GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Atlas’ın dünyası iyilik, hoşgörü ve yardımlaşma üzerine

Kendi oğlu Atlas ve onun arkadaşlarından ilham alarak yazdığı ve çocuklara özellikle evrensel insani değerleri aktarmayı hedeflediği serinin ilk kitabı ‘Mutlu Çocuklar Takımı’na düzenlenen imza gününe Atlas ve arkadaşları da imza attı.

- İlk romanın ‘Gökten Üç Elma Düşmüyor’ ile kadınlar -ki erkekler de bayıldı biliyorum- şimdi ise Atlas’ın dünyası ile çocuklar. Bu geçiş nasıl oldu?
- Yazmak benim için bir tutku. İçimdekileri dışa vurmak hoşuma gidiyor. ‘Gökten Üç Elma Düşmüyor’u yazdığım dönemlerde çocuklara yönelik çalışmalarım da vardı. Önceliği daha uzun zamandır hayalini kurduğum ve bence zamanıdır dediğim için romanıma verdim. Çocuklara yönelik çalışmalarımda bana ilham veren oğlum Atlas oldu. Çocuklarla ilgili çalışmalar yapmak hedeflerimin arasında her zaman vardı. İstediğim olgunluk ve seviyeye geldiğine inandığım zaman Doğan Egmont ile paylaştım ve yayınlanmaya değer bulundu. “Atlas’ın Dünyası – Mutlu Çocuklar Takımı” nın çocuklarla buluşacak olmasından dolayı çok mutluyum.

BİZ TRAVMATİK MASALLARLA BÜYÜDÜK, ÇOCUKLARIMIZ FARKLI OLSUN
- Çok yoğun çalışan bir işkadını ama oğluna da mutlaka vakit ayıran bir annesin. Bir de masal kitabı yazmak zor olmadı mı?
- Aslında kendiliğinden gelişti. Atlas’ı seyahatte olmadığım zamanlarda mutlaka ben uyuturum. İşte o anlar bizim en özel paylaşım saatlerimizdir. Şimdilerde ona kitap okuyoruz ancak iki yaşındayken masallar anlatıyordum. Hepimizin büyüdüğü masalları anlatırken sansürlemem gereken çok yer olduğunu fark ettim. “Kurt anneanneyi yutuyor, sonra avcı kurdun karnını yarıyor, Hansel ve Gretel üvey anneleri tarafından ormana bırakılıyor” gibi şiddet içeren birçok detay vardı. Bizler bu masallarla büyüdük ama insan kendi çocuğuna anlatırken çok travmatik geliyor. Bu nedenle ona kahramanı kendi olduğu Atlas masalları anlatmaya başladım. İçinde tanıdığı kişiler ve mekânlar geçtiği için çok hoşuna gitti. Ve her akşam bana tekrar ettirmeye başladı. O kadar çok anlattım ki, sonunda onları yazmaya karar verdim ve Atlas’ın masalları oluştu. Atlas’ın büyümesine paralel Atlas’ın hikâyelerine başladım.
- Travmatik masallarla büyüdük derken çok doğru söylüyorsun. Sen çocuklara neler anlatmayı hedefliyorsun?
- Oğlumla beraber onun yaş grubu olan “Z kuşağını” çok yakından gözlemleme fırsatım oluyor. Bu çocukların algıları çok açık, etraflarını çok iyi gözlemliyorlar ve bir konudan diğer konuya çok hızlı geçiş yapıyorlar. Aynı zamanda da duygusal olarak çok kırılganlar.
Bu dönemin anne ve babaları olarak bizler çok yoğun bir çalışma içindeyiz ve gün içinde çok strese muhatap oluyoruz. Evimize gittiğimizde çocuğumuzla geçireceğimiz sadece birkaç saatimiz kalıyor ve bu zamanı kaliteli geçirme konusunda üstün bir çaba sarf ediyoruz ya da edemiyoruz. Birçok şeyi okuldan bekliyoruz. Ben çocuğumun iyi bir birey olması için çok kaliteli okullarda okumasının yeterli olmadığını düşünüyorum. Gittikçe kaybolmaya başlayan evrensel insani değerleri benimseyerek büyümesini, mutlu bir çocuk ve mutlu bir birey olması benim için çok değerli. Bütün anne ve babalarının da amacı benden farklı değil. Oğluma kendi masal ve hikayelerini anlatırken mutlu bir birey olmanın, insan sevmenin önemini hep kendi üzerinden örnekleyerek anlatmaya çalıştım. Bu yüzden de belli başlı evrensel değerler üzerine yoğunlaştım. Temel değer iyilik yapma ve yardımlaşma... Bu aslında Türk toplumunu yüzyıllardır tanımlayan en önemli değerlerden bir tanesi. Bu kavramları biraz daha detaylandırarak çevremize yardım etme, hayvanları koruma, bizden farklı doğmuş ve yaşayanlara karşı önyargısız ve kabullenici olma gibi temalar üzerine yoğunlaştım. “Atlas’ın Dünyası” isimli dörtlü seri böylece ortaya çıktı.

ATLAS DA ARKADAŞLARI DA GERÇEK
- Peki nasıl bir dünyası var Atlas’ın?
- Atlas’ın Dünyası’nda Mutlu Çocuklar Takımı var. 5 kişilik bu takımın fikir babası Atlas. Atlas Türkçe dersinde yardımlaşma dersi işlenirken aklına bir fikir gelir ve okul sonrası mahalledeki arkadaşları ile bu fikri paylaşır. Onlar da bu fikri benimser ve böylece Mutlu Çocuklar takımı kurulur. Atlas heyecanlı ve çevresine duyarlı bir çocuk. Çevresini çok iyi gözlemliyor, yaratıcı ve liderlik özellikleri var ve en sevdiği konu sürekli proje üretmek. Anaokulundan beri birlikte olduğu ve okul sonrası mutlaka bir araya geldiği en yakın arkadaşları Ali, Biricik, Sarp ve Yaz ile bu projeleri paylaşmayı ve hayata geçirmeyi çok seviyor. Bazen bu projeler başlarına tatlı belalar açabiliyor. Bahçeli evlerin olduğu bir semtte yaşıyorlar. Bu yüzden günümüz şehirli çocuğun sahip olamadığı rahat oyun alanlarına sahipler. Sokakta oynayabilen, bisiklete binebilen çocuklar var Atlas’ın Dünyası’nda. Yaşadıkları bu ortam hayal dünyalarını çok iyi besliyorlar ve paylaşmayı biliyorlar. Dijital dünyaya diğer çocuklara göre daha az zaman ayırıyorlar. Okul dışındaki sosyalleşmeleri alışveriş merkezleri ya da oyun salonları olmuyor.
- Atlas gibi diğer arkadaşları da gerçek mi peki?
- Mutlu Çocuklar Takımı üyelerinin üçü aslında hikayede de anlattığım gibi Atlas’ın anaokulundan arkadaşları. Başta oğlum Atlas olmak üzere Yaz, Ali, Biricik ve Sarp’a bana ilham verdikleri, hayallerimi besledikleri için teşekkür ediyorum. Karakterlerin çok canlı olmasının sebebi başta Gül Oralı’nın başarılı çiziminden kaynaklanıyor. Doğan Egmont’tan kitabımı yayına hazırlayan Sinem Çelebioğlu’na bir tek konuda ricada bulunmuştum. O da karakterlerin fiziki olarak gerçek hayatta ilham aldığım çocuklara benzemesiydi. Bu konuda çok hassas davrandılar. Karakterlerin canlılığı ve sevimliliği bence bir parçada bundan kaynaklanıyor.

