"Ahmet Mümtaz Taylan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Mümtaz Taylan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Mümtaz Taylan

Öfke koleksiyonu

20 Nisan 2013

“Öfkeliyken hatalar bize sislerin arasındaki bir beden gibi daha büyük görünür”Michel de Montaigne

Öfke dinlemeyi imkânsız kılar, dinlenmemek ötekini çileden çıkarır, öfkeliyi anlamaktan, kavramaktan alıkoyar. Öfke kibrin yancısıdır, kendi başına oynar, pas vermez, pas almaz. Kendi sesinin sihrine yenik ve sağırdır. Tek sesli ve ezbercidir. Soru sorulmasından hoşlanmaz öfke, soruları sorar, yanıtları o verir. Hiçbir meselenin etrafından dolaşmaz, uzlaşmaz, yıkar geçer. Tek tipçidir, çoğulcuyu sevmez, çoğunluğu kollar öfke.
Kolay öfkelenir misiniz? Öfkeyi meselelerinizin kilidini açan bir anahtar olarak kullanır mısınız? Öfke yardımıyla bir derde derman olmuşluğunuz, birilerini ikna etmişliğiniz var mıdır? Öfke nöbetleriyle geçen zaman zarfında hayatı kaçırdığınızı düşündünüz mü hiç? Sahi; baldan tatlı mıdır öfke? Kaç kalp kazandınız öfkeyle ya da uğradığınız zararların envanteri mevcut mu belleğinizde?

Öfke ikliminde tükeniyor ömrümüz. Kızgınız; evde, trafikte, işyerinde, okulda, tribünde, hastanede, TV tartışmalarında, Meclis oturumlarında, mahkeme salonlarında... Öfkeyle savunuyor, suçluyoruz birbirimizi. Toplu küfrediyoruz; hakemlere, siyasilere, âkil insanlara, ötekilere, kavramlara, yaşama biçimlerine, inançlara, filmlere, hatta uyarına geldiğinde bir rubaiye... Sevgiyle sövgü, tespitle hakaret, ifade özgürlüğüyle boşboğazlığın arasından su sızmaz bu coğrafyada. Temelsiz bir öfkeyle, güzel şeyleri çirkin biçimde söyler, öfkenin güdümünde çirkinliğe topluca boyun eğeriz.
Bu duygu ve davranış bozukluğunun kökeni, türümüzün hayatta kalmak için yaslandığı temel güdülere uzanıyor: Yeni her şeye şüpheyle endişeyle yaklaşmak. Yerleşik düzeni değiştirme potansiyeli taşıyan her yeniliği öncelikle tehdit olarak algılamak. Önce ve muhakkak tu kaka ilan etmek. Yalnızlığımızın yoldaşı şuurumuzu, kalabalığa karıştığımızda kitlenin kaba güdülerine teslim ediveririz.

MAHKEMEDE GÖRÜŞÜRÜZ

Bakın Fazıl Say, sağlamasını yapmadan Ömer Hayyam’a mal edilmiş bir rubaiyi Twitter aracılığıyla takipçileriyle paylaştı. Muhtemelen öfkeli bir anında. O paylaşım takipçileriyle sınırlı kalmadı, takipçisi olmayan öfkelilerce de fark edildi. Küfrün çarkları harekete geçti, karşılıklı hakaret içeren mesajlar atıldı, öfkeli gayretkeşin biri şikâyet dilekçesiyle mahkemeye koşturdu, bir savcı şikâyeti davaya dönüştürdü ve dava Say’ın 10 ay hapis cezasına çarptırılması ve infazın ertelenmesiyle sonuçlandı. Say beş yıl zarfında benzer bir suç işlerse ertelenen ceza uygulanacak.

Yazının devamı...

Emek’ler nasıl zayi oldu?

