• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Tarımdaki başarı hikayelerine ihtiyaç var


    Kocaoğlu döneminin en beğendiğim hizmetlerden biri kooperatiflere verilen desteklerdi.
    Bana göre Tire’deki süt üreticileri için verilen destekler bir başarı hikayesi yarattı.
    Sütte bugün İzmir fiyatı, kaliteyi, üretim ekonomisini belirleyen bir merkez haline geldiyse bunda uygulanan kooperatif modelinin büyük payı vardır.
    Ben İtalya ve İspanya’yı çok yakından takip ediyorum.
    Fransa’da önemli hikayeler var ama kooperatifleşmede iki ülkenin belirgin bir başarısı bulunuyor.
    Yerel bir ürünü dünya pazarlarına tanıtabilmek, satabilmek gerçekten başarıdır ve alkışı hak eder.
    Bizim de benzer senaryolara ihtiyacımız var.
    Özellikle de tarım kooperatiflerini destekliyorum.
    Reşat yaşadığı deneyimleri, Tire’yi, kooperatifleri anlatan bir kitap yaptı.
    Kitabın adı “Mustafa Kemal’in Çiftçileriyiz...”
    Biraz slogan gibi olmuş ama ben içeriğiyle ilgileniyorum.
    Dediğim gibi tarımı ve tarımla ilgili iyi hikayeleri sonuna kadar destekliyorum.


    Kurtuluş reçetesi
    kooperatifçilikte

    NE diyor Reşat Yörük…
    “Geçmiş yıllardaki bazı başarısız girişimlerle büyük hasar alan, demode bir örgütlenme modeli olarak lanse edilip kamuoyundaki itibarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türk kooperatifçilik hareketi, ortaya çıkan başarılı örneklerle yeniden yükselen değer haline geldi.”
    Katılıyorum.
    Reşat, son dönemin etkin kooperatiflerinden biri olan Tire Süt Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin uyguladığı modeli, Türk tarımı için “kurtuluş reçetesi” olarak da gösteriyor.
    Buna da katılıyorum.
    Ve ekliyor;
    “Kooperatifler kuran, kooperatiflere üye olan bir devlet başkanıydı Mustafa Kemal Atatürk. ‘Muhakkak surette birleşmede kuvvet var’ diyordu her fırsatta... Bir daha kimse, kendisinden sonra gelen hiçbir devlet adamı, kooperatifçiliğe onun kadar sahip çıkmadı, onun kadar destek olmadı.
    Gösterdiği istikamet çoğu zaman görmezden gelindi. Tarımda devlet desteğinin yetersiz ve etkisiz kaldığı, maliyetlerin acımasızca yükseldiği, sabahın kör karanlığından gece yarılarına kadar çalışan çiftçiler yerine aracıların kazandığı bir ülkede, kooperatifçiliğin değeri hiç bilinmedi. Türk tarımının kurtuluşunda tek çarenin kooperatifçilik olduğuna inanan, birleşmeyi ve dayanışmayı inatla ve ısrarla savunup, bu işin gerçekten de olabileceğini cümle aleme ispatlamaya çalışan bir avuç kahraman onlar aslında...”


    Daha iyisini yapabiliriz

    TİRE Süt Kooperatifi’nin Başkanı Mahmut Eskiyörük şöyle diyor;
    “İki tane Türkiye’yi besleyebilecek bir Anadolu varken elimizde ve biz ithalat yapıyorsak, bir şeylerin yanlış gittiği görülmeli artık. Türk tarımının yeniden yükselişinin çaresi kooperatifleşmedir. Kurtuluşun reçetesi de İzmir’de, Tire’dedir. Bizim hasta iyileşti, o yüzden reçete diyorum. Kırsal kalkınmanın destanı burada yazılıyor.”
    Oradaki küçük üreticinin hayata yeniden ve nasıl tutunduğunu, sonrasında Tire’ye gelen o heyecanı bire bir yaşayan, izleyen insanlardan biriyim. Kooperatifleri önemseyin ve destekleyin.


