Zübeyde Ezgi Horzum

Covid-19 Sürecinde Ebeveynlik

14 Ekim 2020
Pandemi sürecinin devam etmesiyle birlikte çocukların okul süreçleri, alışkanlıkları, ailede kurulan düzen oldukça değişti. Bazı ebeveynler evden çalışmaktayken çocukların çoğunun da online eğitimle devam etmeleri ev içi yeni bir düzeni gerektirirken, evden çalışamayan ebeveynler için çocuklarının uzaktan eğitime devam etmesi onlar için farklı endişelere sebep olabilmektedir.

Ebeveynlerin iş ve aile sorumluluklarını dengeledikleri düzenlerini değiştirmek zorunda kalmaları pandeminin getirdiği zorlukların yanında ayrı bir mücadeleyi ve çabayı da gerektirmektedir. Dünya genelinde pandemiyle ilgili yapılan araştırmalar, evden çalışan ebeveynlerin pandemi öncesine göre daha fazla sorumluluk aldıklarını ve zorlandıklarını tespit etmiştir.

Hem ebeveynlerin hem de çocukların bu süreçte olumsuz ruh hallerinin sıklığı artmıştır. Ebeveynlerin zihinsel, fiziksel ve duygusal anlamda tükenmişlik yaşamaları bu dönemde görülebilmektedir. Tükenmiş hisseden insanlar duygusal anlamda içine kapanık depresif bir süreç geçirmektedir. Pandemi sürecinde ebeveyn tükenmişliği çocukların gelişimine zarar verebilme potansiyeline sahiptir. Tükenmişliğin önüne geçmek ve iş- aile yaşamı arasında yeni bir denge kurabilmek için bazı stratejiler mevcuttur. Öncelikle, sınırları belirlemek gerekmektedir.

Evden çalışma durumunda, imkân varsa işle ilgilenmek için ayrı bir oda tercih edilmelidir. Burada amaç iş yaşamınıza ayrı bir alan yaratarak sınır çizmek, evde kesintisiz işle ilgilenmek zorunda hissetmekten kaçınmaktır. Tutarsızlık, aile içi düzensizlik de ebeveynlerin kendisini tükenmiş hissetmesine neden olabilir. Birlikte aile yemeği yemek, belirli bir süre herkesin cihazları kapattığı bir zaman dilimi oluşturmak, hafta içi ve hafta sonu rutinlerini eskisi gibi ayırabilmek, birlikte film gecesi veya oyun gecesi düzenlemek gibi aile içi rutinleri oluşturmak tükenmişliği azaltabilir. 

Ebeveynlerin öz bakımlarına dikkat etmesi de son derece önemlidir. Yüksek düzey stres yaşamak ebeveynlerin daha tutarsız davranmasına, zorlanmasına neden olabilir. Öz bakımı ihmal etmemek stresi yönetmek için gereklidir. Güvenli bir şekilde sosyalleşebilmek, egzersiz, rahatlatıcı hobilerle uğraşmak ebeveynlerin daha dengeli bir gün geçirmelerine yardımcı olmakta dolayısıyla aile ilişkilerini olumlu etkilemektedir. Ebeveynlerin sosyal desteğe sahip olması da önem arz etmektedir. Aynı süreçten geçen ebeveynlerle bağlantı kurmak, yakın bir arkadaşla duygularını ve deneyimlerini paylaşabiliyor olmak sosyal destek sağlayabilir.

Bir diğer strateji ise aile içi beklentileri yeniden şekillendirmektir. Bu süreçte her şey mükemmel olmayabilir. Çocuğunuz yazın bitmesiyle yeni okul düzenine ve yeni ev düzeninize alışmakta zorluk yaşayabilir. Neye ihtiyaçları olduğunu sormaktan ve önerilerini dikkate almaktan çekinmemek gerekmektedir. Çocuklarla sohbet etmek, onların süreçle ilgili kaygılarını dikkatlice dinlemek gerekmektedir. Anlaşıldığını hissetmeleri, duygu ve düşüncelerini ifade edebilecekleri ortamın sağlanması, kaygılarıyla ilgili ebeveynleri tarafından doğru bilgiye ulaşmaları süreci daha sakin geçirmelerine yardımcı olabilir. Arkadaşlarıyla iletişimlerini koparmamalarını sağlamak da çocuklar için destekleyici olabilir.

Çocuklar evde eğitime devam ederken sabahları erken kalkma, hazırlık ve kahvaltı düzenini eskisi gibi sürdürmek, çocuklar için gece yatma saatini belirlemek de önemlidir. Dersleri takip etmek istemeyen çocuklar için bunun gerçekten okul süreciyle aynı derece de önemli olduğu ve ciddiye alınması gerektiğini yaşına uygun bir dile anlatmak gerekebilir.

Ders çalıştıkları ortam mümkün olduğunca dikkatini dağıtabilecek şeylerden uzak olmalıdır. Hakları olduğu kadar sorumlulukları olduğu ve derslerin de bu sorumluluğa dahil olduğu çocuğa anlatılmalıdır. Ayrıca küçük çocuklar için evcil hayvan beslemek ve sofra kurmak gibi basit ev işleri, daha büyük çocuklar ve ergenler için yemeğe ve ev işlerine yardım etmek gibi basit sorumlulukları yerine getirmeleri yaşam becerilerine katkı sağlamakta ve aile içinde katkıları olduğu için kendilerini güçlü hissetmelerine ve aileyle bağ kurmalarına yardımcı olmaktadır. Verilecek sorumluluklarda çocuğun yaş dönemini ve kapasitesini göz önünde bulundurmak gerekir.

