiş bir karar değildi. Bir sene okuduktan sonra, anladım ki 6 ay denize açıl, hep denizde ol, bana göre değil. Bir de İTÜ’nün Tuzla’daki kantininin içine girdiğinizde sıra sıra genç insanların fotoğrafları vardı. Güzel, hayat dolu gençler. Altlarında da küçücük yazılar. Merak ettim gittim baktım, hepsi ölmüş, seferde ölmüş. Bana göre olmadığını anladım. Denizi de ölecek kadar sevmediğimi anladım…

Peki İTÜ’den ayrıldıktan sonra…

- İzmir’e döndüm, babamın işlerine yardımcı olmaya başladım. Ege Üniversitesi İşletme’yi kazandım. İkinci sınıftayken, Erasmus programıyla bir sene Portekiz’de üniversitede okudum. Kendimi aradığım bir dönemdi. İyi geldi orası bana. Geri döndüğümde oyuncu olmaya karar verdim…

İyi de o kararı nasıl verdin?

- Dediğim gibi kendimi aradığım, “Ben kimim? N’apıyorum? Ne istiyorum hayattan?”ı sorguladığım bir dönemdi. Kişisel gelişim semineri gibi bir şeye katıldım. Orada birkaç egzersiz yaptırdılar. “Bu egzersizler oyunculukta da kullanılıyor” gibi bir laf ettiler. Hoşuma gitti. Kendimi ifade edebildiğimi gördüm. Ve bir şekilde oyunculuğa merak sardım. Denedim, ççok sevdim. Fark ettim ki, oyunculukta empati kurabilme yeteneğinizi geliştiriyorsunuz, ‘öteki’ olabiliyorsunuz. Şu anda dünyada eksik olan bence bu. Biz artık birbirimizle empati kuramıyoruz. Oyunculuk bunu sağladığı için, daha vicdanlı, daha adaletli bir insan olmaya teşvik ediyor beni. Kendimi tanımama, içimdeki kapıları, pencereleri açmama sebep oldu.

“Olacağım” deyince, insan oyuncu olabiliyor mu?

- Başkalarını bilemem. Ben baktım oyunculuğu seviyorum, eğitimini almaya karar verdim. İzmir’de Müjdat Gezen Sanat Merkezi açılmıştı. Orada başladım. Sonra İstanbul’da özel derslerle devam ettim, Craft oyunculuk atölyesine gittim. Bahar Kerimoğlu’ndan ders aldım. Gamze Süner Atay’dan alıyorum şu an. Bir dönem İpek Bilgin ve Laçin Ceylan’dan da aldım. Her hocanın farklı bir tarzı ve metodu var. Öğrenmenin sonu yok.

OYUNCULUK BİR ŞEY GÖSTERMEK DEĞİL, SAKLAMAK 

Sence iyi bir oyuncu musun?

- Bunu ben değerlendiremem. Ama elimden geleni yapıyorum. Oyunculuk uçsuz bucaksız bir şey. O sahnenin, o rolün durumuna pek çok farklı açıdan bakıp, pek çok farklı şekilde oynayabilirsin. Tek şey, hangisini seçiyorsan, onu en organik şekilde yapman gerekiyor. Oyunculuk da bu yüzden zor…

‘Organik’ ne demek?

- Gerçek yani. Pozlanmadan. Şu: “Bu duyguyu yaşayan insan ne hale bürünür” diye düşünmemek, hakikaten o olmak, içeriden bir şeyler yaratmak. Sonuçta oyunculuk, bir şeyi göstermek değil, bir şeyi saklamak aslında…

Nasıl yani?

- Biz seyirciye bir şey göstermek istiyoruz ama karşımızdaki oyuncuya da çok fazla bir şey belli edemeyiz. Tamam sen insan olarak içinde bir şey yaşıyorsun ama normal hayatta, her zaman bir maskemiz var. Yani içeride olan şeyi aslında saklıyoruz. Var olan şeyi seyirci zaten görür. Ama gözüne sokmaman gerekmiyor. Sen hisset, izleyici de hisseder ama göstermez…

Role nasıl giriyorsun?

- Çalışıyorum. Pek çok metot var. Tek bir metoda bağlı değilim.

Senaryo geliyor, n’apıyorsun?

- Okuyorum, okuyorum, sonra tekrar okuyorum ve kendimi role bırakıyorum. Gerçekten bıraktıysan, içeride bir şeyler oluşuyor. Sadece o geleni kabul etmem gerekiyor ilk etapta. Sonra role iyice empati yapmam gerekiyor. Empatiden sonra da artık var olan hamuru şekillendirmek kalıyor geriye…

YAKIŞIKLI OLMAK BİR TIK DEZAVANTAJ

Bu kadar yakışıklı olmak bir erkek için ne ifade ediyor? Şunu demek istiyorum: Kadınlar güzel olur ya, sen de bir de erkek güzeli gibisin. Dudakların, kaşın, yüz hatların… Hiç sinirin bozulduğu olmuyor mu?

- Bir tık oluyor aslında! Ayna karşısında zaman geçiren bir adam değilim. Kendime bakıp, “Vay be ne kadar güzelim!” demiyorum. İnsanlar dediğinde de bir tık utanıyorum, hatta bazen geriliyorum. Çünkü dış görünüş, senin sadece ilk anda fark edilmeni sağlar. Ama sonrasında, fark edilmeye değer bir şey olmadığının anlaşılması da an meselesidir! O yüzden bir tık da handikap oluyor…

‘Arzu nesnesi’ gibi hissettiğin oluyor mu kendini?

- Yok canım. Hiç o açıdan bakmıyorum…

Kalın dudakların ve gamzelerin başa bela oldu mu?

- Zaten bu yeni dizi için yönetmenimiz Gül Oğuz’la konuşurken “Bu façayı bozalım biraz” dedik ve saçı kestik, kaşa bir şey yaptık. O güzellik görüntüsünü bir tık bozduk yani…

Fiziğinin oyunculuğunun önüne geçtiği oluyor mu?

- Dolaylı olarak şuradan geçiyor. Casting denen bir kurum ve otomatik olarak sana biçilen bir rol skalası var. Orada da fiziğini hesaba katıyorlar. Bense içimden, bir oyuncu olarak şöyle bağırıyorum, “Hayır, ben bunları da yapabilirim. Daha fazlası var bende! Daha ters köşe rollerde üstlenebilirim…”

Ama seni hep güzel adam olarak mı oynatmak istiyorlar?

- Hayır ama orası bir güvenli bölge onlar için! Neyse ki bu son projeyle kendimi bozma fırsatı buldum. Bütün oyuncular gibi derdim “Bakın daha da fazlası var bende!” diyebilmek…

Uzun saçlarından dolayı Engin Akyürek’le karıştırılıyordun değil mi?

- Evet öyle bir şey vardı sosyal medyada…

Saçını kestirirken, “Ulan ben bu kadar seksi ve karizmatik adamım, şimdi gitti saçlar…” dedin mi?

- Yooo. İkisi de uyar bana!

 KARDEŞİM 7 BEN 9’DUM ANNEMİZİ KAYBETTİK

Hayatta en çok kiminle yakınsın?

- Kız kardeşimle. Biz onunla farklı bir dayanışma içinde büyüdük. Hem abi kardeş hem arkadaşız. Benden iki yaş küçük. Bir de annemiz ölünce, ben dokuz, o yediydi, birbirimize sığındık.

Anneni ne kadar hatırlıyorsun?

- Çok kopuk kopuk hatırlıyorum. Ama hatırladığım şeyler, özellikle oyunculuğumda bana çok yardımcı oluyor.

Nasıl yani?

- E çok büyük bir travma! Yaşadığın tüm acılar, aslında yaşadığın her duygu sana oyunculukta katkı sağlıyor.

EL KADAR BEBEĞE ŞÜKRÜ İSMİ KONUR MU BABA?

Senin gibi modern genç bir adamın adının Berk, Can gibi bir şey olması gerekiyor, niye Şükrü? Ne iş?

- (Gülüyor) Şükrü, dedemin adı çünkü! Benim de bir tweet’im bu konuyla ilgili. “El kadar bebeğe Şükrü diye isim mi konur baba? Ne yaptın sen! Dağ diktin önüme!” diye yazdım. Ama espri olsun diye. Ben ismimle barışığım, hiç takılmıyorum…

En çok hangi özelliğini seviyorsun?

