GeriGündem
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

BİZİM GAZETELER PAZAR GÜNLERİ NE HOŞTUR OYSA...Merhabalar x :-)) İşte The New York Times'ın birinci sayfasındaki ilk haberin başlığı: "Başkan 'sormayın' politikasının başarısız olduğunu kabul ediyor". Sorulmayan şey ne? Birleşik Devletler Ordusu'ndaki askerlerin cinsel tercihi. Amerikan Ordusu mensuplarının cinsel tercihleri konusu birkaç münferit olayla gündeme geldikten sonra, 1993'te, Clinton'un ordu içinde kimsenin cinsel tercihinin sorulmaması ve kimsenin de kendi tercihini açıklamaması yönündeki önerisi bu konudaki politikasının da göstergesiydi bence: "Bu konuya bulaşmayalım". Yönetimin "açık, net, tarafsız ve demokratik" bir politika gütmek yerine "sormayın, söylemeyin, araştırmayın" demesi, ve bunu Eylül 1993'te Senato'dan geçirmesi ABD vatandaşlarının ifade özgürlüğünü kısıtlamış ve ayrımcılıkla karşılaşmaları durumunda da haklarını yasal yollardan aramalarını zorlaştırmıştı. Geçtiğimiz Temmuz'un 5'inde Er Barry Winchell'ın, eşcinsel olması nedeniyle kendisine karşı nefret hissi besleyen (heberlerdeki tanımlama böyle) birbaşka asker tarafından öldürülmesi konuyu bir kez daha gündeme getirdi ve bu kez "gay-lesbian" örgütler de feci ayaklandı. Clinton'un geçtiğimiz Cumartesi günkü beyanatında "bu konudaki politikanın yeniden gözden geçirilip daha insanî bir şekilde yeniden belirlenmesi gerektiğini" teslim etmesi de baş haber olmuş NY Times'da. Gelelim haberin en neşeli kısmına: Gazete, olayı, ABD Başkanıyla, senatörlük beklenti ve çalışmaları içindeki eşi Hillary Clinton'ın politikaya yaklaşımlarının ve süregelen ilişkilerinin bir yansıması olarak yorumlamış. Niye derseniz, bu konuda ilk konuşan Bill Clinton değil, Hillary Clinton'muş meğer... Hillary Hanım, geçen Salı günü New York'ta yaptığı bir konuşmada "eşcinsel kadın ve erkeklere, hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın orduda görev alma hakkı verilmesi gerektiğini" söylemiş. Cumartesi günkü söyleşide Bill Bey'e sormuşlar tabii: "Eşinizin bu yorumu hakkında ne düşünüyorsunuz" diye. O da "Aslında onun görüşüne oldukça yakınlık duyuyorum. Zaten bunu 1993'te ilk kez ben söylemiştim" demiş. Haberde bu beyanatın Amerikan kargalarının mizah duygusuna hitap edip etmediği konusunda bir bilgi yok. NY Times'da bizim AT üyelik başvurumuzun kabulüne ilişkin de bir yazı vardı. Başlığında: "Türkler Geleceklerini Avrupa'yla Yakınlaşmakta Görüyorlar" mealinde. Yazıya "Türkler, Cumartesi sabahı Avrupa'ya biraz daha yakın olarak uyandılar" cümlesiyle başlayarak Başbakan Bülent Ecevit'in Helsinki'ye gidişini, oradaki basın toplantısını falan özetlemişler. Yazar Stephen Kinzer, Avrupalı bir Dış İlişkiler sorumlusunun "Avrupa'da birçok insan Türkiye'nin bu yolda başarılı olmasını istiyor" dediğini belirtiyor. "İslam Dünyası'na, bunun demokratik ve ön-Avrupalı olunarak başarılabileceğini göstermek istiyorlar. Umuyorlar ki Libya gibi ülkelerin de dikkati çekilsin ve onlar da 'demek ki böyle oluyormuş' desinler." Üyeliğimizin kabulü Los Angeles Times'da da yer almış. Roma'dan bildiren yazar Richard Boudreaux ağırlıklı olarak Kıbrıs sorununu tartışmış. Avrupa'lı bir diplomatın şu sözleri dikkat çekici: "Türkler yıllardan beri '1974'ten bu yana Kıbrıs sorunu diye birşey yok' diyorlardı. Şimdi bir sorun olduğunu ve bunun herkesi tatmin edecek şekilde çözümlenmesi gerektiğini kabullendiler." 74'teki harekât ve sonuçları içine oturmuş adamın besbelli... Mehmet Ali Birand'ın "Türkiye şimdi daha da fazla baskı altında" dediği yorumundan da alıntılar yapan Boudreaux'nun pek kişisel yorum yapmaması hatta Büyük Amerika'nın çözüm yönündeki yüce katkılarının bile altını çizmemesi hoşuma gitti. Washington Post'un birinci sayfadaki ilk haberinde "online" alışverişlerde teslimatın Christmas münasebetiyle nasıl da geciktiği anlatılmış. Birinci sayfadaki diğer bir haberin konusu yurtdışına çıkacak olan ABD vatandaşları için yayınlanan bir uyarı. Birleşik Devletler Hükumeti Cumartesi günü yayınladığı bir bildiriyle ABD dışında yaşayan veya tatil için