"Ahmet Mümtaz Taylan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Mümtaz Taylan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Mümtaz Taylan

Hayatımız bir akan yazı gibi geçiyor gözlerimizin önünden

15 Şubat 2014

Klıman bir şubat akşamında, sokaktan eve dolan kedi çığlıkları. Haber kanalında iki ünlü gazeteci konuşuyor. Biri bir gazetenin Genel Yayın Yönetmeni ve kendini savunma telaşı içinde. Konu; telefon dinlemeleri, ses kayıtları, tapeler, ‘havuz medyası’, Başbakan’ın basına sansür girişimleri, işten atılan gazeteciler. Seyredilecek bir şey yok ama bir kulağım orada. Gözüm masaya bıraktığım bir kitap öbeğine takılıyor. Son zamanlarda kitap müzayedelerine dadandım. Eski baskı kitaplar topluyorum. Müzayede dedimse; aklınıza pahalı bir alışveriş gelmesin. Meraklıysanız; edinilmesi güç kimi eski kitapları üç otuz paraya bulmak mümkün. Masadaki kitap öbeği, işte o masum müzayede ganimetlerinden. 1948 baskısı ‘Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler’ Ahmet Semih Mümtaz, 1977 baskısı ‘Abdülhamit Devrinde Sansür’ Cevdet Kudret, 1973 baskısı ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ Niyazi Berkes.
Geceyi seviyorum. Faydasız gibi görünen bilgilere âşığım. Demini almış bir bardak adaçayı, mart ayını erken getiren kedilerin serenatları, TV’den taşan sızlanmalar ve üç kitap dolusu geçmiş zaman bilgisi. Geceme misafir olmak ister miydiniz?

Görülmüştür!

“Birer birer her satırı okuduktan sonra her gazetenin, her sahifesine imzasını atan Matbuatı Dahiliye Sansür Müdürü Hızfı Bey, imzanın üstüne bir de ‘Görülmüştür’ cümlesi çekerdi. Sabah, İkdam, Tercüman-ı Hakikat, Tarik gazeteleri bu müsaadeyi aldıktan sonra intişar ederlerdi (dağıtılırdı).”
Bu satırlar, Abdülhamit döneminde babası İçişleri Müsteşarı ve Resmi Gazete Müdürü olan Ahmet Sevim Mümtaz’ın ‘Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler’ kitabından. Hıfzı Bey Matbuatı Dahiliye Sansür Müdürü. İki müdür akşam yemeğinden sonra önlerine getirilen gazete provalarını satır satır sansürden geçirir, kalan kısımları baskıya yetiştirilir, basılır, dağıtılırmış. “Siyasi yazılar haricinde aşağı yukarı her şeyden bahsedilebilirdi. Ahmet Rasim gibi muharrirlerin (yazarların) binlerce karii (okuru) vardı. Serveti Fünun ve Malumat gibi mecmualar da sansürden geçerdi. (...) Mihran Efendi’nin (dönemin gazete sahiplerinden biri) bir hususiyeti vardı. Cesareti...Babı-ali muhbirliğini bizzat kendisi yaptığı için aldığı haberleri pervasızca gazetesine yazdırırdı; sansürün çıkaracağını tahmin ettiği halde böyle yapardı. Hatta bir iki defa Hıfzı Bey’in çizmiş olmasına rağmen haberi vermekte ısrar etmiştir. Nasılsa bir hüsnü tesadüfle meseleyi ağır bir tevbihname (uyarı) almakla atlatmıştı. Haber Bavyera Kralı’nın mecnun olduğu ve sarayında hapsedildiğine dair bir ajans haberiydi.”
Ahmet Sevim Mümtaz o dönemde Fransızca neşriyata da sansür uygulandığını anlatıyor. Hariciye Sansür Müdürü’nün Nişan Bey isminde bir Ermeni ve çok zeki bir zat olduğundan bahsediyor. Matbuatı Dahiliye Müdürü Ahmet Arifi Bey ise pek evhamlı bir memurmuş. Takvimi Vakayi gazetesinin provalarını okurken üfler püfler, amirlerine; “Aman beni bir mutasarrıflığa tayin ettiriniz, gideyim, hem hizmet edeyim hem size dua!...” diye yakınırmış. “Nihayet mutasarrıf oldu ve öldü zavallı” diyor Ahmet Sevim Mümtaz, anılarında.
Biraz da Cevdet Kudret karıştıralım. Matbuat-ı Dahiliye Müdürlüğü’ne bağlı Sansür Kurulu’ndan gazetelere giden 9 maddelik bir emirnameden bahsediyor Cevdet Kudret.
İşte birkaçı:
“Madde 2. Ahlak bakımından yayınlanmasında sakınca olmadığı, Maarif Nazırı Paşa Hazretleri tarafından tasdik edilmedikçe, hiçbir tefrikanın yayınlanmaması.
Madde 6. Vilayetler ahalisinden bir kişinin ya da bir topluluğun, hükümetin yolsuzluğundan şikayetlerinin ve yüce Padişaha duyurulmasını bildiren kağıt ve dilekçelerin yayınlanmasının kesinlikle yasaklanması.
Madde 8. Yabancı hükümdarlar aleyhinde yapılan suikast girişimlerinin ya da kargaşa çıkarıcı gösterilerin sadık ve kendi halinde ahalimizce bilinmesi uygun olmadığından haberlerinin yayınlanmaması.
Madde 9. Bu yönetmelikten gazete sütunlarında söz edilmesi bazı kötü düşünce sahiplerinin yersiz eleştirine yol açacağından şiddetle sakınılması.”

Yıldızböceği

Bu da Niyazi Berkes’ten; “Tanzimat döneminin ünlü aydın kafası Münif Paşa, 22 yıl evvel çıkardığı Mecmua-yı Fünun’u 1882’de yeniden çıkarmaya heveslenmişti. Anlamını bilerek mi bilmeyerek mi oluşunu kestirmeyi okuyucuya bırakacağımız ‘Yıldız böceği ile yolcu’ isimli bir fıkra yüzünden derginin çıkmasıyla kapatılması bir oldu.”
Fıkra uzun, özeti şu: Bir yolcu gece vakti uzakta bir ‘yıldızböceği’ görür, fenerli bir kişi gördüğünü zannederek onu takip eder ve bataklığa düşer. Malum Abdülhamit Han, Yıldız Sarayı’nda ikamet etmektedir. Gerisini anladınız. Dergi ilk sayısında sizlere ömür! Ama Münif Paşa kurtulur. “Abdülhamit onu kendine çekecek bir taktik kullandı; Münif Paşa 1884’de Eğitim Bakanı oldu!” der Niyazi Berkes.
19’uncu Yüzyıl’ın sonundan, 21’inci Yüzyıl’ın ilk çeyreğine yaşanan değişim baş döndürücü. Değişmeyen şeyler de var elbet. İktidarlar değişiyor ama muktedirlerin zihniyetinin aynı hızla dönüştüğünü söylemek zor. Ben yine de değişmezliğin kabahatini muktedirin tabiatına yamamak suretiyle meseleden sıyrılmayı kendim(iz)e yediremiyorum. O nedenle ‘Yıldızböceği’ fıkrasının sonuna, dergiyi kurtarsın diye eklenmiş, dergiyi kurtaramasa da geleceğimizi kurtarmaya aday bir beyiti anmak isterim;
“Her ne gelirse sana senden gelir / Sen onu zannetme ki benden gelir”
TV’deki gazete Genel Yayın Yönetmeni’nin şikâyetleri yerini reklamlara bıraktı. Kedilerin sesleri geceye karıştı. Bir adaçayı daha doldurup, biraz da ‘Göçmüş Kediler Bahçesi’nde salınmak niyetindeyim. Katılmak ister misiniz?

