GeriAdil Yıldırım Kıl Payı Kaçan Aşkların Rüzgarında Savrulduk
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kıl Payı Kaçan Aşkların Rüzgarında Savrulduk

Kıl Payı Kaçan Aşkların Rüzgarında Savrulduk

"Herkese merhabalar...Yeni yıla yüksek bir tempoda girmişken, sizlere kalbimi ve ruhumu açtığım bu köşede seneler önce İtalya Torino’da yaşadığım bir olayı paylaşacağım. Hani gerçek hayattan kesitler en büyük dersleri yansıtırmış, işte bu düşünceyle sizlere yaşanmış bir olayın ruhumun en karanlık köşesinde bıraktığı izleri aktarabilmeyi umuyorum. "

Bu dehşet veren olaya geçmeden önce, sizlere sormak istediğim naçizane bir soru var: “Sizce de tüm hayatımız bir pamuk ipliğine bağlı değil mi?”

Bireysel seanslar yaptığım binlerce insanla çalışırken, özellikle bizim ülkemize has bir özelliğin ilişkileri ve evlilikleri berbat ettiğine defalarca şahit oldum; gereksiz inatlaşma ve hırs. Çiftler arasında, çoğunlukla incir çekirdeğini doldurmayacak kadar ufak ve anlamsız konuların zaman içerisinde nasıl bir inatlaşmaya dönüştüğünü ve kimi zaman maalesef ilişkiyi veya evliliği bitirme noktasına kadar getirdiğine şahit oldum.

Bazen bu durumla karşılaşmak beni o kadar şaşırtmıştır ki, neden inatlaştıklarını partnerlere sorduğumda onların da aslında bunun sebebini tam olarak bilmediklerini şaşkınlıkla görmüşümdür. İnatlaşma, zaman içerisinde muazzam bir hırs yangınına dönüşerek ilişkiyi küle çevirir. Benim açımdan işin en garip yanı ise şudur: Bu garip inatlaşmanın, çiftler arasında yıllarca paylaşılan anılar, sevginin, saygının ve biriktirdikleri binlerce anının bile önüne geçmesidir. Nasıl olur da insanlar, saçma bir konuda inatlaşırken, bu olayı aralarındaki sevginin önüne koyabilirler? 

Yaşadığımız hiçbir saniyenin garanti olmadığı bu dünyada, hayatın bu kadar kısa ve aynı zamanda kıymetli olduğunu bilmemize rağmen, kişisel hırsları ve inatları bize bahşedilen nadir duyguların ve aşkın önüne koyuyor olmamız, belki de insanlığın önündeki en büyük engeldir.

En ufak çaplı örneği vermem gerekirse: Bir kitapçıda karşılaşan iki genç insanın, dakikalarca bakışmalarına rağmen, birbirlerine “merhaba” diyemeden ve belki de hayatları boyunca bunun pişmanlığıyla yaşayarak oradan çıkıp gitmeleri oldukça gariptir. Burada şunu görürüz; insanın duygularına egemen olan güç, toplumsal tabular ve aile baskısıdır; “Ona merhaba dersem basit görünür müyüm? İlk adımı onun atması gerekmez mi?”

Bu satırları yazarken İtalya Torino’nun soğuk rüzgarlarını sırtımda hissetmeye başladım bile. Köpeğim Tarçın (Yorkshire terrier) bakışlarını bana dikmiş, “Neden bu saatte hala yatıp uyumuyorsun?” der gibi bakıyor; ancak ne uykum var ne de bu olayı size aktarmadan yatmak gibi bir niyetim, çünkü ben kıl payı kaçan aşklara şahit oldum ve işte bu durumu siz değerli okurlarımın da yaşamasını istemiyorum. Belki de tek derdim budur, bu yazıyı okuyan tek bir insanın hayatına dokunabilirsem benim için yeterli olacaktır. Hepimiz bu dünyaya çeşitli görevler için gönderiliyoruz, benim de hiç tanımadığım insanların hayatlarına dokunmak gibi bir misyonum var ve bunu sürdürmek istiyorum.

Sizleri 2006 senesinin mayıs ayına götürmenin dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. İtalya’nın Piemonte Bölgesi’nin adeta başkenti niteliği taşıyan şehri Torino’da global bir kozmetik markasının genel merkezinde çalışıyordum. Çalışmakta olduğum departmanda yirmi iki kadın ve dört erkekten oluşan enteresan bir ekibimiz vardı; enteresan dememin sebebi şuydu ki, hani insanın hayatında nadiren olabilecek bir arkadaşlık ortamına sahiptik. İtalya’da on sene geçirdim, ancak kendimi yabancı bir ülkede asla bir yabancı gibi hissetmediğim yegane dönem bu dönemdir. Tamamen kendi yaşıtlarımdan oluşan ve deliler gibi çalışmanın yanı sıra iş saatleri dışında birlikte çok eğlendiğimiz bu ekip ile yaşadıklarımı hayatım boyunca asla unutamam. Özellikle bir olay var ki, bu satırlarda sizlerle paylaşmak istiyorum.

2006 senesinin mayıs ayında, her hafta sonu olduğu gibi yine bir hafta sonu ekip Torino dışında kırlarda dolaşma kararı aldı. Sekiz kişiden oluşan ekibimizde yakın arkadaşlarımdan Stefano ve kız arkadaşı Elena da bulunuyordu. Nasıl tarif etsem bilemiyorum? Hani bazı çiftler vardır, daha ilk bakışta bunlar birbirleri için yaratılmışlar dersiniz, o kadar uyumlu ve birbirine yakışan iki insanı daha sonra bir daha görmedim. Stefano, Floransa şehrindeki heykellere benzeyen, boylu poslu, kumral kıvırcık saçlı ve oldukça sempatik, sürekli espriler yapan ve etrafına neşe saçan bir adamdı. Şirkette edindiğim ilk arkadaşlardan biriydi ve daha sonra da dostluğumuz asla bozulmadı. Elena ise çok başkaydı; İtalyanların deyimiyle “Yüzüne gölge düşmeyen bir kadındı” adeta bir azize gibiydi, her zaman pozitif, hayat dolu, neşeli, asla ölçüsüz bir davranışını göremeyeceğiniz türden, azize gibi bir kadındı. O zamanlar Elena’nın yaşı 26 olmalıydı ancak ona baktığınızda en fazla 18 diyebilirdiniz, o kadar genç, zarif ve kibar bir kadındı.

Ekibin geri kalanında, ben de dahil olmak üzere, sevgilisi olan bir başka insan evladı bulunmuyordu, yalnızdık, mutluyduk ve hayatı olduğu gibi yaşıyorduk. Belki de hepimiz, onlar kadar uyumlu olamayacağımızı bildiğimiz için, bir ilişkiden uzak duruyorduk; korkuyorduk çünkü hemen yanımızda mutluluk seviyesine erişilmesi zor bir örnek çift vardı.

Bir insanın hayatı boyunca kendisiyle bu kadar uyumlu olan ruh eşini bulabilmesinin olasılığı neydi Allah aşkına? Belki milyonda bir ihtimal… Ve bizler sessizce biliyorduk, aynı piyango biletinin bize denk gelmeyeceğini.

Ekipte kimin fikriydi bilmiyorum, Torino’ya arabayla yaklaşık iki saat mesafedeki Camogli’ye gitmeyi teklif etti; malum hava güzeldi ve neredeyse denize girecek kadar sıcaktı. Cumartesi sabahından yola çıktık, oraya vardığımızda denize girdik ve gece Camogli sahilinde kumsalda ateş yaktık. Hayatı yaşadığınızı hissettiğiniz nadir anlar vardır, sizi her sabah yataktan uyandıran otomatik pilottan çıkar ve yaşam sevincini damarlarınızda hissedersiniz. İşte öyle bir geceydi, mayıs ayının masmavi gökyüzündeki yıldızları unutamıyorum, kumsalda takılan herkes bizim yanımıza geldi, gece boyunca deliler gibi şarkılar söyledik, herkes mutluydu, herkesin yüzünde asla tarif edemeyeceğim bir huzur ve sevinç vardı. Kumsalda dolaşan Carabinieri (İtalyan Polisi) şarkılarımıza eşlik etti, bize selam verip uzaklaştılar kendi görevlerine doğru.

Ertesi gün öğle saatlerine kadar uyumuştum. Kaldığımız butik otelin kahvaltı salonuna indiğimde ekipten kimsenin henüz teşrif etmediğini gördüm. Ben kahvaltıya başladığımda onlar da yavaş yavaş dökülmeye başladılar. Kahvaltıda, önceki gece ne kadar eğlendiğimizi konuştuk. Stefano ve Elena odalarından çıkıp geldiklerinde, daha ilk bakışta aralarında bir soğukluk olduğunu fark ettim. Bizim alıştığımız ve kıskandığımız gibi değillerdi sanki. Ayrı oturdular ve Elena kızlarla sohbet etmeye başladı. Vakit kaybetmeden Stefano’nun yanına gidip neler olduğunu sordum, “Tam olarak sorun neydi?” Adeta Van Gogh tablolarını andıran öyle bir gecenin ardından aralarında ne olmuş olabilirdi? Üstelik biz daha önce onların arasının soğuk olduğunu hiç görmemiştik; bizim alışık olduğumuz bir durum değildi. Anlamak istedim, onların birbirlerini ne kadar sevdiklerini gayet iyi biliyordum.