Yazının Devamını Oku

Boşanma Sürecini Çocuğun En Az Problemle Atlatmasının Yolları Nelerdir?

7 Ekim 2020
Aile toplumun temel yapıtaşlarındandır. Çocuk için ise sevgiyi, şefkati ve bakımı aldığı en doğal ortamdır. Evlilikte yaşanan birtakım sıkıntıların çözülememesi ile boşanma kararı alınabilir. Boşanma kararı, iki erişkin insanın verdiği hayatlarını değiştirecek ciddi bir süreçtir. Bununla birlikte eğer boşanacak olan kişinin çocukları var ise aynı şekilde onlarında hayatları değişecektir.

Çocuğa boşanmanın söylenmesi ebeveynlerin en zorlandıkları kısımlardan biridir. Çocuğa boşanma kararı kesin olarak verilmeden bir şey söylenmemesi gerekmektedir. Anne ve babanın bu kararı olabildiğince yalın ve anlaşılır ifadeler ile birbirlerini kötülemeden ve suçlamadan anlatması ve bununla birlikte bu karar çocuğa söylenirken anne ve babanın bunu birlikte söylemesi çok daha doğru olur. Karar açıklandıktan sonra bu durumun gerçekleşmesinde çocuğun suçunun olmadığını belirtmek gerekir. Ek olarak anne ve babanın her zaman onun yanında olacağını ve onu sevmeye devam edeceklerinin de söylenmesi çocukta güven duygusu oluşturur. Unutulmamalıdır ki, her çocuk boşanma sürecini atlatmada farklılık gösterir. Bazı çocuklar hafif atlatırken bazıları ise zor bir süreçten geçer.

Çocuğa nasıl söylenmesini bir örnek ile açıklayacak olursak… “Sen, annen/baban ve ben artık aynı evde yaşamayacağız. Bunun sebebi artık annen/baban ve benim ilişkimin düzgün gitmemesi. Bu durumun senin ile ilgili olmadığını bilmeni istiyoruz. Biz her zaman senin annen ve baban olarak hayatında yer almaya devam edeceğiz. Senin hayatında değişen tek şey artık bir değil iki evinin olması olacak. Bu konu hakkında soruların varsa veya duygularını bizimle paylaşmak istersen seni dinlemeyi çok isteriz.”

Ailenin dağılması çocuk üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceği gibi olumlu etkiler de yaratabilir. Eğer boşanma öncesinde aile içerisinde sürekli bir çatışma hali ve mutsuzluk var ise bu sürecin bitmesi çocuk için çok daha sağlıklı olacaktır. İki ebeveynle kurulan sağlıklı bir ilişki, aile içindeki istikrar veya sorunlu ebeveynle daha az temasa geçme çocuğun yaşadığı ortamı düzeltmek ile birlikte iyi olma halini de olumlu yönde etkiler.

Boşanma sürecinin sancılı geçmesi çocuk için de sürecin zor geçeceğinin göstergesidir. Tarafların birbirini suçlaması, kötü sözler söylemesi gibi sağlıksız davranışlar çocukta öfke yaratabilir ve bununla birlikte suçluluk hissetme, okul başarısında düşüş, değersiz hissetme, sürekli ağlama hissi gibi depresif bulguların gözlenmesi olasıdır. Bununla birlikte boşanma sonrası ilk zamanlarda çocukta ebeveynlere karşı kaybetme korkusu veya yalnız kalma korkusu oluşabilir. Bunların yanında çocuk eğer gerekli desteği alamazsa zayıf benlik algısı, özgüven kaybı, çekingenlik bunların sonucunda geç sosyalleşme gibi olumsuz etkiler yaşayabilmektedir.

Peki, çocuğun bu süreçte olumsuz etkilenmemesi için ebeveynlerin neler yapması gerekir?

· Boşanmanın getireceği belirsizliği, kaygı ve endişe gibi duyguları en aza indirgemek için ebeveynler tutarlı davranmalıdır.

· Anne ve baba çocuğu aralarındaki tartışmalarda aracı olarak kullanmamalıdır.

· Çocuk bu süreçte kesinlikle taraf olmamaya zorlanmamalıdır.

Yazının Devamını Oku

Narsist Partner ile İlişki

22 Ağustos 2020
Yunan mitolojisine göre dünya üzerinde yaşayan birçok Tanrıdan biri olan Narkissos bir gün bir nehir kenarına gelir. Su içmek için eğildiğinde suda kendi yansımasını görür ve daha önce farkında olmadığı güzelliği karşısında kendine aşık olur.

Kendini o kadar çok sevmiştir ki orada kalakalır. Günlerce kendini seyretmekten ne yemek yer ne su içer ve bu durum onu günden güne ölüme götürür. Bu hikayeden de görüleceği üzere narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler kendilerini aşırı derecede beğenir ve hayranlık duyarlar. Bununla birlikte narsist kişiler kendilerini herkesten üstün görürler hatta başka insanların onlara hizmet etmeleri gerektiği kanısındadırlar. Kibirli ve kendini beğenmiş görünen bu kişiler eleştirilmeyi dahi kabul etmezler. Bu kişiler çevrelerinden yoğun bir sevgi ve ilgi beklentisindedirler ve böyle olduğuna inanırlar. Bu sebeple çok kolay hayal kırıklığına uğrarlar. Bu kişiler her konuda kendilerini yetkin görmelerine rağmen düşük bir benlik saygısına sahiptirler.

Narsistik kişilik bozukluğunun nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra psikologlara göre; erken çocukluk döneminde ebeveynlerin çocuklarının özelliklerine karşı yaptıkları aşırı yüceltmeler ve gerçek dünyada yeteri kadar düş kırıklıkları yaşamamış olmaları bu bozukluğun sebepleri arasında görülebilir.

Narsist kişilerin ilişkilerine bakacak olursak, ilişkiyi karşılıklı bir durumdan ziyade tek taraflı bir oyun gibi görürler. Partnerleri de onlar için adeta bir oyuncaktır. Narsist kişilerin ilişkileri belirli bir döngü içerisindedir ve aşamalar her zaman bellidir. Bu noktada narsist kişi öncelikle partnerinin kişiliğini analiz eder ve zaaflarını bulur. Bu zaafları kullanarak partnerini kendisine bağlar. Partnerini kendine bağlamasıyla birlikte partnerini istismar etmeye başlar ve onu değersizleştirir. En sonunda da onun terk eder. Bu döngüyü aynı partnerle birkaç kez daha yaşar. Ta ki partneri içinde bulunduğu oyunun farkına varana kadar… Narsist kişilerin ilişkilerinde kontrol tamamen onlardadır ve ilişkideki tüm kuralları kendileri koyarlar. Normal şartlarda her ilişkinin ayrı bir ruhu vardır ve bu ruhu iki kişi belirler. Fakat narsist kişiyle yaşanan hiçbir ilişkinin ayrı bir ruhu olmaz. Narsist kişiler için ilişkide tek bir ruh vardır ve ilişkinin başlangıcı, gelişmesi ve sonucu hep aynıdır. Kendi duygularının olmaması ile birlikte empati yoksunluğundan ötürü partnerinin de duygularını anlayabilecek kapasiteleri yoktur. Narsist kişiler için ilişkinin en önemli yanı kendisine sağladığı ego tatminidir ve bu tatmin sağlandıktan sonra partnerlerinden alacakları bir şey kalmadığında onları bir kenara atarlar.

Buraya kadar bir ilişkiyi narsist olan partner tarafından ele aldık; diğer taraf için ise ilişki oldukça farklı bir döngüde seyretmektedir. Narsist bir partnerle birlikte olan kişi partnerinin ona onun zaaflarını kullanarak yarattığı dünyada hayatının aşkını bulduğunu düşünür ve bu sayede narsist partnerine bağlanır. Bağlandıktan sonra narsist partner kendi ego tatminini karşılamak için kişiye kötü davranmaya başlar ve bu kişi bu kötü davranışların sebebi olarak kendisini görüp kendini suçlamaya başlar. Bu sebeple kişi bu ilişkiyi düzeltmek için narsist partneri ile sürekli ilgilenir, onun isteklerini yerine getirir ve bu ilişkinin düzelmesini umut eder. Farkında olmadığı nokta ise aslında partnerinin onu sömürdüğüdür. Narsist partner kişiyi terk ettikten sonra döngüyü tekrar başlatmak için geri döner ve kişi onun hayatının aşkı olduğu düşüncesiyle onu affeder ve döngü tekrar başlar.

Yazının Devamını Oku

Aldatıldık!

8 Ağustos 2020
Romantik ilişkinin olumsuz seyretmesinde türlü sebepler sayılabilir. Bu sebeplerden birisi de aldatmak/aldatılmaktır. Böyle bir durumda ilişkinin devam edip etmeyeceği, aldatan partnerin affedilip affedilmeyeceğine bağlıdır. Aldatma konusuna geçmeden önce sağlıklı romantik ilişki nasıl olmalıdır biraz ondan bahsedelim.

Söz konusu romantik ilişkiler olduğunda kişiler bazı durumlarda kendilerini çıkmazda hissedebiliyorlar. İlişkinin sağlıklı şekilde devam etmesi bireylerin birbirlerinin ihtiyaçlarını görmesine, beklentilerinin ne oranda gerçekleştiğine ve kendilerine ait farkındalık seviyelerine bağlıdır. Kişiler hem kendi hem de karşı tarafın isteklerini dikkate aldığında mutluluk doyumuna ulaşabilirler. Partnerlerin birbirleriyle sosyal açıdan uyuşmaları, benzer zevklere sahip olmaları ortak bir payda oluşturacağı için beraber geçirdikleri zaman değerli olacaktır. Her iki taraf da bunun bir ilişki olduğunu ancak hala kendi sınırları ve kendi hayatları olduğunu unutmamalı, karşı tarafın fikirlerine ve seçimlerine saygı duymalıdır.

Bireylerin ilişkide ihtiyaç duyduğu bazı konular vardır. Burada bahsedilen ihtiyaçlar çoğunlukla duygusal ihtiyaçlar olmakla birlikte; yakınlık, güvenlik, ilgi ve aşk, bağlanma duygularıdır. Bunlar yeterince karşılandığı takdirde ilişkinin doyumunun arttığı gözlemlenebilir.