Yazının devamı...

Hişt başkanım bi bakar mısınız?

25 Ocak 2014

Yerel seçim kapıda. Taraflar yarışa yerel yönetimlerdeki etki alanını genişletmenin ötesinde büyük anlamlar yüklüyor. Hükümet bu seçimi iktidarına yönelik bir tür güvenoylamasına çevirdi şimdiden. Muhalefet yerel seçimlerde yakalayacağı olası bir başarıyı, genel seçime yönelik iktidar yürüyüşünün kanıtı olarak anons edecek. İktidarı, muhalefeti, siyaset arenamıza üçüncü bir cephe olarak eklemlenen cemaatiyle herkes diken üstünde, herkes hesap peşinde…
Seçimin dumanı tütmeye başlamışken, taraflar; anketler, kamuoyu yoklamalarıyla sürecin gidişatıyla ilgili ipuçları toplamaya çalışıyor. Sonuçları dillendirerek seçmeni bilgilendirip yönlendirmenin yollarını arıyor.
Ben de bir seçmen ve ailenizin köşecisi olarak boş durmadım. Twitter hesabımdan “Nasıl bir belediyecilik anlayışına oy verirsiniz?” diye sordum 400 bin küsur takipçime. Çok sayıda yanıt aldım. Her birini okudum, benzeşleri buluşturdum, toparladım, özetledim.
İşte size sivil ve tam bağımsız bir kamuoyu yoklamamın verileri! Elçiye zeval olmaz. Bakın görüşüne başvurduğum ‘seçmen yurttaşlar’ nasıl bir belediye, nasıl bir belediye başkanı tarif ediyor...
- Ağır altyapı sorunlarına, şehiriçi trafik kargaşasına kalıcı çözümler üreten
- İhaleleri ahbap çavuşlara değil, hak edene veren
- Kentin sıkıntılarını masadan değil, sahada görüp tespit eden
- Kentlinin vergisiyle vakıf adı altında bina yapıp siyasi kankalarına hibe etmeye kalkışmayan
- Dürüst ve şeffaf bir tutumla ve düzenli aralıklarla denetime açık olan
- Katı atıklardan çevreye zarar vermeden kurtulan, atık su arıtımı vb konularda kalıcı geri dönüşüm projeleri geliştiren
- Bir gününü engelli vatandaşlarla geçirip, onların kentin fiziki yapısından kaynaklanan sorunlarıyla empati kurarak hayatlarını kolaylaştıran projeler gerçekleştiren
- Toplu taşımada 30 yıl sonrasını da hesaba katan projelere kafa yoran
- Kentin makul biçimde ulaşılabilir lokasyonlarına, her kesimden yurttaşın her türlü kültürel ve sportif gereksinimlerini karşılayacak kompleksler inşa edecek
- Şehrin karakteristiğini temsil eden yapıları Çin malı, epilepsi tetikleyici LED ışık ucuzluğuna düşmeden estetik tasarımlarla parlatan
- Kentlinin ortak neması arazi ve arsaların rantını eşe, dosta, menfaattara peşkeş çekmek konusunda sabıka sahibi olmayan
- Çalacaksa; enstrüman çalan, dikecekse; fidan diken, bölecekse; ekmeğini bölen
- Bireylerin geçim sıkıntısı yüzünden göçe zorlanmadığı bir kent hedefleyen
- Hizmet alımı yaptığı taşeronların üç otuz para ödeyerek ve ezerek -örneğin Suriyeli mültecileri- eleman çalıştırmasına izin vermeyen
- Açtığı çukuru mümkünse o gün kapatan, değilse yurttaşın düşüp kafasını gözünü kırmayacağı makul tedbirler alabilen
- Sokak hayvanlarını katletmek veya yaşayamayacakları alanlarda ölüme terk etmek yerine, onlara uygun yaşam alanları hazırlayan
- Gürültü denetimi yapmak bir yana, oy toplamak veya icraatını duyurmak maksadıyla, mahallelere teneke megafonlu araçlar salarak kafa ütüleyip bizzat kendisi gürültü kaynağı haline gelmemiş
- İktidarın perakendeciliğine yanaşmayan, gücünü adil ve düzenli hizmet verdiği kentliyle kurduğu bağdan alan özerk karakterli
- Kaldırımları rant hatırına reklam panolarından yürünemez hale getirecek kadar gözü dönmemiş
- Yanına oturup çayını içip bir iki dakika derdini paylaşabileceği, peşinde uzaya füze uçuruyormuş havasında bir orduyla gezmeyen, ulaşılabilir
- Kentinin tarihi siluetini, kaldıysa ağacını, yeşil alanını, rantiyenin doymak bilmeyen iştahına yağma ettirmeyecek
- Kentliye, gezip nefes alabileceği tüm açık alanlarda; evinin, işyerinin, okulunun tepesine dikilmiş baz istasyonlarının hediyesi baş ağrılarının diyeti olarak, ücretsiz Wİ-Fİ ağı hizmeti veren
- Kadrolu işçisine, zabıtasına yaptıramadığı –turistin, yurttaşın önünden masa, altından sandalye çekmek vb- işleri gariban geçici işçilere yaptırma kurnazlığına gönül indirmeyen
- Şam’da oturup Bağdat’tan aday olmayan, ilçesini, kentini, kentlisinin gereksinimlerini avucunun içi gibi bilen
- Projesini oluştururken kentliyle paylaşan, uygularken fikrini ve olurunu alan, katılımcı
- Uygar ve markalaşmış yerli yabancı kentlerdeki belediyecilik uygulamalarını takip edip, kendi kentine uyarlayıp uygulayabilen, yaratıcı ve yenilikçi
- Asfalt dökmek, kaldırım döşemek kadar kentin kültürel yapılarına odaklanan, onları yıkıp AVM’leştirmek yerine işlevleri çerçevesinde parlatıp cazibe merkezi haline getiren
- Esasen ayağına götürülmesi gereken bir hizmet, örneğin bir ödeme için vatandaşı masa masa, kapı kapı sürüklemeyen, sağladığı kolaylıklarla vatandaşta kentlilik bilincinin yaygınlaşmasına yardımcı olan
- Kentsel dönüşümü, dönüşüm alanları sakinlerine hayatı dar etmeden, kırıp dökmeden, gettolara, varoşlara sürgüne zorlamadan uygulayacak projeler geliştiren
- Her kentlinin kentin nimetlerinden azami ölçüde faydalanmasını sağlayacak sosyal projeler geliştirip, bunun için sanat ve sanatçıyla itişmek yerine onunla işbirliği içinde çalışacak...
Özetle; çılgın projeler peşinde koşarken, yalın insan gereksinimlerini unutmayacak başkan adayları arıyor yurttaşlar.
Lider sultasının hüküm sürdüğü tek sesli parti geleneklerine, başka bir partiden aday ödünç almakta sakınca görmezken, bir diğeriyle seçim ittifakına yanaşmamayı ‘ilkeli olmak’ diye tanımlayan tutarlılığı tartışmalı
siyasi pratiklere rağmen yukarıda sıraladığımız eşkale uygun adaylar çıkacak mı dersiniz?
Biz beklentilerimizin profilini
belirledik. Göle mayayı çalıp, kalbimizi bozmadan bekleyelim hele.
Mart ola, hayır ola!..