- Hem sevdiğim hem sevmediğim özelliğim aslında, çok düşünürüm, çok çalışırım. Fazla mükemmeliyetçiyim. Kova burcuyum. Analitik bir kafam var. Bu hem bana artı olarak dönüyor ama bazen de artıları tam göremeyip, eskilere kilitlenebiliyorum.

ÖZGÜVENLİ KADIN SEVİYORUM

Nasıl kadınları beğenirsin? Kadınlarda ne ararsın?

- Kadının aurası, enerjisi önemli benim için. O da kadının özgüveninden kaynaklanıyor. Özgüvenli kadın ne yapacağını bilen, güçlü kadın demek benim için. Beni öyle kadınlar etkiliyor. Bütün enerjileri bedenine sirayet ediyor, insan onu hissediyor. Evet, ben özgüvenli kadın seviyorum. Fiziksel görünüm olarak da sert hatlı kadın. Mesela Gisele’i beğeniyorum. Kız arkadaşım da öyle, sert hatlı…

Deli bir yanın var mı?

- Var tabii ki, ah o deli yanım…

Ama kontrollü, aklı başında bir adam görüyorum ben burada!

- Yooo, tersim pistir.

Yazının devamı...

Anneler vefat edebilir ama ÖLMEZ!

23 Mart 2017

Belki denk gelmişsinizdir bir yerlerde, ben yeni okudum. Bana Ferzan yolladı, Ferzan Özpetek. O da biliyorsunuz bir süre önce annesini kaybetti.

Biraz araştırdım, herkesebilimteknoloji.com’da var bu yazı, geçtiğimiz ağustosta yayınlanmış. Daha geniş kitleler duysun diye, ben de köşeme alıyorum.

Hayat enerjimiz annelerimizden geçiyormuş, hayatta olan (ve olmayan) bütün enerjik annelere selam olsun... Evet, anneler vefat edebilir ama asla ölmez!

MİTOKONDRİSİ BENDE KALDI

ANNEM vefat etti, onu yıkadık, pakladık, demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik. Oğlunun üstüne, eşinin yanına, toprağın içine, sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık.

Bir ömür bitti, annem gitti...

Ama annemin mitokondrisi bende kaldı...

Benim hücremde. Benim her hücremde, annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum, işte orda annemin mitokondrisi var...

Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı...

ENERJİ SANTRALI ANNE

İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı, büyük ve zengindir.

İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir.

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir; babadan değil, anneden gelir. Anne, her çocuğuna enerjisini verir. Enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji, annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.

Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez! Biz farkında olmadan, annelerimizi, gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder...

HAYAT ENERJİSİ ANNEDEN GEÇER

Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.

Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.

Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın, mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.

ELİMDEN SU DAMLASI GİBİ KAYIP GİTTİ

Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.

Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik...

Ben bugün laboratuvarımda mikroskopumun başında annemi düşünüyorum.

15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti...

Annem benim vefat etti ama ölmesi mümkün değil, çünkü mitokondrisi bende kaldı...

(Hande Özdinler) 

Yazının devamı...

Evrim Teorisi'ni reddetmek bilimin temel taşını çekmek demek

22 Mart 2017

- “Evrim Teorisi’ne itiraz” bin yıldır bildiğimiz şey...
- Evet tabii! Akla karşı olmak, ideolojik bir duruş. Dünyada hâlâ dini sebeplerle, evrimin kendi din yorumlarına karşı olduğunu düşünen siyasi iktidarlar var. Bu, onların din yorumuna karşı olabilir ama her din yorumu karşı değil. Mesela Papa, evrimin pekâlâ dini inançla bağdaşır ve kabul edilebilir bir şey olduğunu söyledi. Şu son bir yıl içinde hem de. Ama kökten dinci birtakım Protestan mezhepleri hâlâ karşı...

- Gerekçeleri ne?
- Hep aynı şey: “Bizim inancımızla çelişiyor...”

- Onlar, “Evrim mevrim yok, her şeyi Allah yarattı, bunları konuşmayalım bile” mi diyorlar?
- Evet! Ama inanç bilimle çelişmeyebilir aslında. Ben yine bir yüce varlığa, Yaradan’a inanıyorumdur. O Yaradan’ın, evrenin nasıl işleyeceğiyle ilgili kanunları da yarattığını inanıyorumdur da anbean her şeyi tekrar değiştirip müdahale ettiğini düşünmüyorumdur. O zaman işte fizik, kimya, biyoloji, kısacası bilimde öğrendiğimiz bütün her şey anlam kazanıyor. Yoksa şu oluyor: “Ben tecrübelerimden öğrenmeyeceğim, aklımı kullanmayacağım!” Ama yok, “Benim Tanrı anlayışım bu! Her an, her şeyi yazboz gibi yeniden yapan bir Tanrı’ya inanıyorum” derseniz, o zaman “Gezegenler nasıl hareket ediyor, bir uydunun yörüngesini nasıl hesap ederim”, bunları öğrenmenize gerek yok. Sizin için bilimin varlığına da gerek yok. Evrim de bunun gibi bir şey. İlle de ‘Bilmem Kim Hoca Efendi’nin değerlendirmesine kalırsak, o zaman evet, bilim dine aykırı. Ama sizin din yorumunuz; “İnsanlar, dünyada sadece kendileri için değil, başka insanların mutluluğu için de yaşıyorlar. O yüzden de güzel ahlaklı, güzel insanlar olacaklar” ise, bilimi bizi geliştiren son derece faydalı bir şey olarak görebilirsiniz...

- 2017’de bunları konuşuyor olmamız acı değil mi?
- E acı tabii. Ama işte, insanın tabiatında bu var. Kendi çevrelerinde görmediklerini, analarından, babalarından öğrenmediklerini, tecrübelerine uzak olan şeyleri kafadan reddediyorlar. Evrim dediğiniz şey de mikroskop altında küt diye göremediğimiz bir şey, o zaman da gösteremiyorsunuz. Buradaki önemli mesele, aklını kullanmak yerine, bir lidere, hoca efendiye, kimse artık o insanlar, onlara inanmaları. E tabii kolaycılığı da var bunun, o senin yerine düşünüyor, sen biat ediyorsun!



EVRİMİN TELESKOPU YOK!
- Evrim Teorisi’ni yok etmek, bilimin temel taşını çekmek gibi bir şey mi?
- Aynen öyle. Mikropların evrimini gördüğümüz gibi mikroskop altında da göremiyoruz insanlığın evrimini. Evrimin teleskopu da yok! Bir de etkileri insan hafızasının alamayacağı kadar uzun zamanlarda oluyor. Binlerce, milyonlarca insan nesli sonrasında ufak bir değişiklik gerçekleşiyor. 

- Siz Evrim Teorisi’nin yok sayıldığı bir ülkede profesörlük yapmaktan üzüntü mü duyuyorsunuz?
- Üzüntü duyuyorum. Ama şaşırmıyorum, daha başka şeyler de bekliyorum. Ben, bu toplumun potansiyelini harcıyorlar diye üzülüyorum. Ama kariyerime ülkemde devam ettiğim için üzülmüyorum, iyi ki ülkeme dönmüşüm, iyi ki ülkemde araştırma yapmışım. Ben memleketimi çok seviyorum ama bu memleketteki gençlerin kötü eğitilip harcanmalarını, cahil kalmalarını istemiyorum. En çok buna üzülüyorum. 


BİLİM İNANÇLA NİYE ÇELİŞSİN?
İslamiyette olsun, bütün dinlerde olsun, farklı yorumlar vardır. Daha derin, daha incelikli, daha sofistike yorumlar da vardır. Tasavvuf geleneğinde mesela, bu dünya göründüğü gibi değildir deniyor. Bilim de bunu diyor, “Göründüğü gibi olmadığını bilin ama ne olduğunu anlamak için, siz filancanın söylediğine inanmayın, araştırın, deneyin!” diyor. “Binlerce insan aynı deneyi yapsın, sonuçlarını tartışsın. Bilgi, ancak o zaman kanıtlanmış oluyor!” Bilim böyle diyor. Niye inançla çelişsin ki?

Yazının devamı...

Evrim Teorisi’ni müfredattan çıkarmak akla aykırı!

21 Mart 2017

Bakakalıyoruz.

Daha birini, “N’oluyor?” diye kavramaya çalışırken, yeni bir tsunamiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılması benim için öyle bir şey!!!

Hâlâ ağzım açık, ne olacak şimdi diye duruyorum...

