GeriGündem Geçmişin izinde, delil peşinde
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Geçmişin izinde, delil peşinde

Geçmişin izinde, delil peşinde

Beş yaşında meraklı bir kız çocuğu, Sultanahmet’teki Adli Tıp Kurumu’nun karanlık binasında, ürkütücü cansız beden fotoğraflarına bakıyordu… Soğukkanlılığıyla şaşırtan bu kız çocuğu, ileride Türkiye’nin en tanınmış adli tıp hocalarından Prof. Dr. Sevil Atasoy olacaktı! Atasoy ile bir ‘delil avcısı’ gibi geçmişinden izlerin peşine düştük…

Sene 1950’ler… Tarlabaşı ile Kasımpaşa arasında, iki katlı eski bir İstanbul evindeyiz. Evin sakinleri de İstanbullu aydın bir aile; Patolog hekim Prof. Dr. Şemsi Gök ile Mikrobiyolog Dr. Ferda Gök. Çiftin tek çocukları var; ‘Hafize Hikmet Sevil Gök.’ Biz bugün onu Türkiye’nin en tanınmış adli tıp hocalarından Prof. Dr. Sevil Atasoy olarak tanıyoruz! Atasoy, isminin hikayesiyle başlıyor: “Annem zor bir doğumdan sonra babama ‘Ne isim verirsen ver!’ deyince babam anneannesi ve babasından yola çıkarak ‘Hafize Hikmet’ demiş. Anneannem nüfus memuruna bir dolma kalem rüşvet vererek ‘Sevil’ ismini ekletmiş. Ben de keyifle İspanyol asilzadeleri gibi tüm isimlerimi kullanıyorum!”

Geçmişin izinde, delil peşinde
Zeynep Bilgehan, Sevil Atasoy’la zaman yolculuğu yaptı...

OTOPSİ SALONUNU İZLEYEN BİR KÜÇÜK KIZ…

Evin tek çocuğu kalabalık bir aile ortamı içinde büyüyor. Anne, baba işteyken ona anneanne ve dedesi bakıyor. Küçük Sevil de zaten yalnızlıktan hiç sıkılmıyormuş: “Çok yazan, okuyan bir evdi. Dedem durmaksızın radyo dinlerdi. Ben de dünyayı izlemeyi her zaman sevmişimdir. Tek başına kalmasını bilen bir çocuktum.” Onu diğer çocuklardan ayıransa babasının iş yerine yaptığı ziyaretlerdi. Zira babası Prof. Dr Şemsi Gök, Adli Tıp Kurumu Başkanı’ydı!

Geçmişin izinde, delil peşinde
Yaş 4, Büyükada...

Atasoy, “Adli Tıp Kurumu o zamanlar Sultanahmet’te, küçücük bir yerdi. Duvarda korkunç resimler, enteresan olaylardan cenaze fotoğrafları, kavanozlarda ceninler, otopsi salonunda kahvaltı eden insanlar görürdüm! Bu tecrübe bende mutlaka acıya karşı bir duyarsızlık yaratmıştır. Orada gördüklerimden hiçbir zaman rahatsız olduğumu hatırlamıyorum” diye anlatıyor. Bu iyiydi çünkü yolu yıllar sonra hem de uzun süre kalmak üzere yeniden Adli Tıp’a düşecekti… 

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1956: İlkokul birinci sınıf...

‘NAZİLERDEN KAÇAN ALMAN HOCALARDAN DERS’

İlkokulu Şişli Terakki’de bitirdikten sonra ailesi Alman Lisesi’ne devam etmesini istedi. Bunun da özel bir sebebi vardı… Atasoy anlatıyor: “Tanışıp evlendikleri İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, alanlarında uzman Philipp Schwartz, Hugo Braun gibi Nazi Almanyası’ndan kaçıp gelen dünya çapında ünlü hocaların öğrenciliğini yapmışlardı. Muhtemelen onlardan kalma olarak anne ve babam disiplinli olmayı çok önemserdi. Alman Lisesi’nde de yine İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış kuşaktan fizik, biyoloji, edebiyat hocası çok fazla Almanla karşılaşırdık. Onların karanlık ve depresif hali bizi de etkilerdi. Kafka ve Brechtler okuyarak, tiyatro yaparak, koroda şarkılar söyleyerek biraz karanlık bir Alman kültürü aldık. Bu sayede her işi yapabilme becerisini de kazandım.”

