Öykü’ye veda

Hastane kafeteryaları, hastanelerin hasta için olmayan yerleridir. Doktorlar için olabilir, hemşireler için olabilir, hastane personeli için olabilir tabii. Ama en çok hasta yakınları içindir hastane kafeteryaları. Hastalar için değil.

Haberin Devamı

Hastane kafeteryası dediğin cezaevinin görüş kabini gibidir.
Görüş kabinleri, cezaevlerinin mahkûmlar için olmayan yerleridir. Oraya gardiyan gelebilir, cezaevi müdürü gelebilir, o gelebilir bu gelebilir. Ama en çok görüşçünündür, görüşçüler içindir. Mahkûmlar için değil. 

O yüzdendir ki refakatçilik ve görüşçülük kardeştir.
Hastanede ve cezaevinde yatanın varsa hayat başka bi şeydir. Hastane kafeteryalarında ve görüş kabinlerinde hayat başka türlüdür. Refakatçi ve görüşçü için hayat başka türlü akar. Ama akar. Akarsa yaşamak olur. Akmazsa, akıtamazsan eğer; beklemek, korkmak ve kaygılanmak üçgenine hipotenüs olursun. Öyle kalırsın.

Ben görüş kabinlerinde beklemeyen, yaşayan, hayatı durdurmayan, orayı beklenen değil yaşanan bir yer yapan, çift cam çift tel ardından gülen gülüşen yiyen içen türkü söyleyen seven sevilen hayatı devam ettiren insanlar gördüm. Bir görüş kabininde uzun süre yaşadım. Hayatı kesintiye uğratmayan, sıkı sıkı tutunan,
“Diyelim ki hapisteyiz,/ yaşımız da elliye yakın,/ daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, /insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla/ yani, duvarın ardındaki dışarıyla. / Yani, nasıl ve nerede olursak olalım/ hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.”
diyen insanlar tanıdım. Öldüler. Ama hayatı görüş kabinlerinde, cezaevlerinde, koğuşlarda bambaşka akıttılar.

Haberin Devamı


Ebru ve Tugay Ertok’u bir hastane kafeteryasında tanıdım. Öykü’nün anne babası. Öykü’yü biliyosunuz. Kalp nakli için bekleyen, altmış gün makineye bağlı yaşayan, bugün on iki kısa yılını yanına alıp giden Öykü.
Anne babası, hastanede altmış gün boyunca gece gündüz yaşadı. Bilmedikleri, hiç ait olmadıkları hatta epey yabancısı oldukları bi şehrin ayazında, kızlarını yaşatmaya çalıştılar. Ben Öykü’nün neden bu kadar kuvvetli olduğunu, nasıl bu kadar uzun direndiğini onları görünce anladım.

Ertok ailesi, orada, o hastane kafeteryasında; hayatı, yaşamayı ve sevmeyi hiç durdurmadı. Anne, baba, anneanne, babaanne, hala, enişte, anneannenin ahretliği Müjgan Teyze o kafeteryada bi dünya yarattılar. Sevgileriyle herkese yetiştiler. Herkese.
Anıl vardı yanlarında hep. Down sendromlu bi arkadaşımız. Hastanenin olduğu mahallede yaşayan. Bi şekilde çarpışmışlar, tanışmışlar, birbirlerini çok sevmişler. Anıl çıkıp çıkıp koşup koşup geldi her gün yanlarına. Öykü’nün iyileşmesini bekledi. Anıl onlara, onlar Anıl’a yoldaşlık etti. Altmış gün. Onca acılarının arasında Anıl’ı da sevdiler.

Sabah vedalaşamadılar. Kötü haberi aldığımızda Anıl gelmemişti daha. Eminim şimdi bile, İstanbul’da Öykü’ye veda hazırlığı yaparlarken onu düşünüyolardır, özlemişleridir hatta kesin aramışlardır. Öyle güzel insanlar.
Sadece kendi evlatlarını değil herkesi sevebilen, sevmeyi bilen çok güzel insanlar. Kızlarına kalp lazımdı ama hiç bi çocuk ölmesin istediler. Kızlarına kalp lazımdı beyin ölümü gerçekleşen hastaların aileleri bağış yapsın istediler. Kızlarına kalp lazımdı ve dün Tugay Ertok’un doğum günüydü.

Anıl’ı kırmadı, onun aldığı, koşa koşa kafeteryaya getirdiği heyecanlı heyecanlı “Tugay senin için aldım” dediği pastayı kesti. Hayatı durdurmadı. Gözünü kapadı bi dilek tuttu. Telefondan Fenerbahçe maçının son yirmi dakikasına baktık birlikte. “Bitir hoca bitir” dedik. Sonra Öykü’nün yanına çıktı. Kızına Çocuk Kalbi’ni okudu.
Organ bağışı yapalım.
Bu meseleyi gündemde tutalım.
Ölüm çok yaşam lazım.
Başka da sözüm yok.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları