Öyküler ne öğretir?

Güncelleme Tarihi:

Öyküler ne öğretir
Oluşturulma Tarihi: Kasım 14, 2022 11:07

Kadim medeniyetlerde ve doğu kültüründe anlatının atası ‘kıssa’lardır. Hikâye, masal, fıkra, rivayet ve menkıbelerin genel adıdır bu terim. İçinde bir ‘hikâye’ bulunduran kıssalarla olağanüstü durumlar, din kaynaklı fevkâlâde, kutsal olaylar anlatılarak insanlara ahlakî öğütler vermek amaçlanır. Başka bir ifadeyle, gaye; insanlığa ibretlik olaylar anlatılarak sonucunda bir ders çıkarılmasıdır.

Haberin Devamı

Dahası toplumsal hayatı düzenleyen olaylar, erdemler, ahlakî değerler kıssalar üzerinden ‘hikâye’ edilerek anlatılmıştır. Kıssalardan ekseriyetle alınacak bir hisse olduğu için, dilimize yerleşen ‘kıssadan hisse’ tabiri buradan türemiş. Edebiyatımızı, dolayısıyla tahkiyeli kurmaca eserlerimizi besleyen Pendnâmeler, Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları, Eski Türk destanları, Bostan ve Gülistan, klasik Türk edebiyatındaki mesneviler, Oğuznâmeler gibi anlatıların hepsinde bir macerayla birlikte bir ibret ve öğüt yer alır. Bu ilk anlatılar, öğretici unsurlara fazlasıyla yer vermiştir.

HEM ETKİLEYİCİ HEM EĞLENCELİ
Yazının tarihi, söz kadar eski değildir. Bu nedenle kadim anlatılar, dilden dile dolaşarak evvela sözlü gelenek içinde yer etmiştir. Birbirleriyle dil söz sözcük aracılığıyla iletişim kuran insan, düşüncesini, derdini yazının icadından sonra birtakım işaretlere dökerek bu sözlerin kalıcılığını ve etkileyiciliğini artırmak istemiştir. İlkin kanun ve kurallar gibi toplumsal hayatı düzenleyici sözler yazıya aktarılmış. Daha sonra da kutsal emirler, insanlara tebliğ için taşlara, yapraklara ve kâğıda işlenmiş yazılmış. Öğretici metinlerden sonra, giderek sanatlı söz öbekleriyle insana birtakım iletiler sunan yazılar üretilmeye başlanmış. İnsan, ‘sergüzeşt’ yordamıyla ‘bir şey’ öğreten bu ‘metin’leri daha çok sever olmuştur. Namık Kemal, hikâye ve romandan ders alma öğrenme çabasını, harika bir bahçede nefis terbiyesine (mahkumiyete) benzetir. Çünkü hikâyeler etkileyicidir, bir bakıma eğlenceli. Beri yanda, onlardaki ileti kalıcıdır, zihinde yer etmesi daha kolaydır. Başkaca söylersek, bir kavramı, öğretiyi yahut bilgiyi hikâye ederek karşı tarafa anlatmak onun etkisini artırır.
Türk edebiyatında hikâye, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar, hemen neredeyse bu minvalde devam etmiştir. Ahmet Mithat Efendi’nin Latâif-i Rivayet serisi, adından da anlaşılacağı gibi, tatlı latifelerle, maceralarla mutlaka bir hisse çıkarmaya yönlendirir okuyucuyu. Ömer Seyfettin ve dönemin diğer yazarlarının çoğu, hikâyelerinde ibretlik olaylar anlatıp sonunda bir ders verme amacı gütmüştür. Söz gelimi, ‘Kaşağı’, ‘Pembe İncili Kaftan’, ‘Diyet’ gibi hikâyelerde yapılan bir iyiliğin veya kötülüğün sonucunda başa gelebileceklerden bahsedilir. Bir öğretme kaygusu açıkça görülür bu metinlerde. Tanzimat sonrasında yazılan ilk romanlar da birçok “ibret”le doludur.

Haberin Devamı

Daha sonra, 1920’lerden itibaren Memduh Şevket ile başladığını söyleyebileceğimiz bir dönüşümü görürüz. Özellikle kısa öykünün ustası Çehov’u okuyup ondan etkilenen Memduh Şevket, hikâyelerinde öğretici olmaktan ziyade olaya veya duruma eğilip onlardaki tuhaflıkları, güzellikleri, çirkinlikleri göstermeyi arzulamıştır. Hayata daha çok ‘öykü’nen ve yaşamalar içindeki bir noktayı tırnak içine alıp gösteren ‘hikâye’nin biricik amacı bilgi veya ders vermek değildir artık. Bu dönemde yazılan anlatma esasına bağlı (tahkiyeli-kurmaca-fictif) metinlerde, insanın estetik açıdan bir değer barındıran hikâyesi kelimelere dökülmüştür. Kimi zaman bir an kimi zaman bir ömür öykünün ‘tema’sı olmuştur. Öykü artık öğretici değil, okuyucuya estetik hazlar veren bir metne dönüşmüştür. Tabii ki her hikâyede bir ders vardır, almasını görmesini bilene. Bu arada Sait Faik’le beraber, bilhassa onun 1940’lardan sonra yazdığı eserlerle ‘hikâye’ ‘öykü’ye evrilmiştir. Yani olayı, sonucu, hisseyi, öğretmeyi geri plana bırakan bir anlatma biçimi yaygınlaşır. Nişanyan’ın belirttiğine göre, 1930’ların ikinci yarısından sonra türün adı da daha çok ‘öykü’ terimiyle anılır olmuştur.

