"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Yükselen stand up’çı: Doğu Demirkol gösterileri kapalı gişe

15 Kasım 2018

Bak şuraya yazıyorum: Bu da daha başlangıç, daha çooook adını duyacağız. Komik ve zeki. Ve tatlı. Ve fırlama. Ve en önemlisi duygusal zekâsı çok yüksek. Sıkı bir stand up’çı ve şu anda gösterileri kapalı gişe. Bir fırsatını yaratın, mutlaka izleyin. Onu ayrıca Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Ahlat Ağacı’ filminden tanıyorsunuz. Aslen bilgisayar mühendisi olan bir stand up’çı...

ÇOK PİS FORMAT ATARIM!

- Kimsin? Nesin? Nerden çıktın?

Aydın Doğu Demirkol diye biriyim. Mersinli bir anne ve Balıkesirli Çerkez bir babanın ortak çalışması neticesinde karşınızdayım!

- Hayat felsefeni nasıl tanımlarsın?

Hayat felsefem yok galiba. Hiç düşünmedim. Ne boş adammışım ya, pişman mısın acaba benimle röportaj yaptığına... (Gülüyor) Yani uğruna yaşadığım, gösterişli, havalı bir cümlem yok. İnsanları güldürmeyi, mutlu etmeyi seviyorum ve nihai gayem bu olabilir...

- Sen aslında bilgisayar mühendisisin. Stand up ne alaka?

Stand up hep vardı. Küçüklükten beri hayalimdi. Mühendislik sonradan geldi aslında. Okulu bitirdim, yüksek lisansı da tez dönemine kadar geçtim ama hiç o mesleği icra etmedim.

Yazının devamı...

Fikir sorulmadan verilen akıl, tavsiye değil eleştiri midir?

14 Kasım 2018

Önce idrak edemedim.

Cümleyi kendi kendime yeniden söyledim.

Bence “Sana birileri fikrini sormadan söyleme anne!” demeye getirdi.

Türkçesi bu.

13 yaşındaki kızımdan söz ediyorum.

Tabii ki alt mesajda “Benimle ilgili meselelerde de ben sana sormadan fikrini söyleme anne!” demeye getiriyor.

*

Zaten artık öyle bir dünya oldu ki...

Yazının devamı...

Kanser güçlü ama biz daha güçlüyüz!

13 Kasım 2018

İnanılmaz ‘cool’. Hatta ‘cool’ kelimesinin tam karşılığı...

Kemoterapi sonrası kendi yaşadığı yan etkileri anlatırken ondan öğrendiğim, sadece saç ve kaşlarınızın değil vücudunuzdaki bütün tüylerin döküldüğü. Onu en çok etkileyense burnunun içindeki tüylerin dökülmesi olmuş. Burnundaki tüyler olmadığı için de sürekli burnunun aktığını ve çoğunlukla bunu hissetmediğini söylüyor.
Kemoterapinin en bilinen yan etkilerinden baş dönmesi ve mide bulantısının kendisini çok etkilemediğini belirtiyor, “Kusup rahatlıyorum” diyor, çok üstünde durmuyor.
15 yaşında bir kızın kanser gibi fena bir hastalığı bu kadar güçlü karşılayabilmesi beni çok etkiledi. Bir an evvel iyileşmesi ve kendisi gibi başka kanser hastalarına moral olması dileğiyle...

Seni tanıyalım? Ben Melisa...

Kaç yaşındasın Melisa?

Yazının devamı...

Genetiğiyle oynanmamış insan, basit bir hayatla da mutlu olabilir

11 Kasım 2018

Nefis bir kitap! Gerçekten kutlarım. İnsan fotoğraflara bakınca büyüleniyor.

- Çok çok teşekkürler. Fotoğrafların insanlara bir yerden dokunduğunu görünce içim coşkuyla doluyor. 

Bir de deli bir emek bu! Projenin iki yıl sürdüğü doğru mu?

- Evet. Toplamı, dört aylık masa başı işiyle beraber tam iki yıl sürdü.

Kaç kere Hindistan’a gittin?