Yazının devamı...

Devlet grisi

19 Ocak 2014

Konuşma bitti. Telefonu masaya bırakıyorum. Bütün sesler elendi… Çalışma odamda, kulaktozuna yenmiş okkalı bir tokatın sağır eden çınlaması… Onu hatırlamaya çalışıyorum. Solgun yüzünü, belli bir tona kilitlenmiş vara yoka yükselmeyen sakin sesini, hazan yaprağı gibi savrularak yürüyüşünü, sıkıldıkça bıyıklarına giden kemikli ve marifetli ellerini. Orta boylu, zayıf ama çalımlı bir beden. Pek nadir gülen gözlerinde belli belirsiz bir keder. Derdi tasayı önce yük, zamanla mülk edinmiş edası. Hep uzaklara bakarak konuşur, daha çok dinlemeyi tercih ederdi.
Bütün olarak hatırlamakta güçlük çekiyorum onu, ikimizi… Belleğimin sıvası aşınmış duvarlarından, ortak zamanlarımızın önü arkası silikleşmiş görüntüleri akıyor bölük parça. Unutayazmanın çaresizliği öfke nöbetine dönüşecek biliyorum, kendimi tanıyorum. “Öfke oburdur” demişti bir keresinde bana. “Ne kadar beslersen besle, doyuramazsın.” Öfkeme yenik düşmemek için hatırlamaya oturmam anıları sıraya sokmam lazım. Kütüphanenin kuytusuna itelenmiş gömlek kutusunu bulup çıkarıyorum. Hayatımın fotoğraf karelerine hapsedilmiş kırıntıları bunlar ve ancak bir gömlek kutusunu dolduracak kadarlar. İşim düştüğünde hiç değilse duygusal bir düzene sokmayı düşündüğüm bu kutuyu, işimi gördükten sonra yine unutulmaya itelerim daima.

TEK BİR FOTOĞRAF

Ona ait tek fotoğrafı az önce oraya bırakmışım gibi çekip çıkartıyorum diğerlerinin arasından. Arkasına ‘Esir dayıdan, özgür yeğene yürek dolusu selamlar… / 01 Ağustos 1985’ notu düşülmüş. İşte o! Bel hizasına kadar devlet grisine, yukarısı kirli beyaza boyanmış beton bir duvara vermiş sırtını. Üstte bordo bir penye, altında haki bir eşofman, ayağında terlik. Hediyesi duvara vuran yaz güneşi, kendi gölgesinin içine dikilmiş, sağ ayağı duvara dayalı, sol ayağı üstünde cezalı, mağlup ve mağrur genç bir devrimci.
Bursa Cezaevi’nin havalandırma avlusu burası. Yirmili yaşlarının sonlarına doğru kendi ifadesiyle ‘esirliğinin’ beşinci senesini sürmekte. Fotoğrafı elime verdiklerinde beş yıldır görmemiştim dayımın yüzünü. Onu son kez 15’inci yaşgünümden -12 Eylül 1980- bir gün önce görmüştüm. Dayım o gün evden çıktı, gece dönmedi, ertesi gün askeri darbe gerçekleşti. Doğum günümü kutlamadık.

MİNYATÜR KALE

Fotoğrafı şimdi daha dikkatle okumaya çalışıyorum. Dayımın sol dirseğinin altında devlet grisiyle kirli beyazın buluştuğu sınırdaki siyah çizgiyi ilk kez farkediyorum. İlk bakışta duvara vurmuş bir gölge gibi görünen o şey; yağlıboyayla çizilmiş bir minyatür kalenin sınırlarını temsil ediyor. O zamanlar ‘minyatür saha futbolu’ derdik, beşer oyuncuyla, kalecinin elini kullanmadan kaleyi koruduğu, dar alanda, küçük kaleli futbol coşkusu. Cezaevinde avlusunda dar alan daha da daralıyor, kale ancak duvara çiziliyormuş demek.
Dayım o dar alandan 1986 yılının güz aylarında çıkıp geldi ‘dışarı’. 12 Eylül hukuksuzluğuna karşı; tektip kıyafet giymemek için yatılan açlık grevlerinin, cezaevi direnişlerinin, yaşı büyütülerek asılan genç devrimci yoldaşlarının ağır hatıralarının arasından geçerek.
O içerdeyken ‘dışarısı’ çok değişmişti. Onlar; içerde cezaya yattıkları ilk günden başlayarak kendi dar alanlarında sınıfsız toplum rüyalarını yaşatırken, dışarda savaş açtıkları eski düzen yeni formlar, farklı parametreler kazanmıştı. Bulduğu Türkiye bıraktığı Türkiye değildi. Yirmili yaşlarının başında içeri düşüp otuzlara merdiven dayamış olarak çıkan biri olarak, vasıf gerektiren işler için yetersiz, vasıf gerektirmeyenler için fazla donanımlıydı. Değişime yabancılaştı, içine kapandı.
Güvenilir, sağlam karakteri nedeniyle kendisine teslim edilen işletmeleri idare etti uzun yıllar. Değişken piyasa koşullarında sık sık topu atan bir işletmeden diğerine koştu durdu. Doğru düzgün bir hayat standardı görmediği için sınırlı maaşla yaşama konusunda zorluk çekmedi. Harcama alışkanlığı yoktu çünkü. Kendi gibi iyi kalpli, sessiz bir kızla evlendi bir ara. Yürümedi, evlendikleri gibi yine sessizce ayrıldılar. Yalnız yaşadı velhasıl. Her gün sadece işini yaparak, giderek daha az konuşarak. Zamanla hiç konuşmaz oldu.

KONUŞMA BİTTİ

O içerden çıktığında ben çoktan evden ayrılmış, başka bir şehirde hayata karışmıştım. Az görüştük, çok sustuk. Ama hep birbirimizi sevdiğimizi bildik. Hem güzel bir abi olarak hem de damıtılmış bir siyaset bilgesi olarak bendeki emeği kalbimin duvarına kazılı…
“Oğlum; sonra haber vermediğimiz için üzülürsün diye aradım. Dayını kaybettik. Bu sabah kendini asmış işyerinde… Başımız sağ olsun!”
Konuşma bitti. Telefonu masaya bırakıyorum. Bütün sesler elendi. Çalışma odamda, kulaktozuna yenmiş okkalı bir tokatın sağır eden çınlaması…
Daha birkaç gün evvel gazeteden okuduğum bir cümle düşüyor aklıma. Dayımın döneminden namı yürümüş bir abinin cümlesi: “Devrimci mücadele açısından 12 Eylül bitmiştir.” Bitmiş demek. Bilemiyorum… Dayımın 12 Eylül’ü bitti nihayet. Benimki? Ya tanıdığım başka bazı abilerin, ablalarınki? Bilemiyorum…
Şimdi 14 yaşıma gideceğim. Gecenin bir yarısına, ahşap bir iskelenin burnuna, lüks lambasının ışığının denize vurduğu bir ağustos akşamına. Dayımla denize bayat ekmekler atacağız yine… Sonra kefallerin ekmeğe üşüşmelerini bekleyeceğiz, iskeleye vuran gölgemizin kucağında. Ben kefalleri böyle kandırarak avlamanın devrimci ahlaka sığıp sığmadığını soracağım ona, o benzersiz gülümsemesiyle denizi seyretmeyi sürdürecek, sorumu yanıtsız bırakarak… Çok güzel susacağız…
Kulağımdaki çınlama kim bilir belki böyle hafifleyecek zamanla…

Yazının devamı...

