"Ahmet Mümtaz Taylan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Mümtaz Taylan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Mümtaz Taylan

Direndiler kazandılar

19 Haziran 2013

Listenin Taksim Dayanışma ve veya Taksim Platformu tarafından belirlenmiş olduğunu düşündüm. Şaşırdım ve sevindim. Şaşırdım çünkü; hükümet kimselerle konuşacak gibi görünmüyordu, sevindim çünkü; Gezi Parkı Protestosu hükümet nezdinde ses getiriyor gibiydi.

Gecenin o saatinde Twitter’daki takipçilerimin “Listede adınız geçiyor, bu haber gerçek mi?” sorularına; “Başbakanla toplantı yapacak grupla ilgili bir bilgim yok! Arkadaşların uyarısıyla gördüm az önce. Soranlara mahsus selam...” tweet’iyle yanıt verdim. Ve beklemeye başladım. Görüşme ve liste doğruysa ertesi gün elbet birileri beni arayacaktı.

11 Haziran Salı… Saat 16:00’ya kadar konuyla ilgili arayan olmadı. 16:00’da arandım. Telefonun diğer ucundaki kişi Başbakan’ın Basın Müşaviri Lütfullah Göktaş’tı. Kendini tanıttıktan sonra, Başbakan’ın 12 Haziran Çarşamba günü 16:00’da “Gezi Parkı olayları” ile ilgili görüşmek üzere Ankara’ya davetini iletti. Kendisine “geceden beri dolaşan görüşmeci listesinin kim tarafından belirlendiğini” sordum. Doğrusu almayı beklediğim yanıt “Taksim Dayanışma” ve veya “Taksim Platformu” idi. Hayır, bu liste “kendileri tarafından” belirlenmişti. “Bir temsil yetkisi zemini aramanın doğru olacağını” ileterek birkaç saat süre istedim.

Taksim Dayanışma ile görüşebilmek için o andan gece 22:00’ye kadar çabaladım. Alanda ulaşabildiğim arkadaşlarıma, tanıdığım herkese haber bıraktım. Taksim bütün gün mahşer yeri gibiydi.  Herhangi bir temsilciye, sözcüye ulaşmak zor görünüyordu. Nitekim ancak 22:00’de, “Taksim Dayanışma”dan Tayfun Kahraman aradı. Bitkindi, dinledi. Kahraman’a daveti aktardım, bir temsil zemini oluşup oluşmayacağını sordum. Yanıtı temsil bağlamında olumsuzdu. Tek başına karar verecek değildi, herkes dağınık haldeydi ve kendi payına Tayfun Kahraman, neticede konuşmanın iyi olduğunu, söylenmemiş tek kelime kalmamasının gerektiğini düşündüğünü nezaketle ifade etti. Son telefon konuşmasını da listede adı bulunan ve telefonunu bulabildiğim tek kişiyle, Prof. Betül Tanbay ile yaptım. Tanbay son günlerin bir bölümünü Gezi Parkı’nda geçiren 80 küsur örgütün katılımıyla oluşan Taksim Platformu’nun içinden bir isimdi. Konuştuk, daveti doğrulayıp kendi inisiyatifi ve yurttaş olarak toplantıya katılmayı kabul ettiğini söyledi.

Özetle; kendi adıma yurttaş olarak sunulan söz söyleme fırsatını reddetmenin anlamlı olmadığına karar verdim. Ve Göktaş’ı arayarak kimsenin temsilcisi olmadığımı, ancak kendi gözlem ve somut önerimi Başbakana aktarmak üzere davete icabet edeceğimi bildirdim.

12 Haziran Çarşamba… Esenboğa’dayız. Hiçbirini önceden şahsen tanımadığım 10 yurttaşla birlikte… “Yurttaş kimliğimiz dışında bir temsil kimliği taşımadığımız” konusunda hemfikiriz. Her birimiz “Gezi Parkı’nın park olarak kalması; şiddetin durdurulması, sorumlularının soruşturulması, şiddetin tamamen sona erdirildiği bir ortamda katılım sürecinin devam etmesi temelinde lisanı münasip ve itidalle bireysel görüşlerimizi aktaracağız.