- Beş kere. 75 günlük çekim var. Ama inan, 150 güne bedel! Askeri bir nizamda, sabah 05.00’ten gece el ayak çekilinceye kadar... Günde 17-18 saat çekim!

Kaç yerleşim yeri ziyaret ettin?

- Çingenelerin yoğun olduğu Gujarat, Rajasthan ve Madhya Pradesh eyaletlerinde 150’nin üzerinde şehir, köy ve kasaba ziyaret ettim.

Yazının devamı...

Bebeğini kanguru gibi cebinde taşı!

9 Kasım 2018

Yürünmeyen yollarda yürüyen kadın girişimcileri yazdığım gün...

Başarılanlardan kendi adıma da ilham aldığım, beni çok heyecanlandıran gün...

Bugün Ebru Gültekin Alkanat’la birlikteyiz.

Ebru, hamileliğin 4. trimester’i olarak kabul edilen doğum sonrası ilk üç ayın ne kadar önemli olduğunu fark ediyor ve bu aylara özel bir tişört tasarlıyor. Biliyor muydunuz, insan yavrusunun başı diğer canlıların yavrularına göre daha büyükmüş ve doğumun gerçekleşme süresi aslında 4 trimester olmasına rağmen doğum 3. trimester’da gerçekleşiyormuş. Bebek, doğum sonrasındaki ilk üç ay gelişimini tamamlıyor ve bu sürede kendisini annesinin uzantısı olarak görüyormuş. Ebru da diyor ki “O zaman rahim içini taklit edip bebeklerimize son trimester’ı keyifle yaşatayım dedim ve Wallaby tişörtleri işte böyle doğdu...”

HAMİŞ: ‘Trimester’ gebeliğin her biri 12 hafta süren üç eşit dönemine verilen isim.

 

‘EBRU, İSTERSEN HAMİLE MODUNDAN ÇIK!’ DEDİLER. O İŞTEN ÇIKTIM, GİRİŞİMCİ OLDUM!

Yazının devamı...

Hepimiz tüm varlığımızla açık bir yarayız

8 Kasım 2018

Benim favori yazarlarımdan. İkinci romanı ‘Tanık’ çıktı. Birinci romanı ‘Uçan Tabut’, herkesin ‘Mutlaka oku!’ diye birbirine tavsiye ettiği bir kitaptı, resmen patlama yaptı. Pınar 42 yaşında. Hacettepe İngilizce Mütercim Tercümanlık mezunu. Ama mesleğini yapmıyor, benim gibi sevdiği adamın peşinde dünyayı geziyor. Sevdiği adam bir mühendis ve yurtdışı projelerde çalışıyor. Kocasının peşinde dördüncü ülkesinde. Aynı zamanda dünya tatlısı bir kızı var. Ve Pınar yazıyor, hep yazıyor. Çok sinematografik bir anlatımı var. Her şey kare kare kafanızda canlanıyor. Ve müthiş duru yazıyor. Birbirlerinin hayatlarına dokunan, dokundukça uyanan, uyandıkça birbirlerinin hayatlarına dokunan insanları anlatıyor. Kurgu yeteneğine ve yaratıcılığına şapka çıkarıyorum. ‘Tanık’ta da sosyoloji doktorası yaparken aşk acısı yüzünden her şeyi bırakan, eskortluğu seçen ve şehrin en iyi eskortu olan Rüya Nilay Kosova’nın hikâyesini anlatıyor. Evlere şenlik bir roman...

- “Uçan Tabut” kendi çabanla bastırdığın ilk romanındı. Muazzam ilgi gördü, çok sevildi. Nasıl maceralar yaşadın ilk romanınla?