Ütopyam kaymak!..

4 Ocak 2014

Ütopyaları sever misiniz? Biliyorum; “Türkiye gibi günde üç defa burç değiştiren bir ülkede ütopya da neymiş a şuursuz!” diyeceksiniz ama gönül ütopyadan geçmiyor.
Yılbaşını evde bir başına, tüm yılbaşı ritüellerinden sıyrılmış biçimde eda ettim. Gündüz kızımı ve annesini ziyaret ettim. Akşamın erken saatinde sevdiğim bir arkadaşıma uğradım. Orada toplanmış başka bazı arkadaşlarla üzengi muhabbeti ederek sosyal ödevimi yaptım. Haberler başlamadan da eve dönüp çalışma masama kuruldum. Şeker ve kilo nedeniyle yıllardır alkolden uzak duruyorum. Masada masum bir çerez tabağı, bir kâse de çekirdeksiz nar var. Elimin altında televizyonun kumandası, kendisi tam umutları ham bir Milli Piyango bileti, karıştırılacak birkaç yeni kitap, bilgisayar ekranı Twitter’a kilitli. Mevcut durumum orta yaşlı bir erkek için ütopik düzeyde tatlı… TV’de dünyanın yeni yıla girmede torpilli coğrafyalarından erken kutlama görüntüleri. Gülümseyen, umutlu insanlar. Yeni yıla giyinmiş süslü dünya şehirleri.

DEVLETİN YILBAŞISI OLMAZ

Başbakan beliriyor ekranda. İzlemeye koyuluyorum. Sıkıntılı bir yıl yaşadık. Ortası Gezi, finali gazi bir yıl. Her şeye rağmen yeni yıl yeni bir şans demek. “Başbakan da yeni bir başlangıç duygusu yaratacak, birleştirici bir konuşma yapabilir” beklentisindeyim. Neden olmasın? Rahmetli babaannem benim iyi niyetimi kibarca “Bu çocukta deli morali var” diye tarif ederdi. Dalgasını geçenlere inat, hiç ıskonto yapmam iyi niyetimden. Başbakan dua vurgusuyla başladığı yeni yıl konuşmasında sözü, Selçuklu’dan açıp, Osmanlı’dan geçirip, Türkiye Cumhuriyeti’nin kutlu yürüyüşüne taşıdıktan sonra; bu kutlu yürüyüşü engelleme girişimlerine getiriyor. Girişimlerin dış mihraklı gizli öznelerine, onların içerdeki işbirlikçilerine değinip, Gezi ve 17 Aralık olaylarının ülkemize yönelik bu tuzak ve suikast girişimlerinin bir sonucu olduğunu anlatıyor özetle. Canı sıkkın, yüzü asık. Yok, bu konuşma umut vaat etmiyor. Anlaşıldı; Başbakan yeni yıla da eski dille girmekte kararlı.

YETİŞİN MÜZEYYEN HANIM

İyi niyetim suyunu çekiyor. TV’nin sesini kapatıp pikaba Müzeyyen Senar’ın bir 33’lüğünü koyuyorum. İnce sazdan hışırtılı bir şefkat yayılıyor odaya: “Neden düştük biz bu hale?” Enfes bir Zeki Duyguluer bestesi. Yılın son gecesinde; elde sükûnet, kulakta Müzeyyen Hanım… Bir ütopyanın tam ortasındayım.
Memet Baydur’u tanıyanınız, hatırlayanınız var mı bilemiyorum. Genç yaşta yitirdiğimiz zehir zekâ bir oyun ve köşe yazarı abimizdir. Güzel Memet abimizin iğne oyası köşe yazılarından derlenmiş ‘Ucello’nun Kuşları’ kitabı da duruyor masada. 51 yaşında, onu kaybetmemizden dört yıl önce, 28 Aralık 1997’de kaleme aldığı ‘Hafif, hızlı bir ütopya denemesi’ başlıklı enfes yazıyı açıyorum. Memet abi ütopya kavramından bahsederek başlıyor yazıya, tarihteki ünlü ütopyalardan bahsediyor. Sonra, ‘kendi halinde bir oyun yazarı olarak’ kurduğu ‘günlük bile değil, saatlik bir ütopya’sını anlatıyor.

MEMET ABİ’NİN ÜTOPYASI

Dünyanın kim bilir neresinde, tanımadığımız bir başbakanın yeni yıl konuşması bu! Şöyle bir şey:
“Kozhelvalarındaki lezzetin eski kozhelvalarıyla ilgisi kalmamışsa; boş arsalarda çocuklar bütün gün tek kale maç yapıp akşamüstleri ateş yakmıyorlarsa; demiryolları, trenler, istasyonlar benzinle beslenen yamyamların saygısız bilinçsizliğine esir düşmüşse; iktidar, yaz mevsiminde erik ağaçları, akasyaları ve pisiotlarını anımsamayan ve önemsemeyen bir oy potansiyeliyle iktidara yapışmak zorunda kalıyorsa; artık bu ülkenin başbakanı olmak istemiyorum.
Bağımsız olmamız gerekiyor. Gerçekten bağımsız olmak istiyorsak sahte, kof zenginlikler peşinde koşmayı bırakıp yoksulluğun onurunu taşımayı öğrenmeli ve ulusça dayanışma içinde olmalıyız; tüketim tutkusu ve bencillikle mustarip, saygısızlıkla zedelenmiş, kişiliğinden ve geçmişinden kuşkulu bir kalabalığın birbiriyle ilintisiz bireyleri olmaktan çıkmanın tek yolu, insanların birbirlerini dinlemeye, duymaya başlamasıdır.
Memleket; kırk mumluk aydınlarıyla; çıkarından başka bir şey düşünmeyen idarecileriyle; para hırsıyla gözü dönmüş, kötülüğe esir düşmüş, geçmişle ve gelecekle ilişiğini koparmış kadrolarıyla; yıllardır her fırsatta bir araya gelmesi engellenmiş işçi, köylü, memur insanlarıyla ulus olarak bir çıkmaza sürüklenmiştir. Bu kepazelikte toplumu yönetmek hevesinde olan her partinin az ya da çok dahli vardır.
Dünyayı küçültmek isteyenler, insanları, emekçileri, aydınları küçük görenler var; herkesi bir tek düşünce, bir tek ideoloji çevresinde toplayıp yönetmek isteyenler var. Bu tuzağa düşmek zorunda değiliz. Yirmi yıldır bu ülkenin sorunlarıyla uğraşıyorum; yeryüzünde hiçbir ülke yirmi, otuz, kırk yıl süren bir siyasi liderliğe muhtaç olmamalıdır. Bugün bu görevi kendi isteğimle bırakıyorum. En önemli kavramın bağımsızlık olduğunu anlatabildiysem ne mutlu bana! Bağımsızlığı koruyun! Sizlere gönül ferahlığıyla veda ediyorum.”
Bunları söylüyor Baydur’un ütopyasındaki ütopik başbakan ve konuşması biter bitmez; kargatulumba bir siyah arabaya bindirilip, nerede olduğu bilinmeyen bir karakola götürülüyor. “Ne kadar naif ne kadar çocuksu düşünceler değil mi?” diyor Baydur kendi küçük ütopyası için. Ve bitiriyor: “Bir de şöyle düşünün: ya olursa?” Başımı kitaptan kaldırıyorum. İstanbul sisli bu son gecede. Ölçülü bir eğlence havası var sesi olmayan ekranda. Plak bitmiş, disk boşa dönmekte… Saati yokluyorum; ben Memet abiyle halleşirken yeni yıl oturmuş eskisinin yerine! Ne güzel girdim yeni yıla…
2014 ayıpsız ve kayıpsız olsun. Ütopyalarınızdan öperim…

Yazının devamı...