yurtdışına çıkacak olan vatandaşlarını uyararak bunların dikkatli olmalarını söylemiş. Sebep olarak da ABD vatandaşlarına yönelik bir saldırı planladığına dair güvenilir duyumları olduğunu belirtmiş. Baştan aşağı bir "Aman Amerikalılar, çok çok dikkatli olun" dersi çıkarılabilecek yazıda, bu bildirinin, Ekim ayından bu yana kendi kategorisinde yayınlanan beşinci uyarı olduğu da dile getiriliyor. Duyumlarının çok net ve güvenilir olduğunu söyleyen bir yetkili "vatandaşların Y2K yüzünden yeterince endişeli olduğunu biliyoruz ama bunu duyurmak mecburiyetindeyiz" şeklinde konuşmuş. Gerçekten de bu Y2K'ya takmış vaziyette Amerikalılar. Tamam, herkes az biraz endişeleniyor olabilir ama bunlarınki biraz fazla kanımca. Internetteki muhtelif aboneliklerimden Amerika kökenli olanların bu konuda gönderdiği e-posta'lar içime fenalıklar veriyor. Hele bir tanesi "arial 9" punto ile ve tam 7 (yazıyla yedi) dosya kağıdı uzunluktaydı. Ve maalesef bana gelen herşeyi kelime atlamadan okumak gibi bir nevrozum var... Şiştim resmen! Yılbaşı yaklaştıkça bu konu iyice heyecan yapar şekilde gündeme gelecek eminim. San Francisco Examiner'in ilk haberi 7 yaşındaki bir kızçocuğunun kaybolmasıyla ilgiliydi. Bu tip haberleri kendimi vererek okumaktan bile imtina ediyorum aslında. İçim kıyıldı. Soruşturma sonuçları, en son nerede görüldüğü, komşuların kızla ilgili yorumları vs vs. San Francisco Gate'in birinci haberinin başlığı şöyleydi: "Panel, İsviçre'yi Yahudi Soykırımının Suçortağı Olarak Adlandırdı". 11 Aralık'ta gerçekleştirilen bir panelde, tarihçiler II. Dünya Savaşı süresince İsviçre'nin Yahudileri ülkeye kabul etmek yerine Nazilerin koynuna attığını bildirmiş. Haber üzerine aynı gün İsviçre Hükumeti yorum bile yapmış. "Bizim ne kadar insaniyetperver bir ulus olduğumuzu herkes bilir aslında... O zaman da ülkeye girişlerini engellerken akla gelmezdi ki..." şeklinde başlayıp üzüntülerini dile getirdikleri bir resmi beyanat. Bu "ülkelerin süçları" konusu da bir tuhaf aslında... "Ülke"ler yargılanabilir bir kimlikleri varmış gibi muhatap alınabiliyor ve hatta cezaya çarptırılıyorlar. Böyle birşeyin gerekliliğini aklımla kavrasam bile için için salakça bir tarafı olduğunu da hissediyorum. Tamam, Almanya farklı bir örnek ve orada ulusal bir histeri sözkonusuydu diyelim, ama mesela, bir ülkenin en tepesindeki adam kafayı yiyip bir düğmeye bassa ve bir ülkeyi yerle bir etse onun deliliğinin sonuçlarından da mı ülke sorumludur?.. Hay Allah, ben de mi yiyorum kafayı nedir?!! Ingiltere'ye gelince... Independent'ın bir haberiyle başlıyorum: "Blair, Kürt İlini Sular Altında Bırakmayı Planlıyor". İngiltere Başbakanı, 200 Milyon Sterlin'lik bir bütçe dahilinde Güneydoğu Anadolu'ya, bölgeyi kalkındıracak bir baraj yapılması konusunda ısrarlı görünüyormuş. İtirazlar sadece kabine içinden ve dış yönetimlerden gelmekle kalmamış, gazete yönetimi de sinir olmuş besbelli. Yazıya "Tony Blair vergi mükelleflerinin ödedikleri parayı ihtilaflı bir Türk Barajına vakfetmeyi planlıyor" diye başlamışlar. Böyle bir barajın bizim su sağladığımız diğer ülkelerle aramızı açabileceği ve Ortadoğu'da bir kriz ortamına neden olabileceğine de dikkat çekilmiş. Üstelik de ihtilaf durumunda İngiltere, bizim yanımızda yer almak zorunda kalırmış. Adını "Pergau" diye yazdıkları barajdan, Dicle ve Fırat üzerinde kurulması planlanan 22 barajdan en büyüğü diye sözediliyor. Bunun da Hasankeyf'te kurulacağına ve burada ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığına dikkat çekilerek "20 bin kişi evini kaybedecek" demişler. Buyrun, burdan yakın... Hayret birşey yani. Sırf paracıklar gitmesin diye Türk ve Kürt halkını karşı karşıya getirmek suretiyle durumu lehe çevirmek çabaları... Hayır dese ki "bizim şu şu ihtiyaçlarımıza para yetmezken, bunun sırası mı" falan, haklı bile bulabilirim adamları. Ama çoğu Kürt olan 20 bin kişi evsiz kalacak ne demek Allahaşkına?.. Onlarca yılın alışkanlığı ve neredeyse insiyaki denebilecek bir tepki!! Gazete yerleşim birimlerinin adını ya kendi dillerinde ya da yanlış yazmış!!! (Acca
False