ANAOKULU ÖĞRETMENLERİ ÜNİVERSİTE HOCALARI KADAR ÖNEMLİ
- İlk kitap Mutlu Çocuklar Takımı, küçük okurlara ne anlatıyor?
- Atlas’ın arkadaşlarıyla paylaştığı fikir ve yeni projesi her gün bir iyilik yapmak üzerine. İyilik yapınca hem yapan, hem de yapılan kendini mutlu hissedeceği için de takımın adını “Mutlu Çocuklar Takımı” koyuyorlar. Çocuklar çok masum. Zaman içinde anne baba ve çevrede yaşadıkları olaylar, şahit oldukları davranışlarla karakterleri şekilleniyor. Bu yüzden çocuklarımızın iyi ya da kötü bireyler olarak yetişmelerinin  sorumluluğu biz yetişkinlerde. Yıllar önce Erdal Atabek’in bir konuşmasını dinlemiştim. “Bizler hep üniversite hocalarının kalitesini konuşur ve önemseriz. Oysaki asıl konuşmamız gereken anaokulu öğretmenlerinin ve çocuklarımıza bakan bakıcıların kalitesidir” demişti. Çok haklıymış, bunu anne olduğumda daha iyi anladım. 0-6 yaş çok önemli. Çocuklarımızın kişiliği oturmaya başlıyor. Atlas’ın Dünyası’nın özünde de kaybetmememiz gereken bizi diğer canlılardan ayıran özellik ve değerlerimize yer anlatmaya çalıştım çocuklara... 
- Serinin diğer kitapları da yardımlaşma üzerine mi kurulu olacak? Serinin devamına dair bize biraz ipucu verebilir misin?
- Mutlu Çocuklar Takımı serinin ilk kitabı. Mayıs ayının sonuna kadar diğer üç kitap da çıkıyor olacak. Onlarda da yine aile, yardımlaşma, kendimizden farklı olanları benimseme, hoşgörü,  yardımlaşma gibi temaları işliyoruz.

İLK İMZAYI ATLAS VE ARKADAŞLARIYLA YAPTIK
- Çocuklara kitap yazmak oldukça büyük bir emek ve sorumluluk gerektiriyor. Hazırlarken nasıl bir çalışma yaptın?
- Gerçekten çok büyük bir sorumluluk... Her kelimesine ayrı bir özen  gösterdik. Editör arkadaşım ve ben ince eleyip sık dokuduk. Hayatın içinde olan konuları ve sahip olunması gereken değerleri seçerek çocuğun farkındalığını artırmayı hedefledim. Hedeflediğim kitleyi oğlumdan ve arkadaşlarından çok iyi deneyimleyebildiğim için nelerin dikkatlerini çektiğini az çok biliyorum. Eğilimler ve ilgi alanları farklılaşsa bile günlük hayatta karşılarına çıkan konulara duyarlılar. Bunun dışında oğlum Atlas’a ve arkadaşlarına çok güzel birer anı hediye edebildiğim ve binlerce çocuğa değebileceğim için çok mutluyum.
- Hayallerimden besleniyorum diyorsun. En büyük hayalin nedir?
- Ben oğluma kendi masal ve hikayelerini anlatmanın yanında çok da kitap okuyorum. Her alışveriş merkezine gidişte bir oyuncakla değil, bir kitapla dönmeyi alışkanlık haline getirdik. Okullarda da okuma saatlerinin olması çok güzel ve destekleyici... Oğluma; hayal kurmayı sonra da onu bir hedefe dönüştürmeyi öğretmeye gayret ediyorum. Onun kahramanı olduğu hikayeleri bir gün başka çocukların da okuması en büyük hayalimizdi ve bunu  başardık. Atlas da böylece uzun dönemli bir hayalin nasıl gerçekleşebildiğini benimle birlikte deneyimledi. Arkadaşları, Atlas ve ben çok heyecanlıyız. İlk imzamızı da hep birlikte yaptık, onlar da imzalarını attı.

Yazının devamı...

Kadın ayıp sayıldığından bayan diyorlar

“36 yıldır gazeteciyim ve yazarken hep bir şeylerin değişmesini umut ederim. Gazetecilik, bir işe yaramak, birilerinin ufkunu açmak, haksızlıkların, aksaklıkların, yanlışların giderilmesine katkıda bulunmak..” diyen Kaya Güler, son kitabı ‘Bayan Değil Kadın’ ile toplumsal cinsiyet eşitsizliğine değiniyor. Ve ekliyor; “Eşitsizlik ortadan kalkıncaya kadar yazmaya, anlatmaya devam edeceğim.”

KİTAPLARIMDAKİ KONULAR GÜNLÜK HAYATTAN
- Biraz özetler misin bugüne kadar olan yayıncılık hayatını?
- 10’lu yaşlarda gazeteci olmaya karar verdim. 20’li yaşlarda Marmara Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu bitirip, efsane dergi Kadınca’da Duygu Asena’nın yardımcısı olarak işe başladım. Sırasıyla muhabirlik, Kadınca Örgü, Dekorasyon ve Moda, Erkekçe’nin Yazı İşleri Müdürlüğü, Söz Gazetesi deneyimi, Rapsodi Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Sabah’ın eki Melodi’de Yayın Danışmanlığı, 9 yıl tüm eklerin Yayın Yönetmenliği... Gelin, Sofra, Bebeğim ve Biz haftalık kadın dergisi Mimoza’yı çıkardım. 40’lı yaşlarda TV8’de “Gözümüzden Kaçmayanlar”, “Söz kadınların” ve Elmax’ta “Aşka Dair” adlı sohbet programını hazırlayıp sundum. Köşe yazarlığı yaptım. En son 2011’de, bağımsız kadın dergisi “Rengarenk Kırmızı” çıkardım. O dönem kadınların başucu dergisi oldu.
- Gelelim kitaplarına...
- Basılı 7 kitabım var. Erkekte Kadın Korkusu, Aşk, Seks ve Kadınlara Dair, Aşk, İş ve Kadınlara Dair, Aşk Eski Bir Yalan, Genç Kızlar ve Aşka Dair, Köpük Annem ve Ben, Kıpkırmızı. Şimdi de “Bayan Değil Kadın.” Bu kitapta da amacım, bugüne kadar hep yaptığım ve yazdığım gibi, günlük hayatta karşılaştığımız basit gibi görünen ama etkileri ve sonuçları çok önemli konulara değinmek. Doğru bildiğimiz yanlışlara yanlış bildiğimiz doğrulara dikkat çekmek. Alışılagelmişin dışına çıkarak aykırı düşünmeye çalışmak. Bir anlamda ezber bozmak...