Sorularımın karşısında bir süre sessiz kaldı ve sonra ısrarlarım karşısında beni savuşturmak için şöyle dedi: “Pekala ciddi bir durum yok ancak gece yarısı ben pencere açık yatmak istedim, ancak o kapatmam için ısrar etti. Nedense inatlaşmak istedim, onun üşüdüğünü görmeme rağmen pencere açık yatmak için ısrar ettim ve o da gidip odadaki kanepede uyudu. Sabaha karşı kalkıp yanına gittiğimde, kanepede üşümüş halde ve soluk benziyle uyuduğunu gördüm ama yine de ondan özür dilemedim; sanırım bana kızgın…” 

İlk etapta duyduklarıma şaşırdım, bu kadar aptalca bir konudan Elena’yı üzmüş olduğuna inanamadım çünkü Stefano’yu yakından tanıdığıma emindim ve böyle bir sebepten inatlaşacak adamlar sıralamasında asla ilk yüze bile giremezdi. Öte yandan şunu daha o zamanlarda biliyordum; insan o kadar karanlık bir varlıktır ki, kendi ruhundan, daha önce hiç tanışmadığı başka insanlar çıkabilir…Kendi içinde sakladığı ve henüz yüzleşme şansı bulamadığı farklı insanlar… 

Dönüş yolunda Stefano ve Elena farklı araçlara bindiler; Stefano bir türlü gidip kızdan özür dilemiyor ve nedense (kendisi de bunu asla anlamamıştır) hala inatlaşıyordu. Elena’nın içinde olduğu araçta kızlar vardı ve onlar yola bizden yarım saat kadar önce çıktılar. Biz, erkek grubu olarak, sohbete daldık ve yola geç çıktık. Torino’ya dönüş yolunda arabada anlamsız konulardan konuşmaya devam ettik ve bir süre sonra otobanda trafik olduğunu gördük. Muhtemelen ilerde bir kaza olmuştu. Hayatım boyunca hiç unutamayacağım; Stefano’nun yüzünde açıkça bir endişe vardı, tarif edemeyeceğim bir endişe bulutu gözlerinde geziniyordu. 

Trafik ilerleyip de kaza yerine yaklaştığımızda, arabada garip bir sessizlik oldu; çünkü otobanın sıcak asfaltında yerde yatan kız cesedinin Elena’ya ait olduğunu hepimiz – belki de aynı anda – gördük. Ben inanamadım. Size şu kadarını söyleyebilirim; mecazi anlamda değil, gerçek anlamda kanımın donduğunu hissettim. Kanım dondu. Kalbim eskisi gibi atmıyordu. Bu kadar saf, naif ve iyi niyetli bir insanın, adeta bir melek olup uçtuğunu, aramızdan ayrıldığını kabul edebilecek bir yaşam deneyimine sahip değildim. O zamanlar 24 yaşımdaydım, yaşıma göre ne kadar olgun olduğumu söyleseler bile, ben henüz bu ölümü kabul edebilecek kadar olgun değildim. Üstelik, Elena’nın cansız bedeninin o yaz sıcağında asfaltta yatıyor olması beni ani bir şoka soktu ve ister istemez gözyaşlarım dökülmeye başladı. Ağladığımı, sadece ve sadece, Stefano’nun arabanın içindeki bağırışlarını duyduğumda fark ettim. Evet ağlıyordum; ancak Stefano kulağımı sağır edecek kadar yüksek sesle bağırıyordu. Araba adım adım giderken, birden şoför tarafındaki kapıyı açtı ve indi. Şoka girmişti. Araba yavaşça gitmeye devam ediyordu.

Küs ayrıldığı sevgilisinin üstüne kapaklandı.

Mayıs ayında asfalt yanıyordu ve ölüm bizim hayatlarımıza uğramıştı.

Cenazedeki sözlerini unutamıyorum: “Sevgilim gece üşürken üstünü örtemedim” diye sayıklıyordu.

Biliyorum, bu satırları okuyanlar arasında inatlaşanlar var. Güzel bir ilişkisi olmasına rağmen, egosuna veya inadına yenik düşenler var.

Belki beni hiç tanımıyorsunuz, daha önce bir yazımı okumadınız veya paylaştığım videoları izlemediniz.

Ancak samimiyetime inanmalısınız.

İnatlaşmayı bir kenara bırakın, emin olun: Asla Stefano’nun yerinde olmak istemezsiniz…

Seviliyorsunuz.

Görüşmek üzere,

INSTAGRAM

False