Saat 16:45… Başbakan sarkan önceki toplantısını bitiriyor ve salona geçiyoruz. İpek Akpınar (Öğretim üyesi), Selva Gürdoğan Thomsen (Mimar), Hale Çıracı (Şehir plancısı), Betül Tanbay (Öğretim üyesi), Kutluğ Ataman (Yönetmen), Zehra Öney (Sosyal Medya Uzmanı), Zülfikar Kurum (Öğrenci), Rümeysa Kiger (Öğrenci), Bülent Peker (İş adamı), Nil Eyüboğlu (Öğrenci), Ahmet Mümtaz Taylan.

Herkes tek tek konuşuyor. 11 katılımcı, tam 4,5 saat boyunca sözü kesilmeden, dikkatle dinleniyor. Başbakan, bakanlar, danışmanlar not alıyor. Gezi’de, iç ve dış basında, sokakta, evde, işyerinde ne konuşulduysa, her birimiz dilimizin önüne yaprak koymadan, küfürsüz, hakaretsiz, münasip dille, her şeyi ama herşeyi olanca açıklığıyla anlatıyor. Polisin aşırı şiddet gösterisini, Gezi’dekilerin olağanüstü dayanışmasını, çevre duyarlılığını, saygı ve anlayış beklentilerimizi, Başbakan dahil tüm yöneticilerin üsluplarındaki sertliği, protestonun ana meselesinin görmezden gelinmeye çalışılmasına duyulan tepkiyi, can kayıplarının yarattığı dehşeti, yerel yöneticilerin sözlerinde durmayışlarını, ilk 3 günde Gezi protestocularının ana akım medya tarafından yalnız bırakılışlarını, hal böyle olunca tepkinin doğal olarak ağaç meselesini nasıl aştığını ve bir hak arama mücadelesine dönüştüğünü, her türlü provokasyona karşı parktaki gençlerin nasıl akıl geliştirip meselelerini savunmayı sürdürdüklerini, Kandil Gecesi dayanışmasını, Taksim Dayanışma ve Taksim Platformu ile görüşülmemiş olmasını yadırgadığımızı… 

Yazının devamı...

Güvercinler, çocuklar...

8 Haziran 2013

3 Haziran 2013...  Geçmek bilmez işgalci bir biber gazı kokusu genzimde… Gezi eylemi yorgunuyum. Nâzım’ın ölümünün 50. yıldönümünde Şair Baba’yı anmak üzere Moskova’dayım. Cinsini tanımadığım gölgesi şefkatli bir ağacın altında Novo-Deviçye Mezarlığı’nda… Geçen yıl bu vakitler de buradaydım. Bir yağmur indiriyor, bir güneş açıyordu. Yine öyle…
Türkiye’den davetli bir grup sanatçı ve aydın, Nâzım’ın Moskovalı hemşehrileriyle birlikte saygıyla ritüeli izliyoruz. Törenin ev sahibi, Rus Türk İşadamları Birliği (RTİB). Katılımcıların profilini anlamaya çalışanın işi zor. Rusya’da yaşayan Türk işadamları, ellerinde Gezi eylemlerine destek pankartlarıyla ekmeğini bu ülkede kazanan Türk işçiler, uzun yıllardır Moskova’da yaşayan memleketlilerimiz, Rus Nâzımseverler, iki ülkeden basın mensupları… Saygılı, ince ve sündürülmemiş bir anma töreni.
Türkiye’den gelenlerin gözü kulağı törende ama hemen herkesin aklı Gezi Parkı eylemlerinde. Herkes her fırsatta cep telefonlarından Twitter vasıtasıyla gelişmeleri takip edip yeni bilgileri birbirine aktarıyor. Hıfzı Topuz’u izliyorum. İlerleyen yaşına inat şaşırtıcı bir dirilikle pür dikkat dinliyor konuşulanları. Az önce güzel bir konuşma yaptı hazır bulunanlara.