Çok erkek bir yıl

28 Aralık 2013

Ben, her yılın son deminde, o yılın erkek bir yıl mı, kadın bir yıl mı olduğunu düşünmeden edemem.
12 ayda zihnime kazınan olayları toplar, çıkarır; o çağrışımla yılın cinsiyetini belirlerim. Tespitte memlekette olup biten kadar, kişisel hikâyenin de etkisi vardır. Bazen kişisel veya toplumsal bir olay tek başına o yılın adını koyuverir.
Mesela; 12 Eylül 1980’de -15. yaş günümde- gerçekleşen askeri darbe, yıl boyu olup biten onca yaşam kırıntısını ezip geçti ve 1980 yılı, çok erkek bir yıl olarak düştü envanterime. Oysa; 1999’un ilk günlerinde kızım dünyaya geldiğinde, babalığın etkisi o kadar güçlüydü ki; sonraki 11 ay olup biten hiçbir şey, 99’un benim için çok kadın bir yıl olduğu gerçeğini değiştirmedi. Birkaç gün sonra 2013 di’li geçmiş zamana karışacak. Memlekette, dünyada yaşananlara bakarak 2013’ün cinsiyetini bulalım mı?
Yılın ilk aylarını, Esad’a; Esad mı desek, Esed mi desek bilemeden geçirdik. Dün Esad diyenler, bugün Esed dedi. Kafamız karıştı ama daha yıl bitmeden Esad yine Amerika ile halvet oluverdi! Hatay Reyhanlı’da yaşanan korkunç bir terör olayıyla, onlarca yurttaşımızı kaybettik. Devlet olayın faillerini adaletin önüne çıkaramadı henüz. Bizim hükümetin her an iktidardan gidebileceğini iddia ettiği Esad ise sarayına kurulmuş, gelecek seçimin stratejisini oluşturuyor çoktan.
İsrail Başbakanı Netanyahu, Mavi Marmara baskını nedeniyle Türkiye’den özür diledi. Şimdi İsrail’le ilişkileri düzeltmek için; Mavi Marmara’da yitirdiğimiz yurttaşlar için talep edilen tazminatta indirim teklif ettiğimiz haberlerini okuyoruz basında! Tazminat demişken; Uludere’de katledilenlerin aileleri özür olarak bankaya yatırılan tazminata ellerini bile sürmediler! Onlar sorumluların yargı önüne çıkarılmasını bekliyorlar.
3.köprü “Olsundu olmasındı, ağaçlar kesilmesindi, adı şu olsundu, bu olsundu” demeye kalmadan, toplumsal uzlaşma ve makulle köprüler yakıldı, inşaata başlandı. Rumelifeneri’nin oralara giderseniz, iki kıyıda karşılıklı devasa birinci ayakları göreceksiniz, korkmayın.
Alkol ile ilgili düzenlemeleri de içeren kanun teklifi, TBMM’de kabul edildi. 22.00’den sonra perakende alkol satışı yasaklandı. Hükümet; “Yasak değil, düzenleme!” diye ısrar etti. Çünkü hükümetin mücadele edeceği sözünü verdiği ‘üç y’ vardı. Neydi onlar; yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar. Dolayısıyla “yasak yoktu, düzenleme vardı”. Zam değil, fiyat ayarlaması gibi. Peki kaldırılan yasak yok mu? Var. Başörtüsü yasağı kalktı. İyi ki de kalktı. Başörtüsü taktıkları için mağdur edilenler mağduriyetten, toplum başörtüsü üstünden yürütülen sığ siyasetten kurtulmuş oldu.

KIZLI-ERKEKLİ EVLER

Marmaray hizmete girdi. Binlerce kentlinin bir yakadan diğerine dakikalar içinde ulaşımını sağlayan projeye iç siyasetin gölgesi düştü. “Onların yaptığı tüp geçiti kullanmam arkadaş” diyeni de anlamaya çalıştık, karadan gemi yürütmüş gibi coşanları da! Marmaray’ın hizmete girdiği gün, ülkenin Sinop’ta inşa edilecek ilk nükleer santrali için Japonya ile sözleşme imzalandı. Japonlar ülkelerinde kademeli olarak terk ettikleri teknolojiyi, üstüne para alarak Türkiye’de kuracaklar.
Başbakan hepimizi kızlı-erkekli öğrenci evleri “terörist yuvası mıdır, fuhuş yuvası mı?” tartışmasına çektiğinde, öğrenci kardeşlerimiz; ders çalışıp, makarna haşlayıp, batak oynamayı sürdürdüler, dalgalarını geçerek tartışmayı izlediler. Yine olimpiyat organizasyonunu elimizden kaçırdık. Futbolumuz bu yıl da ortak yaşam kültürüne katkı sağlamadı. Sahada değil, çevresinde oynanan oyunları seyre daldık. Kadınlar ve çocuklar bu yıl da tacize, tecavüze uğradılar, şiddet gördüler, öldürüldüler. “Kamuoyuna yansıyanlar, yansımayanların kaçta kaçıdır?” sorusu vicdanımızı kemirmeyi sürdürecek.
Yazının başında tek bir olayın, bir yılın adını koymaya yetebildiğinden bahsetmiştim. 2013’te yaşanan bu büyüklükte iki olayı sona bıraktım. Yılın ortasında meydana gelen ‘Gezi Olayları’ ve yılın sonunda patlayan “Hükümete yönelik yolsuzluk iddiaları”...
Gezi süreci; hükümetin 12 yılda inşa ettiği halkla ilişkiler retoriğini ve etkisini yerle bir etti. Yolsuzluk iddiaları ise sadece muhalifleri değil, hükümete destek veren mütedeyyinleri de ayağa kaldırdı. Son iki haftalık süreç, yürütmenin tıpkı Gezi’de olduğu gibi kriz yönetimindeki zaafını gün yüzüne çıkardı. Hükümet Gezi’de “destan yazdı” diye övdüğü emniyet teşkilatını yerden yere vurdu. Teşkilat basına kapatıldı, kabine değişikliği erkene alındı, iddialara hedef bakanlar
istifa etti, ettirildi, etmeyen yeni kabineye giremedi, velhasıl tüy telek havada.
Gezi’den ağır yaralı çıkan hükümet, yolsuzluk iddialarını göğüsleyebilecek mi, göreceğiz önümüzdeki günlerde.
Yerimin elverdiği ölçüde sıraladığım bu eksikli manzumeden çıkan sonuç bence; 2013’ün de ‘bir erkek yılı’ olduğu. Kadın eli değmemiş, incelikten, zarafetten, birlikte yaşama kültüründen nasiplenmemiş, eksik ‘bir erkek yılı’ daha geçti ömrümüzden.
Zamanın cinsiyeti yok, biliyorum. Evet, zamanın dişisi erkeği olmuyor. O dilediği kıvamda akıp geçiyor. Bazen soluk aldırmadan, bazen kurşun gibi ağır. Ama biz ondaki cismimize mana verme çabasını sürdüreceğiz. İnsan; oyuncağıdır zamanın.
2014’ün ‘kadın bir yıl’ olmasını dilerim…

2013, bütün siyasi çekişmeleriyle ve yaşadıklarımızla erkek bir yıl oldu.