KADIN OLMAK AYIP SAYILDIĞINDAN BAYAN DİYORLAR
- Kitabın adı neden “Bayan değil Kadın”.
- Çünkü bayan diye bir cinsiyet yok. Bayan yalnızca bir hitap şekli. Kadın ise cinsiyeti belirleyen bir sözcük, erkeğin karşıtı. Kimileri kadın kelimesinin kaba olduğunu bu nedenle bayan dediklerini belirtiyorlar. İyi de cinsiyeti ifade eden bir sözcük neden kaba olsun ki? Erkek demekte bir sakınca görmüyorsak, kadın demekte de görmemeliyiz. Yanlış olan kadın kelimesinin çağrışımlarını ayıp bulmak ve kadın yerine bayan demeye çalışmaktır. Bayan, kadın olmanın ayıp sayıldığı bir anlayışın tercih ettiği bir kelimedir. O yüzden bayan değil, kadın.
- Ezber bozmaktan bahsediyorsun. Mesela hangi konularda bunu yapıyorsun?
- Mesela; “Neden yemek yapmayı sadece kadınlar bilmek zorunda?” diye soruyorum. 7 yaşında küçücük bir kız çocuğundan beklediğimiz bir beceriyi koskoca erkeklerin yapmamasına ve bunu yapmamakla övünmelerine ne demeli? O yüzden diyorum ki, tabii ki her kadın yemek yapmayı bilmeli, ama erkek de bilmeli. Zaten aslında bir insanda olması gereken özellikler, gelin ve damat adayında aranan kriterler başka olmalı. İyi bir insan mıdır mesela? Vicdan sahibi midir, kimsenin kötülüğünü istememesi, kimseye kötülük yapmaması vs. İyi olmanın göstergesi yemek yapmayı bilmekten geçmemeli. Ya da erkeğin sözünün üstüne söz söylememekten!

ANNE – BABA DEMEDEN DÜŞÜNMEK GEREKLİ
- Vallahi bizim gibi anneler, babalar, kayınvalideler, kayınpederlerle içiçe bir toplumda bu söylediklerin nasıl olacak acaba?
- Zaten “Kayınvalide ve pedere nasıl hitap etmeli?” diye bir soru da atıyorum ortaya. “Tabii ki anne ve baba!” demeden önce bir düşünün isterseniz, diyorum. Çünkü söz konusu olan çok özel kelimeler. Ya çok gönülden söylenmeli ya da söylenmemeli. Buradaki esas konu, gerçek anne ve babadan başkasına anne ve baba demenin ne kadar doğru olduğu? Samimi geliyor mu, sevdiğiniz birinin annesine anne demek. Onunla sevgili veya evlisiniz diye, annesine anne, babasına baba demek. Olur da boşanırsanız yeniden yabancı olacaklar ve eğer yeniden evlenirseniz, yeniden evlendiğiniz kişinin annesi ve babasına anne-baba diyeceksiniz! Benim önerim, isimlerinin sonuna “anne ve baba”yı eklemek...
- Kitabında bizim toplumda neredeyse tabu kabul edilen konulara da değiniyorsun...
- Evet mesela kendi bedenimizi tanımamız gerektiğine değiniyorum. Çünkü bilmiyoruz. Hayatın gerçek mucizesi döllenmenin nasıl müthiş bir olay bir olduğunun ne kadar farkındayız. Her gün ve herkes tarafından yaşandığı için normal bir olay zannediliyor ve önemsenmiyor ama kadınların hamile kalmaları ve doğum yapmaları gerçek bir mucizevi olay. Kadınlar her ay adet görüyorlar ama bunun nedeni hakkında bir fikir sahibi değiller. Veya hayatın kaynağı olan kadın yumurtasının ne denli önemli olduğunun ve doğduklarından itibaren yüzbinlerce hatta milyonlarca yumurta taşıdıklarından habersizler. Beynimiz nasıl çalışıyor? Ruhumuzun neyi ihtiyacı var? Kimi duygular neden kadınlardan veya erkeklerden esirgeniyor? Neden hırslı olmak bir erkeğin başarısı olarak değerlendirilirken, kadınlar söz konusu olduğunda ayıplanıyor? İşte burada “Toplumsal cinsiyet” konusu devreye giriyor. Kitabın bir bölümü de bu konuya ait.

TOPLUMSAL CİNSİYET İÇİN ERKEKLER SORUMLULUK ALMALI
- Toplumsal cinsiyet çok önemli ve gündemde bir konu...
- Bugüne kadar hep yazılarımda kadınlara kendilerini önemsemelerinden, güçlü olmaları gerektiğinden ve güçlerinin farkında olmalarından bahsettim... Ve artık annelik yerine babalığı da tartışmamız gerekli. Erkeklerimiz de sorumluluk almalı. Her fedakarlığı kadından bekleyemeyiz. Veya her konuda kadınların önlem almasını.. Erkekler uzayda yaşamıyorlar ya. Yeri geldiğinde “Geleneklerimiz, göreneklerimiz” derler de neden bunlara göre hareket etmezler? Neden eline erkek eli değmemiş kız ararken, kendileri çıktıkları her kızı yatağa atmaya kalkışırlar? Kendi kardeşlerinin yapmasını istemediklerini neden sevdikleri kadından beklerler? Sonra da istediklerini yaptığı için beğenmeyip terk ederler? Daha önemlisi ise, kendilerine hak gördükleri hakları neden kadınlardan esirgerler? İyi bir toplumun görevi önce erkeklerini terbiye etmektir. Kötülüklerden korumak için kadınlara yasaklar uygulamak, onları örtmek, kapatmak, sokağa çıkartmamak yerine, kötülük potansiyeline sahip tüm erkekleri eğitmeye çalışmak zorundadır.
- Peki bundan sonrası?
- Yeni projem yolda. O da otobiyografik bir gazetecilik hikayesi. Gazeteci olmak isteyen küçük bir kızın Kadınca dergisinde başlayan ve Sabah’ın eklerinin başına geçmesiyle devam eden ve o gün bugündür aralıksız yazmasının hikayesi olacak.

Yazının devamı...