Yağmur atıştırmaya başladı, kimsede telaş yok. Yağmur damlaları havada uçuşan polenleri kovalıyor… Dün gece yarısından sonra Gezi eylemlerinde yaşananları konuştuğumuz bir TV programından eve dönerken aşmak zorunda kaldığım barikatlar düşüyor aklıma. Kabataş’ta yoğunlaşmış, polis şiddetiyle öfkeli 90’lıları düşünüyorum. Ağaçlara sarılan, yılmadan yardımlaşan, süratle gaz ve tazyikli suyla baş etmeyi öğrenen, ölçüsüz ve orantısız bir şiddet gösterisine karşı zeki, yaratıcı ve sahiden mizahi sloganlar üreten genç arkadaşları... Annesinin tedirgin ama yumuşak, saygılı bir ses tonuyla “Bu sabah siyahlar giyip okula gitti” dediği 99 doğumlu kızımı düşünüyorum… Güneş açtı yine… Tarifi şiir isteyen harikulade bir toprak kokusu…
Nâzım’ı anma törenlerinin en pür misafirlerinde sıra. Beyaz güvercinler. Büyücek sazdan bir kafesin içinde getiriliyorlar kabrin başına. Güvercinleri nazikçe tutmakta mahir Ali Galip Savaşır özenle tek tek kurtarıp misafirlere uzatıyor ve hep birlikte Nâzım’ın anısına azat ediyoruz beyaz güvercinleri. Novo-Deviçye’den şehre karışıveriyorlar… Herkesin yüzü aydınlanıyor. Çocuklar çığlık çığlığa. Çellistanbul’un  dört çok yetenekli çellisti çellolarına davranıyor. Genzimize çöreklenmiş biber gazını unutuyoruz birkaç dakikalığına...

Yazının devamı...

Kan var bütün kelimelerin altında

1 Haziran 2013

Cemal Abi fısıldıyor kulağıma: “Kan var bütün kelimelerin altında / Yaprağını dökecek ağaç yok burada.”

elefonun diğer ucundaki ses Harun Tekin’e ait, “Abi salı günü katılmak isteyen arkadaşlarla Reyhanlı’ya gidiyoruz. Acılı insanlara diğerkâm olduğumuzu göstermeye, dinlemeye, anlamaya, bir günlüğüne de olsa fiziken onlarla yan yana durmaya… ‘İstanbul uzak, biz uzak değiliz’ demeye… Katılmak ister misin?”
“Organizasyon kime ait Harun?” şeklindeki 10 puanlık uzman sorumu soruyorum.
Yanıt: “Katılmak isteyen herkese, sana, bana… Herkes kendi biletini alacak, Hatay’dan minibüs kiralayıp Reyhanlı’ya geçeceğiz.” Salı sabaha karşı aydınlık yüzlü, genç müzisyen arkadaşlarla havaalanında buluşuyoruz. Uçuş saatini beklerken, elimde kahve bardağı, zor geçecek bir günün zihinsel hazırlığını yapmaya çalışıyorum. Empati kurma konusunda aileden şerbetliyim. Anam babam empatiyi sulu gözlülüğe vardıracak düzeyde içselleştirmiş insanlardı. Şerbetim rahmetlilerden yadigâr. Aklımda Cemal Süreya: “Posta arabalarından söz et bana / Kan var bütün kelimelerin altında”.

YARALIYIM
Hatay’dayız. Bilmem kaç gündür tansiyon döven lodos fırtınasından sonra, yüzüme vuran mutedil sabah esintisine neşeleniyorum, sıcağa aldırmadan. Şehre tepeden bakan cennet bahçesi kıvamında bir yerde kahvaltı edip Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Araştırma Hastanesi’ne geçiyoruz. Patlamalardan ağır yaralarla kurtulmuş yurttaşları ziyaret edeceğiz. Tedirgin ama misafirperver başhekim, ‘fotoğraf çekmeden ve hastanenin sükûnetini zedelemeden’ ziyaretleri gerçekleştirmemize yardımcı oluyor. Basına yansıyan kadar bilgiyi nezaketle aktarıyor. 18 yaşındaki Suriyeli Zehra Munzur’un odasında nispeten uzun kalıyorum. Hâlâ bitkin Zehra… Kalıcı arazları var. Ameliyata girecek kadar toparlanmayı bekliyor kıpırdayamadan. Antep’te çektiğim eski bir diziden tanıyor beni. Annesiyle ikisinin yüzleri ilk defa gülüyor hastaneye geldiklerinden beri. Sağlıkçılar böyle söylüyor. Tek fotoğrafı -Zehra istediği için- o odada çektiriyorum. Birbirimizin dilini bilmeden, ellerimiz, gözlerimizle konuşuyoruz birkaç dakika. Hastalara, yakınlarına yük olmadan, hallerine tanık olup acil şifalar dileyip ayrılıyoruz yanlarından.