Yazının devamı...

Yolsuz'luk

21 Aralık 2013

Dünyanın her yerinde devlet gücüne sırtını yaslayan bazı yöneticilerin görevlerini kişisel çıkarlarına alet ettiği biliniyor. Bu sapmalardan geriye kalan; istifa ve hatta -arzu edilmez elbette ama- intiharlardır. Japonya’da Kobe depreminde, Kobe Belediye Başkanı’nın, kentin imarını söz verdiği tarihte gerçekleştiremediği gerekçesiyle intihar ettiğini bilen ya da hatırlayan var mı? İstifalardaysa siyasetçinin demokrasi kültürü kadar, sistemin denetim gücü de öne çıkar. Sistem denetim mekanizmalarının işlekliğiyle, suça bulaşan siyasetçiyi tespit eder ve ona istifa ya da azilden başka seçenek bırakmaz.

DÜNYADA VE BİZDE

Batı ülkelerinde geleneksel olarak işleyen istifa müessesesine, geçmişte de bugün de Türkiye’de hemen hiç başvurulmuyor. Hakkını yemeyelim Turgut Özal, kabinesindeki bakanlardan İsmail Özdağlar’ın sadece makamından değil vekillikten de istifasını istemişti. Belki tek tük başka uygulamalar da olmuştur ama ülkemizde gün yüzüne çıkarılmış yolsuzluklarda, zanlı ve faillerinin kendi rızalarıyla istifa yolunu seçmedikleri malumdur. İtalya’daki ‘Temiz Eller’ operasyonu... Savcı Di Pietro, davada adı geçen tüm siyasi ve bürokratları sorgulamış, şaibe altında kalan bakanlar, başbakanlar görevlerinden ayrılarak, ‘temiz toplum ve yönetim’ için ülkelerinin önünü açmıştı.
Türkiye’de ise yolsuzluklar, görev ihmalleri haber yapılabilseler bile derin soruşturmalara uğramadan, geniş zamanın koridorlarında yitirilip unutturuluyor. Siyasi ilkesizliğin cezasız kalması, yurttaşın gözünde siyaset ve siyasetçiye bakışın giderek olumsuza evrilmesine yol açıyor. Siyasi tarihimiz gerçekleşmeyecek vaatlerle dolu. En sık ısıtılan örnek; birçok ilçeye il olma vaadi olmuştur. Çiller’in ‘her seçmene iki anahtar’ vaadi kaç seçmenin rüyasını işgal etmiştir dersiniz? Önümüzdeki yerel seçimde seçilirse seçmene -bir iç Ege şehrine- denizi getirmeyi vaat eden aday adayını izlemişsinizdir.
Politikanın siciline gölge düşüren bir etken daha: Siyaset ve sermaye ilişkisi. Seçim öncesi propaganda için büyük miktarlarda harcama yapılması, politikayı zenginlerin meşgalesi haline getiriyor. Siyasete girecek bir yurttaş yeterli maddi kaynağa sahip değilse ya da bir kapital sahibince finanse edilmiyorsa, vekilliğe aday olmaya bile yaklaşamıyor. Hal böyle olunca siyaset, halkın gözünde bir rant ve çıkar sağlama faaliyetine dönüşüyor.Bir tane daha: Siyasetçinin dokunulmazlık zırhıyla cezadan korunması. Üstüne bir de; siyasi partilerin suça karışmış ya da şaibeli vekillerini cezalandırmak yerine, “Yedirmeyiz” pişkinliğine gönül indirerek iç disiplin mekanizmalarını rafa kaldırmaları...

DENETLEME

Siyasetçiyi denetleme görevi öncelikle TBMM’ye ait. Partiler bu denetim görevini, anayasa ve içtüzüğe uygun ‘yazılı-sözlü soru, gensoru, araştırma ve soruşturma önergeleri’ ile kullanırlar. ‘Yüce Divan’ da ciddi bir denetleme yolu. Ancak; önergelerin kabul veya reddinde, siyasi hesapların önemli rol oynaması, söz konusu denetleme enstrümanlarını çoğu zaman devre dışı bırakıyor. Peki denetlemenin devlet kanadını oluşturan başka kurumlarda durum nedir? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın denetleme fonksiyonlarının sağlıklı işletildiğini söyleyebilmek için elimizde olumlu somut olay ve örnekler var mı? Hak getire! Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz Kamu Denetçiliği Kurumu ve Ombudsman. Adları var, icraatları yok.
Gelelim hafta boyunca kamuoyunda çalkantıya yol açan, hükümeti son derece huzursuz eden, ‘rüşvet, görevi kötüye kullanma, karapara aklama’ gibi suçlamalar içeren yolsuzluk iddialarına. Başbakan’ın iddialar hakkındaki tepkisi oldukça net. Başbakan; “Bu, siyasi bir komplodur, çete işidir, pabuç bırakmayız”, yani ezcümle; “Yedirmeyiz” diyor. Nitekim soruşturmanın 24 saati dolmadan emniyet teşkilatı içerisinde operasyonu planlayan ve yürüten ilgili tüm emniyet şube müdürleri, yardımcıları görevden alındı veya görev yerleri değiştirildi. Görevi kötüye kullandıkları gerekçesiyle. Emniyet ve savcılar -sürdürebilirlerse- bu soruşturmada alışık olduğu hükümet desteğini bu defa yanlarında hissedemeyecekler.

GEZİ İLE DIŞ MİHRAKLAR

Elbette haklarında iddialar öne sürülen bürokratlar, siyasiler ve akrabaları aksi kanıtlanana kadar masumdur. Evet; bu hükümetin iktidarda bulunduğu süre zarfında 55 çete çökertilmiştir. Doğrudur; iddialar, gerek kamuoyuna yansıması, zamanlaması, gerek muhataplarının niteliği itibariyle muhaliflerin ekmeğine yağ sürmektedir. Kuşkusuz; süreç, Türkiye’nin ekonomik istikrarını ve dünyadaki imajını zedelemektedir. Borsanın ilk iki gündeki değer kaybı 25 milyar doları bulmuştur. Ancak; iddialar Gezi ile dış mihrakların üstüne yıkarak savuşturulamayacak kadar büyük ve kuvvetlidir. Bu da açık ve nettir.
Biz sıradan fanilerin -her zaman olduğu gibi- meselenin bütününü, zamanlamasını prizmatik biçimde kavramamıza izin verilmeyecek. Ancak bu iddialar doğruysa suçlananları, değilse suçlayanları toplumun gözünden ve siyasetten silecek büyüklükte iddialardır. Künhüne varamasak da bu kez gözümüzü, kulağımızı, belleğimizi dört açıp meseleyi sonuna kadar takip edelim. Çünkü o Meclis, bu memleket, havaya savrulan bunca nema, hâlâ bu halkın. Bu insanları oylarımızla o noktalara biz taşıdık. Tarafların maaşlarını vergilerimizle ödüyoruz. Olup bitende sonuçları itibariyle, olumlu ya da olumsuz payımız bulunduğunu, ödenecek bedel için faturanın yine halka çıkacağını unutmayalım.Uyanık ve esen kalınız…

Bu yazı Yazı İşleri’ne perşembe sabahı teslim edilmiştir! Perşembeden cumartesiye kadar meydana gelebilecek olası gelişmelerden muaftır!