*

Ali Alpar Hoca...

Dünya şahanesi bir bilim adamı.

Bilim Akademisi Başkanı.

Aynı zamanda eski Türk Astronomi Derneği Başkanı. Hayatını bilime adamış biri. Lisans eğitimini ODTÜ’de almış, fizik okumuş, doktorasını Cambridge’te yapmış, uzmanlık alanı nötron yıldızları ve pulsarlar. Boğaziçi’nde, Columbia’da, TÜBITAK’ta, ODTÜ’de ders vermiş. Hep çok sevilen bir profesör olmuş, İki kere öğrencilerin en sevdiği hoca seçilmiş.

Şu anda Sabancı Üniversitesi’nde çok sevilen bir hoca.

Sormak istediklerimi sorabilmek için en uygun kişi. Beşiktaş’taki Bilim Akademisi’nde karşısına dikildim. Sağ olsun kırmadı beni, sorularımı yanıtladı...

Hocam, nedir bu Evrim Teorisi’nin müfredattan çıkarılması olayı?

 Sormayın, üzücü. Bence, daha geniş bir hamlenin bir parçası...

Nasıl yani? Devamı da mı gelecek?...

 Bence gelecek. Aslında meselenin özü bilimsel düşüncenin, eğitimden, ortak değerlerimizden ve kültürümüzden tamamen çıkarılmaya çalışılması. Bu çok çok ciddi bir problem. Eğitimde, bilim açısından 60’lı yılların çok daha gerisine düşüyoruz...

Gerçekten mi?

 Ne yazık ki öyle! Evrim, kamuoyunun dikkatini çeken mihenk taşı, daha gerisi var. Bakın, bilimin aslında çok basit bir tanımı var: Bilim, sağduyu demektir! O sağduyuyu dışlamak, bir şeyi denemeden, insanlığın tecrübelerine bakmadan, körü körüne bir yerde yazanların ya da birilerinin yorumlarının ya da bir hoca efendinin söylediklerinin peşinden gitmektir. Dünyada bunu yapan bütün toplulukların sonu tabii iyi olmuyor. Tecrübeyle, deneyle, sağduyuyla hareket etmek lazım. Evrim Teorisi’ni reddetmek, tüm bunlara sırt çevirmek demek...

Ne zaman yürürlüğe girecek?

 Fiilen girmiş gibi. Müfredat konusundaki bu düzenlemeler aslında Türkiye’de eğitimin yıllardır geriye gitmesinin bir parçası. Ama son 10 yıl içerisinde, bu geriye gidiş çok daha hızlandı. Mesela biz, Bilim Akademisi olarak, şimdiki müfredat konusunda genel bir duyuru yaptık. Kavram olarak sunulan şekliyle ne kadar yanlışlarla dolu olduğunu yazdık, ki üyelerimiz Türkiye’nin en önde gelen bilim insanları, ayrıntılı analiz de yaptılar... Şöyle çarpıcı bir şey çıktı ortaya: Fen liselerine baktığınız zaman -ki Türkiye’nin en iyi öğrencilerinin gittiği liseler bunlar- bu liselerin müfredatını, 1960’ların sonundaki ilk fen liseleriyle karşılaştırdığımızda, biyoloji müfredatı yarı yarıya azalmış. Yarısı atılmış yani! O yarıda da evrim var, kalıtım var...

Nasıl yani? Fen liselerinin müfredatında artık bunlar yok mu?

 Ne yazık ki yok! Siz, bir de düz liselerin halini düşünün. Dünyanın her tarafında insanlar gençlerine ellerinden geldiği kadar iyi eğitim vermek ister. Biz n’apıyoruz? Ezberin daniskasını öğretiyoruz. Dahası, artık büyük bir kavram karmaşası yaşatıyoruz. Biyoloji derslerinde, fizik dersinde, yerli yersiz, milli değerlerimiz ve din ahlak kültürü dersleri okutuyoruz. Bu derslerin içinde okutuyoruz. Bunların birbirinden ayrı şeyler olduğunu bile öğrencilere sunmuyoruz. “Sunmuyoruz” derken, tabii üstüme alınmıyorum. Türkiye’de bu yapılanlara itiraz edenler de var...

Hocam, bunlar kabul edebilir mi?

 Tabii ki değil. Neden değil? Çünkü akla aykırı! Bilim dediğimiz şey, deney ve gözleme tabidir. Bilim, hiçbir şeyin peşinen doğru olduğunu iddia etmez. İdeolojinin ve dinin tersine, bir şeylerin yanlış olabileceğini kabul eder ve kendisini sürekli teste tabi tutar. Dahası dünyanın her tarafında, bağımsız olarak birçok bilim insanı, aynı hipotezin, doğru mu, yanlış mı olduğunu aynı deneylerle, defalarca sınar. Sınadıktan sonra, bu bir “teori” haline gelir... 

Peki bizim günlük hayatta kullandığımız “teori”yle bilimsel anlamdaki “teori” aynı şey mi?

 Hayır! Bilimdeki teori, günlük hayattaki gibi spekülasyona açık bir şey değil. Defalarca deneylerle ve gözlemlerle sınanmış, kanıtlanmış bir şey...  

Evrim Teorisi’nden söz ederken, “Bu da bir teoridir bütün teoriler gibi neticede. Kaldırsak ne olur ki...” lafı doğru bir değerlendirme mi?

 Tabii ki değil. Çok yanlış ve zararlı bir değerlendirme. Bizim Sağlık Bakanlığımız, artık antibiyotikleri eczanelerde reçeteli satıyor. Neden? Çünkü bakteriler ve mikroplar, antibiyotiklere karşı direnç kazandı. Nereden biliyoruz? Kendimizden. Ne demek direnç kazanmak? Bakteri evrim geçirmiş! 20 yıl önce mikropların yapısı başka türlüyken, o antibiyotik işe yarıyordu, şimdi yaramıyor...

Bu demektir ki, Sağlık Bakanlığı, Evrim Teorisi’ni kabul ediyor...

 Sonuçları itibariyle öyle. Mikroplar, 20 dakikada bir bölünüyorlar ve bir gün içinde 20 bin nesil geçiyor. Bu değişim de mikroskop altında görülebiliyor. Sonuçlarını da biz yaşıyoruz zaten. 10 yıl önce aldığım antibiyotik aynı hastalıkta artık işe yaramıyor. Sağlık Bakanlığı da bu sonucu gördüğü için, antibiyotiği artık reçeteyle sattırıyor. Ama insan evrimi, milyonlarca yıl sürüyor ve gözle görülmüyor.

AKLINI KULLANMAK YERİNE BİAT ETMEK 

Dünyada böyle bir şey var mı?

 Evrimin, kendi din yorumlarına karşı olduğunu düşünen siyasi iktidarlar var. Onların din yorumuna karşı olabilir ama her din yorumuna karşı değil. Mesela Papa bile, evrimin pekâlâ dini inançla bağdaşır ve kabul edilebilir bir şey olduğunu söyledi. Ama Amerika’daki kökten dinci birtakım Protestan mezhepleri hâlâ okul müfredatlarından evrimin çıkarılması için çalışıyor. Gerekçeleri de bizimkilerle aynı: “İnancımızla çelişiyor...”

Eğitim sistemimizden evrim teorisi kaldırılırsa ne eksilmiş olur?

 Bence aklı çekip almış oluruz! Ne olur, yeni jenerasyonlar aklını kullanmaz! Aklından vazgeçmek istemediği için burada yaşamaktan vazgeçebilir. Beyin göçü olur. Oysa, akıl iyi bir şey. İnsana zorluklar da getiriyor ama aklımızı kullanarak bilim yapıyoruz, sanat yapıyoruz, aklımızı kullanarak gelişiyoruz. Medeniyetler böyle oluşuyor. Bunu yapmayan bir toplum, çocuklarına, aklını kullanmak yerine, biat etmeyi öğretiyor. O zaman da üretken, verimli, dinamik bir toplum olamıyorsunuz. Hiçbir şeyi sorgulamayan bir topluma dönüşüyorsunuz...

Yazının devamı...

Hayal peşinde bisikletle çölde; Afrika’da 54 ülke

19 Mart 2017

O bir deli…

Ya da tam tersi, o çok akıllı, deli olan biziz…

Çünkü o hayallerinin peşinden giden bir adam…

Kafaya takıyor ama yan gelip yatmıyor.