Müthiş şeyler oldu! Ama başlangıcı acıklı... Romanı bitirdim. Bir yayınevine gönderdim. Aylarca ne arayan var ne soran... Öylece duruyorum. Sonra bir arkadaşım, “Tanıdığın bir editör yoksa kitabın masada bekler, 15 yayınevine de göndersen cevap alma şansın çok düşük!” dedi. Belki de yanlış bir yönlendirmeydi, ama ben bunu içselleştirdim. “Madem kitabımı basmaları zor, ben bastırayım, eşe dosta hediye ederim!” dedim. Kendi imkânlarımla bastırdım. Öylesine... Anı olsun diye. Ama sosyal medyanın gücünü göz ardı etmişim! Romanım birden patladı! İnanılmaz sahip çıkıldı. Sevgi seli oldu. Çok okundu. Tabii inanılmaz mutlu oldum. Sonra “İkinci romanı da yaz!” diye baskı yaptılar. İşte şimdi de ilk romanımın karakterlerinden birinin hayatını anlatan “Tanık”ı yazdım...

- “Tanık” da en az “Uçan Tabut” kadar sarsıcı ve çarpıcı. Kurgu insanın aklını başından alıyor... Nerden esiyor bu acayip ve şahane hikâyeler?

(Gülüyor) Hayat öyle çünkü! Her birimiz, tek tek -en sıradan olduğunu düşünenimiz bile- ayrı ayrı ve hep beraber çok acayibiz bence. Ha ben bu acayiplikleri gözlemleyerek mi yazıyorum? Hayır! İçimden çıkıveriyorlar! Aslında ben edebiyatla uğraşan çoğu insanın daha onların bile haberi olmadan çok önce, zihinlerinde bilinçli olarak erişemedikleri bir yerde bütün bu hikâyelerin zaten yazılı olduğuna inanıyorum. Kalemi elimize alışımız aslında işin son safhası...

- “Tanık”ta çok farklı bir kadın karakter var...

Evet. Çok iyi eğitim almış ama kişiye özel simülasyonlu bir eskortluk hizmeti veren Rüya Nilay Kosova... Sosyoloji doktorası yaparken keskin bir aşk acısına deyim yerindeyse “kimyasal bir reaksiyon”la karşılık vererek tüm sahip olduklarını alt üst edip hayatını eskortluk yaparak kazanmaya başlayan bir kız. Uyguladığı aşk simülasyonları var. Âşık olmaktan korkan, aşktan kaçan, “aşktan sonra” sorumluluklarından haz etmeyen erkeklere “duygusal ilişki” paketleri sunuyor! Nilay’ın bu simülasyona dahil olan müşterilerini sürpriz zihinsel açılımlar bekliyor. “Günümüz kapitalist düzeninde satın alınamayacak hiçbir şey yok. Aşkı hissetmek bile!” mottosuyla Nilay, aslında müşterilerine “Korkmayın. Korktuğunuz yerden sormayacağım!” diyor.

Yazının devamı...

Nermin Bezmen: Kadına şiddete ve her türlü sapıklığa isyan ediyorum

7 Kasım 2018

Ama isyan etmekte haksız mı? Son romanı ‘Havva’nın Cezası’ bir isyan romanı. O, bu ülkede yaşanan ve gün geçtikçe artma eğilimi gösteren kadına erkek şiddeti, çocuğa tecavüz, cinayet, çocuk gelinler, cinsel istismar gibi sorunlara karşı var gücüyle haykırıyor. Toplumsal ayıplarımızı, acı ve yaralarımızı yüzümüze çarpıyor. Ona ‘Havva’nın Cezası’nı sordum...

DAYANAMADIM İSYAN ROMANI YAZDIM

‘Havva’nın Cezası’ insana tokat gibi çarpan bir roman. Nedir bu?

Bir isyan romanı! “Tokat” duygusu yaratıyorsa tamamdır, yapmak istediğimi başarmışım demektir. Çünkü ben gerçekten de üstü örtülen, sümen altı edilen, mazeret bulunan, kimilerince de “Çok üzüyor beni!” ya da “İçimi acıtıyor, dinleyemiyorum, okuyamıyorum!” diye bir kenara itelenen toplumsal ayıplarımızı, acı ve yaralarımızı tokat gibi çarpmak ve silkelemek istedim insanlarımızı. Bizzat bu suçu işleyenler kadar sessiz kalanlar, duyduğunda üzülüp sonra kavgasını vermeye korkanlar da aynı derece suçlu! Toplumumuzda genel bir kabulcülük, aymazlık, aldırmazlık ve sinmişlik aldı başını yürüdü. Buna daha fazla kayıtsız kalamadım.