Haberin Devamı

HİKAYELER HAYAT GÖRGÜSÜ KAZANDIRIR
Beri yanda, hikâyenin bir yazara veya yazar adayına öğreticiliği ise bakidir. Bu öğretim ders kitabı gibi değil, örneklikle okuyucuya yol göstermektir. Her zaman söylerim; iyi bir yazar mutlaka iyi bir okur olmalıdır. Nitelikli metinler okuyan kişinin oradan öğreneceği şey çoktur. Kendine ilhamı oradan bulur yahut başarılı yazarın bir vakayı nasıl kelimelere dökerek hikâye ettiğini öğrenir. Kelimelerin büyülü dünyasını tatbik etme noktasında öykülerin önemli bir işlevi vardır.
Hikâyeler insanlara salt bilgi aktarmaktan ziyade, hayat görgüsü kazandırmakta yardımcı olur. İmâ eder, gösterir, bahseder, üstünden geçer, ipucu verir fakat yine sonunda okura bir görev bırakır. Okur metnin karşısında özgürdür, çünkü ona dikte edilen bir şey yoktur. Bilinçli bir okur eğitim sürecini kendi hazırlar, sürdürür. Heybesine alacakları, yine kendi algısı kadardır.
İnsanı düşünmeye, hayal etmeye, anlamaya ve nihayet bilmeye davet eden bir sanattır edebiyat. Arapça ‘edeb’ kökünden türetilmiştir. Yani insanı her bakımdan ‘terbiye’ eden, olgunlaştıran bir tarafı da vardır. Dünyanın farklı zamanlarında, değişik coğrafyalarında yaşamış zeki ve muhayyilesi geniş insanların düşüncelerini, duygularını, tasavvurlarını edebiyat sayesinde okuruz, duyarız, bilme şansı buluruz. Büyük bir imkândır insan için edebiyat. İnsanı insana tanıtır, binbir yüzünü insanın. Zihnimizi besler, düşünce ve ruh dünyamızı düzenler ve zenginleştirir, dilimizi sağlamlaştırır. Anlama ve algımızı geliştirir. Şu zorlu hayat yolculuğunda neyi, niçin yaptığımızı edebiyat yordamıyla kavrarız çok zaman. Diyebilirim ki, edebiyata teğet geçen kişioğlunun; insanı, tabiatı, kâinatı, hayatı tanıma şansı yoktur. Hasılı edebiyat yaşamayı anlamak sanatıdır. Çağdan çağa üstünü başını yenileyen, ama asla eskimeyen hikâye öykü de edebiyatın en kadim türünden biri olduğuna göre, yukarıda söylediklerimizi onun için de kabul edebiliriz.
“Edebiyat insanı büyütür, yaşatır ve iyinin, doğrunun, güzelin emrine yöneltir.” Edebiyatın yegâne amacı bu değildir elbette, fakat en genel ifadeyle edebiyat insana iyi gelebilir. Her insan, şöyle ya da böyle, bir hikâyedir. Âdemoğlu kendi hikâyesini taşır benliğinde. Dünyaya şu ana kadar kaç insan gelmişse o kadar öykü vardır demektir bu. Milyarlarca hikâye arasında, kendini büyütecek öyküyü bulan insan, edebiyat sayesinde olgunlaşabilir. Sanat; iyi, güzel ve doğruyla elbette yakından ilişkilidir. Onun etkisini “güzel” kılan da budur. Alıcı yani okur, öykü denizine girip bu dünyanın imkânlarına kendini açmışsa, mutlaka gelişiminin bir parçasını da bu metinler sağlayacaktır. Öğretmek ve öğrenmek önce niyetle başlar.

Haberin Devamı

PROF. DR. TURAN KARATAŞ KİMDİR?
1961 yılında Sivas’ta doğdu. İlköğretimini Ulaş’ta, orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1986 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. 1994 yılında Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi oldu. 2004 yılında doçent unvanını aldı. 2009 yılında profesörlük unvan ve kadrosuyla Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne atandı. Aynı fakültenin kurucu dekanı oldu. Prof. Dr. Karataş, bir süre Başbakanlığa bağlı Atatürk Kültür Merkezi’nin başkanlığını yürüttü (2013-2016). Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
Turan Karataş’ın 1989’dan beri birçok dergide ve gazetede incelemeleri, eleştirileri, denemeleri, değinileri, kitap tanıtım yazıları ve günlükleri yayımlandı.
Kitaplaşan çalışmaları şunlardır: Rüyalarımızın Sarışın Buğdayı-Çocuk üzerine yazılmış şiirler seçkisi- (1997) Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülü; Şiir Vadilerinde (deneme, 1998, 2. bs. 2006); Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç (inceleme, 1998, 2. bs. 2013, 3. Bs. 2019); Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü (2001, 2. bs. 2004, 3. bs. 2011,4. bs. 2018); Takriz Edebiyatı (inceleme, 2002); Şiir Konakları (deneme, 2007); Şiirin Ardında (deneme, 2010); Hüseyin Siret (inceleme, 2011); Yûnus Divanı (Hazl.) (2012, yeni edisyon 2019); Söyleşiler (2014); Yaza/bilmek (deneme, 2015); Nizami Yürüyüş: Sezai Karakoç’un İzini Sürmek (2020); Bir Okurun Notları (deneme, 2021); Kurmaca Dünya İçinde (inceleme, 2022).

BAKMADAN GEÇME!