    Tire’de neler olmuştu

    1967 yılında Türkiye’nin ilk tarımsal kalkınma kooperatiflerinden biri olarak kurulan Tire Süt Kooperatifi, 2002 yılında başkanlık görevine seçilen Mahmut Eskiyörük’le birlikte sektördeki etkinliğini giderek artırdı. Ortak sayısını 2 bine kadar çıkartan kooperatif, gerçekleştirdiği akılcı yatırımlarla sadece üyelerine değil, Küçük Menderes bölgesindeki diğer üreticilere de önemli avantajlar sağladı. 2009 yılından itibaren İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Okul Sütü projesine dahil olarak elde edilen başarıda kilit rol oynadı. Üretim kapasitesini ve ürün çeşitliliğini artıran Tire Süt Kooperatifi, 2012 yılından itibaren de Süt Kuzusu projesinde yer alarak ekonomik gücünü artırdı. Aynı yıl Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından “Örnek Kırsal Kalkınma Modeli” seçilince ünü ülke sınırlarını da aşmış oldu. Ortaklarına tohumu, gübreyi, yemi, mazotu piyasa fiyatlarının altında dağıtan, tarlasını tesviye eden, mısırını ekip silajını yapan, otunu biçip paketleyen, alet ve ekipman desteği veren, satış mağazası kanalıyla evinin ihtiyaçlarını karşılayan, nakit talebini karşılayan, yerinde eğitimlerle ürün kalitesi ve verimlilik artışını sağlayan, sütünü ve kesimlik hayvanını alıp işleyen, bu mamulleri pazarlayıp para kazandıran bir kooperatif oldular.
    O yüzden Tire incelenmesi, izlenmesi gereken bir yer ve model.

    Yazının devamı...

    Kentlerimiz merkeze sıkıştı alternatifler de gerekiyor


    Arada hatırlatmalar yapıyorum.
    Büyük şehirlerin pandemi sonrasındaki trafik problemleri çok daha ağırlaşacak.
    Ve hatta salgınla birlikte değişen yaşam alışkanlıklarından dolayı yazlık yerlerde de birinci problem trafik, ulaşım olacak.
    İstanbul’un trafiği ve yollarda geçirilen süre her zaman konuşulur.
    Türkiye’nin kalbi İstanbul’da attığı ve altyapı yatırımları sürekli yapıldığı için ben İstanbul’u şanslı buluyorum.
    Evet; hala trafik yoğun ve sıkışım ama alternatifler de yok değil.
    Üçüncü köprü, yeni çevre yolları, Marmaray İstanbul’a nefes aldırdı.
    Türkiye’nin göçü durdurması ancak kentlerimizin modernleşmesine, altyapı yatırımlarının artmasına ve çalışan bir ekonomiye bağlı...
    Belki yıllar sonra İstanbul’dan tersine göçü de çok konuşuyor oluruz.
    Aslında böyle bir durum İzmir’in gündeminde...
    50 binin üzerinde göç alıyor İzmir ve bu nitelikli göçün büyük kısmını İstanbul’dan alıyor.
    Dediğim gibi İstanbul’un alternatifleri çok ama İzmir kent merkezi sıkışmış durumda.
    Hem kentin trafik akışını rahatlatmak, hem de kentin bu göçü yönetebilmesi için yeni altyapı yatırımlarına ihtiyacı var.
    O yüzden ikinci çevre yolunu çok önemli.
    Yıllardır bu konuyu gündemde tutmaya çalışıyorum.
    İzmir’in çevre yolu artık yetmiyor, trafik yükünü taşımıyor.
    Kentin özellikle kuzeyi büyüyor.
    Aliağa bölgesindeki sanayi tesisleri kapasite artırıyor, yenileri geliyor. Çandarlı limanı devreye girdiğinde taşıma yükü daha da artacak.
    Karşıyaka Çandarlı’yla, Konak Çeşme’yle birleşecek yıllar içinde...
    O yüzden ikinci çevre yolunun bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyordu.
    Her seçim döneminde konuşulan, gündemde tutulan çevre yoluyla ilgili iyi haberi İzmir Milletvekili Mahmut Atilla Kaya verdi.
    Ben de süreci büyük bir dikkatle takip ediyorum.