Kavgası bitmiş bilge kadınlar

 

Serginin en çok ilgi çeken özelliği teması oldu. Kendi içinde kavgası bitmiş kadınları, 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olan 76 eser ile resmettiğini anlatan Pelit’in sergisi GT Art & Interiors Galerisi’nde.
- Bilge Kadınlar adını neden seçtiniz? Bu temada sizi etkileyen ya da anlatmak istediğiniz ne var?
Tablolarımda her zaman kadınlar oldu. İlk dönemlerimde konular mitolojik figürlerden günümüze gelen zengin bir yelpazedeydi. 2006’da açtığım ‘Masal’ serisiyle küçük kız çocukları doldu tuvallerime. Çocukların eşsiz hayal gücü, umutları, renkli dünyaları, her şeyi yapabileceklerine olan inançları bana ilham oldu. Ruhlarının penceresi olan, kocaman gözleriyle merakla bakıyorlardı dünyaya. Bizler büyüdükçe hayatın ağırlığı ve zorluklarıyla grileşiyoruz, umudumuzu kaybediyoruz. ‘Masal’ serisi bize vazgeçmemeyi, umudu hatırlatıyor. O nedenle resimlerim de çok renkliydi. ‘Düş Çocukları’ ve ‘Düşlerinle Büyü’ serisiyle o çocuklar büyüdü. Kendine yeten, özgür, mutlu kişilere dönüştüler. Şimdi de ‘Bilge Kadınlar’ serisiyle kendi içinde kavgası bitmiş, sakin, yetkin, çağdaş, bilgisi yoğun, bunu başkaları için en doğru şekilde kullanan mutlu kadınlara dönüştüler. Planlamadan kendiliğinden oluşuyor konular. Bundan sonrasını da her fırça vuruşumda süreç içinde oluşacak bir macera olarak görüyorum. Amacım doğru, plastik dengesi, rengi, kompozisyonu yetkin resimler yapabilmek. Konu araç sadece.
- Özellikle kadın portreleri yapmanızın nedeni ne?
Her sanatçının bir seçimi vardır sanat dilini oluştururken. Soyut, somut, renkçi, figüratif... Benim tercihim figüratif, yarı soyuttu. İnsan en iyi bildiğini en güzel yaparmış. Belki de kendimden yola çıktım, tarihsel süreci inceledim, etrafımdaki olayları vizör gibi gördüm yansıttım. Tarihsel süreçte, mitolojide çok zengin bir kaynak kadınlar. Kız çocukları da onların özü. Küçük kız çocuklarının büyümesi ve bilge kadınlara dönüşmesi keyifli bir sanatsal yolculuk bana göre.


SANATÇI ARKADAŞLARIMLA ÜLKEMİZİ TANITIYORUZ
- Bugüne kadar nerelerde sergi açtınız? Yurtdışı yurtiçi çalışmalarınız neler?
21 kişisel sergi ve 100 ün üzerinde ulusal ve uluslararası karma sergi bienal ve çalıştaylara katıldım. UPSD üyesiyim. 2008 yılında SNBA Türkiye delegasyonuna katıldım. SNBA (Societe National Des Beaux –Arts), Paris’te Louvre Müzesi içinde Carroussel Salle de Notre Salonu’nda her yıl aralık ayında uluslararası güzel sanatlar sergisi düzenliyor. 2004’den itibaren ressam Nurhilal Harsa’nın başkanlığında Türkiye’nin çeşitli illerinden ressam seramik sanatçısı ve heykeltraşlarla katıldığımız sergilerimiz oldu. 2011 ve 2016’da altın madalya aldım. Ayrıca delegasyon olarak aldığımız altın gümüş ve bronz madalyalar ve bireysel sanatçı arkadaşlarımın madalya jüri özel ödülü ve onur ödülleri bulunmakta. Türkiye’yi en iyi şekilde tanıtmak ana hedefimiz. Ayrıca diğer sergilerimden başarı plaketi,teşekkür ve onur belgeleri, kurum ödüllerim de bulunmakta. Hakan Esmer başkanlığında Alarm Art Grubu’yla yaptığımız ulusal ve uluslararası sergi, çalıştaylar dışında sanatçı arkadaşlarımla İspanya, Lüksemburg, Amerika ve Paris’te karma sergiler yaptık.


DÜNYAYI SANAT DEĞİŞTİRECEK
-Resim sanatıyla ilişkiniz ne zamana dayanıyor?
30 küsur yıldır resimle uğraşıyorum. 1985’de Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldum. 1983’te okurken ilk karma sergiye katılmıştım. 1994 te ilk kişisel sergimi açtım. Kendimi bildim bileli resim yapmayı seviyordum. İlkokuldan itibaren defterlerimin kitaplarımın yanı hep küçük çizimlerle doluydu. İlkokulda resim yarışmasından aldığım ödül beni cesaretlendirdi. Lisede artık meslek olarak seçeceğimi biliyordum.Hayatımın en keyifli eğitim dönemini geçirdim üniversitede. Bitsin istemedim. Mezun olduktan sonra bir süre Türk Koleji’nde öğretmen olarak çalıştım, evlendim, çocuklarım oldu, Burak ve Kenan Doruk. Bir süre evde resim çalıştım sonrasında kardeşimin ajansının bir odasında devam ettim ve Barış taşındığında ben orada kaldım. Halen atölyem olarak kullanıyorum.


- Sizce sanat insanların hayatına nasıl dokunuyor?
Sanat en büyük terapi. Düşünsenize tüm duygularınızı, sevincinizi üzüntünüzü mutluluğunuzu yansıtabileceğiniz kendinizi ifade edebileceğiniz bir kanal var. Bu ister resim, ister müzik, tiyatro, edebiyat, heykel olur. Neye yeteneğiniz varsa. Çocuklarınıza resim yaptırdığınızda hem onun ruh durumunu anlayacak ipuçları verir, hem de deşarj olmasını, hayal gücünün gelişmesini sağlar. Sanatın iyileştirici gücü olduğunu biliyoruz. Dünyamızı daha yaşanır kılıyor sanat güzelleştiriyor, sınırları kaldırıyor, uygarlığı geliştiriyor. Resim öğretilebilir bir şeydir, baktığını çizme ve farklı boya teknikleri öğrenilip güzel resimler yapılabilir. Sanat ve özgün resim yapmak ayrı bir konu. Orada hayal gücü, daha önce yapılmamış farklı bir dili, stili olan bir resim yapmak gerekiyor. Eğitimde gittikçe az yer verilen sanat derslerinin daha çoğalması ve önem verilmesi en büyük dileğim. Dünyayı sanat değiştirecek .

Yazının devamı...

Yapay zekan en fazla insan kadar kötü olabilir

 

Samimi görüntüsü ve coşkusu ile bir anda fiziğe ilginizi artıran İzmirli akademisyen, kendisini en çok gururlandıran şeyi sorduğumda ‘öğrencilerimin başarıları bambaşka bir duygu. Her doktora öğrencimle, gittikçe büyüyen bir akademik aile oluyoruz, bu mesleğin en sevdiğim özelliği belki de bu!’ diyecek kadar da mütevazı.