İnsanlar yaşamları boyunca çeşitli ilişkiler içinde bulunmaktadır ve aslında bireyin çevreyle olan tüm bu etkileşimi kişinin hayat ve ilişkiler hakkında bazı görüşleri olmasına zemin oluşturmaktadır. Eğer bireyin romantik ilişkiler hakkında olumsuz inançları varsa bu ilişkinin kötüye gitmesine sebep olabilir. Şimdi gelelim aldatmaya! Neden aldatır insanlar? Nedir bu davranışın sebebi? Aldatmayı elbette tek bir sebebe bağlamamız mümkün değil. Bu konu üzerine birçok farklı bakış açısı var. Aldatma evrimsel açıdan ele alındığında bazı cinsiyetçi durumlar ortaya çıkabiliyor. Örneğin erkeklerin aldatma oranının kadınlarınkine göre daha fazla olduğu söylenmekte. Bunun sebebi olarak da erkeklerin soylarını devam ettirme isteklerinin yoğun olması ve bu nedenle birden fazla partnerle oldukları gösteriliyor. Bu tarz cinsiyetçi yaklaşımlar romantik ilişkilerin sağlamlığını sarsacak nedenlere dönüşebiliyor zaman zaman. Aşırı genelleme gibi çarpıtmalara sebep olup herhangi bir cinsiyeti etiketlemeye yol açabiliyor.

Bunun yanısıra çocukluk travmaları, rol model alınan ebeveynin böyle bir davranış sergilemesi gibi çok geniş ve karmaşık birçok neden söylenebilir aldatmanın sebeplerinde.

Aldatmayı ilişki içerisinde ikiye ayırmamız mümkün: “Duygusal” ve “Fiziksel/Cinsel”. Diğer bir ifadeyle ilişki içindeki kişinin, ilişki dışından biriyle gizlice kurduğu duygusal veya fiziksel bağlar aldatmanın kapsamı içindedir. Burada şunu unutmamak lazım: Her bireyin kendine göre bir aldatma tanımı vardır. Örneğin partnerinin ilişki dışından biriyle duygusal bir bağ kurmasını aldatma olarak görmeyen kişiler olabildiği gibi bunu asla affedilemeyecek bir aldatma olduğunu düşünen bireyler vardır.

Başta bahsedilen sağlıklı romantik ilişkideki duygusal ihtiyaçların yoksunluğu aldatmanın önemli sebeplerinden biri olabilir. Bireyler doğası gereği anlaşılmak ve önemli hissetmek istiyorlar. Halihazırdaki romantik partnerinden bunu karşılayamayan kişi aldatmaya yönelebiliyor. Öte yandan insanların anlaşmalarındaki en büyük araç olan iletişim romantik ilişkilerde de büyük bir önem taşıyor. Her iki tarafın da kendilerini ifade edebilmeleri, ifade ettiklerinde yargılanmamaları, dinlenip dikkate alınmaları ilişkinin sağlıklı ilerlemesi için şart. Eğer bireyler duygularını, düşüncelerini, sorunlarını partnerleriyle paylaşamıyorsa sağlıklı bir iletişim söz konusu olamaz.

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs Psikolojisi

24 Temmuz 2020
Tüm dünyanın gündeminde olan COVID-19 (Yeni Koronavirüs) salgını, toplum ruh sağlığını derinden etkilemektedir. Bu yüzden hastalıkla fiziki olduğu kadar psikolojik olarak da mücadele etmemiz gerekmektedir.

Korku, algılanan tehditlere karşı duygusal, davranışsal ve fizyolojik bir başa çıkma reaksiyonudur. Yaşadığımız durumun ne kadar süreceğini kestiremememiz, daha önce karşılaşmadığımız bir hastalık olması gibi sebeplerle korona virüsünün bilinmezlik ve tehdit içermesi endişe ve korkuya neden olmaktadır. Bu durumu bilimsel olarak ele alırsak, algıladığımız tehlikeli durumlarda limbik sistemimiz bizi “savaş ya da kaç” pozisyonuna taşımaktadır. Yani yaşadığımız seviyeli endişe ve korku oldukça doğaldır, insanidir. Öncelikle bunu kabul etmeliyiz. Ancak yaşadığımız korku aşırı yoğun ve kalıcı hale geldiğinde hayatımızı olumsuz yönde etkileyen önemli bir sorun haline gelmektedir.

Yaşadığımız tüm bu olumsuz duyguları kabul etmekle birlikte bunların bizimle hep kalmayacağını, geçici olduğunu kendimize hatırlatmamız bu dönem için oldukça kritiktir. Bu duyguları hissetmemiz bizi kontrol altına almalarına izin vereceğimiz anlamına gelmez. Yaşadığımız duyguların olağanlığının farkında olmamız uyum sürecimizi kolaylaştırır.