    Göçü bir şekilde
    artık kesmeliyiz

    OKURLARDAN gelen mesajları, yorumları dikkatle okuyorum. Yurtdışında yaşayan bazı dostlar “Yol yaparak trafik sıkışıklığı azalmaz” diyor.
    Haklılar, katılıyorum.
    Ama bu yorumlar nüfusu artmayan, hatta azalan, 1-1.5 milyon nüfuslu kentler için geçerli olabilir.
    Ki alternatif yolların da olduğunu düşünüyorum.
    Biz bazı dengeleri kaçırdık.
    Bugün İstanbul’un nüfusu 20 milyonun üzerinde; İzmir 5 milyona yaklaştı hatta geçmiş bile olabilir.
    Bir de bu kentlere günlük ziyaretler var.
    Herkesin İstanbul’la, İzmir’le bir bağlantısı var.
    Bu da bir nüfus hareketliliği yaratıyor.
    Öyle olunca yol yapsanız da, altyapıya ağırlık verseniz de yetmiyor.
    Hele İzmir gibi körfezin kenti ikiye böldüğü, toprağı sınırlı ama nüfusu sürekli artan bir şehir için mutlaka alternatifler yaratmanız gerekir.
    Bunlar da öyle küçük rötuşlar, yol düzenlemeleriyle değil ancak yapısal değişikliklerle olur.


    Körfezi geçmeliyiz

    YİNE yazıyorum.
    Körfez geçişi projesini mutlaka yapmalıyız.
    Bugün yapmazsak yarın yapacağız.
    Üstelik bu yatırımla ilgili fizibilite çalışmaları çoktan bitti. ÇED süreçleri tamamlandı.
    Pandemiyle sıkışan ekonomiler projeyi biraz geciktirebilir.
    Ancak ben İzmir’in geleceği için körfez projesinin mutlaka yapılmasından yanayım.


    İnciraltı’nda neyi bekliyoruz?

    BU arada İnciraltı imar planı ne oldu?
    Yıllardır konuşuyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz.
    Bazen bölgeyle ilgili açıklamaları haber yapıyoruz.
    Sonra yine bir sessizlik oluyor.
    EXPO’yu almış olsaydık İnciraltı’nı çoktan planlamış ve projeyi gerçekleştirmiştik.
    Ama EXPO’nun gerçekleri ve hedefleri dün gibi bugün de İzmir’in gündemiyse ve ihtiyaçsa neden bu bölgenin geleceğiyle ilgili kararlar gecikiyor.
    Gerçekten merak ediyorum.


    Karşıyaka böyle gidemez

    GÖZTEPE iyi gidiyor.
    Altınordu her zaman şampiyon adayımız.
    Altay’dan iyi bir final bekliyorum.
    Karşıyaka’nın başarılı olması en büyük hayalimiz.
    Karşıyaka uzatmalarda attığı golle rakibini yenmeyi başardı ve Play Off’u zorluyor.
    Dün maç yorumlarına, fikstüre bakarken üzülmedim değil.
    Hiçbir takımımızı, kulübümüzü hafife almıyorum.
    Ama Karşıyaka’nın ismi, markası o kadar büyük ve güçlü ki, hiçbir rakibiyle yan yana olmuyor.
    Ve bu ligden mutlaka kurtulmak zorunda.
    Karşıyaka böyle gidemez.


    Bu sefer işimiz zor

    KISMEN kapandık.
    Ama açıkça söyleyeyim.
    Bu iki haftada çok şeyin değişeceğine inanmıyorum.
    Çünkü hayat yasaklara rağmen devam ediyor.
    Elbette durdurmayacağız ama en azından bu iki haftayı mümkünse öylesine yavaşlatacağız ki yeni yasaklar gündeme gelmesin.
    Türkiye turizm sezonunu kaçıramaz.
    Ama bu rakamlarla da turist Türkiye’ye gelmez.
    Yazı böyle geçirirsek sonbahar hepimiz için sıkıntılı olur.
    Bu sefer sadece pandemi açısından değil ekonomik olarak da zorlanırız.
    O yüzden hep kendi karantinamızı uygulayalım diyorum.
    Yoksa bu sefer ipin ucu kaçacak.