O hayali, hayata geçirinceye kadar çalışıyor, hazırlanıyor ve sonra yola koyuluyor…

Gazeteci, belgeselci ve yazar Hasan Söylemez şu an da Afrika’da…

Üç yıl sürecek müthiş bir projesi var.

Daha önce hiç denenmemiş.

Afrika kıtasının 54 ülkesini, yani 60 bin kilometreyi bisikletle geçecek…

Aynı anda belgesel çekecek…

Ve insanlara, “Sizin hayaliniz nedir?” diye soracak…

Helal olsun ona!

Çok kıskandım. Sponsoru yok, olağanüstü şartları yok, konforu yok, şöyle besleniyorum, böyle besleniyorum, şu takviyeleri alıyorum, şu vitaminleri içiyorum yok ama adam yollarda…

Şu an en zorlu etabını (Batı Sahra ve Moritanya Sahra’sını) geçmiş durumda.

Sana helal olsun!

Alkışlıyorum.

Hayal kurmayı bile unuttuğumuz günlerde bize moral verdin, umut oldun…

Pedalına kuvvet…

Hasan Söylemez’e destek olmak için onu sosyal medya hesabından takip edin, bu onu çok mutlu edecektir, oralarda kendini üç yıl boyunca daha az yalnız hissedecektir!

Hasan’cım, kim tutar seni?

Üç yıl sonra, hayallerinin bir başka noktasında yine buluşmak üzere…

HAMİŞ: Bu Hasan’ın ilk vukuatı değil. 2010’da da yanına hiç para almadan bisikletle sekiz ay 10 bin kilometre yapıp Türkiye’yi dolaştı. Ve şahane bir kitap yazdı: ‘Hayata Yolculuk’.


Hasan ya… Sen ne yaptın ya! Kafayı mı yedin? Afrika’daki 54 ülkeyi, yani 60 bin kilometreyi bisikletle dolaşmaya nasıl karar verdin?

- Yaptıklarımı duyan herkesin ilk tepkisi bu oluyor: ‘Kafayı mı yedin’, ‘Kontağı mı yaktın’... Alıştım artık! Aklı başında, normal insanlar gibi bir hayat sürmeyi denedim ama hep bir şeyler eksik kalıyordu. Ben de böyle bir adamım işte, içinde bulunduğumuz çemberin dışındaki bilinmezlik beni çekiyor. Bitmez tükenmez bir merak ve keşif duygum var. Deliyim abi ben! İyi ki de öyleyim! Bak atladım Afrika’ya geldim, şahane bir macera beni bekliyor. Afrika’daki ülkeleri bisikletle dolaşmak en büyük hayalimdi. Tam altı yıl bu hayalle yaşadım. Ve sonra pedal dönmeye başladı...

Daha önce Türkiye’yi dolaştın ama Afrika başka… Daha büyük bir çılgınlık! Altında yatan dürtü ne?

- Mistik bir kıta oluşu beni hep baştan çıkarıyordu. Afrika’nın, izlediğim belgesellerden ibaret olmadığını biliyordum. Perde arkasını merak ediyordum. Afrika, ana kıta. İnsanlığın dünyaya yayıldığı yer. Burada bir doğum var. İnsanın ve tabiatın özü var. Saflık ve doğallık var. Gerçeğin ne olduğunu bilmiyorum ama sanırım perde arkasında biraz da onu arıyorum…

Kendini kendine mi kanıtlamaya çalışıyorsun? Kendi sınırlarını mı aşmaya çalışıyorsun?

- Doğrusu ben sadece içimdeki sese kulak veriyorum! Ne kendimle ne zamanla ne de bir başkasıyla yarışıyorum. Yıllardır içimde sürekli beni Afrika’ya çağıran bir ses vardı. Bu sesi susturmak için defalarca gelip gittim. Daha önce Sahra Çölü’nde günlerce develerle yolculuk yaptım, Ruanda’da Burundi ve Kongo sınırlarındaki dağ köylerinde gece gündüz demeden dolaştım, Tanzanya’da Serengeti’nin ortasında çadır kurup yattım, Kenya’nın altını üstüne getirdim ama ne zaman Türkiye’ye dönsem hep bir eksiklik hissettim. Meğer bu yolculuklarımın hepsi keşif amaçlıymış, bu geziye hazırlıkmış.

Tebrik ediyorum! Üç yıl sürecek bir maceranın en zorlu aşamasını tamamladın. Dünyanın en belalı çöl geçişlerinden biri kabul edilen Batı Sahra ve Moritanya Sahra’yı aştın. Üstelik kurda kuşa yem olmadan… Nasıl yaptın?

- İnsanın aşkla tutunduğu bir hayali olmasa çölde bu kadar uzun süre bisikletle yolculuk yapmak çekilecek şey değil! Ama Afrika yolculuğumda bu güzergâhı geçmek zorundaydım. Başka alternatif yol yoktu. Toplamda 2350 kilometre pedal çevirdim. Bunun 42 günü ve 1850 kilometresi Sahra Çölü’nde geçti. Kurt görmedim, kuşa da az rastladım!

Manyağa bağlamadın mı?

- Bağlamaz olur muyum? Bazen sinirlerim altüst oluyordu. Bir yanda kum fırtınası, o dinince kavurucu güneş, gece olduğunda dondurucu hava… Rüzgâr desen her saniye var. Bir de karşıdan veya yanlardan de esti mi, çıldıracak gibi oluyorsun! Zaman zaman avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Ama rüzgâr öyle sert esiyordu ki, resmen sesimi çalıp götürüyordu. Düşünsene bağırıyorsun ama kendi sesini bile duyamıyorsun! Ne kadar ürkütücü değil mi?

Ölmekten korkmadın mı güzel kardeşim?

- Korkularla dolu bir kafada, hayallere yer yok! Benim de öyle korkularım olmadı… Benim kafamda hayaller ve içimde capcanlı duran kocaman bir umudum var. Eğer umudumu kaybetseydim sıkıntı olurdu. Kaybetmedim…

Çöl yolculuğunda bir mola

Peki hiç vazgeçme noktasına gelmedin mi?

- Hayır vazgeçmek aklıma gelmedi ama itiraf edeyim, “Ulan ne işim var benim burada, lanet olsun! Bir an önce bitirip kurtulayım. Eğer bu çöl bittiğinde, bir daha çöle gidiyorum dersem, eşek sudan gelinceye kadar dövsünler beni” dediğim bir an oldu. Ama sonra hemen geçti…

Ağlamadın mı?

- Bir keresinde az kalsın ağlıyordum. Şiddetli bir kum fırtınasına yakalandım. O minik kristal kum tanecikleri, vücuduma çarptıkça sanki iğne batıyordu. Yol kenarında durup, bisikletimi kendime korunak yaptım ve sırtımı ona dayadım. O esnada yanımdan kamyon geçti ve onun rüzgârı da fırtınaya dahil olunca, 60 kiloluk bisiklet üzerime devrildi. Bisikletin altından çıkıp, ayağa kalktığımda, bu defa rüzgâr savurdu. O anki çaresizliğime ağlamak üzereydim! Ama fırtına dinip, güneş kum bulutlarının arasından görünmeye başladığında sanki hiçbir şey olmamış gibi yüzümde salak bir gülümsemeyle yola devam ettim…

Iron Man değilsin, olimpiyat sporcusu değilsin. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?

- Kimseye bir şey kanıtlamaya çalışmıyorum yahu! Ben bir hayalperestim. Hayallerimin peşinden gidiyorum. Bütün samimiyetimle söylüyorum, Iron Man olmaya da gerek yok, kafaya takan herkes bu yolculuğu yapar abi! Hiç kimse, kendi hayalini de kafasında imkânsız hale getirmesin. İstesinler, inansınlar ve hayallerinin peşinden gitsinler. Detaylar ve eksikler hiç bitmiyor. Onlarla boğuşmasınlar, sadece ilk adımı atsınlar…

Yaşaaaaa! 3 yıl Afrika’da pedal sallayacaksın ve rastladığın insanlara ‘en büyük hayalleri’ni soracaksın... Sonra bunun da belgeselini yapacaksın…

- Evet. Bugüne kadar Afrika’daki kültürler, inançlar, yaşam biçimleri, iç savaşlar, açlık, hastalık, vahşi yaşam üzerine belgesel çekildi. Ama kimse orada yaşayanların hayallerini sormadı. Onların hayattan beklentilerini, dünyadan ne istediklerini veya ne istemediklerini... İşte ben kendi hayalimi gerçekleştirirken, yolda karşılaştığım Afrikalılara, onların hayallerini soruyorum. O insanların hayallerini, kendi sesleriyle duyurmalarını istiyorum… 

Ruanda’da bir aile

Şu ana kadar ne tür cevaplar aldın?