13 Nisan 2013

EMEK DEDİKLERİ…

BEYOĞLU’NUN ORTA YERİ AVM

1993’ten başlayarak son 20 yılda İstanbul Film Festivali’ne ve 2002’den bu yana İKSV’ce düzenlenen ‘Film Ekimi’ etkinliklerine ev sahipliği yapan sinema, kamu yararı, tarihi ve kültürel kimliği yok sayılarak AVM güdüklüğünün emrine tahsis edildi. Binayı yap-işlet-devret modeliyle Emekli Sandığı’ndan 25 yıllığına kiralayan şirket, önceki yıllarda yürütmeyi durdurma kararlarıyla sekteye uğrayan AVM projesini, anlaşılması hukuk bilgisi gerektiren bir dizi işlemden geçirmek suretiyle yeniden başlattı. Bu hal, sivil toplum inisiyatiflerinin direnişine karşın ısrarla sürdürüldü. Bunca sene yıkıma mani her türlü kural ve kaidenin etrafından dolaşıldı, hukukun altından girilip üstünden çıkıldı, ‘pürüzler’ aşıldı ve her daim olduğu gibi sermaye gemisini yürüttü.
Bu yazı, kendisine sunulan kârlı fırsatı yatırıma dönüştürmüş ticaret erbabını linç etmek maksadıyla yazılmadı elbet. Şirket 1993’ten beri bu yatırımı kovalamış, zaten problemli bir iş olduğu için bu yıla kadar başaramamış. Bu arada ortakları değişmiş, daha beceriklileri gelmiş, eski yürütmeyi durdurma kararlarını veren mahkeme heyetinin görev yerleri değişmiş, yeni üyeler eskilerin aksi kararlar vermiş. Hükümet ve yerel yönetim defalarca değişmiş. Kültür Bakanlığı seyretmiş, şimdi ayağa kalkan bizim de içinde bulunduğumuz sivil toplum inisiyatifleri yeterince etkin olamamış vesaire... Ve nihayet 25 yıllık sürenin bitimine yakın herkesin gardının düştüğü, sıkıldığı, ucunu bıraktığı bir zaman aralığında işbilenler ‘işleri yoluna koymuş.’ Ve çark dönmeye başlamış. Bunca yıl Emekli Sandığı ve sonra yerine kurulan SGK bu binadan 1 kör kuruş gelir elde etmemiş. Yani ortada bir kamu yararı filan yok.
Gelinen noktada; kentin sadece tarihi, kültürel envanterine düşülmüş tek satırlık bir kayıt olmakla kalmayıp aynı zamanda birkaç kuşağın duygusal hafızasında özel yer tutan bu binanın, neticesi kırık bir AVM’ye dönüştürülmesine seyirci kalmamız bekleniyor. İtirazımız bu tuhaflıklar ve ihmaller zincirinedir. Bugün Saray Sineması’nı hatırlayan var mı? Temelleri Emek Sineması’ndan birkaç bina yukarıda yükselen Demirören AVM’nin altında kaldı. Peki Tünel’e doğru aynı sıradaki Elhamra Sineması’nı bilen? Zor!

PEKİ NE YAPMALI?

Yazının devamı...

Dikkat barış çıkabilir!

5 Nisan 2013

Barış zamanında oğullar babalarını toprağa verir, savaş zamanındaysa babalar oğullarını” demiş Heredot Baba. Savaşın, terörün, toplumsal travmaların biri bitmeden diğerinin başladığı çetin bir coğrafyanın çocuklarıyız. Ömrümüz isli sisli pis puslu bir ruh ikliminde geçti geçiyor.
Bırakın dedelerimizi babalarımızı, bencileyin 40’lı yaşlarını sürenler; birkaç darbe, Kıbrıs Savaşı, ekonomik ve siyasal ambargo, sayısız devrilen hükümet, birbiri ardına tespih tanesi gibi sıralanan onlarca ekonomik kriz, başta deprem olmak üzere bir dizi doğal afet, çeyrek yüzyılı devirmiş iç çatışmalar, mezhep ayrımcılığına dayalı huzursuzluklar, komşu ülkeler arasında yıllarca devam eden ve yüz binlerce insanın hayatına mal olan savaşlar gördü.