- Cambridge’e gelişiniz nasıl oldu?
- Daha önce İsviçre’de bir laboratuvarda çalışıyordum. Burada hemen bir laboratuvar ve ekip kurarak çalışmaya başladım. Başladığımda asistan profesördüm, burada profesör oldum. 10 yıldır buradayım.

FİZİĞİ FİZİK YAPAN KONULAR DEĞİL, YÖNTEMLERDİR
- Bu laboratuvarlarda neler yapılıyor?
- İngiltere’de deneysel fiziğin yapıldığı en eski laboratuvarlardan biri. Lord Cavendish’in yaptığı bağışla kurulmuş, ilk profesörü ise Maxwell Denklemleri’ni bize kazandıran James Clerk Maxwell. Bugüne kadar araştırma konusunda öncü olmuş bir yer. Proton, elektron, nötron, yani maddenin temel yapıtaşları hep bu laboratuvarlarda keşfedilmiş, şimdi de kuantum fiziğinden tutun, biyofizik ve yumuşak madde araştırmasına kadar daha birçok konuda araştırma yapılıyor. Nobel ödülü kazanan birçok bilimadamı buradan geçti. Sam Edwards’ın ‘Fizik, fizikçilerin yaptığı şeydir’ sözündeki gibi fiziksel kurallar çerçevesinde hücre konusunu da çalışabilirsiniz, evrenin kökenini de çalışabilirsiniz. Yani fiziği fizik yapan dallar, konular değil nasıl yaklaştığınız ve yöntemlerinizdir.
- Siz ve ekibiniz ne üzerine çalışıyorsunuz?
- 10 doktora öğrencisi, 5 doktora sonrası araştırmacı olan 15 kişilik bir ekibimiz var. Biz, katı hal maddelerinde, kuantum optik dediğimiz ışığın kuantum özelliklerini kullanarak hem temel bilimde bir şeyler bulabilmek hem de geleceğin teknolojilerine yönelik bir şeyler yapabilmek için çalışıyoruz. Geleceğin teknolojileri derken kuantum bilgisayarlar, kuantum iletişim konuları dediğimiz kuantum ağları aslında. Birden fazla kuantum nesnenin birbiriyle ışık yoluyla iletişim kurmasını, bilgi alabilmesini çalışıyoruz.

YAPAY ZEKADAN KORKMUYORUM, EN FAZLA İNSAN KADAR KÖTÜ OLABİLİR
- Yaptığınız çalışmaların topluma yansıması nasıl olabilir?
- Aslında iki kuantum nesnenin birbiriyle iletişimi kuantum ışınlama dediğimiz bilginin bir yerden bir yere ışık yoluyla transferi. Topluma yansıması iki türlü olabilir; biri güvenli iletişim yani şifrelemeye gerek kalmadan kırılması imkansız bir yapıya iletişimi taşıyabilmek. Bir diğeri de bugünün bilgisayarlarının daha fazla ilerleme şansının olmaması düşüncesiyle doğayı da simüle edebilecek gelişmişlikte kuantum fiziğine dayanan alternatif bilgisayar sistemleri geliştirilmesi.
- Yapay zekanın ulaşacağı nokta hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Çalışmalar gösteriyor ki yapay zeka veya robotiks çok basit ve çok zor işlerde iyi değil. Orta seviyede yapılması gerekenleri çok iyi yapıyor. İnsandan öteye geçmesinden ziyade bazı iş koşullarında başarılı olacak bazılarını ele geçiremeyecek gibi geliyor bana. İnsanın bilişsel gücü her zaman önde olacak diye düşünüyorum. Tabii şunu da göze almalıyız ki; insanoğlunun gücünü kötüye kullandığı da oluyor, dolayısıyla ben yapay zekadan çok korkmuyorum çünkü en fazla insan kadar kötü olacaktır.

ÇOK ÇALIŞMA HER ZAMAN ZEKA VE YETENEĞİN ÜZERİNDEDİR
- Cambridge dünyada eğitimin merkezi diyebiliriz. Nasıl bir eğitim sistemi var burada ve İngiltere’de?
- Genel olarak bakınca İngiltere’de Türkiye’ye benzer bir sistem var diyebiliriz. Cambridge’deki sistemi özel yapan hem tahtada büyük sınıfa ders anlatma sisteminin devam etmesi, hem de her öğrencinin eğitmeniyle birebir zaman geçirerek o dersi pekiştirmesi, çalışması. Anlayış herkesin aynı seviyeye gelmesi değil, nereden başlarsa başlasın herkesin aynı mesafede yol katetmesi üzerine kurulu. Mesela ben de her hafta 8 öğrencimle ayrı görüşüyorum ve o sırada onları daha iyi tanıyor ve farklılıklarını göz önüne alarak ona göre çalışıyorum.
- Sizi takip eden, örnek olan bir çok genç var. Onlara neler söylemek istersiniz?
- Gençler bana hep fizikçi olmak istiyorum ama ancak öğretmenlik mi yapacağım ya da fizikçi olunca ne zaman bir buluş, icat yapabilirim diye soruyor. Konu şu ki, ne olurlarsa olsunlar çok ciddi bir çalışma gerekiyor. Çalışmaları zeka ve yeteneğin üzerinde olmalı ki, bir sonraki basamak şansını yaratabilsinler. Kısa vadeli değil, uzun soluklu bir yarış içerisinde olsunlar. Sınava dayalı sistemde belki bu kolay olmayabilir ama kendilerini buna göre programlasınlar. Yapmaktan hoşlandığınız zevk aldığınız iş daha az yük olur, başarılı olma şansınız artar. Sabah işe giderken bile işin bürokrasisinde boğulmadan ‘bugün farklı ne yapabilirim, ne bulabilirim?’ diye sormanız önemli bence.

FİZİĞİ BAŞARILI OLDUĞUM İÇİN DEĞİL BENİ HEYECANLANDIRDIĞI İÇİN SEÇTİM
- Neden fizik alanında çalışmayı seçtiniz?
- Fiziği seçmemin nedeni fizikte çok başarılı olmam değil, fiziğin beni heyecanlandırmasıydı. Çok etkilendiğim bir fizik öğretmenim vardı gerçi, onun sayesinde fiziği sevdiğimi farkettim. 13 yaşımda ben neyi seviyorum, nelerden etkilendim diye sormam çok önemliydi. Bence gençler önce kendilerine bunu sorsun.
- Sizin sıradışı ve alışılmışın dışında bir profesör görünümünüz var. Eminim bu konuda sizin de deneyimleriniz olmuştur. Bilimin ve bilimadamlarının sıkıcı olduğuna inanılırken siz nasıl oluyor da hala içinizdeki coşkuyu kaybetmeden bu kadar çaba gerektiren bir işi yapabiliyorsunuz?
- Bir gün laboratuvarımız için bir cihaz alım sürecinde firma yetkilisi benimle konuştu, konuştu, sonra dedi ki ‘Fazla vaktim yok. Esas profesörle görüşebilir miyim?’ Benim dediğimde de inanamadı. Neredeyse almıyorduk malzemeyi. Şaka bir yana, sizin dediğiniz gibi sterotipler var ki fizik profesörü deyince de insanların aklına genelde erkek, beyaz saçlı, yaşlı kişiler geliyor. Ciddi bir yüzdesini kadınların oluşturduğu, gençlerin de yer bulabildiği, her türlü etnik kökenden insanın olduğu bilim dünyasında da farklılıkları kabul etmek gerekli.