    Yazının devamı...

    Asıl şimdi kendi karantinamızın zamanı

     


    Belki de daha sıkı tedbirlerle ve daha uzun bir süre kapanmalıydık.
    Ama her ülkenin kendi gerçekleri ve şartları var.
    Türkiye gibi ülkeler ekonomilerini kapatmadan, hayatı yavaşlatarak bir yöntem izliyor.
    Pandeminin ilk dönemini çok iyi yönettik.
    Herkesin bilmediği ve hazırlıklı olmadığı bir süreçte belki de insanların endişesi daha fazla olduğu için dikkatliydik.
    Yazın etkisiyle her şeyi berbat ettik.
    Kışa kötü başladık.
    Aşılarla biraz toparlansak da maalesef yasaklar bile bize engel olamadı.
    Gerçeği kabul edelim.
    Devlet herkesin başına bir polis dikemez.
    Kendi karantinamızı uygulamak zorundaydık. Yapmadık, yapamadık...
    Şunu bilin...
    Okullar açık değilse, çocuklarımız okullarında değilse sorumlusu biziz...
    Bu süreçte en ağır faturayı ödeyen küçük esnaf, restoranlar, lokantalar kapalıysa sorumlusu biziz...
    Ve bilelim ki...
    Hazirana kadarki süreci yine iyi yönetemezsek; bu sefer sadece sağlığımız değil, turizm gelirlerinin olmamasından dolayı ekonomimizde de sıkıntılar olacak.
    Asıl şimdi kendi karantinamızı yapma zamanıdır.

     
    Çanakkale beni şaşırttı

    BÜYÜKŞEHİRLERİ anlıyorum. Nüfus yoğunluğu fazla, kentler arası trafiği fazla...
    Beni şaşırtan şehirler oldu bu süreçte...
    Örneğin Samsun, Zonguldak...
    Ege Bölgesi’nde de Çanakkale...
    Çanakkale´de 100 bin kişide görülen vaka sayısı bir haftada 546.77’den 797.34’e yükseldi.
    Bu vakalarla Çanakkale Türkiye’de üçüncü sıraya yükseldi.
    Sakin, dikkatli, yavaş şehir Çanakkale’deki bu vaka sayılarına inanamıyorum.

     
    Başkanlardan ricamız var

    BELEDİYE bültenlerini çok dikkatli takip ediyorum. Belediye başkanlarımız bu dönemde halkımızın yanında olmaya çalışıyor. Bazı sosyal sorumluluk projelerini çok beğeniyorum. Ama onlardan da bir ricam var. Bu bir aylık süreçte onlar da kalabalıklara neden olacak bazı etkinliklere ara versinler. Konuşuyoruz, dikkatli olduklarını biliyorum. Ama bizde maalesef bir başkan bir yere gittiğinde etrafında bir ordu oluşuyor.
    Hazirana kadar tüm etkinlere ara verelim.

     
    AVM’ler açıksa
    restoranlar da
    açık olmalılar

    SON yasaklar AVM’leri kapsamıyor. Ama AVM’lerin içindeki restoranlara, kafelere giremiyorsunuz. En başından bu yana yazıyorum. AVM’ler açıksa restoranlar da açık olmalı. HES koduyla girilebilmeli, yüzde 50 kapasiteyle çalışabilmeli.

     
    Bizim aşımız için de
    gönüllü olurum

    TÜRK aşısında FAZ 3 çalışması başlıyor. Bunun anlamı acil kullanım izniyle yaz sonunda kendi aşımızı kullanacak olmamız. Aşı geleneği olan bir coğrafyayız. Ve iyi bilim insanlarına sahibiz. Pandemi sürecinde çok iyi yöneten doktorlarımızla gurur duyuyor ve onlara güveniyoruz. Ben Türkiye’deki Sinovac’ın FAZ 3 çalışmasına katıldım. Yani gönüllü olarak bu sürece katıldım. Aşımın beni ne kadar koruyacağını bilemiyorum. Sağlık Bakanlığı’nın beni bir yıl boyunca izleyeceğini biliyorum. Tahmin ediyorum aşıdan altı ay sonra beni çağırıp bazı testler isteyecekler. Sonuca göre belki de bir daha aşı yapacaklar. Nasıl gönüllü olup çalışmalara katıldıysam şimdiden söylüyorum. Türk aşısı için de gönüllü olacağım.