Yazının devamı...

Dolunay… Çanaklar… Yasaklar...

25 Mayıs 2013

Dolunay… Terasta yayılmış orta yaşlı üç adam... Kendileri çok lazım ama isimleri lazım değil iki dostumla birlikteyim. Diyeceksiniz ki; “Bir teras bir de dolunay bulmuşsun, neden iki adamla oturuyorsun?” E orta yaşlıyız çünkü ve dolunay her zaman leyhte çalışmaz. Hiç başlanmamış bir yazının telaşı içimde. Gitmeleri lazım, gitmiyor abiler. Gitmeleri gerektiğini bilmiyorlar. Dahası gitsinler istemiyorum. “Yazıdır yazılır, muhabbettir kolay bulunmaz” burcundayım…
İçimizde en az orta yaşlı olan “Evdeki cihazlarla kavgalıydım bugün!” diyor. “Bilgisayarım kapanmadı, air conditionsa hiç açılmadı günboyu!” Ekliyor; “Dolunaydan sebep tabii! Dolunay sadece elektroniğin değil, biz insanların kimyasıyla da oynayabiliyor.”

ASTRO MUHABBET...

Bu az orta, geçende elime bir ay takvimi tutuşturmuş; “Arada bir buna göz atmalısın. Yaşadığımız her bir gün, duygularımızı belirleyen gök cisimidir bu ay” demişti. Fevkalade orta yaşlıyla ikimiz astroloji dersinde zayıfız. Dinlemede kalıyoruz. “Bazen karanlıktadır, bazen hilal,
bazen ne manaya geldiğini hiç anlamadığım birinci dördün, ikinci dördün… Kelamın özeti; ay ne derse biz onu yaparız. Dolunay ise bize iyi şeyleri de kötü şeyleri de bağıra bağıra söylediği halidir ayın. Öfkeyi de tetikleyebilir, şefkati de” diyor az orta ve fiyongu atıyor pakete: “Fazla meşgaleye çıkmayın mümkünse dolunayda der erenler. Büyük sözü dinleyip elektronikten uzak durdum bugün.”

İÇELİM GÜZELLEŞELİM

Yazının devamı...

Recordad: So lo es futbol*

18 Mayıs 2013

Memleketin gündemi el yakıyor; Reyhanlı faciası, yeni anayasa çalışma(ma)ları, barış sürecinin denge dramaturjisi… Siyasilerin bir kez daha bunca hayati meselede buluşacak bir katre asgari müşterek bulamayışları… Dahası var fakat bu yazının maksadı enseyi daha da karartmak değil, uzatmıyorum. Elbet görmek isteyene umut verecek gelişmecikler de yaşandı hafta boyu ama kötü haberlerin kasveti iyi haberlerin enerjisini emip tüketti yine. Başta siyaset olmak üzere toplumsal hayatın hemen her alanında, büyüklü küçüklü her tartışmaya sinek gibi yapışan yaralayıcı, yıkıcı bir dilin teneke sesi, kışa çevirdi yazımızı…
Bunca koyu kıvamlı meselenin arasından bana ayrılan malumatfuruşluk kontenjanını, ilgilenmeyen hatta hazzetmeyen okurların tadını kaçırmak pahasına, futbolu tüketme biçimimize ayırmak isterim bu hafta. Hanımlar lütfen kaçmayın. Lütfeder kalırsanız yazı bittiğinde sizi futboldan daha ferah bir durakta indireceğim. Söz!
Futbol sezonunun kapanmasına çeyrek kala geçen hafta sonu oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesinde; ülkemizin bu en seyirlik futbol düellosunun yeni sıfatlar kazanması için acı bir fırsatla karşılaştık. Maçtan bir gün önce, ülkenin gerilimli gündemine, Reyhanlı’da onlarca yurttaşımızın canına mal olan kıyamın moral bozukluğu ve öfkesi eklendi ne yazık ki.