MÜCBİR SEBEPLER

Orta yaşlıların bile birkaç nesle yetecek kadar travmaya maruz kaldığı bir ülkede toplum psikolojisinin sağlıklı seyretmesinden söz etmek mümkün değil. Bizler on yıllardır günlük hayatımızı, insani değerlerin ‘mücbir sebeplerle’ ötelendiği olağanüstü halin sultasında, olağan bir hayatı düşlemeye fırsat bulamadan yaşamaya koşullandırıldık. Zihninizi en son ne zaman kendiliğindenliğin sükunetine bıraktınız, hatırlıyor musunuz?
Sıkıcı göründüğünü biliyorum ama çok özet bir-iki istatistik aktarmama izin verin: Dünya Ekonomi Forumu her yıl ‘Küresel Rekabetçilik Endeksi’ adıyla ülkeler bazında terörizmin iş hayatına etkisini de içeren raporlar yayımlıyor. 144 ülkedeki yöneticilerini kapsayan 2012–2013 endeksine göre Türkiye, ‘huzur ve güven ortamı’na yakınlık bakımından 130’uncu sırada. Ülkemiz terörizm tehdidinin en fazla etkilediği 15’inci ülke.

400 MİLYAR DOLARA NE ALINIR?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Eylül 2011’de yaptığı bir konuşmada terörün bugüne kadar Türkiye’ye toplam maliyetini 400 milyar dolar olarak ifade etmiş. Doğu illerinin terör nedeniyle uğradığı doğrudan ya da dolaylı zarar, mağdur vatandaşlara yönelik tazminatlar, örtülü ödenekten yapılan aktarımlar, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) harcamaları, silah alımı… Ve ülke bütçesinin zarar hanesine yazılacak daha onlarca soğuk istatistik değer.

Yazının devamı...

Ölmez ağacı

30 Mart 2013

İlk kez babaannemin ağzından duymuştum. Şeker hastalığı nedeniyle  ileri yaşlarda gözlerini kaybetmiş ve bu durumla barış içinde yaşamayı kabul edemediği için bol köpüklü öfkesine yenik, pembe beyaz tatlı-sert bir kadındı Adviye hanım. Evin tek küçüğü olarak hemen her hizmetini görürdüm. En efsunlu vazifem Adviyanımın gözleri olmaktı.

Başkalarının karanlığı

Sabahları erkenden gazetesinin bir kısmını okur, okula gider, dönüşte kaldığım yerden gazetesini okumayı sürdürürdüm. Babaannemin karanlığı benim aydınlanma maceramın itkisi olmuştur bir bakıma. Okuma alışkanlığım Adviyanımdan armağandır. Okurken yorulduğumda bir sohbet aralığı verir, çoğu bilmediğim anlamadığım meselelerden söz eder, dinleyerek soluklanmama izin verirdi. Belki becerebildiğim kadar dinlemeyi de ondan öğrendim. Bu dinleme dersine hala çalışıyorum. Bir defasında cesaretimi toplayıp ona niye bu kadar kızgın olduğunu sormayı becerdim. Yanıtı sorduğum soru kadar sıkıntılıydı. “Çünkü ölemiyorum. Ölmez ağacı gibiyim. Meyve vermeyen bir ölmez ağacı… Sıkılıyorum. Haydi tamamsan okumaya devam et!” Tamam değildim, ama ne yeni bir soru soracak cesaretim ne de onun çatışmasını kavrayacak birikimim olmadığı için okumayı sürdürdüm.

Çatışma (agon) hayatın sürekliliğini sağlayan temel itkilerden biridir. Her alanda çatışmadan söz ediyorum; düşünsel karşıtlıklar, yaşam biçimleri, inanç farklılıkları, menfaat uyuşmazlıkları, doğum-ölüm döngüsü, aşk ve nefretin ikilemi. Geniş anlamda her türlü karşıtlıklar…

Arkaik sanat!

Şimdilerde teknolojik gelişmelerin yalnızlığımıza servis ettiği yüzeysel parodilere düşkün kimilerinin “Arkaik bir sanat” diyerek burun kıvırdığı tiyatro sanatı, tarih boyunca insanı harekete geçiren tüm çatışmaların tanığı olmuş ve insanlığın ortak belleğini oluşturan bir gayri resmi tarih külliyatıdır. Tiyatronun koluna girip atlamalı zıplamalı kısa bir tarih turu yapalım mı?