- Mesela çölde yaşayan bir marangozla karşılaştım. Şehirdeyken marangozluk eğitimi almış ama yaşadığı bölgede ağaç yok. Çölde deve çobanlığı yapıyor. En büyük hayali kendi mesleğini yapmaktı. Büyüdüğünde kral olmak isteyen çocuk da vardı. Avrupa’ya kaçma hayali olan gençler, iyi bir eğitim almak isteyenler, bağımsızlık isteyenler, barış isteyenler. Hayaller özgür olmalı. Hayallerinin başkaları tarafından kontrol edildiğini söyleyen bir gençle de uzun uzun sohbet ettim…

Sen şu an kendi hayalinin içinde misin?

- Aynen öyle! Tam olarak hayallerim içinde yaşıyorum! Ama onları hayat geçirmek için de dibine kadar uğraşıyorum. Hayal kurup, yan gelip yatmak yok. Mücadele edeceksin. Fakat her şey önce hayal kurmakla başlıyor…

Artık Türkiye’de insanlar hayal kuramıyor mu?

- Bence kuramıyorlar. Çünkü önlerini göremiyorlar. Günü kurtarıyorlar sadece. İnsanların mutsuz olma sebeplerinden biri bu; hayal kuramıyorlar. Kuracakları hayallerin gerçekleşebileceğine dahi inanmıyorlar. Bizim de hatamız var, en küçük sıkıntıda hemen pes ediyoruz. Mücadele etmeye üşeniyoruz. Bu nedenle hayal kurmayı da unutuyoruz. Oysa hayal kurmak umuttur, zorluklara karşı motivasyon gücüdür. Kurulan hayaller, insanları mutlu eder ve pozitif düşünceyi harekete geçirir…

Argan ağacının altında argan çekirdeği kıran köylüler/ Fas

HER AN AKREP VE DEV SARI ÖRÜMCEKLER ‘HOŞGELDİN’ DİYEBİLİR

Çölün en korkunç yanı neydi?

- Bazı yerlerde ölmüş deve ve eşek leşleri gördüm. Bu leşleri yemeye gelen böcek bile yoktu. Güneş, kum ve rüzgâr bu leşleri yiyordu. Bazı yerlerde ise tam tersi; mola verdiğim vakitler yoldan ayrılmaya bile cesaret edemiyordum. Çünkü her an akrep ya da akrebe benzeyen dev sarı örümcekler çıkabiliyordu.

Gökyüzü, geceleri farklı mı çölde?

- Hem de nasıl! Hava açıksa gökyüzü bütün cömertliğiyle seni yıldızlar arası bir yolculuğa çıkarıyor. Afrika’da gökyüzü bambaşka…

Su işini nasıl hallettin?

- Bisikletimde 15 litre su taşıdığım oldu. Ama yolumun üzerinde 100-150 kilometrelik aralıklarla küçük bir yerleşim birimleri bulunuyordu. Suyu oralardan temin ediyordum. Bir keresinde suyum bitti ve iki gün boyunca yerleşim yeri görmedim. Yoldan geçenleri durdurup su istedim. Suyu olan veriyordu…

Serap gördün mü?

- Eğer açlık ve susuzluk varsa ve derin bir içsel yolculuktaysan, serap görmeye başlıyorsun. Ben görmedim ama bazen içsel yolculuğumda dikkatimin dağıldığı ve bisikletten düşme tehlikesi yaşadığım anlar oldu!

Peki ne yedin?

- Yanımda bana en az beş gün yetecek kadar kumanya taşıyordum. Çantamda makarna, pirinç, müsli, peynir, zeytin, konserve, ekmek, ceviz, badem, incir, kuru üzüm ve bisküvi vardı…

Çölü sağ salim bitirince, felsefi olarak başka bir noktaya sıçradın mı?

- O sıçrama bir anda olmuyor! Biraz sindirmek gerekiyor. Elbette bir değişim yaşanıyor. Bunu zamanla fark ediyorsunuz…

 

OLAĞANÜSTÜ GÜZEL BİR COĞRAFYA

Karşılaştığın insanlar ne yapıyordu?

- Şehirler ve kasabalarda hayat, sabah sekiz buçukta başlıyor. Ama dükkânlar açıldıktan iki saat sonra kapanıyor. Öğleden sonra saat 16.00’ya kadar herkes evine çekiliyor…

Neden?

- Sıcaktan! Ama soğuk havada da aynı şeyi devam ettiriyor, çünkü bunu bir rutin haline getirmişler. Ama akşam olduğunda sokaklar ve pazarlar cıvıl cıvıl! Köylerde de durum aynı. Kimse, bir yerlere yetişme telaşında değil. Herkes çok rahat ve ağır hareket ediyor...

Ne güzel!

- Evet. Çöldeki yaşamı, tamamen develer ve keçiler kontrol ediyor. Berberiler, Sahraviler ve diğer çöl kabileleri, hayvancılık yaparak geçimlerini sağlıyorlar. Sabah erkenden hayvanlarını, dikenli çöl bitkileriyle beslemek için otlatmaya götürüyorlar. Akşam tekrar çadırlarına dönüyorlar. Çadırda onları bekleyen aileleri de, o esnada günlük işleri hallediyor, hayvansal gıdaların satılacak olanını hazırlıyor, kasabaya götürüyorlar. Bir de Atlantik kıyısındaki yüksek falezlerde oltayla balıkçılık yapanlar var. Bir tarafta uçsuz bucaksız dünyanın en büyük sıcak çölü, diğer tarafta uçsuz bucaksız Atlantik Okyanusu! Çok acayip bir tezat… Müthiş yerler… Olağanüstü güzel bir coğrafya… Şiir gibi güzel!

Geceleri nerede uyuyordun?

- Kasabaya ulaşmışsam, pansiyonsu bir yerde. Benzin istasyonuna denk gelmişsem mescitte. Hiçbir yerleşim yeri yoksa çadırımda…

Akreplerden filan korkmuyor muydun?

- Çadırımın fermuarını kapattığımda, dünyanın en güvenli yeri haline geliyor. Ya da ben öyle hissediyorum. Problem yok, korku yok, hep güzel hayallere ve hedefe kilitlenmek var…

 

ÇALIŞTIM, DOLAŞTIM, ÂŞIK OLDUM VE ŞİMDİ YİNE YOLLARDAYIM

Beş parasız çıktığın Türkiye turunu gerçekleştirdikten sonra, öncesinden farklı bir Hasan olarak mı hayata devam ettin?

- Aynen öyle! Yolculuğun bana kazandırdığı en güzel şeylerden biri de, hayatımda ilk defa babama “Seni seviyorum” diyebilmem oldu. Diyememiştim daha önce. O da bana söylememişti. Çünkü öyle bir kültürde yetişmedik. Birbirimizi seviyorduk ama duygularımızı ifade edemiyorduk, kelimelere dökemiyorduk. Ben o yolculuktan sonra daha açık bir adam oldum. Babamı da zaten birkaç ay sonra kaybettim. Daha bir sürü acı şey yaşadım. Bütün bunları atlatıp, ayakta kalabilmem yolculuk sayesindedir…

Aradaki 7 yıl nasıl geçti?

- Parasız Türkiye yolculuğumu anlattığım ‘Hayata Yolculuk’ adlı bir kitap yazdım. Kısa sürede çok satanlar listesine girdi. TRT1’de ‘Yoldaki Haber’ adında 30 bölüm yayınlanan belgesel haber programını hazırlayıp sundum. Yüzlerce söyleşiye gittim, binlerce kitap imzaladım, çalıştım, dolaştım, âşık oldum, güldüm, eğlendim ve işte yine yollardayım…

Bu yeni proje başlayanınca kadar nasıl sabrettin?

- Hep “Bir gün mutlaka” dedim. Çünkü “Bir gün mutlaka” umuttur…

Sen en çok yollarda mı mutlusun?

- Ben sınırlanmadığım ve zorundalık hissetmediğim her yerde mutluyum…

 

KENDİMİ KORUMAK İÇİN BİBER GAZIM VE ÇAKIM VAR

Bu yolculuk için nasıl bir hazırlık yaptın?