Geçmişin izinde, delil peşinde

SENE 1965:
 Babası Adli Tıp Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şemsi Gök ile...

AİLE KARARI: BİYOKİMYACI OLACAK

Peki her işi yapabilen, evin tek çocuğu kariyer olarak hangi yola gidecekti? Atasoy, “Aslında mimar olmayı düşünüyordum” diye devam ediyor: “Şiir yazmayı severdim. Sonradan eşim olacak Faruk’a şiirler yazardım ama anneannem bir gün şiir yazdığım sarı defterimi buldu. Paramparça edip, ‘Böyle dalga şeylerle uğraşılmaz!’ dedi. İş seçiminde babamın mesleği kimsenin aklının ucundan geçmiyordu. Annem hem hastanede çalışıyor hem özel laboratuvar işletiyordu. Laboratuvarın başına geçmem isteniyordu. Dolayısıyla biyokimya uzmanı olmam üzerine ailece karar verdiler. Bana da mantıklı geldi, itiraz etmedim. Annemin hayali, babamın da devlet memurluğunu bırakıp orada çalışmasıydı. Babam ‘Peki, peki’ derdi ama hiçbir zaman devlet memuriyetinden ayrılmadı.” Babası gibi kızına da annesinin özel laboratuvarında bir gün bile çalışmak nasip olmayacaktı…

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1967: Bay Rinnert'in kimya dersi, Alman Lisesi...

ASİTTEN YANMIŞ KIYAFETLERLE KURU FASULYECİYE!

Atasoy, “Üniversiteye girişim de hareketli oldu” diye devam ediyor: “Sınavdan hiçbir biyoloji sorusunu yapmadan çıktım. Nedenini bilmiyorum; belki de canım istemedi! Puan tutmayınca önce Galatasaray Üniversitesi’nin Kimya Bölümü’nde bir dönem okudum. İkinci dönem İstanbul Üniversitesi’ne transfer oldum. 1968-1972 arasıydı; inanılmaz bir sol akım vardı. Çok siyaset konuşulurdu. Laboratuvarda üzerimiz başımız asitten yanık olurdu. Pis gömleklerle kuru fasulye-pilav yemeye gittiğimizde herkes bize bakardı! Son sınıfta Faruk’la evlendik. O yaz da kızımız doğdu.” 1972’deki mezuniyetinden sonra uzmanlık için Cerrahpaşa Biyokimya Bölümü’ne devam etti. Ancak sonrası artık annesinin planları doğrultusunda devam etmeyecekti! Atasoy “Hocalarım ‘Sen burada doktora da yap’ deyince üniversitede kaldım. Akademiyi bırakamadım, profesör oldum. Annem, ölünceye kadar beni laboratuvarda bekledi; bir gün dahi gidemedim!” diyor.

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1968: “Alman Lisesi'nde hem Türkçe hem Almanca tiyatro kulübüne üyeydim. Almanca Brecht’in bir oyununda Madam Wu, ortaoyununda Salkım İnci’yi oynadım.”