Yazının devamı...

Başkalarının savaşı

23 Mart 2013

Siyah beyaz bir fotoğraf. Birkaç genç adam kanepeye sıralanmışız. Ortada oturuyorum. Elimde objektifin okuyabilmesi için dikkatlice tutup kaldırdığım Cumhuriyet gazetesi. Tarihi 16 Ocak 1991. Manşeti; “ELLER TETİKTE”…
Fotoğraf 22 yıl önce, Diyarbakır’da bekâr evimde çekildi. Dünya televizyonlarından naklen yayınlanan, randevulu ilk savaş olan 1.Körfez Savaşı’nın startını veren, Bağdat’a Amerikan hava saldırısından birkaç saat önce. Açıkça gerginiz. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nun 20’li yaşlarındaki sanatçılarıyız. Şehir, Saddam’ın kimyasal bombayla tehdit ettiği alanın sınırında ve etki alanı içerisinde.
Diyarbakır boşal(tıl)mış. Varlıklı siviller şehri çoktan terk etmiş, geriye gidecek yeri ve imkânı bulunmayan yoksul halkla, biz devlet memurları kalmış. Sivil Savunma Kurumu kimyasal bomba saldırısında nasıl korunulacağına ilişkin duyurular yapmış. Evlerimizin pencerelerini naylonla kaplamalı, kapı altlarına ıslak bezler veya kum torbaları yerleştirmeli, küçük ve mümkünse penceresiz bir odada yaşamalı, gaz maskesi bulundurmalıyız. O günlerde Diyarbakır’da naylon, yapıştırıcı bant, gaz maskesi karaborsada. Parası olan şehrin kaçağıyla meşhur Japon Pazarı veya civarındaki her şey satan tezgâhlarda kimyasal silahtan korunamayacağı malzemeleri arayarak deniyor.
1988’deki Halepçe katliamının üstünden daha üç yıl geçmiş, şimdi pervasızca ilan edilmiş bir büyük acı gösterisini, prömiyer gecesinde, sahneye en yakın koltuklara yerleşmiş olarak bekliyoruz…
16 Ocak gecesi fotoğraf çekildikten birkaç saat sonra, ilk füze Bağdat’a düşüp bir savaşa ekrandaki görüntüsünden fazla hiç yaklaşmamış bir Amerikalı spiker naklen yayında, Bağdat’a yağdırılan ölüm füzelerini havada uçuşan ateşböceklerine benzettikten sonra yani; arkadaşlar kâbusa dalmışken, birkaç gün önce naylonladığım salon penceresinin pervazına tünemiş sigara içiyorum. Boşalmış, ışığı sönmüş, suskun bir şehrin karanlık siluetine bakarak…

Başkalarının savaşı yoktur. Nevruz’daki barış mesajlarının ardından bu çocukların da belki yüzü gülecek.

Yazının devamı...

Göktürk II’ye mektup 2

16 Mart 2013

Sevgili Göktürk II, uzun zamandır yazamadım sana. ‘Filmdi, galaydı’ derken ipe un serdim biliyorum. Memleket de dünya da fevkalade civcivli günler geçiriyor. İçeride dışarıda olup bitene ilişkin sana bir miktar malumat aktarayım diye düşündüm. Eminim senin baktığın yerden her şey apaçık görünüyordur ama olmakta olanı bir de dünya gözüyle nasıl gördüğümüzü bilmek istersin belki.