- Valla, her gece bir kucak hayale sarılıp uyudum. Kendimi bu şekilde besledim. Bu yolculuğa da antrenmansız çıktım. İlk bin kilometreyi antrenman sayıyorum!

Bu bisiklet, Türkiye turunda kullandığından farklı mı?

- Evet, yaklaşık 60 bin kilometre yolculuk yapacağım. Daha sağlam ve daha dayanıklı bir bisikletim var şimdi. Eski bisikletim de halen evdeki yatak odamda duruyor. Onun ismi Kurtik’ti. Kurtik, çocukluğumda kenger toplamak için lastik ayakkabılarla her hafta tırmandığımız Muş’un en büyük dağıydı. Bu bisikletimin ismini de ilk defa sana söylüyorum. Adını ‘Sahara’ koydum. “Kendi ismini, kendi bulacak!” diyordum. Dünyanın en büyük sıcak çölünü bana hiçbir sıkıntı yaşatmadan geçerek bu ismi kendi hak etti!

Uydu telefon filan var mı yanında?

- Belgesel çektiğim için teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanıyorum. Uydu takip cihazı, telefonlar, bilgisayar, kameralar vs. Yanımda taşıdığım ekipman çok fazla. Tek başıma dev bir prodüksiyon yapıyorum!

Kendini koruyacak bir şey var mı?

- Sadece biber gazı ve bir adet çakı…

Türkiye turunda para yoktu yanında… Burada var mı?

- Bu yolculuğun içinde belgesel var. O yüzden meteliksiz yola çıkmak olmazdı. Makul bir miktar param var…

Bu 54 ülkenin hepsi güvenli mi?

- Ne yazık ki hayır! Ama bu sadece Afrika’ya özgü değil. Artık dünyanın hiçbir tarafında güvende değiliz. Bu ülkeler arasında da ciddi güvenlik sorunu olanlar var. Dikkatli olmaya çalışıyorum. Bakalım beni ne maceralar bekliyor…

 

ÇÖLDEKİ YEŞİL ALANLAR HER TÜR HAŞERENİN CİRİT ATTIĞI YERLER UZAK DURACAKSIN

Nasıl bu kadar güçlü bir zihin odaklanmasına sahipsin?

- Koca siyah noktanın içindeki minik beyaz lekeyi arayıp buluyorum ve o minik beyaz lekeyle koca siyahı beyaza boyuyorum…

İyiymiş! Geçen sefer, ağzınla kuş tutmuştun. Dişlerin kırılıyordu az kalsın, bu sefere neler atlattın…

- Mesela çölde gördüğüm yeşil alanlarda, çadır kurmamayı, deneyimleyerek öğrendim. Oralar her türlü haşerenin cirit attığı vahalar. Kıpırdayan her canlıyı ham yapıyorlar! Sonra ne kadar yorgun olursam olayım, kumda ayaklarımı uzatırken de dikkatli olmalıyım. Her an elimi dev bir örümcek veya akrep kapabilir! 

 

DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜMSEYEN ADAMI

Çölde dünyanın en güzel gülümseyen adamını görmüşsün onu anlatır mısın?

- ”Bir erkek ne kadar güzel gülümser?” diye sorarsanız, Moritanya çölünde keçi çobanlığı yapan Abdou’yu gösteririm. Abdou, sabah erken saatlerde keçileri alıp çöllere götürüyor. Gün batımında tekrar eve dönüyor. Keçiler de onun değil. Çöldeki benzin istasyonun sahibine çobanlık yapıyor. Çok parlak bir hayatı yok yani ama hep bembeyaz dişleriyle gülümseyip etrafına mutluluk saçıyor. Onu izlerken bile insan kendini tüy gibi hafiflemiş hissediyor!

Bizler hayal kurmayı mı unuttuk? Bu proje, insanlara hayallerinin peşinden gitme umudu mu verecek?

-İnşallah verir! Amacım o, herkese hayal kurdurarak, yarına dair yaşam umudunu arttırmak. Eğer hayal kurmayı tekrar hatırlarsak, yenilikçi ve farklı fikirlerimizi de ortaya çıkarabiliriz. Kendi potansiyelimizi ve yapabileceklerimizi görünce de güzel bir gelecek tasarlayabiliriz…

 

BİSİKLETLE ZAMANI YAVAŞLATARAK YAŞIYORSUN

Niye yine bisiklet? Neden motosiklet değil, araba değil…

- Çünkü bisikletle zamanı yavaşlatarak yaşıyorsun. Zamanı yavaşlatınca da yaşadığını hissediyorsun. Bisiklet, bir ulaşım aracından ziyade bir iletişim aracı. Tabiatla ve insanlarla çok kolay temas kurmanı sağlıyor…

Sen kocaman bir hayal arşivi mi oluşturuyorsun?

- Eveeeet! Hem de koskocaman bir ‘Hayal arşivi’. Projenin ismi de bu yüzden ‘Hayallere Yolculuk’, İngilizcesi de ‘Journey to Dreams’. Belgeseli İngilizce ve Türkçe altyazıyla sosyal medya hesaplarımdan paylaşacağım.

Vahşi hayvanlardan korkmuyor musun?

- Korkuyorum tabii! Aslan, çita, leopar gibi hayvanlar ulusal parklarda yaşıyorlar. İzinsiz giriş yapılmıyor o bölgelere. Yolumun üzerinde karşılaşacağım hayvanlar yılan, akrep, maymun vesaire olur. Onları da gördüğüm yerde kaçarım artık…

Derviş oldun mu?

- Yok daha yolun başındayım. İnsan çölde çok uzun süre yalnız kalınca ya derviş oluyor ya da kafayı yiyor! Çok şükür kafayı yemedim ama sabır eşiğimi sonuna kadar zorladım…

‘Biz yeryüzünde neden varız’ın cevabını biliyor musun?

- Ömür boyu cevaplar aramak için!

Peki seni bundan sonra hangi macera, hangi kadın, hangi aşk, hangi olay keser?

- Daha önümde uzun bir yol var. Neler yaşayacağımı, nelerle karşılaşacağımı bilmiyorum. Önce bu anı yaşayayım, sonrasını Allah bilir!

“Duyduğum tek ses rüzgâr, bisiklet zinciri ve tekerin asfaltı ezerken çıkardığı lastik sesi” diyorsun… Müzik neden yok?

- Müzik olmaz olur mu! Issız yollarda bazen müzik dinleyip, bisikletimle dans ediyorum.

Hiç hastalanmadın mı?

- Çok şükür hayır. Bağışıklık sistemim, yolda karşılaştığım virüslere karşı hızlı bir şekilde uyum sağlıyor.

Günde ortalama kaç kilometre yapıyorsun?

- Yerleşim yerlerinin olmadığı bölgeleri olabildiğince hızlı geçmeye çalışıyorum. Bir günde en fazla 120 kilometre gidiyorum…

Çöl etabını tamamladığın anda hissettiğin sevinci nasıl anlatırsın?

- Hüzünlü bir sevinç yaşadım. Hem üzüldüm hem de en zorlu etaplardan birini tamamlamanın gururunu yaşadım! Bisikletimi kuma yatırdım, birlikte uzandık, gökyüzüne baktık! Dünyada bu güzergâhı bisikletle geçen bir insan olmanın mutluluğunu yaşadım. Benden sonra da olacak, olmalı da. Evet, biraz zormuş ama imkansız değilmiş…

İnsanların tepkisi ne oluyor? “Türkiye” deyince nerede olduğunu biliyorlar mı?

- Valla, Türkiye dediğimde insanların gözleri parlıyor. Çok seviyorlar bizi. Kardeşiyle karşılaşmış gibi bir anda tavırları değişiyor. Türkiye’nin Afrika’nın gerçek dostu olduğunu söylüyorlar.

Birinci etap tamamlandı, şimdi hedef ne?

- Aslında çöl bitmiyor. Mali, Nijer, Çad, Namibya, Sudan, Etiyopya Çölü ve Sahra Çölü’nün kuzey ülkeleri var. Fakat en zor kısım geçtiğim yerdi. Çöl dışında yağmur ormanları da zor olacak. Önümde daha gideceğim altı ada ülke dahil, 52 ülke kaldı…

Yazının devamı...

Tiyatroya adanmış bir hayat: Ragıp Savaş

18 Mart 2017

Ben dururum yani.

İyi oyuncu. İyi insan. Duruşu olan adam.