Yazının devamı...

Sağlık ulaşılmaz olmasın

 

Uzun yıllar TRT’de sağlık programı yaparken halkın doktorlara danışmaya ve sağlık konusunda bilgi almaya ne kadar ihtiyacı olduğunu gözlemlemiştim. Şimdi ise yeni açılan İzmir Can Hastanesi ile ‘Sağlık Ulaşılmaz Olmasın’ sloganıyla sosyal medyada doktorlarla sohbetler yapmaya başladık. Her hafta farklı bir alanda doktorun bilgi verdiği programın ilgi görmesinden çok memnun olan Can Hastanesi ortaklarından Dr. Muzaffer Keskin ve Dr. Yener Bakan ile sohbet ettik.

- ‘Sağlık Ulaşılmaz Olmasın’ sloganınıza ben de bayıldım... Siz neden bu temayı seçtiniz?
- Sağlık evrensel tanımı itibariyle, sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil, kişinin bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Bu iyilik halinin sürdürülebilir olması öncelikle insanın bir ‘değer’ olarak kabulünü gerektirir. Biz İzmir ve Salihli Can Hastaneleri doktorları ve çalışanları olarak “Söz konusu olan Can’dır” anlayışıyla hizmet veriyoruz. Öncelikle insanlarımızın koruyucu sağlık hizmetleri konusunda bilinçlendirerek, pek çok hastalığın ortaya çıkmasını önleme gayretindeyiz. Bu anlayışla, hiçbir ayrım gözetmeksizin her insana sunduğumuz sağlık hizmetlerine kolayca ulaşabilmelerine imkan sağladık.

AMACIMIZ SAĞLIĞI ULAŞILIR KILMAK
- İnsanların aklında kimi zaman hastanelerde gereksiz işlemlere tabi tutuldukları, her şeyin paraya endeksli olduğu gibi bir algı var. Sizce bu algı nasıl kırılabilir?
- Tanımınız çok doğru ancak bahsettiğiniz gibi bu sadece bir algı. Oysa gerçek böyle değil. Sağlık teknolojilerinin hızla gelişmesi, pek çok hastalıkta erken ve doğru teşhise mümkün kıldı. Söz gelimi 20 yıl önce, göğüs ağrısı ile gittiğiniz bir hastanede yalnızca EKG dediğimiz basit tanı yöntemi uygulanabilmekteydi. Bu yöntemin bir kalp krizi yani enfarktüs teşhisindeki değeri oldukça sınırlıydı. Oysa günümüzde efor testleri ekokardiyografi, anjiyografi gibi ileri yöntemlerle çok erken dönemde kalp krizi riski tespit edilebiliyor, hatta çoğu kez eş zamanlı tedavi de edilebiliyor. Ancak bu durum bazı hasta ve hasta yakınları tarafından gereksiz işlemler gibi değerlendirilebiliyor. Tıbbın doğrularıyla, vatandaşın kafasındaki doğrular örtüşmeyebiliyor ve yanlış algılara neden oluyor. Biz hiç bir hekim arkadaşımızın maddi kaygıları ön planda tutarak, mesleki güvenilirliği değersizleştireceklerine inanmıyoruz. Biz Can Sağlık Grubu olarak sosyal sorumluluk projelerimizle bu tür olumsuz algıları kırma ve tıbbın tüm ahlaki değerleri ile toplumumuzun yanında olduğumuzu hissettirme çabasındayız. Sosyal medyada yürüttüğümüz kurumsal hesaplarımızdan her hafta Perşembe günü saat 15.00’te canlı olarak “Sağlık Ulaşılmaz Olmasın” yayınlarımızla doktorlarımızı hastalarla buluşturuyoruz.
- Konuları neye göre belirliyorsunuz?
- Yaptığımız yayınlar olağanüstü büyük bir ilgi gördü. İnsanlar en çok yaşadıkları sağlık sorunlarına yönelik bilgilendirme istiyorlar. Bizler de gelen talepler doğrultusunda konuları belirleyip, ilgili uzman hekimimiz aracılığıyla en doğru ve güncel bilgileri sunuyoruz.

TÜRKİYE SAĞLIKTA ÇOK İLERİ DURUMDA
- Sağlık sektörümüzün geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?
- Son 15 yıldır, sağlıkta dönüşüm uygulamalarının etkisiyle ülkemizde gerek kamu, gerek özel sağlık kuruluşları inanılmaz bir hızla gelişim süreci yaşadılar. Hala gideceğimiz uzun bir yol ve iyileştireceğimiz pek çok durum olmakla birlikte bu gelişim dünyanın pek çok ülkesinde geniş yankılar uyandırdı. Şu bir gerçek ki, Türkiye sağlık hizmetlerinde başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinin üstünde bir düzeydedir.

SAĞLIKTA İNOVASYONU HEDEFLİYORUZ
- İzmir’de yenisiniz ama sağlık sektöründe köklü bir geçmişiniz var. Nasıl bir hikayesi var Can Sağlık Grubu’nun?
- 18 yıl önce yola çıkarken, kamuda pek çok imkansızlıklarla boğuşan bir grup doktorduk. Hayallerimiz, sağlık hizmetlerini insanlara daha iyi şartlarda sunmaktı. Bu hayalimizi Salihli’de gerçekleştirdik. Bu süreçte, güvenilir, doğru, bilimsel hizmetler sunduğunuzda İzmir’den ve diğer çevre illerden çok sayıda hastanın Salihli Can Hastanesi’ni tercih ettiklerini yaşayarak gördük. Aynı ilkelerle İzmir’de sağlık hizmetleri sunduğumuzda daha çok insana dokunabileceğimiz ve hatta İzmir’i uluslararası bir sağlık kenti haline dönüştürebileceğimiz hayallerini kurduk. Bugün bu hayalleri gerçeğe dönüştürme sürecindeyiz.
- İzmir’de hastane açarken nasıl bir ihtiyaca çözüm olmayı hedeflediniz?
- Açılış sürecinde kalp damar cerrahi branşı dışında tıbbın tüm alanlarında hizmet sunacağız. Özellikle Kadın Hastalıkları ve Doğum, Genel Cerrahi, Ortopedi, Göz, Estetik Cerrahi gibi cerrahi branşlarda, erişkin ve yeni doğan yoğun bakım hizmetlerinde referans hastane olmayı amaçlıyoruz. Türkiye’nin özellikle İzmir’in sağlık turizmi alanında çok ciddi çok iddialı bir potansiyeli söz konusu. Gelişmiş ülkelerde 40-50 bin dolarlar düzeyinde yapılan işlemleri, operasyonları biz neredeyse onda biri fiyatlarda ve onlardan çok daha üst düzey kalitelerde gerçekleştiriyoruz. Ayrıca sağlıkta inovasyona yönelik çabalarımız var. Bu bağlamda üniversitelerle ve teknoparklarla işbirliği halindeyiz. Celal Bayar Üniversitesi teknoparkında bir ofisimiz ve ar-ge merkezimiz var. Çok yakın zamanda robotik cerrahi uygulamaları ve bunların uluslar arası sağlık kuruluşlarıyla paylaşımına yönelik çalışmaları hayata geçireceğiz.