DERSİMİZ BARIŞ… 

İmralı görüşmelerinin tutanaklarının basına sızmasıyla patlayan fırtına, iki tarafın soğukkanlı ve ölçülü tutumuyla nispeten zararsız atlatıldı. Örgüt aylardır alıkoyduğu sekiz tutsağı serbest bıraktı. Ailelerle evlatlar, eşler birbirine kavuştu. Habur’dan sonra nihayet bir kez daha sevinç geçti bu meselenin içinden. Anayasa çalışmaları ihtiyaç duyulduğu hızda olmasa da gayretle sürdürülüyor. Hayat bir kez daha gösterdi ki; öldürmeyen, güçlü kılıyor bizi. Ağır çatışma yüküyle yaşamaya alışmış ülkemiz, bütünüyle iç barışa kavuşup birlikte yaşama kültürünün rüzgârını arkasına aldığı gün kanatlanıp uçacak. Yüzünü barışa dönmüş bir insan topluluğunun pozitif enerjisini paylaşmayı özlüyoruz.

Nihat Doğan’ın Venezüella’ya gidip cenaze törenini kaçırdığı iddia edildi. Bu iddia karşısında sanatçı, “Yazıklar olsun, Türkiye’de gazetecilik bitmiş” dedi.

Nihat Doğan’ın Venezüella’ya gidip cenaze törenini kaçırdığı iddia edildi. Bu iddia karşısında sanatçı, “Yazıklar olsun, Türkiye’de gazetecilik bitmiş” dedi.

 

Yazının devamı...

Jet lag kafası

9 Mart 2013

Nerede kalmıştık? Evet Los Angeles!.. Kelebeğin Rüyası’nın Los Angeles macerası -şimdilik- sona erdi. Film görücüye çıktı, sevildi, anlaşıldı, alkışlandı. Sevgiyle misafir edildik. Los Angeles Türk Filmleri Festivali’ni (LATTF) düzenleyen genç sinemacılar Oscar yorgunu Holywood’da dikkat çekmeyi başardı. Birçok yapımcı, dağıtımcı ve Akademi üyesiyle filmlerimizi paylaşma fırsatı bulduk. LATTF, Türk sinemasına ABD’de özenli, zarif ve işlevsel bir vitrin sunma konusunda gerçekten umut vaat ediyor. Sağ olsunlar, bahtları açık olsun…

MUTFAKTA BİRİ Mİ VAR?

Leyla ile Mecnun’un çekimleri nedeniyle ekipten erken ayrılıp İstanbul’a döndüm. Uçakta sunulan yemeğe burun kıvırmak âdettir ama ABD dönüşü o burun kıvrılamıyor işte. Mikro dalgada ılıtılmış mahzun bir levrek yarısına yemeden evvel sarılasım geldi. Amerika mutfağını –hamburger, pizza ve pabuç büyüklüğünde porsiyonlanmış et- Allah sahibine bağışlasın, ben mutfağımı özledim.
“Bir dirhem et bin ayıp örter” deriz ya, orada örtmüyor. Zenginle yoksul tuhaf bir biçimde birbirinden ayrılıyor. Zenginler zayıf, yoksullar obez Amerikan ellerinde… Fukaralar günde beş vakit, karbonhidrat arası küspemsi bir şey yiyor, bol ketçap ve mayonezle, bir dolar civarında bir bedel ödeyerek. Sanırım öğünden bir saat sonra da –esasen besin değeri olmayan bir şey yedikleri için- yeniden acıkıyorlar ve yine yiyorlar, sonuç obezite. Varlıklı olanlarsa vegan besinler sunan restoranların önünde kuyruk bekliyor ve sırım gibiler elbette. Kahvaltı faslına hiç girmiyorum, serpme kahvaltıya destan yazasım var. Daha da girmem firenç (!) tosta…

ALO TRAFİK!

