"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Bu romanları okuyanlara hangi hisler geçsin istiyorsun? Sen, esas olarak neyi anlatmanın derdindesin?

- Geçenlerde, İclal Aydın Kitap Kulübü yazarlarından Pınar Maro’yla da bunu konuşuyorduk. Romanlarımdaki ‘birbirine bağlı ve düşkün aile’ aslında çoğumuzun hasreti. Bir süredir Kore dizilerine sardırdım. Dizilerin ortak bir erkek tipi var. Kadınını ne olursa olsun sonuna kadar koruyan ve sadece onu korumak için var olan bu erkek orantısız bir aşk yaşıyor. Resmen mitolojik izler taşıyan yarı melek bir varlık! Yani aslında gerçekte olmayan bir insan modeli. “Bu diziler, yorgun beynime acayip iyi geliyor” derken fark ettim ki, benim anlattığım aile hikâyelerindeki bağlılık, aidiyet, koşulsuz sevgi de bugün pek rastlayamadığımız türden. Sanırım ben de aslında artık pek olmayan bir aile türüne duyduğum özlemle, uzak geçmişin izlerini sürerek, ihtiyacımız olan, iç çektiğimiz aidiyet hikâyeleri yazıyorum. Bu yüzden çok seviliyor olmalı.

HER KİTAP BİTTİĞİNDE ATEŞLENİYORUM, FITIK AĞRILARIM AZIYOR, ALERJİM NÜKSEDİYOR

Ve oleeeey! ‘Üç Kız Kardeş’ diziye çekiliyor. Ne kadar heyecanlısın?

- Aslında bu dizi meselesi kitap ilk çıktığı andan itibaren konuşuluyor. İnşallah tamamına erer. Dizi dünyasında, jeneriği görmeden işin olacağına, 10’uncu bölümü görmeden de işin tutacağına inanmak zordur! En azından benim için öyle. O yüzden heyecanlarımın üzerini örtüyorum ki, erken sevinç olmasın...

Sen oynayacak mısın?

- Hayır, şimdilik kararım bu. Yazdığım bir şeyi izlemek daha güzel olur.

İlk defa tecrübe ettiğim bir şey olacak

Peki kimler oynasın istersin?

- Kafamda yazarken isimler vardı hep. Ama bilmem ki benim düşündüğümle kanalın, yapımcının düşündüğü aynı olur mu?

Ceyda Düvenci o üç kardeşten biri olabilir mi mesela?

- O kadar çok isterim ki! Hatta eşi Bülent Şakrak da çok sevdiğim bir karakter için düşündüğüm isimlerden biriydi. Ama inan olaylar nasıl gelişir bilmiyorum, benim dışımda bütün bunlar...

Hadi şurada, kalbinden geçen oyuncuları söyle...

- Kimi, kim için düşündüğümü söylemeyeyim de genel bir liste vereyim o halde. Mesela Aydan Şener, Ceyda Düvenci, Ebru Cündübeyoğlu, Açelya Akkoyun, Zeynep Çamcı... Ama dediğim gibi buna cast direktörü, yapımcı, kanal karar verecek nihayetinde. Bu isimler bana ilham verenlerden sadece birkaçı.

Dizide senden bağımsız bir dünya kurulacak. İster istemez dizi, romandan farklı olacak. Yazar olarak bu seni rahatsız eder mi?

- Ufff en korktuğum da bu. Eğer her şey yolunda gider ve ekranda görürsek benim de ilk defa tecrübe edeceğim bir şey olacak.

HAYAT BİZE BİNLERCE SEBEP VERİR...

Sen nerelerde, günün hangi zaman dilimde, nasıl bir atmosferde, nasıl bir ruh halinde yazıyorsun?