- Yani bu bir manifesto mu?

Evet. Çünkü haberleri okudukça yüreğim yanıyor. Ağlıyorum, dağlara, denizlere haykırmak istiyorum. Ülkemde yaşananlara kırgınım, kızgınım. Ve bütün bu negatif duyguyu, kurbanlar adına müşterek haykırış olacak bir romana dönüştürmek istedim. Gittikçe benimsenen, şiddeti yükselen ve neredeyse milli hasletmiş, gelenekmiş, marifetmiş gibi sunulan bütün çirkinliklere, sefih ve sefil anlayışa, sahte din maskesi altında düşük ahlâk savunuculuğuna, kaba sabalığa, adiliğe; estetik, incelik, zarafet yoksunu maganda anlayışa tahammülsüzlüğümün manifestosu ‘Havva’nın Cezası’. Kız ve erkek çocuklarının, kadınların, zorbalıkla ruhlarının, düşlerinin ve bedenlerinin istismarına; şiddete, tecavüze, enseste, pedofiliye maruz bırakılmasına; çocuk gelin verilip kuma satılmasına; sonra da bunlara “gelenek”, “görenek”, “din” kisvesi altında mazeret bulunmasına isyanımdır bu roman!

HAVVA BÜTÜN KURBANLARIN SEMBOLÜ

Yazının devamı...

Sepin İnceer: Hiçbir ceza almasınlar, razıyım yeter ki yüzleşsinler!

6 Kasım 2018

Sepin İnceer’le yaptığım, pazar günü yayınlanan, devamını da bugün okuyacağınız röportaj. Çok sarstı beni. Hayat dersi gibi oldu. Sepin İnceer cüssesi minicik ama kalbi dev bir kadın. Eşi Okan İnceer, 27 Mayıs’ta Kaçkar Dağları’nda ‘istasyon patlaması’ sonucu düştü ve öldü. Büyük bir aşkla bağlıydı kocasına. Hâlâ öyle.

Dağcı değildi Okan, hayatında ikinci kez böyle bir tura gidiyordu. O turda ihmaller söz konusuydu. Okan şimdiye kadar hiç iple tırmanış yapmamış, hiç ip kullanmamıştı. Ama ‘istasyon’ kuruldu ve ekip Kaçkar Dağları’ndan iple indirilmeye çalışıldı. Hem de kuzey kanadından, çünkü uçağa yetişme telaşları vardı ve acele edildi. Kuzey kanadı da dağcılıkla gerçekten haşır neşir olan insanların inebileceği bir etapmış. İhtiyatlı ve sorumlu davranılmadığı için o ‘istasyon’ patladı, Okan düştü, 300 metre yuvarlandı ve boynu kırıldı!

Tüm bu ihmallerin bir insanın ölümüne sebep olduğu açık. Ama burası Türkiye, aylar geçmesine rağmen ihmale bağlı dava açılmadı. Halbuki dağcılık camiasından hemen herkes kazadaki ihmali kabul ediyor. İki minik çocuğuyla geride kalan Sepin’in tek istediği, hataları olanların bu hatalarla yüzleşmesi. Çok mu yani istediği?

Sepin’in 16 yıllık aşkına ve Okan’ına veda etme biçimine inanılmaz saygı duydum. Ben bugüne kadar hiç böyle bir vedalaşma görmedim, dinlemedim. Onu kendi elleriyle yıkıyor, asla morgda bir gece beklemesine izin vermiyor, eve getiriyor. Bir gece boyunca çiçeklerle süslü yataklarında eşiyle birlikte yatıyor. 41 yıl boyunca Okan’ın hayatına giren, onu seven insanlar o odaya gelip Okan’a Okan’ı anlatıyorlar. Sepin, sevdiği adama işte böyle veda ediyor...

AŞKIN KADAR YASIN VAR!

Peki, Okan’ın ölümünden önce yüreğinde bütün dünyanın yasını hissetmeni ve okuduğun o kitaplardaki yas ritüelini o öldükten sonra kendi kocana yapıyor olmanı nasıl açıklıyorsun?

Yazının devamı...