DEEERBİŞİM (!)
Maç öncesi iki kulüp yöneticilerinin sağduyudan uzak demeçleri, fanatiklerin yarattığı yersiz gerginlikle buluşup koyu bir bulut gibi çöktü ‘dünya derbisinin’ (!) üstüne… Oysa bu maçın sonucuyla ilgili üç olasılıktan hiçbiri şampiyonun adını değiştirmeyecekti. Galatasaray bir hafta öncesinde kapanamayacak puan farkı nedeniyle şampiyonluğunu ilan etmiş, geriye Fenerbahçe’nin ikinciliği ve Şampiyonlar Ligi ön elemelerine katılmayı garantileyip garantilemeyeceği sorusu kalmıştı ki; bu soru da maça özel bir mânâ kazandırmaktan uzaktı. Bu maçta olmazsa son maçını kazanarak da ikincilik başarısını perçinleme şansı devam edecekti Fenerbahçe’nin. Ezcümle; sonucu itibariyle tarihe geçme potansiyeli taşımayan bir maç izlemeye hazırlanıyorduk biz futbolseverler.Şimdi maç öncesi, maç sırasında ve sonrasında olup biten tüm vandallıkları -Anneler Günü’nde bir anneye evlat acısı yaşatacak denli gözü dönmüşlük de dahil- kısa bir süre için unutun ve paylaşacağım olay örgüsünü, zihninizde benim senaryom ve kendi rejinizle yeniden kurgulayın lütfen.

BUYURUN BAŞLIYORUZ
Galatasaray Fenerbahçe futbol takımları, Fenerbahçe taraftarının Saracoğlu dolusu alkışlarıyla sahaya çıkar. Oyuncular bu defa bir Fenerbahçeli bir Galatasaraylı olmak üzere; iç içe, omuz omuza sıralanır, milli marşlarını söyler, seyirciyi selamlar, orta yuvarlağa ilerler ve yine iç içe, omuz omuza bir daire oluşturur, Reyhanlı’da katledilen yurttaşlar için saygı duruşunda bulunurlar. 50 bin civarında seyirci saygıyla ritüele eşlik eder, acıyı paylaşmanın, birlikte yaşamanın, zorluk karşısında güçlü bir irade göstermenin duygusal ve akılcı (bunun ikisini aynı ritüelde birleştirebilenlere uygar toplum deniyor) bir örneğini dünyaya gösterirler. Sonra spor sazı alır, soluk soluğa bir mücadele gerçekleşir, tekmelere uzatılan kafalar, ciğer yakan deparlar, havayi fişekler gibi adrenalin patlamaları birbirini izler. Herkes bildiğini, yapa‘bildiğini’ ortaya koyar. Mücadele biter. Fenerbahçe yönetiminin bir günde nasıl yetiştirdiğine şaştığımız şık ve ölçülü bir organizasyonla Galatasaray’a geçen sene uzatılmayan el bu yıl kupasıyla birlikte takdim edilir. Şampiyon ile şampiyonu yenerek ikinci olan takım alkışlarla, birlikte yaşama kültürünün dünyaya parmak ısırtacak bir örneğini gösterir, acıyı paylaşma sorumluluğuyla sahneden çekilirler. Bir futbol maçı, sevinçte, acıda yan yana durabilen insanların ülkelerine teselli ve moral verdiği kültürel bir armağana dönüşür. Dönüşebilir…di!

Yazının devamı...

Filmler... Anneler...