- Her kitabın saati, zamanı, kokusu, ışığı, müziği farklı oluyor. Her kitap bitimine yakın hastalanıyorum. Ağzım yüzüm yara içinde kalıyor. Derin bir mutsuzluk ve huzursuzluk içinde editörüm Tolga’yı, temsilcim Tülin’i yiyip bitiriyorum. Ateşleniyorum, fıtık ağrılarım azıyor, alerjim nüksediyor. Bütün ruhumu ve bedenimi bir yetersizlik duygusu sarıyor, birden yazdığım her şeyden pişman oluyorum. Beğenmiyorum. Neyse ki onlar beni çok ciddiye almıyorlar artık. Kitabı elimden söküp alınca onlar oh çekiyor, ben derin bir ayrılık yasına giriyorum. İkisi de her roman sonrasında tekrar eden bu hastalanma, pişman olma, yasa girme ve çiçek açıp okurla kucaklaşma döngüsüne bayılıyor ve çok eğleniyorlar benimle.

Oynamak mı, yazmak mı... Hangisinin tatmini daha fazla?

- Kesinlikle yazmak!

Bu kitapta, kötü bir karakterin kötü olma sebeplerini öğreniyoruz. Pek bu sebepleri anlamak o kişiyi affetmemize yetiyor mu?

- “Bunu, neden yaptığını şimdi anlıyorum ama hak vermiyorum!” diyor kahramanlardan biri. Hayat bize binlerce sebep verir. Sonucunu biz seçeriz. Senin evine hırsız girmişse sen artık, “Ben de çalabilirim!” diyor musun? Demiyorsun. Ama nedenini öğrendiğinde tepkini şekillendiriyorsun.

Affetmeyip de ne yapacağım?

Senin affedemediğin insanlar var mı hayatta?

- Aman, affetmeyip ne yapacağım? O yükü taşı taşı nereye kadar? O kırgınlık yükü de sökülüyor bir gün insanın içinden. Bana yapılanlar, benim yanlışlarımın sebebi olduysa eğer Allah beni affetsin! Bundan sonra iyiliklerle karşılaştırsın.

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti

KİLOLARIM, İSTANBUL’A, İSTANBULLUYA DERT OLDU

Peki İstanbul’a gelince “Bakımlı olmam gerekiyor” hissine kapılıyor musun?

- Son 2 yılda çok kilo aldım. Beni biliyorsun, alırım veririm, alırım veririm. Zaten insülin direnci ve hipotiroid gibi sıkıntılarım var. Üzerine hayatın sıkıştırması eklenince itiraf ediyorum güzel yedim! İzmir’de yemek yemek bir tören zaten. İlaçlarımı da almadım. Ve 17 sene önceki maksimum kilomun yani hamilelik kilomun da üzerine çıktım. Ama İzmir’de yaşarken bu bir sorun teşkil etmiyor. Gel gör ki benim kilolarım, İstanbul’a, İstanbulluya dert oldu! Mesela saçımı da boyamadım bütün yaz. Saçlarımın akı da İstanbul’a dert oldu. Çok acayip bir şey bu. Şu anda sağlığım için yeniden ilaçlarıma ve beslenme disiplinime döndüm. Eski halime tabii ki döneceğim. Ama şurası gerçek: ‘İstanbul baskısı’ diye bir şey var. Kiloya ve sadeliğe tahammülsüz bir kesim var İstanbul’da. Ve o baskının o kesimdeki herkesi aynılaştırdığını görüyorum her geldiğimde. İzmir’de sahip olduğum hayatı özlüyorum iki saatte. İnşallah İzmir hep böyle kalır benim için.

EVLİLİĞE BU KADAR İNANIYORUM AMA BİR TÜRLÜ EVLİ KALAMIYORUM

Gerçekten hayatın, her 7 yılda yeniden mi kuruluyor?