Yazının devamı...

Toplumsal dönüşüme ihtiyacımız var

 

İnsanlık ne zaman öldü biliyor musunuz?
* Trafikte boşluk gördüğümüzde izin istemeden bir aracın önüne atladığımızda,
* Trafikte önümüze atlayan o arabanın belki bir hastaya yetişeceği, bunu yapmasını gerektirecek bir nedeni olduğunu düşünmeden ondan nefret ettiğimizde,
* Doğru olanı yaptığını bildiğimiz halde çıkarımıza uymadı diye birini gözardı ettiğimizde,
* İşimize gelen şeyleri söylemedi diye birilerini dışladığımızda,
* Bakımlı bir kadının aynı zamanda bilgili olamayacağına, genç bir erkeğin bilge olamayacağına, parası olmayan birinin asil olamayacağına, parası olanın ahlaklı olabileceğine, yüksek unvanlı bir kişinin her söylediğinin doğru olduğuna inandığımızda,
* Seçkin insanlar olmadığını, seçkin düşünceler ve davranışlar olacağına inanmadığımızda,
* Adalet ve doğruluk kavramlarının içimizde değil, çok yukarılarda bir yerlerde olduğunu ve onlara ulaşabilmek için önce kendimizden tamamen vazgeçmemiz gerektiğini anlamadığımızda,
* Trafik ışığında mendil satmaya çalışan küçük kız çocuğu -nereli olursa olsun- için, 3 kuruş para vermek dışında bir şeyler yapmak gerektiğini anlamadığımızda,
* Doğrularımız, fikirlerimiz ve kendimizden kesinlikle emin olduğumuzda,
* Ben doğru olan tarafım, bunları bana değil onlara anlatacaksın dediğimizde...
bizler karşımızdakini alt ettiğimizi, haklı çıktığımızı sanırken İNSANLIK’ı öldürüyorduk aslında...

Yazının devamı...

Avukat kadına eşinden 8 kurşun

 

Hemen hemen tüm iç organları parçalanmasına rağmen ameliyata girerken doktoruna ‘çocuklarım için beni kurtarın’ dediği gibi hayata tutunmuş ve yardımla yürüyebilecek duruma gelmiş. Avukatlık yaptığı yıllarda şiddete uğrayan kadınları savunduğunu anlatan Jale Soydan, ‘Bir gün daha kötüsünü yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi’ diyor.

- 8 kurşunla vuruldunuz ve şu an bakımlı, güleryüzlü karşımdasınız. Siz nasıl bir mucizesiniz?
- 14 Nisan 2015’te boşandığım eşim tarafından vuruldum. 13 kurşun sıkmış ama 8’i bana isabet etmiş. Mucize eseri kurtuldum. Allah çocuklarıma bağışladı beni. 45 gün komada kaldım. 15 ay çeşitli hastanelerde tedavi gördüm. Sonrasında hala devam eden fizik tedavi sürecim başladı. Şu an baston ve yürüteç ile hareket edebiliyorum ama uzun mesafeleri tekerlekli sandalye ile alıyorum.
- Ne zaman boşandınız, nasıl bir boşanmaydı?
- Vurulmadan 2 yıl önce eşimle anlaşmalı boşanmıştım. Ama 2 yıldır sürekli barışmak istiyordu. Bana ‘bu aileyi parçalama’ diyordu ama farkında değildi ki aslında bu aileyi parçalayan o olmuştu. O yüzden boşanmıştım. Evde huzur kalmamıştı çünkü. Ama boşandıktan sonra huzursuzluğumuz daha da arttı. Sürekli tehdit etmeye başladı. Çocuklarıma ‘söyleyin anneniz benimle barışsın yoksa onu da öldürürüm, kendimi de öldürürüm’ diyormuş. Beni de mektup ve telefonla tehdit ediyor, ‘Salih’in karısı başkasına yar oldu dedirtmem’ diyordu. Hatta ona psikiyatra gitmesini önermiştim. Sonunda da bunu yaptı. 2 oğlumuzu da düşünmedi.

TEHDİTLER ÜZERİNE CEZA
ALDI AMA MAHKEME ERTELEDİ

- Tehditler üzerine ne düşündünüz?
- Daha önce silah çekmemişti ama bu olaydan 4 ay önce üzerime gaz döküp beni yakmaya kalkışmıştı. Bu nedenle davacı olduğumdan 2.5 yıl ceza almıştı. Ama mahkeme, ‘sabıkası yok, ilk suçu’ diyerek cezayı erteledi. 5 yıl içerisinde başka bir suç işlerse bu ceza da eklenecek dendi. Şimdi yeni aldığı cezaya eklendi. Beni vurduğu gün elinde silahla görünce yapabileceğini anladım. Çünkü gözü dönmüştü.
- Peki yakma girişiminden sonra koruma kararı istemediniz mi?
- İstemez miyim? İlkini boşanmadan önce istemiştim. Sonrasında 3-4 kere daha istemiştim. Zaten verilen her koruma süresi bitince hemen yenisini aldırıyordum. Son yakma olayından sonra hem evime hem işyerime gelmemesi, iletişim vasıtalarıyla beni rahatsız etmemesi için koruma kararı verildi. Ayrıca rahatsız ederse aramam bana numaralar verildi. Karşıma silahla çıkınca ‘1 dakika, ben koruma numarasını arayacağım’ mı diyecektim! O nedenle bu koruma kararları kağıtta kalıyor.