11 Mayıs 2013

"Sen Aydınlatırsın Geceyi’ Onur Ünlü’nün son filmi. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film de dahil 4 dalda ödül alarak dikkat çekti. Meraklıları biliyor, bilmeyenler için yinelemekte fayda var: Onur Ünlü filmini dağıtıma vermeyip kendi imkânlarıyla seyirciyle buluşturma kararı aldı. Biz oyuncular da Onur’la dayanışma içinde şehir şehir gezip gösterim sonrası söyleşilerde seyirciyle buluşuyoruz. Bir tiyatro grubu gibi. Yorucu ama heyecan verici bir turneye dönüştü süreç. Bu hafta Onur ve Nadir’le (Sarıbacak) Konya ve Ankara’ya gittik. Sonra Ali Atay ve Serkan Keskin, Onur’a katıldı, birlikte Eskişehir’e geçtiler. Filmin bizi götürdüğü her yeni şehirde, genç insanlarla yüz yüze filmi konuşuyor ve bu sayede memleketin hali, insanlarımız ve gündemle ilgili dağarcığımızdaki birçok bilgi ve gözlemi tazeleme imkânı buluyoruz.    

Birçok şehirde, birçok üniversitenin salonunda yüzlerce üniversiteliyle oturumlara katıldım. Sinema, olağanüstü bir ortak payda. Günlük hayatta görünen görünmeyen farklılıklar nedeniyle yan yana göremeyeceğiniz farklı kesimlerden insanı bir arada görmek, dinlemek paha biçilmez bir fırsattı. Bu sıradışı turne tamamlandığında heybemizde biriken izlenimler başlı başına bir yazı konusu olacak. Ama şimdiden açık bir tespite dönüşen bir gözlemimi paylaşmayı borç biliyorum. Bu ülkede; hangi gelenekle yetişmiş olursa olsun, hangi inanca mensup olursa olsun, sınıfsal farklılıkları ne denli derin olursa olsun, mütedeyyin ya da değil, etnik ve siyasal aidiyet farklılıkları da dahil her türden genç insan, barış ve demokrasi istiyor. Kahir çoğunluk makul bir tartışma atmosferinde soğukkanlılığını koruyarak birbiriyle iletişim kurma çabası içerisinde. Kimse kimseyi kırmak, diz çöktürmek, rencide etmek peşinde değil. Sözde yetişkinlerin dillerine doladıkları ama pratikte içselleştiremedikleri ‘empati kurma’ konusunda onlara ders verebilecek düzeyde iştahlılar. Bu ülkenin üniversite gençliği görüş ayrılıklarını dünyanın sonu gibi görmeyen bir tartışma kültürünü edinmiş durumdalar. Darısı onları açık ara geriden takip eden Meclis’teki vekillerinin başına!..

KARA TREN GECİKİR BELKİ HİÇ GELMEZ    

Konya’dan Ankara’ya hızlı trenle geçtik. Hızlı trende ikinci yolculuğum. Daha önce Ankara-Eskişehir hattını kat etmiş ve 90 dakikada Eskişehir’e ulaşınca, Avrupa’daki hızlı tren yolculuklarımla kıyaslayarak aynı rahatlığı memleketimde yaşamaktan sevinç duymuştum. Aynı duyguyu 5 saatlik karayolu çilesini 100 dakikalık konforlu bir seyahate çeviren Konya-Ankara hızlı tren hattında da yaşadım. Bütün yurdu demir ağlarla örme ülküsünün yeniden canlanmasını dilerim. Demiryolu taşımacılığı ülke ekonomisine, yurttaşların aldığı hizmetin kalitesine ve kişisel ekonomiye büyük katkı ve karayollarında yaşanan kazalarda sönen binlerce hayata “Dur” demek açısından büyük kazanım. Darısı tüm demiryollarının ve yenilerinin başına. Yapan edene teşekkürler.
 

Yazının devamı...

Göktürk’üm sana geliyorum!