Memlekete dönmeden evvel bir de trafik meselesine sardırmak isterim. LA nüfusu 18 milyon ve kişi başına 1.2 otomobil düşüyor. Yani yollar bizdeki gibi kıyamet. Üstelik bulvarları da bulvar, ona rağmen yani. Farkları kurala sadakat. Malum 72 milletten müteşekkil LA halkı asla kural çiğnemiyor. Kolaya, hileye sapan yok. Herkes efendi gibi hakkına razı, ötekine saygılı. Bizi ağırlayan genç arkadaşlara soruyorum, “Bu disipline kolay alışabilmişler mi” diye. “Alıştık hocam” diyorlar, “Aksi takdirde cezalar kaldırılacak gibi değil.”  Dünyanın her yerinde çözüm; denetim ve suça ağır ceza uygulamak. Çevre, terör estiren üniformalılarla dolu değil ama kabahat gerçekleştiği anda ortaya çıkıp ensende bitiyor polis amcalar. Memleketimizde “Ya bir olay çıkarsa!” korkusuyla yürünecek, oturacak meydan bırakmayan güvenlikçi anlayışa duyurulur.
Gidişe kıyasla üç saat kısalan dönüş yolunu uyumaya çalışarak ve duble jet lag ne demekmiş tecrübe ederek tamamladıktan sonra nihayet evdeyim. Yemekleri kadar aşerdiğim memleket zamanında haberleri izlemeye koyuluyorum. Haftanın yakıcı gündemi; sızdırılan İmralı tutanakları, Müslüm Baba ve Chavez’in ölümü…

BİR TANE DE BANA ÇEKTİREYDİN

Yazının devamı...

Ben gurbette değilem gurbet benim genimde

2 Mart 2013

‘Melekler Şehri’ne –tamam kırk kere duydunuz klişeyi de bunu demeyene de kız vermiyorlar! N’apak, taş mı yiyek? 13 saat konforlu bir hapishanede uçtuktan sonra konduk dün akşamüstü. Los Angeles Türk Filmleri Festivali’nde gerçekleştirilecek Kelebeğin Rüyası filmimizin galası nedeniyle misafiriz burada. Seferilik bahanesini yorgan edip –vasat ve yersiz benzetme- bir izlenim yazısı –bildiğin çırptırma, kaytarma girişimi- yazarak buraların havasını okuruma yansıtmaya, –yerse tabii- karar verdim –yazar burada çaresizliğine kılıf uydurmaya çabalıyor-.

OH NE ÂLÂ LOS ANGELES

Belçim, Yılmaz ve Rodin Erdoğan yol arkadaşlarım. Yani kaymaklı ekmek kadayıfı mesaisi bir bakıma. Filmimizi çektik, şimdi film bizi çeke çeke Los Angeles’a kadar getirdi. Hesapta iş seyahatindeyiz. Böyle iş seyahati mi olur? Misal bana “Amerika’ya ne şekilde gitmek istersin?” diye sorsalardı; “Dur ben bir filmde oynayayım, öyle de bir film olsun ki; içinde yol arkadaşlarım olsun, üç kıtada aynı anda vizyona girsin, sevilsin, başarılı olsun, kıtadan kıtaya şahin uçuralım” türü taşkın bir dilek tutabilir miydim bilmiyorum. Ama dün LA’a inerken “Keşke bir iki şey daha ekleyerek bunları dileseymişim, yine olacakmış olanlar” diye geçirdim içimden elbet! (Hem elli kuruş olsun hem şoför yanı olsun hem Aşkale’de dur halamı görem!)

ANNE BEN JET LAG OLDUM

Biz aslında jet lag konusunda –farklı saat dilimlerindeki coğrafyalar arasında seyahatten kaynaklı uyum ve uyku bozukluğu ya da kısaca geçici dumur hali- tedbirleri konuşmuş ve uçakta disiplinli bir çalışma yürütmüştük. Bu sayede jet lag olmadık ve fakat yaşından beklenmeyecek bir sükûnetle yolculuğu sürdüren ve yaşıtlarına örnek bir uzun yolcu profili sergileyen genç arkadaşımız Rodin, jet lag’ın ağababasıyla tanıştı. Yani tanışmış da biz fark etmemişiz. Çünkü biz o sırada kendisiyle gurur duyuyorduysak demek, jet lag kaptığını görmemişiz. Rodin akşam sekizde sızıp, sabaha karşı üçte uyanıp, yanıtı her yiğidi terletecek soruları sıralamaya başladığında mukadder B planı geçti hayata. O ki, en gencimiz jet lag olmuştu, hepimiz jet lag olmuş sayıldık!

SABAHIN SEHERİNDE

Yazının devamı...