‘ÇOCUKLARIMIZI DÜŞÜN’
DEDİM AMA DİNLETEMEDİM

- Olay gününe dair ne hatırlıyorsunuz? Konuşup ikna etmeye çalıştınız mı?
- Otoparkta aniden karşıma çıktı. Elinde silah vardı. Yalvarmaya başladım. ‘Çocuklarımızı düşün, onların geleceğini düşün’ dedim. Çünkü çocuklarımızın okul masraflarını da ben karşılıyorum. O emekli olmuştu, ben avukat olduğum için gelirim daha iyiydi. Sitenin güvenlik kamerası kayıtlarına göre tam 11 dakika konuştuğumuz görülüyor. Ama ne dediysem dinletemedim. Ateş etmeye başladı. 3 kurşundan sonrasını hatırlamıyorum.
- Şu anda yürüteçle yürüyorsunuz ama ilk başta durumunuz nasıldı?
- O kadar çok araz vardı ki bende. Ne yürüyebiliyordum ne oturabiliyordum. Her şeyi en baştan öğrendim. Tam 11 ünite kan verilmiş bana ki insan vücudunda 12 ünite kan olurmuş zaten. O nedenle vücudum yeni kana alışana kadar da damardan besleme yapıldı. Ne verilse çıkarıyordum. Ayaklarımın ağrısı nedeniyle korkunç sıkıntılar yaşadım, ağır ilaçlar verildi. Bağırsaklarım, böbreğim parçalanmış. Kalın bağırsağımın, midemin bir kısmı alınmış. Karnıma da kolostomi yapılmış durumdaydım. Robot gibiydim yani.

 

SÖZEL ŞİDDET VARDI AMA BOŞANMIŞ
KADIN OLMAYAYIM DİYEREK KATLANDIM

- 27 yıllık evliliğinizde bu şiddetin sinyalleri var mıydı?
- Fiziksel şiddet yoktu ama aslında sözel ve psikolojik şiddet vardı. Sözleriyle beni rahatsız ederdi, başkalarının yanında beni küçük düşürür, üzerdi. Bu nedenlerle geçimsizliğimiz başlamıştı. Ama tabii ben eğitimli ve meslek sahibi bir kadın da olsam, klasik Türk kadını algısıyla ‘aman 2 tane çocuğum var, onları babasız bırakmayayım, onları büyüteyim, boşanmış kadın olmayayım’ diyerek aslında başkalarında eleştirdiğim şeyleri kendim yaptım. Ama sonradan çekilmez hale geldi ve çocuklarım da rahatsız olmaya başladı. Küserdi çünkü, yemeğe gelmezdi, evde buz gibi bir hava olurdu. Ben de artık tahammül edemeyince ve çocuklar da isteyince, boşandım. Ama zulüm esas o zaman başladı.

 

ALGI DEĞİŞMEZSE
ŞİDDET DE BİTMEZ

- Hem şiddet görmüş bir kadın hem bir hukukçu olarak özellikle kadına şiddet konusunda neler söyleyeceksiniz?
- Kültürel algıları değiştirmek gerekir. Çocukları yetiştirirken çok dikkat edilmeli bence. Erkeklere üstünlük algısı verilmemeli. Kız çocuklarına da yetersizlik aşılanmamalı. Hukuki açıdan bakarsak, koruma şekilleri değiştirilmeli. Yurtdışında şüpheli kişiye aparat takılıyor bileğine, takip ediliyor. Cezalar indirilmemeli, caydırıcı olmalı. Örnek alacağımız kişilerin söylemleri önemli.
- Hayata bağlısınız, yardımla da olsa yürüyorsunuz ama mesleğinizi yapabiliyor musunuz?
- Yapamıyorum çünkü Barolar Birliği bana maaş bağladı ve vergi kaydım silindi. Ama aslında ben çalışmak istiyorum. Müvekkillerim dağıldı, hayatım altüst oldu.

 

MAHKEME, ‘SİLAH ÇEKİLDİĞİNDE
NİYE POLİSİ ARAMADIN’ DEDİ

- Davada son durum nedir?
- 2016’da 20 yıl mahkumiyet verildi. Önceki yakma girişiminden kalan 2.5 yıl da eklendi. Bir de bana hapishaneden mektup yazıp tehdit etmişti. O da 1.5 yıl daha ceza almasına neden oldu. Bunları çekmek için cezaevinde. Bu arada ben de AİHM’nin koruma kararı olduğu halde şiddet görmüş kadınlara verdiği hakka dayanarak devletin ilgili birimlerine davalar açtım. Fakat mahkeme vurulma olayı sırasında 11 dakika konuşma sırasında polisi aramadığım gerekçesiyle davayı reddetti. Yani düşünün, elinde silahla beni vurmak isteyen kişiye yalvarıyorum ama bana neden polisi aramadın deniyor! Yakma olayından sonra da bana sığınma evine yerleşmek ister misiniz demişlerdi. Evim var gerek yok demiştim. Bu da korumayı reddettiğim gibi sunulmuş ve bu nedenle de ben neredeyse suçlu durumuna düşürülüyorum. O nedenle bu durumla elimden geldiğince mücadele ediyorum.

Yazının devamı...

İçi boş projelerden sıkılmadınız mı?

 

Kaç tanesi genç kızlara kendilerini korunaklı ve özgür bir şekilde yetiştirebilecek içgörü ve ilhamı veriyor? Kaç tanesi kadınlarımızın güçlenmesi yönünde gerçek eylemlere dönüşüyor? Kaç tanesi esas sıkıntımız olan tamamen yanlış toplumsal ve kültürel algıyı değiştiriyor?
Sürekli şu kadar kadın şiddet görüyor, bu kadar kadın güçlendirilmeli, erkek egemen anlayış bitsin vs. vs...
Konuşmalar, konuşmalar, alkışlar... Ardından sosyal medyada paylaşılacak fotoğraflar, altına yorumlar, yorumlar...
Evet, bunlar da yapılsın, ki hemen hepimiz yapıyoruz bunu ama devamı var mı? Bu konuşmalar gerçek eylemlere dönüyor mu? Şiddet gören bir kadın da sizin etkinliğinizde konuşuyor mu? Eşinin ya da ailesinin baskısından kurtulmak için çalışması, para kazanması gereken bir kadına iş bulabiliyor musunuz? Yeni bir hayat kurması için ne yapıyorsunuz? Hayatını değiştirmek isteyen bir kadına yönelik olumsuz algıları kırabiliyor musunuz?
Neyse, içimi döktüm biraz. Açıkçası, evet, ben de Kadın Haftası nedeniyle konuşmalar yapıyorum. Ama elimden geldiğince bu saydığım durumlara düşmemek için hepimizin bildiği içi boş tespitlerden, sürekli erkekleri suçlayan cinsiyetçi ayrımcılıktan, alkışlanacağımı çok iyi bildiğim klişe sloganlardan uzak durmaya çalışıyorum. Söz hakkım varsa, ya bugüne kadar sesi duyulmamış, bir şekilde geride bırakılmış gizli kadın kahramanların sesi olmaya çalışıyorum ya da bizi bu duruma getirmiş tamamen değişmesi gereken kültürel algıları kırmaya çalışıyorum.
Karar sizin ama ben artık bana anlatılan her şeye inanmıyor, yaldızlı projelerin devamını sorguluyor, takipçisi oluyorum.
Kadınlar Günü’ne ihtiyacımızın kalmadığı bir gelecek umuduyla...

Yazının devamı...