Bir tavrı var hayata karşı.

Kokmaz bulaşmaz değil.

Karakterli, kişilikli.

Hep sevdim.

Tiyatroda en son ‘İrma’da izledim.

Sahnede daha da büyüyen adam.

Bence hem karakter hem jön.

Bir de yakışıklı ve karizmatik.

Sesi de güzel.

‘Neredesin Firuze’de ‘Beni Affet’e ölmüştüm.

Şaşırmıştım niye albüm çıkarmıyor diye.

Biraz da cins, ilkeleri, prensipleri var.

İnce eleyip sık dokuyan bir Akrep.

Hata yapmayı sevmiyor.

Kendini beğeniyor ama beğenmiyor.

Hata yapınca kendini affetmiyor.

Şu anda ‘Ölene Kadar’ dizisinin Mehmet Reis’i.

Ama benim için aynı zamanda Fadi’nin kocası, Nil’in babası ve şahane bir eğitimci…

Göktürk’te oturan herkes Ragıp Savaş Sanat Okulu’nun nasıl güzel bir eğitim yuvası olduğunu bilir, orada sadece sanat öğretmiyorlar, hayat dersi de veriyorlar.

Teşekkürler Ragıp Savaş…

Nasıl gidiyor ‘Ölene Kadar’?

-  Şahane! Dört sezon televizyona ara verdim. Biraz beğenme zorluğu olan bir adamım. Ama bu dizi, bu rol beni çekti. Kadro çok iyi, senaryo çok iyi…

Sen büyük oyuncusun ya, çok tecrübelisin ya, şımarıklıkların oluyor mu?

-  Yok canım. Asla. Benim öyle bir şeyim olamaz, tiyatrocuların genelinde olmaz. Biz zaten tiyatroda çok acı çekiyoruz. Keyfi, hazzı ayrı ama tiyatronun şartları çok zor…

Antrenmanlısın yani…

-  Elbette. Yolu tiyatrodan geçmiş birinin, sette  -enteresan bir psikolojik bozukluğu yoksa- şımarıklık yapması filan söz konusu değil!

Ana karaktere mentorluk yapan, dostlarından hiçbir şeyi esirgemeyen ama düşmanı da olmak istemeyeceğimiz bir tip canlandırdığın karakter… Mehmet Reis rolünün seni yakalayan yanı neydi?

-  Çok doğrucu bir karakter. İnsanların hakkının yenmesine karşı. Çok gelişmiş bir adalet duygusu var…

Senin de öyle…

-  Evet, benim için de önemlidir adalet duygusu. Haksızlığa tahammül edemiyorum. Rol, ilk kancayı buradan attı. Bir de yaşadığı kayıpları, üzüntüleri yüreğimde hissettim. Benim de hayattan ümidimi kestiğim zamanlar oldu. Annemi babamı kaybettim iki sene arayla. Bin katlı bir gökdelenden yüzükoyun yere yapıştım. Bir sene falan sürdü oradan kendimi kazımam, tekrar hayata dönmem…

Nasıl vefat ettiler? Hastalık mı?

-  Yan yana otururlarken, babamın kafası, annemin omzuna düştü. Kalp krizi. Annem de göğüs kanseriydi. Babam ölünce onun için hayat bitti. Büyük aşktı onlarınki. O da akabinde gitti. O yüzden canlandırdığım Mehmet Reis karakterine çok da uzak değilim. Ama tabii yaş olarak benden büyük...

Bir nevi Tuncel Kurtiz mi bu karakter?

-  Tuncel Abi’ye hiç kimse benzeyemez, Allah rahmet eylesin. O hem çok büyük bir aktör hem de çok çok değerli biriydi. Mehmet Reis’in benzeştiği noktalar var ama onun kadar bilge bir rol değil. Dağhan’la hapishanede tanışıyorlar. İçeride yaşanan bir şeyden dolayı Dağhan’a bir can borcu var. O yüzden de dışarıya çıktıktan sonra, oğlu gibi sevdiği bu çocuğa destek oluyor. Yaşadıklarından çıkardığı şeyleri ona anlatarak yolunu açıyor...

Sahnede olmakla, dizide olmayı nasıl kıyaslarsın?

-  Kıyaslayamam. Çok ayrı şeyler. En istemeyeceğim şey, kendini beğenmiş, dizi oyuncularına laf söyleyen bir tiyatrocu gibi konuşmak. Öyle bir duruşum ve tavrım asla yok. Oyunculuk, oyunculuktur. Ama tiyatro oyunculuğu ve kamera önü oyunculuğu tamamen farklı.

Tiyatro senin aslında en uzun ve en büyük aşkın…

-  Evet. Ben tiyatroya âşık oldum. O da bana şu an sahip olduğum her şeyi verdi. 90’da girdim 98 yılına kadar tiyatroda yattım, kalktım. Oynadığım oyunların dekorlarını boyadım, dekor yaptım. Lezzetli tarafı buydu. Sekiz sene sonra dediler ki, “Sen televizyonda da olmalısın. İhtiyaç var senin gibi bir tipe!” Sonra kendimi televizyonda buldum ama hep seçici olmaya çalıştım.


Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Bir zamanlar, “Gerçek tiyatrocular dizilerde oynamaz!” diye bir laf vardı… Eskidi mi artık?

-  Evet eskidi. “Ben dizilerde oynamam, sadece tiyatro yapacağım” diyenlere tabii ki saygı duyuyorum. Ama bazı insanlar için de ek kazanç, seçenek değil mecburiyet. Paraya ihtiyacı olan birine “Sen tiyatrocusun, dizide oynamamalısın!” demek saçma. Devlet kurumlarına bağlı beş tane ödenekli tiyatro var. Bir tanesindeyim bende de. Devlet, tiyatroculara milletvekili kadar maaş verse, zannetmiyorum ki bu kadar dizilerde oynamayı tercih etsinler. Demek istiyorum ki, bu bir ekmek kavgası…

Bir sürü tiyatro âşığı genç, “Tiyatro yapabilmek için dizilerde oynuyorum” diyor…

-  Evet, helal olsun onlara, sonuna kadar destek veriyorum...

Pek çok küçük, bağımsız tiyatro da var. İş yapıyorlar mı? Para kazanabiliyorlar mı?

- Kazananlar var. Ama sıkıntıda olanlar daha çok. Yılların tiyatroları arasında şu anda kapanmak üzere olanlar bile var. Özel tiyatrolara devlet desteği çok az. Seyirci iyiydi ama son zamanlarda, özellikle bu sezon, ciddi oyun iptalleri ve tiyatro kapanmaları var. Devletimizin buna derhal ve acilen el atması gerekiyor. Özel tiyatroları korumak, biz ödenekli tiyatrocular için de bir görev…

Sen çok tecrübeli, usta bir tiyatrocusun… Bir rolü kabul ederken kılı kırk yarıyor musun?

- Hem de nasıl! Ama bu benim kişiliğim. Akrep olmak belki de. Bir de ben, kötü yaptığım bir şeyde kendimi affedemiyorum. O yüzden de ince eleyip, sık dokuyorum…

BU İŞİ YAPMAMIN EN BÜYÜK SEBEBİ MÜŞFİK HOCA

Biraz da geçmişe gidelim…

- İzmit’te doğdum. Liseye kadar İzmit’teydim. Güzel, mutlu bir çocukluk. Sporcuydum. Voleybolcu. Fena da değildim. Eczacıbaşı’na transfer oldum. Hayatımı profesyonel sporcu olarak sürdürmeye kararlıydım. 17 yaşında İstanbul’a taşındım…

Sonra ne oldu?

- Rahmetli amcam ve yengem, devlet tiyatrosu sanatçılarıydı. Onların sayesinde Müşfik Kenter’le tanıştım. ‘Orhan Veli’sini izledim. Ve hayran oldum! Müşfik Kenter’e olan hayranlığım, derken tiyatroya hayranlığa dönüştü. Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına girdim ve kazandım. Sonra bir gün geldi, voleybol ve tiyatro birlikte yürümedi, ben de tiyatroyu seçtim…

Müşfik Kenter senin için ne ifade ediyor?

- Bana göre Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük tiyatro aktörü. Belki de bir 20 sene daha gelmeyecek onun kadar büyüğü. Bu işi yapmamın en büyük sebebi de Müşfik Hoca’dır. Baba- abi- arkadaş benim için. Çok şey öğrendim ondan, oyunculuğa dair, hayata dair. Çok da güzel vakit geçirdik birlikte…

Sen de, o altın tiyatro çağının bir halkasısın. O dönemin nesi farklıydı?