- Evet. Çok tuhaf ama böyle bir döngüsü var hayatımın. Yedi yılda bir her şey değişiyor. Hayatımdan çok şey gidiyor, kopuyor ama her kopan parçadan sonra, bir bakıyorum ki kopan yer yeniden yeşermiş, filizlenmiş. Allah darda bırakmaz. Melekleri değişik suretlerle gelir yerleşir hayatımıza. Komşun olur, doktorun olur, iş arkadaşın olur. Kimi iyiliğe çağırır, kimi durduğu yerdeki karanlık renge. Hayatımda eksilen ne varsa bin misli güzellikle yeşillendi acıyan,
ağrıyan yerim…

Sen, hep aile olmak istiyorsun... Peki neden yürümedi bu son evlilik? Çok âşıktınız. Eksik olan ya da fazla olan neydi? Ya da aşk mı bitti?

- Evliliğe bu kadar inanıp bir türlü evli kalamayan biri olarak bugünlere geldim! Elbette her güzel şeyin içinde kayıplar, üzücü şeyler de var. Bunlardan biri de Efe’den ayrılmaktı. Birlikte kurduğumuz hayatı seviyordum. Ama daha önce yaşadığım başarı ve başarısızlıklardan, büyük ölçekli hatalarım ve bencilliklerimden sonra seçtiğim sakinlik ve tercihlerimle onun geleceğine set olamazdım. Birlikte geçirdiğimiz beş yıl benim için çok kıymetli. O hatıranın bozulmasını hiç istemem.

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti

İZMİR’DE 80’LERİN TÜRKİYE’SİNDE YAŞIYORUM

İzmir’de yaşıyorsun artık. Hadi anlat, diğer şehirlerinden farkı ne?

- İzmir’e dizi için gittim. Sonra da bir daha İstanbul’a dönmek istemedim! Dizi çekimleri sırasında kiralık ev ararken Urla’da yeni yapılan bir evi çok sevdim. Daha doğrusu evi yapan aileyi çok sevdim. Bir baktık ki evi almışız. Okullar açıldığında dizi çekimleri devam ediyordu. Böylece kızım Lal’i de, İzmir’in en köklü okullarından birine kayıt ettirdik. Lal okulunu ve İzmir’i çok sevdi. Bir süre Urla’dan İzmir’e gidip geldi ama onun için zor oldu. Sonunda okula yakın bir ev tuttuk. Şimdi biz de tipik
İzmirliyiz. Yazın Urla’da, kışın kent merkezinde yaşıyoruz.

Yaşadığınız apartman nasıl bir yer?

- 80’li yılların Türkiye’sinde yaşıyoruz. O kadar saf, sahici ve samimi... Oturduğumuz ev 40 yıllık eski bir apartman. Ve biz de neredeyse, buraya  giren ilk yabancıyız. Üç kuşak yaşıyor apartmanda. Ev sahibimin annesinin eviymiş. O, üst katımda oturuyor. Annesi Nermin Teyze’nin vefatından altı ay sonra, evi kiraya çıkarıyor. Komşular tabii, “Kim gelecek acaba” diye düşünürken sürpriz! Verilen ilanı ilk arayan benim. “İsim benzerliğidir” diyorlar ama sonra hakikaten ben gelince hepsi çok sevindi. Eşyalarımın İstanbul’dan geldiği sabah, saat 06.00’da alt komşum Hülya Ablam sıcak böreğiyle, çayıyla karşıladı bizi. Annemi de Hülya Abla’nın rahmetli annesinin evine yerleştirdik. 24 saat onunla olan bir bakıcısı var. Ben evde yokken bu yoğun imza turnesinde, bakıcı hanımı kontrol eden, kızıma, kedime göz kulak olan, çiçeklerimi sulayıp, güneşliklerimi indiren, imza gününden döndüğümde “Yorgunsundur!” diye çorba pişiren, hastaysam başımdan ayrılmayan, dünya tatlısı komşularım var. Ben şimdi İstanbul’dayım ama aklım hiç orada değil. Anlayacağın İstanbul’dan sonra İzmir’de, ciğerime kadar yaşadığımı hissediyorum.

X