Kontrol edemediklerimize, yarına takılı kalmak yerine bugüne odaklanmamız gerekmektedir. Virüsle birlikte tüm düzenimiz değişmiş olabilir, bu süreçte kontrol etme ve karar verme yetimizden mahrum kaldığımızı düşünebiliriz. Aldığımız tedbirlerle sürekli olarak evde kalmamız beraberinde tüm alışkanlıklarımızı değiştirmiştir. Bütün bunların getirdiği kaygıyı azaltmak için; kendimize yeni bir rutin oluşturmamız, hayatımızda kontrol edebildiğimiz alanları arttırmamız ve bu kısımlara yoğunlaşmamız gerekmektedir. Keyif aldığımız aktivitelerle evdeki zamanımızı en verimli şekilde değerlendirmemiz motivasyonumuzu korumamıza yardımcı olacaktır. Ücretsiz online eğitimlerden, müzelerden faydalanmamız, evde yapabileceğimiz fiziksel aktiviteleri sürdürmemiz, bir türlü fırsat bulamadığımız kitaplara, filmlere, uğraşmak istediğimiz projelere vakit ayırmamız vb. çeşitli aktiviteler zihnimizin olumlu ve dingin kalmasına yardımcı olacaktır. Günlük rutinimizde virüs harici bir konu ile ilgilendiğimiz için de her şeyin yolunda olduğunu hissetmemiz kolaylaşır. Bir amaç hissine sahip olmak, başa çıkma becerimizi arttırmaktadır.

Sürekli olarak gündemle ilgili haberleri takip etmemiz de yıpratıcı olabilir. Abartılı ve korku atmosferi yaratmaya yönelik haberlerden ve konuşmalardan kendimizi uzak tutmaya çalışmalıyız.

Bilgi kirliliğinin çok fazla olduğu bugünlerde güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşmamızın yanında belli aralıklarla haberlere bakmamız bizim için daha iyi olabilmektedir. Tamamen kaçınmak veya sürekli maruz kalmak da kaygıya sebep olmaktadır.

En önemli konulardan birisi de sosyal desteğe sahip olmamızdır. Sevdiklerimizle yüz yüze vakit geçiremesek de teknolojik imkanlarla iletişimde kalmamız mümkündür. Nasıl hissettiğimizi yakınlarımızla paylaşıyor olmak, sağlıklı bir şekilde ilişkimizi sürdürüyor olmak, birlikte olduğumuzu hissetmek bize güç verecektir.

Yazının Devamını Oku

Aşk Nedir? Aşkın Psikolojik ve Fizyolojik Etkileri Nelerdir?

18 Temmuz 2020
Aşk bütün toplumlarda, her kültürde ve tüm zamanlarda var olmuştur ve hemen hemen her insanın yaşamının bir döneminde en az bir kez yaşadığı evrensel bir duygusal durumdur. Aşk yalın bir duygudan öte görkemli bir şeydir. Yakınlık, bağlanma, güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirir. Yoğun bir arzulama hali öne çıkar.

Aşık olmasıyla kişi; dopamin, serotonin ve noradrenalin gibi hormonların aktif ve dengeli şekilde salgılanmasıyla, bedensel ve zihinsel olarak farklı bir deneyime adım atar.

Aşkın kalıcı hale gelmesini sevgi ve bağlılık hormonu oksitosin sağlar. Aşk hissi oluştuğunda beynin çalışma sistemi değişebilir. Beyin tarama sırasında katılımcıların aşık oldukları kişilerin fotoğraflarını gördükleri veya onlarla ilgili düşündükleri sırada, beyinlerinin insula bölgesinin iç kısımları, singüler korteksin ön bölümü, hipokampus gibi bölgelerinde değişiklikler meydana geldiği gözlemlenmiştir. Bu bölgeler, aynı zamanda madde bağımlılığı gibi kişinin kontrolünü ele geçiren diğer durumlarda da aktif hale gelip kişiye ’ödüllendirilmişlik’ duygusu veren ‘ödül sistemi’nin en önemli parçalarıdır. Aşık olunması durumunda, aşık olunan kişiyle ilgili hemen her şey aşık olan kişinin zihnini işgal etmeye başlar.

Aşk insanlarda testosteron, androjen, östrojen, progesteron gibi seks hormonlarının düzeyini de olumlu etkiler. Bunun yanında artan bazı nörokimyasal veya hormonlar da aşkı güçlendirir. Bu maddelerin en bilinenlerin başında dopamin maddesinin artışı gelir. Aynen madde bağımlılarında olduğu gibi dopaminin artışı insanın zihnini gittikçe şiddetlenen bir şekilde aşık olduğu kişiye bağlayıp ona bağımlı hale getirir. Yeni aşık olmuş insanlarda miktarı artan bir başka madde ise sinir gelişim faktörü olarak bilinen NGF (neuro growth factor). Bu madde romantik duyguların ortaya çıkmasında çok önemli bir aracıdır. Aşkla ilgili bir diğer madde ise tokluk, ruh durumunun düzenliliği ve mutluluk düzeyimizle yakından ilgili olan serotonindir. Aşkın ilk safhalarında serotonin seviyesi belirgin şekilde azalır. Aşık bir beyinde azalan seratonin ise aşık olunan kişiyle bir araya gelerek tamamlanmak üzere kişinin bütün zihinsel ve fiziksel mesaisini aşık olduğu kişiye yöneltir.

Aşk esnasında salgılanan hormonlar saçlara ve cilde parlaklık, gözlere canlılık ve kişiye pozitif yaşam enerjisi verir. Bunun yanında aşık olunan kişiye daha güzel görünme arzusu da kişisel bakım isteğini artırır. Karşılıklı aşkta artan özgüven ve başarı hissi ile birlikte de kişiler kendilerini hiç olmadıkları kadar güçlü ve çekici hisseder. Bununla birlikte aşk kişide psikolojik bağımlılık da yapabilir.

İlişkinin istediğimiz gibi mutlu gidebilmesinin yanında istemediğimiz bir şekilde sonlanma şansı da vardır. Bu noktada özellikle sevdiğimiz kişi tarafından reddedilmek bizi olumsuz duygu durumlarına sürükleyebilir. Aşk acısında aslında yaşanmışlıkların, birini kaybetmenin acısını yaşarız. Bu noktada düşünülmesi gereken şey acıyı neden çektiğimizdir. İki farklı neden aşk acısı çekmemize sebep olabilir. Birincisi yalnızlıktan korktuğumuz için, ikincisi ise o kişinin hayatımızdaki değerinden kaynaklı bir kaybın varlığından dolayıdır.

Yaşanan olumsuz duyguların yarattığı stres ayrılık sonrası oluşan yeni döneme uyum sağlama sürecini zorlaştırabilir. Ayrılık sonrasında 5 aşamadan geçilir. Bu aşamalardan ilki ilişkinin aniden bitmesiyle ne olduğunun anlamlandırılamadığı ‘’Şok Aşaması’’dır. İkinci aşama ise ‘’İnkar Aşaması’’dır. Bu aşamada olayın taze olması sebebiyle kişi karşısındakini kaybetmiş olduğunun farkında olsa bile hala eski partneri her an arayacak veya gelecek gibi hisseder. Üçüncü aşama olan ‘’Öfke Aşaması’’nda günlük hayata dönüş başlar. Kişi ilişkisinin bitiş nedenlerini anlamaya ve analiz etmeye çalışır ancak öfke duyguları yoğundur. Acı, üzüntü ve hayal kırıklığı gibi duygular yaşamak yerine güçlüyüm, ayaktayım gibi düşüncelerle asıl duygularını öfke duygusuyla bastırır. Dördüncü aşama olan “Suçlama Aşaması” kişinin ilişki içerisinde yaşananlardan tek taraflı olarak kendini sorumlu tutması ile başlar. Son aşama ise “Kabullenme Aşaması”dır. Bu aşamaya gelinebilmesi için kişinin öfkeyi ifade etmesi ve hüzün ve acı gibi duygularını yaşayabilmesi gerekmektedir. Kişi artık bu aşamada ayrılığın hayatın bir gerçeği olduğunu kabullenir.

Aşk, insan hayatında psikolojik ve fizyolojik etkileri ile var olan evrensel bir olgudur. Bahsettiğim gibi her başlangıcın bir sonu vardır ve aşık olunan partnerler ile olan ilişkilerin bitebileceği durumu hayatın bir gerçeğidir. Önemli olan, ayrılığın bir kayıp olduğunu ve bu kaybın yasını tutmanın kişinin en doğal hakkı olduğunu unutmamaktır.

Yazının Devamını Oku

Kadın Olduğum İçin...

5 Mart 2020
Birey, dünyaya geldiği andan itibaren çevresiyle doğrudan bir etkileşim halindedir ve bu etkileşimi sürecinde edindiği bilgi, deneyim ve öğrenmelerle toplum içerisinde bir kimlik inşa etmektedir.

Bu kimlik inşa etme sürecinde biyolojik cinsiyeti önemli bir rol oynamaktadır. Bireyin biyolojik cinsiyeti sadece biyolojik varlığını tanımlamakla kalmaz, toplum içerisinde 'kadın' veya 'erkek' olarak psikolojik ve kültürel bir işleyişe gönderme yapan toplumsal cinsiyet kodlarını oluşturur. Toplumsal cinsiyet kodları içerisinde bulunduğumuz toplum yapısı tarafından belirlenir. Cinsiyetler arasındaki biyolojik ve sosyal rol farklılıkları abartılarak kadınların aleyhinde işleyen bir cinsiyet eşitsizliğini meydana getirir. Türkiye gibi ataerkil bir toplumda toplumsal cinsiyet rollerinin sorgusuz kabulü ve benimsenmesi şüphesiz ki kadını mağdur etmektedir.

Çocukluktan itibaren cinsiyet kategorilerine uygun olan ve olmayan tutum, arzu ve davranışları ailenin onaylamasıyla birlikte öğrenme başlar ve bu roller pekiştirilir. Toplumda kız çocuklarından narin, kibar, sakin olması erkek çocuğa göre daha çok beklenerek edilgen bir kimlik dayatılmaktadır. Cinsiyetçi rollerle yetişmesi sonucu önce babasının veya erkek kardeşlerinin egemenlik ve baskısı altında toplumsallaşmış olan kadın, evlendiğinde eşi ile böylesi bir var olmayı sürdürmektedir. İleride nasıl oturup kalkması gerektiği, duygularını nasıl ifade edeceği, nasıl güleceğine kadar aslında toplum ona bir rol biçmiştir. Kız çocukları için öne sürülen oyuncaklar, oyunlar, reklamlar, masallardaki roller kısacası medyadaki her şey buna hizmet etmektedir.

Örneğin masallarda prenseslerin çoğu prens tarafından kurtarılmayı beklemektedir, üvey anneler ya çok kötü kalplidir ya da direk cadı olarak tasvir edilir. Kadının kurtulmak için bir erkeğe muhtaç olması veya tekrar evlenmiş bir kadının kötü olması gibi bize masum gözüken çok sevdiğimiz o masallarda belki üstüne hiç düşünmediğimiz bu tarz mesajlar bulunmaktadır. Evcilik oyunları, oyuncak yemek takımları, bebekler, her şeyin pembe olması gibi birçok normalleştirdiğimiz şeylerle büyüyen kız çocuğu aslında daha çocukluğunda kendisine uygun görülen rolü içselleştirerek ilerlemektedir.  