- Farklı olan idealizmiydi...

Her şey para değildi yani…

- Evet. Daha idealist, daha sanat kafasıyla düşünüyorduk. Televizyon ve sinemadan yan para kazanma işleri aslında birçok oyuncuyu tiyatrodan uzaklaştırdı. İstemeyerek de olsa. Ama tabii şu da var, tiyatro da maddi anlamda hiçbir şey kazandırmıyor Türkiye’de…

Müşfik Hoca’dan en çok ne öğrendin?

- İnsan olmayı! Bize hep bunu söylüyordu: “İnsan olun!” Ben de bir gün sinirlendim, “Hocam affedersiniz ama biz hayvan mıyız ki iki de bir böyle söylüyorsunuz!” dedim. “Oğlum” dedi, “İnsan olmaktan kastım, sahnede insan gibi durun, insan gibi oynayın. Yani bir insan dışarıda nasıl yaşıyorsa öyle…” Müşfik Kenter bir ekoldür, ağdalı oyunculuğun kırılma noktasıdır Türkiye’de. Verdiği eğitimle ve yetiştirdiği öğrencilerle, insandan yaratılan oyunculuğun sahnede olmasını sağlayan insandır. “Bırakın mahları- mihleri” demeye getirdi. “Gidiciim, yapıciim’ler” yok! O, bize doğal oyunculuğu öğretti… Ve ne mutlu bana ki, sonra 25 yıl Zeliha Berksoy, Haluk Kurtoğlu, Zekai Müftüoğlu, Raik Alnıaçık, Cihan Ünal gibi hocalarla tiyatroya devam etme şansı buldum.

Kaç oyun olmuştur bu 25 yılda?

- Hiç saymadım. Ama ben çok oyun oynadım. Hatta bir gün Zeliha Hoca’ya dedim ki, “Hocam ya, bu tiyatronun eşeği ben miyim? Niye ben oynuyorum bütün oyunlarda?” Bana dedi ki, “Şimdi sana öyle geliyor olabilir ama 10 sene sonra niçin bunu yaptığımı kendin anlarsın!” Şimdi anlıyorum. O kadar öğreniyorsun ve pişiyorsun ki o oyunlarla, iyi ki oynamışım. Keşke daha fazla da oynasaymışım…

Senin sesin de güzel… Ve yanılmıyorsam, eline aldığın her enstrümanı çalabiliyorsun…

- Sebebini bilmiyorum ama öyle. Hiç unutmam,  küçükken anneannemle pazardayız, bir darbuka gördüm, “Bunu alır mısın bana?” dedim. Aldı, eve geldik, ben evde birden çalmaya başladım. Ardından akordiyon, mandolin, piyano. Belki de kulağım iyi bilmiyorum sebebini, duyduğum her şeyi bir şekilde çalabiliyorum. Konservatuarda oyunculuk okurken de şan ve müzikal oyunculuğu derslerine giriyordum kaçak olarak...

‘Neredesin Firuze’ filminde, ‘Beni affet” ve ‘Ya Evde Yoksan’ şarkılarını söylemiştin… Bence müthiş bir ses rengin var. Niye sonra albüm çıkarmadın?

- Ben zor bir tipim. Her zaman kendime başkasının gözüyle bakmayı seviyorum. Kendi gözümle bakarsam hata yapabilirim. Kendimi çok sevebilirim, beğenebilirim. Bunu istemem. Kendimi eleştirmeye devam edebilmek istiyorum. Böyle takıntılarım var. Seyirci olarak “Neredesin Firuze’yi beğendim ben. Oradaki oyunculuğumu da. Ama “Bu çocuk iyi oynamış, şarkıyı da söylemiş!” dedikten 6 ay sonra, o çocuğun albüm çıkarma fikri bana iyi gelmedi. Hoşuma gitmedi. Teklifler de geldi ama ben kabul etmedim. Fakat gelecekte müziği mutlaka hayatıma katmak isterim…

BİLDİĞİMİ ÖĞRETMEYİ SEVEN BİR AKTÖRÜM

Bir de eğitimci Ragıp Savaş var… Göktürk’teki okulun muhteşem. Çocuklar için bir cennet, hem öğreniyorlar hem eğleniyorlar… Nereden çıktı?

- Bu da bende bir takıntı. Önce İzmit’te okul açtım.

Doğduğun yere borç ödenmek mi?

- Aynen öyle! Ben bildiğimi öğretmeyi seven bir aktörüm. Bazıları sevmez. Çünkü öğretirlerse onlar daha iyi olur diye korkar. Benim hiç öyle dertlerim yok.
Aksine daha iyi olsunlar. Daha çok oyuncu çıksın. Dolayısıyla dedim ki, “Sen ne yapabilirsin Ragıp Efendi? Bir şey yap ki bu topluma faydan olsun…” 2007’de Kocaeli Şehir Tiyatroları’nın sanat yönetmeniyken İzmit’te bir okul açtım. Doldu taştı. Sonra Sakarya’da açtım. Sonra Bursa’da, sonra da İstanbul’da. Fakat aynı anda her yerde birden olamıyorsunuz ve bu iş, siz başında olmazsanız yürümüyor. Sadece isim vermek yetmiyor. Şu anda sadece İstanbul’daki okulla devam ediyoruz…

KIZIMA BİR YIL BEN BAKTIM

Maşallah çok güzel bir ailen var, eşin Fadi’yle nasıl tanıştın?

- Akmerkez’de sinemaya gittim. Yazlıktan kardeşim gibi sevdiğim birini gördüm. “Ragıp Abi nasılsın?” diye sarıldık, öpüştük. Yanında da Fadi duruyor. Tanıştık. “Çıkışta kahve içelim mi?” dediler. “Yok” dedim, “İşim var!” Hakikaten de vardı, bir kız arkadaşım gelecekti, evde takılacağız filan. Bunlar ısrar ediyor. “Yok başka zaman görüşürüz!” dedim ve ben uzadım. Meğer Fadi, Bilgen’e demiş ki, “Kusura bakma! Ben abi-mabi anlamam… Yaş farkı da takmam, ben bu Ragıp’a âşık oldum!” İnanır mısın, kafaya taktı ve tavladı beni…

Nasıl?

- Biz bir süre sonra görüşmeye başladık. O kadar sahiciydi ki, “Gerçek olamaz! Bu bana sahiciyi oynuyor!” dedim. Ama sonra zamanla anladım ki, dibine kadar sahici. Müthiş bir kadınla evliyim. Ve çok şanslıyım. Fadi ve kızım Nil, bütün hayatımın gidişatını değiştirdi. Onların bana uğur getirdiğine çok inanıyorum...

Kızınla yaşadığın aşk nasıl?

- Tarifi yok! Nil doğunca, ‘aşırı duyarlı baba sendromu’ diye bir şey yaşadım. Sevdiğim pek çok insanı erken yaşta kaybettim. Teyzem 30 yaşında öldü. Sonra annem babam gitti. Ve sevdiklerimi kaybetme korkusu gelişti bende. Nil iki-üç aylık olunca, Fadi mecburen çalışmaya başladı. Evimizde de bir bakıcı ablamız vardı. Bir gün evden çıktım, arabama bindim, emniyet kemerini taktım, arabayı çalıştırdım. Tam gitmeye başladım ki durdum. Arabayı tekrar park ettim ve eve döndüm. Ne kadar güvensem de kızımı bir bakıcıya bırakamayacağımı anladım. Ve bir yıl boyunca Nil’e ben baktım. Böyle de kızına düşkün bir adamım…

TEK BEKLENTİM BASİT, DÜRÜST BİR HAYAT

Gelecek projelerin?

- Valla, ileride teknede yaşamak isterim ailemle! Yelkenciyim aynı zamanda. Kızımın da denizi öğrenmesini isterim. Hobilerime eğilmek isterim. Klasik araba merakım var. Oyuncak gibi görüyorum onları. 1991’li bir kızım var. O beni gezdirmiyor, ben onu gezdiriyorum. Yıkatıyorum, bakımlarını yaptırıyorum. Böyle meraklarım var. Hayattan tek beklentim, basit ve dürüst bir hayat yaşamak. Ve sevdiklerimle olmak. Bu kadar, başka beklentim yok...

Yazının devamı...