Yazının devamı...

Nürnberg’in bağları

14 Aralık 2013



Bu kentte perde açışının 10.yılını kutlamaya hazırlanan Türk tiyatrosu Objektif Sahne’nin daveti üzerine, birkaç tiyatrocu arkadaşımla geçen cuma sabahı İstanbul’dan Nürnberg’e uçtuk. Bir başka ülkede, başka bir kentte, toprağınızdan, sosyal faunanızdan uzakta ne yapar, ne hissedersiniz?
Yola hazırlıksız çıkan, eve hikâyesiz döner. Mesleki vesilelerle başlayan, imkânlar ölçüsünde keyfe keder seyahatlerle gelişen bir gezip görme yordamım var. Yola düşmeden, ufaktan bir APK (araştırma, planlama, koordinasyon) kafasına girer, gideceğim yere benden önce gitmiş arkadaşların önerilerini alır, internetten edindiğim bilgilerle meşrebime uygun öncelikler belirler, bir program oluştururum.

Hikayemi arıyorum

Gittiğim her yerde beni bir hikayenin beklediğini düşünürüm. Görünenin dışında, maksadın ötesinde, en az bir gerekçesi daha vardır her seyahatin. Eğer onu fark etmeden, bulmadan dönersem, seyahati yarım bırakmış, bir farkındalık fırsatını boşa harcamış olduğuma inanırım.
Bu kez plan program yapamadan, apar topar geldim bu kente. Evet, 10 yıl ayakta kalmış bir Türk tiyatrosunun mürüvvetini görmek için Nürnberg’deyim ama en az bir neden daha olmalı şimdi ve burada olmamı gerektiren. Gözümü, gönlümü dört açıp o nedeni, hikâyeyi bulmalıyım.
İlk günü yol, otele yerleşme, yemek telaşı ve akşam temsil izleme faaliyetiyle, ikinci günü de kar toplayan keskin ayazda Nürnberg çarşısında aylaklık ederek geçirdim. Görünmeyeni görmek için dikkatimi diri tuttum ama her şey sıradan göründü gözüme. Cumartesi günü çarşı gezmesine çıkmış aileler, soğuk havada birbirine sığınmış sevgililer, bir Avrupa klasiği sokak müzisyenleri, çarşı ortasına sıralanmış organik sebze-meyve tezgâhlarının önünde kümelenmiş yaşlılar, havada kesif bir glückwein -sıcak şarap- kokusu…

HAZIRLIKSIZ YAKALANDIM

Nerede beni buraya getiren asıl hikâye? Bir kuytudan göz kırpan küçük bir soru yahut sorusunu arayan bir yanıt, çalışılması gereken yeni bir ders! Neyi kaçırıyorum?
Gece tören de beklediğim gibi geçti. Tiyatronun 10 yıllık macerası, emeği geçenlerin konuşmaları, yerel yönetimin Türk tiyatrosuna desteği, çok- kültürlülüğe övgü, teşekkürler, plaketler… Tiyatronun uygar bir ülkede nasıl birleştirici bir unsur olduğuna bir kez daha tanıklık etmenin ferahlığı! “Darısı bizim memleketin başına”nın derin hüznü! Biri ucundan ısırılmış iki koca gün rüzgâr gibi geçti. Pazar! Akşamüstü memlekete döneceğiz. Hazırlıksızlığın hikâyesizliği... Ders buymuş demek! Arkadaşlar kahvaltıdan sonra “Müzeye gidiyoruz gelecek misin?” diye soruyorlar. Uçağa binmeden son bir deneme!


Hİtler İle Speer


Bir saat sonra ‘Eski Nazi Partisi Dökümantasyon Merkezi’nin önündeyiz. Hitler’in Baş Mimarı Albert Speer’in inşaa ettiği, Führer’in bir buçuk milyon partiliyi toplayarak gövde gösterisi yaptığı alanın yanı başındaki yapı, taştan bir bellek yükseliyor karşımızda.
Almanya’yı 2.Dünya Savaşı’na sürükleyen sürecin hikâyesi, yüzlerce yazılı ve görsel belge, muazzam bir düzen ve zeki bir tasarımla ziyaretçinin algısına sunuluyor. Merkezin içine, ziyaretçinin rehbersiz ilerleyebildiği ikinci bir iç konstrüksiyon giydirilmiş. Görmeniz, bakmanız gereken belge, resim ve video dışındaki alanlar gölgede bırakılmış. Bu ışık tasarımı sadece görsel hafızanızı değil, duygularınızı da yönlendiriyor. Hitler Almanyası’nın doğuşu, ihtişamı ve çöküşünü hazırlayan süreci hem içinden hem de muhakemenizi zedelemeyecek bir mesafede kalarak, dışardan izleminiz sağlanıyor. Güçlü, efektif bir bilgi ve duygu bombardımanı.
Nazizmle ilgili bilmediğim yeni bir şeyle karşılaşmadım burada ama bu kez meseleyi diyalektik bir bütün içinde kavrama fırsatı buldum. Hitler ve Baş Mimarı Albert Speer’in birlikte çekilmiş birkaç fotoğrafı da var müzede. En fazla onların önünde zaman geçirdim. Speer’in bakışları Hitler’inki gibi mağrur değil hiçbir fotoğrafta. Nazi döneminin Roma mimarisini andıran görkemli anıtsal yapılarını tasarlayan bu büyük mimarın gözlerinde, çoğu Nazi’de bulunmayan saklı bir hüzün var. İkisinin Berlin’in master planı modelini (Germenia) incelerken görüldükleri fotoğraf mesela; aynı modele bakmıyorlar sanki. Ya da aynı modelde farklı iki şey görüyor gibiler.

HİTLER’İN SONSUZ İHTİRASI

Dünyayı ele geçirmek için yanıp tutuşan bir lider ve anıtsal, aynı oranda işlevsel binalar tasarlayan bir büyük mimar. Hitler’in en eski arkadaşlarından biri Speer, gençken tanışmışlar. Bir siyasetçi ile bir sanatçı... Biri halkını tarihin gelmiş geçmiş en büyük toplu histeri krizine sürükledi, diğeri bu sürecin anıtsal görsellerini tasarlayıp inşaa etti. Hitler’in ihtirası intiharla sonlandı, Speer en büyük eserlerinden birinin kucağında, Nürnberg’de kurulan ilk Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanıp mahkum edildi. Hapiste yıllarını kütüphaneler dolusu kitap okuyarak geçirdi. Çıktı ve 1981 yılında eceliyle göçtü dünyadan…
Nürnberg’de, Eski Nazi Partisi Dokümantasyon Merkezi’nin önünde, elimdeki kâğıt bardaktaki kahvenin sıcağıyla ayaza direnirken, Speer’in gözlerindeki hüznü düşünüyorum. Bir sanatçı, sanatı adına; sonuçlarını taşıyamayacağı bir sorumluluğu üstlenmeli midir? Ya da; sanatkârla zanaatkârı birbirinden ayıran şey, önceki soruyu soracak muhakeme kabiliyetine sahip olup, olmadıkları mıdır?
Doğru yanıtlar vermek için doğru sorular sormak zorundayız! Gittiğimiz yeni yerlerde bizi bekleyen yeni sorular var. Yanıtları zor olsa da; sorulacak yeni sorular!
Sorusuz kalmayın…

Yazının devamı...