ADLİ TIP’TA BABA-KIZ DÖNEMİ…

Annesi onu laboratuvarda beklerken, sürpriz bir şekilde yanında kızını bulan babası oldu! Atasoy’un yolu yeniden çocukluğunda vakit geçirdiği kuruma düştü… Bina yenilenmişti ama içeride meşgul olunulan konular aynıydı… Atasoy, “Üniversite son sınıftaki mecburi stajı Adli Tıp Kurumu’nda yaptım. Hocam Prof. Dr. Alaeddin Akçasu’nun önerisiyle 1978’de kurumun ‘Kimya Dairesi’nde işe girdim. 15 yıl daire başkanlığı yaptım. 1982’de Adli Tıp Enstitüsü’nü kurdum. Emekli olana kadar kaldım. O dönem tüm otopsiler burada yapılırdı. Bütün Türkiye’nin uyuşturucusuna da biz bakardık. Kapıya kamyonlarla çuval çuval yakalanan madde gelirdi! Toksikoloji açısından Türkiye’deki laboratuvarlar her yerden iyidir çünkü bizde çok rutin otopsi ve toksikoloji analizi yapılır. Kimyaya hep önem verilmiş çünkü çok insan birbirini zehirlemiş; Osmanlı’dan itibaren arsenik, siyanür bu coğrafyanın çok kullanılan yöntemi…”

Geçmişin izinde, delil peşinde

SENE 1968:
 Yaş 19...

‘BABAM BİZİM DEPARTMANIN SOLCU KİMYACILARINA KIZARDI!’

Peki babasıyla çalışmak nasıldı? Şöyle yanıtlıyor: “Kimyacılar genelde solcuydu. Devamlı maaş yükseltmesi ister, babamı atlayıp Adalet Bakanlığı’na dilekçeler yazarlardı. Babam da “Söyle seninkilere…!” diye kızardı. Bizden çıkan rapor, dava dosyasıyla örtüşmediğinde hiç affetmezdi. Bir sefer düşerek ölen bir şahsın kanında alkol bulduk. Meğer Beşiktaş Camii imamıymış! Beni çağırdı. Raporu önüme atıp ‘Burada alkol çıkamaz!’ dedi. Ben de ‘Alette öyle çıktı!’ diye direndim. Raporu düzelttik ama peşini bırakmadık. Sonunda yan yana tüplerdeki maddelerin ısıyla karışabileceğine kanaat getirdik. Bundan sonra AR-GE’yi en gelişmiş yöntemlerle modernize ettik. Babalık tayiniyle ilgili sorunlar çıkıyordu. El ve ayağa bakılarak tespit edilmeye çalışılıyordu. Oysa biz enstitüde ileri yöntemler uyguluyorduk. Bir gün gelen bir muhabire bu sıkıntıları aktardım. Babam o zaman emekliye ayrılmıştı. Ertesi gün ‘Enstitü babayı arıyor’ diye manşet olunca beni telgrafla görevden aldılar!” 

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1969: İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi...

İLK ADLİ BİLİMLER MEZUNLARI GELİYOR

Prof. Dr. Sevil Atasoy, 2005’te Adli Tıp Enstitüsü’nden emekliliğinden itibaren çok sayıda televizyon programı ve kitapla karşımıza çıktı… Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyeliğine üçüncü kez seçilen Atasoy’un Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevi de devam ediyor. Adli Bilimler Bölüm Başkanlığı yapan Atasoy, “Bu alanda bir lisans eğitimi olmasını çok istemiştik. İlk mezunları bu yıl veriyoruz! Kız öğrencilerden çok ilgi var. Bundan sonraki hedefimiz ‘Ceza Adaleti’ lisans bölümü açmak. Adli bilimlere her toplumun merakı olur. Bilmece çözmek gibidir. Düşünmesini öğreten bir meslek… Park halinde üzeri toz bağlamış otomobile ‘Bunda bir iş var niye duruyor?’ diye düşündürtür, aile içindeki şiddeti tırmandırmamayı öğretir” diyor. 

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1969

‘SUÇ İŞLEMİŞ BEYİN HAYAL EDİLEMEZ!’