Ebeveynlerin çocuğa olan tutumu, hangi çocukla nasıl zaman geçireceği konusunda cinsiyeti oldukça etkilidir. Ebeveynlerin kız çocukları üzerine daha fazla titremeleri erken dönemde bireyselleşme dönemi geçirmelerini engellemekle birlikte, kadınların erkeklere kıyasla daha bağımlı bir kişiliğe sahip olma eğilimi göstermelerine sebep olabilir. Okula başladığı dönemde okul başarısının takdir edilmesinin yanında ev işlerinde aileye destek beklenen çocuğun genellikle kız çocuğu olduğunu görmekteyiz.  

Böyle yetişen kadınlar, evde çocukların bakımına ve ev içi sorumluluklara yönelik görevleri doğal görevi olarak algıladıkları için kendilerini daha değersiz ve önemsiz görebilmektedirler. Kadının sorumluluğu ve görevleri daha çok ev işi olarak görülmesi ilk olarak ailede başlamaktadır. Erkek çocuğa yemek, temizlik yapması öğretilmez ya da üstüne çok düşülmez. Yetişkin olduklarında da kadın ve erkeğin ekonomik olarak eve eşit düzeyde katkı sağladıkları halde, ev işi kadına yıkılmaktadır. Öyle ki yavru bakımında da eşitlik yoktur. Çocuklarla ilgilenmesi, oyun oynaması, ihtiyaçlarını karşılaması gereken kişi annedir toplumun gözünde.  Bunlardan birisini eksik yaptığında hemen eleştirilir, kınanır. Erkeğin ev işlerine katılıyor olması onu “kadına yardımcı oluyor” şeklinde değerlendirilmesine, çocuğuyla olması gerektiği kadar vakit geçirmesi onu “harika bir baba” yapmaktadır.

Halbuki kadın çocuğuyla aynı düzey ilgilendiğinde bu 'olması gereken' bir şey olduğu için toplum bunu normal karşılar ve erkeği takdir ettiği kadar etmez.  Çocuklukta ailede ev içinde başlamış olan bu eşitsizlik, ileride aynen devam etmektedir… İş hayatına ek olarak ev içerisinde de ekstra bir emek vardır, bu tükenmeye varacak kadar yıpratıcı olabilmektedir. Herhangi bir işte çalışmayarak “ev hanımı” sıfatını elde etmiş kadınların emekleri ise gereken değeri görmemektedir.  

Tüm bu kalıp yargılarla yetişmiş olan kadın, meslek seçiminde ilk sıkıntılarını yaşamaya başlamaktadır. Mühendislik gibi teknik işlerin hala daha erkek işi olarak görülmesi, bu bölümlerin yüzde yetmişinin erkekten oluşması buna bir örnektir.  İş hayatına başladığında psikolojik baskı görmesi, daha düşük ücretlerle çalışması, esnek çalışma saatlerinin erkeklere daha uygun gözükmesi gibi sorunlarla karşılaşabilmektedir. Bazı sektörlerde bu durum aşılmış gözükse de bu çok az bir alanı kapsamaktadır. Oysa kadınlar fizyolojik sağlık engeli bulunmadığı sürece aynı sürede hatta daha fazla çalışabilir durumdadır.

Bir diğer konu cinsiyet ayrımcılığına dayanan şiddettir. Kadına yönelik şiddet yüzyıllardır devam eden bir problemdir. Kadına yönelik şiddetin altında tam da bu toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatmaktadır. Erkeğin egemen olduğu düzende, kadın erkeğe ait bir obje olarak görüldüğü için kadın bunu reddettiğinde, mevcut otoritesini korumak için, kadını sindirmek için erkek şiddete başvurmaktadır. Erkeğin eğitim seviyesi yüksek olduğunda bu oranın azalmış olduğunu bilmekle birlikte, yok olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya gelmekteyiz. Her kesimden insanın kadına şiddet uygulayabilmesinin altında aslında cinsiyetçiliği ne kadar benimsemiş bir insan olup olmaması var. Eğitim, ekonomik düzey gibi durumlar maalesef sadece oranı azaltmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Travma ve Yas

5 Şubat 2020
Travma, bireyin yaşamını olumsuz yönde etkileyen, kalıcı etkiler bırakan, kaygılanmasına ve korku duymasına, streslenmesine ve çaresizlik hissetmesine sebep olan bir durumdur.