4 Mayıs 2013

Sevgili Göktürk II; benden frekansı kessen haklısın. Haftalardır sana yazmadım, yazamadım. Memlekette tüy telek havada, göz gözü görmüyor, kulak kulağı tınmıyor. Güzel şeyleri çirkin biçimde yaşamaya mahkûm edilmiş gibiyiz. Kavga gürültü yaşamaktayız mahpusluğumuzu. Sana yazamadığım günlerde neler oldu neler. Bilmek ister misin? Ya da dur şöyle dizelim tespit tanelerini de ezberlerimiz bayram etsin: ‘Neler olmadı neler?’

DAHA DA UĞRAMAM MECLİS’İNE

Vaka-i adiyeden girelim: Meclis’te parti grup toplantıları +18 kıvamında devam ediyor. Toplumsal barışa maya çalındığı bir süreçte profesyonel siyasetçiler birbirlerine seslenirken nezakete rahmet okutuyor. “Vatan haini, şerefsiz, aymaz, ahmak, koyun, yancı, yalancı, müfteri” ve nice benzer zehirli sıfat yankılanıyor Meclis oturumlarında.
Neyse ki; vekillerin bir kısmının aksine, seçmenleri aynı dili ve tansiyonu paylaşmıyor. Süreç sokakta pozitif destek görüyor. Anketlere, âkil insanların gözlem ve değerlendirmelerine, katı güvenlikçi radikallerin telaş ve öfkesine bakılırsa, sıkı çoğunluk kendisiyle barışık bir topluma dönüşme ihtiyacı içinde. Salı sabahı mahalle bakkalı, eli karpuzlu çikletimin üstünde, gözü 35 ekran manda kasa televizyona takılı şöyle söyleniyordu: “Yaav arkadaş, TBMM değil, Türkiye Büyük Müfteri Meclisi!”

  Bodrum’da sekiz öğrenci ‘Harlem Shake’ dansı yapıp cep telefonuyla danslarını kaydedip YouTube’da paylaştıkları için okuldan atıldı.

  Bodrum’da sekiz öğrenci ‘Harlem Shake’ dansı yapıp cep telefonuyla danslarını kaydedip YouTube’da paylaştıkları için okuldan atıldı.

Yazının devamı...

‘Âkil’in ‘insan’la imtahanı

27 Nisan 2013

Âkil insanlar adım adım Anadolu turunda. Doğrusu kendi alanlarında tanınmış ve derinleşmiş insanların, ‘âkillere zarar’ bir misyonu, aralarındaki görüş ayrılıklarını öteleyerek, peşlerinde kameralar her kapının ipini çekerek, göz göze, dokunarak, az konuşarak, çok dinleyerek, küfür, kıyamet demeden her türlü reaksiyona peygamber sabrı göstererek, suhuletle taşıyışlarını gıptayla izliyoruz. Hakikaten riski onuru kadar büyük bir görev yürütüyorlar. Her biri yaptığı işe değer katmasıyla tanınan bu insanlar; bedensel, ruhsal enerjilerini tüketen bir büyük yükü sırtlamış haldeler. Her buluşmada yıllarca biriktirilmiş, söylenmemiş, giderek ağırlaşmış, katılaşmış, bırakınız bir insan evladının, artık toplumun kaldıramadığı bir acı manzumesini dinlemekle sorumlular. Ellerinde, insanlık tarihinin en meşakkat isteyen, hemen karın doyurmaz, en kırılgan alametifarikası ‘barış’tan başka bir ilaç olmaksızın. Yerlerinde olmak ister miydik? Savaş çığırtkanlarının barıştan yana olanların sesini daima bastırageldiği bir coğrafyada üstelik. Savaşla çatışmayla bölünmemiş bir ülkenin, barışla bölünebileceğini iddia edecek kadar örselenmiş zihinlere de şefkat gösterme görevini kabul eder miydiniz? Atalarının kendisine “Bütün akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını satın almış” diye tespit bıraktığı bir toplumun kötümserlerini de dinlemeye talip olur muydunuz? Bana sorsalar; “Delikanlı mizahçı, akil insan şakası yapmamalıdır” derim.

HALAYLARDAYIM...  

‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ adlı filmi duydunuz mu? Onur Ünlü’nün yeni filmi. Geçtiğimiz hafta İstanbul Film Festivali’nde ‘En İyi Film’ dahil, 4 Altın Lale alarak sinemaseverlerin dikkatini çekti. Geçen sene oynadığım iki filmden biri. Diğeri de “Kelebeğin Rüyası” adlı enfes Yılmaz Erdoğan filmi. İki filmi de çok konuşulan biri olarak –Belçim Bilgin tarifiyle- içimdeki oyuncu hayvanı bir sezonda iki kez halay çekti. ‘Kelebeğin Rüyası’ tam bir festival coşkusu yaşattı biz paydaşlarına. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ ise İstanbul Film Festivali’ndeki performansına rağmen sinemalarda gösterime girmiyor. Onur Ünlü yapımcı ortaklarıyla birlikte, önceki filmlerinde dağıtım şirketleriyle yaşadığı sıkıntılı deneyimi bir kez daha yaşamak istemediklerini belirterek, filmi seyircisiyle kendi kurumsal organizasyonları dahilinde buluşturma kararı aldı. Filminin tüm maliyetini sineye çekmeyi göze alarak elbette. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” Semaver Kumpanya ve birkaç salonda daha, üniversite, belki sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği organizasyonlarda zamana yayılarak gösterilecek. Gösterimler önceden sosyal medya aracılığıyla duyurulacak. Onur Ünlü sinemasının azımsanamayacak meraklıları için tatsız bir haber gibi görünse de iyi tarafından bakarsak genç sinemacılara ilham ve umut veren bir deney yapacağız. Her başvuruyu değerlendirmeye çalışarak, bir salon seyircinin toplandığı ve asgari teknik koşullara sahip her yere filmi götürmeye çalışacaklar. Şehir şehir, yetişebildikleri kadar kasaba kasaba… Çalışma programımız izin verdikçe biz oyuncular film sonrası seyirciyle sohbet toplantılarına katılmaya çalışacağız. Tıpkı tiyatro oyuncuları gibi, bu defa filmimizin peşine takılarak. “Böyle de sinema yapılır”ı kanıtlamayı deneyeceğiz. Hem inandığımız ama dağıtımcıyı inandıramadığımız hikayelerimizi anlatacağız seyirciye hem de genç kardeşlerimize kalabalığa karışmanın tek seçenek olmadığını göstermiş olacağız. İyi tarafından bakabilenler için bir filmden daha fazlasını yapmış olacağız.

“AVRUPA AVRUPA DUY SESİMİZİ...”

Herkese benzediğim için mi yoksa eşsiz(!) olduğum için mi bilmiyorum, çoğu futbolsever kendi takımının taraftarı bellemiştir beni. Beşiktaşlı Çarşılı, Galatasaraylı Cimbomlu, Fenerbahçeli Fenerli bilir. Her takımı sever, sayarım ama Fenerbahçe’liyim. Alışılmış gözükara taraftar profiline uymasam da tanıyanlar bilir; futbolsever olarak sınıfta kalmam. Siz bu yazıyı okurken Fenerbahçe-Benfica maçının skorunu biliyor olacaksınız, bense yazıyı maçtan bir gün önce yazıyorum. Eğer perşembe gecesi gol yemediysek; turu geçip final maçına çıkmak için epey yol almış sayılırız. Bu iyidir… Yok eğer gollü berabere kaldıysak; işimiz daha zor. İyi tarafından bakarsak, bundan daha iyisini yapamayacağımızı kimse iddia edemez. Bu da iyi… Peki yenilmiş ya da fark yemişsek? Umutsuz gibi görünse de iyi tarafından bakalım; “Sadece Benfica’yı değil, umutsuzların umutsuzluğunu yenme ve katmerli tarih yazma fırsatı yakaladık” demektir. Bu da bayağı iyi… Elemeli sistemde ilk maça bayılıyorum; skor ne olursa olsun hep bir şansın daha olduğunu biliyorsun… İyi tarafından bakarsak…

Âkil’siz kalmayasınız… Âkil’den ayrılmayasınız…

Yazının devamı...