“Katiyen roman okumam, aşk filmi, duygusallık seyretmem. Belgesel veya gerçekle bağlantılı savaş, casus filmi seyrederim. Hayal ürünü şeylerden zevk almam. Kendi yazdıklarım da gerçek suç öyküleridir” diyor. Bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Suç işlemiş bir beynin düşünebildiği ve yapabildikleri, sağlıklı bir beyin tarafından katiyen hayal bile edilemez. Bir dersimde öğrencilere ‘Jeffrey Dahmer’ isimli seri katili anlattım, ‘Aman biz bu gece uyumayız!’ dediler. Hakikaten kurgu o kadar etki etmez; gerçek hayattaki vahşetin ölçüsü yok. Bu mesleğin içinde romantik şeyler izleyemiyorsunuz. En çok satan polisiyeler de her zaman gerçek olaya dayanır. Bana herhangi bir film söyleyin size şu tarihteki şu olay üzerine kuruludur derim.”

Geçmişin izinde, delil peşinde
SENE 1971: Faruk Atasoy ve anneannesi Gisela Gross Strumza ile...

ONUN TERCİHİ KUZEY POLİSİYELERİ...

Peki bize önerecek polisiyesi var mı? Yanıtı: “Kuzeylilerin polisiyelerini severim. Daha karanlık gelir. Bir de onların oyuncularında rastlanmayacak kadar çekici insan yoktur. Daha gerçek, hayatın içinde insanları görürsünüz. Bu diziler beni heyecanlandırmaz ama teknik olarak izler, hangi olaya benziyor diye bakarım...”

Geçmişin izinde, delil peşinde
Prof. Dr. Sevil Atasoy’un dokuz kitabı bulunuyor. Çok sayıda televizyon programına imza attı. 2005-2010 tarihleri arasında Hürriyet Pazar’da ‘Delil Avcısı’ isimli sayfayı hazırladı.

‘SEVDİĞİM İŞ YOKTUR, VAZİFE VARDIR!’

Prof. Dr. Atasoy: “Benim için işi sevmek veya sevmemek diye bir şey yoktur. ‘Bu yapılacak’ dendiğinde onu yaparım ve iyi yaparım. Sevmediğim vazife olmaz…”

PROF. DR. ATASOY’LA KISA KISA

Şüpheli ölümlerde adli tıbbın önemi...

Adli tıbbın en zor fizik alanlarından biri, ‘Düştü mü, atıldı mı, itildi mi?’ sorularıdır. Olay yeri incelemesi her zaman iyi yapılamıyor. Yerde bir cansız beden olduğunda ‘Mümkün olduğunca hızlı bunu buradan alıp götürelim’ duygusu oluyor. Deliller düzgün toplanmazsa, sonra aydınlatması daha zor oluyor.

Gündüz kuşağı reality-show programları...

Bu programlarda meraklı komşular, polisin ulaşamadığı tipler kendiliğinden konuştuğundan ortaya çıkan gerçekler oluyor ama topluma kötü intiba veriyor. İnsani değerlerimize uymayan şeyler normalleştiriliyor. Bunları reddedebilmeli, iyi örnekleri göstermeliyiz.

Polisiyeye olan merakımız...

Dünyanın her yerinde polisiye film ve kitaplarının meraklısı kadın, savaş ve casus filmlerinin meraklısı erkeklerdir. Benim kitaplarımı da daha çok kadınlar okur. Niye okuyorlar? Çünkü kadının nerede hata yaptığını görüyor ve kendine ders çıkarıyor. Aslında öldürülen kadınlar sokakta geceleri dolaşanlar değil ama yine de...

Bir klişe olarak; “Türkiye’de seri katil var mı?!”

Bilemeyiz çünkü DNA analizlerinin ancak 15 yıllık geçmişi var. Bir seri katil bugün, yarın, arka arkaya suç işlemiyor. Aradaki bağlantıyı kuramazsanız her birinin failini başkası zannedebilirsiniz. Birini yakaladığınızda ‘Şunu da mı sen öldürdün’ demeyeceğiniz, o da söylemeyeceği için karanlıkta kalır. Seri katil bir coğrafyaya özgü değil ama şimdilerde DNA veri tabanlarıyla bulmak kolaylaştı. Mesela Çin’de sadece kırmızı elbise giyen kadınları öldüren Bayyin seri katili yıllar sonra böyle yakalandı.  

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

Kripto Para Piyasaları için Bigpara

False