Travmatik olaylar bireyi bilişsel ve duyusal/duyuşsal açıdan etkilemektedir. Yaşanan olayların bu denli yoğun hissedilmesi ve olağan dışı kabul edilmesinin sebebi kişinin deneyimlediği olumsuz olayın şiddetli olması ve başa çıkamamasıdır. Travmatik olaylar bireyin hayatındaki önemli kişilerin başına gelen üzücü olaylar dolayısıyla da ortaya çıkabilir. Travmatik olaylara doğal afetler, iş kazaları, trafik kazaları, beklenmedik yakın bir kişinin veya evcil hayvanın kaybı, savaşlar, beklenmedik hastalıklar, bir vahşete tanık olmak, taciz gibi olumsuz durumlar örnek olarak verilebilir. Travma yaşayan bireylerde uyku bozuklukları, yeme düzenlerinde değişme, sık sık yaşanan olumsuz olayın hatırlanması ve kabuslar, çaresizlik, pişmanlık, mutsuzluk, değersizlik gibi hisler, olayı hatırlatan mekan, kişi ve durumlardan kaçınma gibi davranışlar görülebilir. Travmanın bağlantılı olduğu muhtemel psikolojik sorunlara depresyon, anksiyete, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), yeme bozuklukları gibi örnekler verilebilir. Yas da travmayla ortak noktası olan ve travmayla bağlantılı olan sorunlardan biridir.

Yas, bireyin hayatında önemli bir yere sahip olan bir eşyayı, bir kişiyi, evcil hayvanını veya bir durumu kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan zorlu bir süreçtir. İnsanlar yaşamları boyunca kendilerini zorlayan, başa çıkmakta zorlandığı olaylarla karşılaşırlar. Kayıplar da bireylerin yaşamında başa çıkmakta zorlandıkları konulardan biridir. Çeşitli kayıplar arasından baş edilmesi en güç olan değerli, önemli bir insanın veya evcil hayvanın ölümüdür. Her birey, yaşadığı kayıplar sonrasında farklı boyutlarda ve farklı sürelerde zor bir süreçten geçer. İnsanlar bu süreçleri farklı deneyimleseler de benzer tepkileri verirler.

Yas, bireyin hayatındaki önemli bir kişiyi ya da evcil hayvanını kaybetmesi sonucu deneyimlediği evrensel ve doğal tepkilerdir. Yas sürecinin özellikleri kültürden kültüre değişiklik göstermektedir. Yas konusunda her kültürün kendine göre normal sayılan tepkileri ve süreleri vardır. Yas sürecinde tepkiler zamanla etkilerini azaltmaktadırlar. Eğer yas olması gerekenden daha uzun süre sonra sonlandırılamıyorsa ve belirtiler aynı seviyede devam ediyorsa bu travmatik yasa dönüştüğünün belirtisi olabilir. Travmatik yas kavramındaki travma kelimesi, kaybın bireyler için ne kadar travmatik olabileceğini belirtir. Böylelikle travmatik yas kavramı hem patolojik yas durumunu hem de kayıpların bireydeki ağır etkilerini belirtir.

Travma ve yas tedavisinde kullanılan çeşitli psikoterapi çeşitleri vardır. Bunlardan en etkili yöntemlerden birisi  “Eye Movement Desensitization and Reprocessing”, (EMDR) bir psikoterapi yöntemidir ve Türkçeye “Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme” olarak çevrilmiştir. Terapi süreci boyunca zihnimizdeki anılara ait olumsuz duygular ve bilgiler yeniden işlenir.

EMDR terapisi kişinin yaşadığı olumsuz olayların ve duyguların etkilerinin rahatsız ediciliğinin etkisini azaltmaya, nötrlenmeye yarar. Böylece yaşanan olumsuz duygular bireyin zihnini meşgul edip, kişiye daha fazla zarar vermemeye başlar. Bu terapide önemli olan bireyi rahatsız eden anıların, duyguların nötrleştirilmesidir. EMDR travma ve yas gibi konularda yaygın olarak çalışılmaktadır. Travma ve yas haricinde depresyon, gelişimsel bozukluklar, psikosomatik  bozukluklar; korku, çaresizlik, öfke, üzüntü gibi duyguların kontrolünde de çalışılabilir. Olumsuz duyguların nötrleştirilmesi demek, tetikleyici anıların silinmesi demek değildir. Terapiden sonra anılar hatırlanıyor ancak o anıya ait olan negatif duygular ve düşüncelerle birlikte hatırlamıyor.

EMDR terapisi travma ve yas konularında zorluk yaşayan bireylerde etkilidir. Çift yönlü uyaranlarla uygulanan psikoterapi yöntemi beyinde travma sonucu ortaya çıkan fizyolojik ve psikolojik sıkıntıların giderilmesinde etkilidir.

Travma ve yas konularında en çok kullanılan diğer bir terapi yaklaşımı da bilişsel davranışçı terapilerdir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) genelde bireysel olarak uygulansa da son zamanlarda grup uygulamalarından da verimli sonuçlar elde edilmiştir. BDT’nin maruz bırakma terapileri, bilişsel yeniden yapılandırma, sistematik duyarsızlaştırma, sosyal beceri eğitimi, gevşeme eğitimi, kendini izleme gibi teknikleri vardır. BDT duygular, düşünceler ve davranışlar arasındaki ilişkiyi inceleyip, birbirlerini nasıl etkilediklerine odaklanır. Olumsuz düşünceleri ve semptomları değiştirme amaçlıdır. Psikoterapistler şiddetli ve sık sık tekrarlanan, bir dayanağı olmayan düşünceleri azaltmak ve olumluya çevirmek amacıyla yukarıda bahsedilen tekniklerden bazılarını kullanabilirler. Bu teknikler bireyin travmatik anıları hakkındaki düşüncelerinin değişmesine ve bunlarla başa çıkabilme yeteneğinin kazandırılmasına yardımcı olurlar.

Yazının Devamını Oku