Genel ahlaka aykırı hususlar

7 Aralık 2013

Kültür sanat çevrelerinde birkaç haftadır, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Özel Tiyatrolara Yardım Yönetmeliği’ne eklediği dört kelimelik bir tamlamanın tarifi tartışılıyor: Genel ahlaka aykırı hususlar. Söz konusu tarif, bakanlığa proje bazında yardım başvurusu yapan tiyatrolara verilecek yardımın, hangi koşullarda geri isteneceğinin açıklandığı 14. maddenin satır arasına yamalanmış. Şöyle deniyor:
(…) YARDIMIN GERİ ALINMASI: MADDE 14/e) Projenin sergilenmesi sırasında, projenin bakanlığa sunulan konusu dışına çıkılarak anayasada belirtilen temel ilkelere, kanunlara, genel ahlaka aykırı hususlara ya da bireyleri ve/veya kurum kuruluşları ve/veya toplumun bir kesimini rencide edici veya hakaret içeren hususlara yer verildiğinin tespit edilmesi. Yukarıdaki hallerden birinin tespit edildiği tiyatroya yazılı tebligat yapılarak yardımı yasal faiziyle birlikte 15 gün içerisinde iade etmesi talep edilir. (…)
Peki, sivil/siyasi her platformda, temel ilkeleri de dahil neredeyse tümünün değiştirilmesi için tartışma ve pazarlıkların yürütüldüğü anayasayı ve çoğu zaman “failden çok mağduru cezalandırıyor” şikâyetlerine konu olan kanunları bir kenara koyalım. O fasıl, hukuk formasyonu gerektiren bir tartışma. Gelelim şu bitmez tükenmez ‘genel ahlaka aykırılık’ tartışmasına.

Genel ahlak

Genel ahlak; bireye “toplumun tamamının ortak eğilimi budur!” gerekçesiyle dayatıldı çağlar boyu. Nedir bu genel ahlak? Çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, en yakın ve en geniş çevrenle barış içinde yaşayacak, barışı koruyacaksın. Bunlar hiçbir bireyin, siyasi veya dini yapılanmanın itiraz etmeyeceği, değişmez, evrensel genel ahlak prensipleri. Buraya kadar tamam, bundan bir adım sonra; tamamen bulanık, sübjektif, dönemsel değişkenlere bel bağlamış genel ahlak manzumeleri ile karşılaşıyoruz.
Tarih boyunca her türlü dini ve siyasi otorite, iktidarı ele geçirdiği andan başlayarak, yukarıda sıraladığımız temel genel ahlakı eğip bükme, hâkimiyet alanını genişletme, o alanı mümkün olan en uzun süre boyunca kontrolünde tutmak adına, bir özel ahlak geliştirmeye çalışmış ve dayatabildiği ölçüde bu özel ahlakı genelleştirme çabasına girişmiştir. Genel ahlakla bağını koparmış bu dönemsel ‘hormonlu genel ahlak anlayışı’ muktedire iktidar yolunu açan sıkı çoğunluk tarafından bir zaman ayakta tutulur. O zaman diliminde toplum hayatının bütününe gölge eder. Fakat ‘kıymeti muktedirden menkul’ oluşu nedeniyle, giderek hayatın karşısında erimeye, evrensel genel ahlak değerleri karşısında çürümeye başlar ve sıkı çoğunluk yeni bir muktedire yüz çevirdiğinde; tası tarağı toplayamadan tarihe karışır.

Tiyatro ahlakı

Tiyatro, farklı disiplinlerden birçok sanatı bünyesinde harmanlayan total bir sanat. Dikbaşlıdır. 2500 küsur yıldır dimdik ayaktadır. Tiyatronun kadim varlığının teminatı bu ‘ahlakçılık’ değil, hamurundaki evrensel ahlaka bağlılıktır.
Kendimi tiyatroya ya da genel anlamda sanata bazı ülkü ve görevler yükleyen anlayışlara yakın hissettiğimi söyleyemem. Tiyatro işini bilir. İnsanın aklı, gülen yüzü, isyankâr ruhu, aydınlık yürüyüşünün yoldaşıdır. Yönergeye, yönetmeliğe, dönemsel hormonlu genel ahlak anlayışlarına göre eğilip bükülmediği için 2500 yıldır insanlığın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Temel evrensel genel ahlakın koruyucusu, sadık yoldaşı olduğu için bugün de buradadır tiyatro sanatı.
Evet, teknolojik gelişmelerden yararlanır ama bunu anlatım biçimini çeşnilendirmek için yapar. Donanımlı, konforlu salonlara hayır demez çünkü seyircisinin rahatını gözetir. Ancak; hiçle de varlığını sürdürebilir. Tiyatronun varlığından söz etmek için tek bir oyuncu ve onu izleyen tek bir seyirci yeterlidir. Bu nedenle yenilmez ve yok edilemezdir.

Siyaset ahlakı

Şimdi, genel ahlaka aykırılık halinde faiziyle (!) iadesi istenecek -dikkat, hükümet değil- devlet yardımına dönelim. Özel tiyatrolara yönelik bu katkı, yurttaşların ödediği vergilerin, kültür sanata ayrılan düdük kadar payından cımbızlanmış devede kulak bir meblağdır. Bir tiyatroya yapılan maddi yardım ile tek bir oyunun masrafının karşılanması bugünkü ekonomiyle neredeyse mucizedir. Hal böyleyken bir yönetmelik dolusu yardım engeline, bir de içi doldurulmamış “genel ahlaka aykırılık görürsem, faiziyle geri alırım” maddesi sokuşturmak, aba altından sopa göstermek, sanatı yokuşa sürmektir.
Devlet Tiyatroları’nın kapatılması planları Meclis’in kapısında. İstanbul ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları yönetmeliklerle boyunduruk altında. AKM çürümeye terk edildi. Emek Sineması yıkıldı. Ankara Akün ve Şinasi sahneleri sırada. Özel tiyatrolar ödenek yoluyla terbiye edilmeye çalışılıyor.
Daha muhafazakâr sanat talebinin içi doldurulamamışken, muhafazakâr sanatın örneği olarak işaret edilen pek az eserden biri olan Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Para’ oyununun 5.bölümü (keşhane sahnesi) hem DT’de ve hem İBBŞT’de sansürlenerek oynanıyor.
Alman anayasası; “Bilim ve sanat özgürdür” der. Bizim için rüyadır, biliyoruz ancak; tiyatro sanatının ülkemizde, Ömer Seyfettin’in ‘Diyet’ öyküsündeki Koca Ali’nin durumuna düşürülmeyi hak etmeyecek kadar yol aldığı da gerçektir. Dönemsel hormonlu bir genel ahlak anlayışına yaslanılarak sürdürülen bu rafine ahlaksızlığın, evrensel genel ahlakla ilişkilendirilme çabası, insanlık tarihi kadar eski bir davranış bozukluğudur.
Her şey olur, her şey geçer… Tiyatro bu tür hoyratlıklara şerbetli olduğu için 2500 küsur yaşına gelmiştir. Nice bin yıllara tiyatro…

Yazının devamı...