     
    65 yaş üstüne de teşekkür

    İNANIN bu sürecin en büyük mağdurları da 65 yaş üstü vatandaşlarımız oldu. Ve hepsine bir teşekkür, bir de özür borcumuz var. Çünkü en başından bu yana kurallara en fazla dikkat eden bu yaş grubu oldu. Çocuklarından, torunlarından, arkadaşlarından uzak kaldılar. İkinci baharlarını yaşadıkları bir dönemde evlerde kalmak zorunda kaldılar. Ne seyahat edebildiler, ne de dışarı çıkabildiler. O yüzden 65 yaş üstünü ve 18 yaş altını yine evlere mahkum ettik.

    Yazının devamı...

    Türkiye’yi dinlendirmeliyiz


    Ama şu bir gerçek;
    Bu vaka sayılarıyla devam edemeyiz. Ramazan döneminde mümkün olduğu kadar Türkiye’nin dinlenmesi, dinlendirilmesi gerekir. Yaptığımız her yanlışın sonuçları çok ağır oluyor.
    Bu sefer de öyle oldu.
    Mart başında tedbirler biraz gevşetilince her şeyi bitmiş kabul ettik, tablo ortada...
    Oysa bu gevşemenin bir nedeni vardı.
    Özellikle hizmet sektörü sıkıntılı bir süreç yaşamıştı. Restoranlar, lokantalar, kafeler 2020’nin yarısını kapalı ya da yarı kapasite çalışarak geçirmişlerdi.
    2 milyondan fazla çalışanıyla 10 milyon kişiye nefes aldırmak gerekiyordu.
    Ben işletmelerin çoğunun kurallara uyduklarını, mesafeleri koruduklarını düşünüyorum.
    Ama insanlar dışarıda olmayı o kadar özlemişti ki, kurallar hiçe sayıldı, kalabalıklara engel olunamadı.
    Ve 55 bin vaka sayılarına kadar geldik.
    Şunu da unutmamak gerekir.
    Virüs bazılarını entübe edecek kadar hasta ediyor, bazılarında ise farkına varmayacak kadar hafif belirtilerle teyet geçiyor.
    O yüzden bu rakamlara da çok güvenmemek gerekir.
    Vaka sayılarını bütün dünya üçle, dörtle çarpıyor.
    Türkiye’nin turizm sezonuna hazırlanabilmesi için vaka sayılarını binli rakamlara çekmesi lazım.
    Nitekim ilk sinyal Rusya’dan geldi.
    Rusya Türkiye’ye uçuşları 1 Haziran’a kadar azaltma kararı aldı.
    Ramazan ayını iyi geçirmemiz gerekir.
    O yüzden dinlenmek sözcüğünü kullanıyorum.
    Hayata devam ederek, ekonomiyi durdurmayarak Türkiye’nin, hepimizin dinlenmesi gerekir.


    Okullarla ilgili
    görüşüm değişmedi

    “BEN okulları hep açık tutmalıydık” diye yazınca bazı okurlar eleştiriyor. Bazıları çok ağır eleştiriyor hem de...
    Ama ben bütün dünyayı takip ediyorum.
    Hangi ülke bu pandemi sürecinde ne tür tedbirler alıyor, uyguluyor izliyorum.
    Elbette her ülkenin kendi gerçekleri, parametreleri var. Bizim de öyle... Küçük bir ülke değiliz. Nüfusumuz fazla, topraklarımız geniş... Ve farklı bir coğrafyadayız. Ama bir gerçek var. Pandeminin en ağır dönemlerinde bile ülkelerin çoğu, özellikle ana sınıflarını ve ilköğretim okullarını hep açık tutmaya çalıştılar. Yani her şeyi kapattılar, okulları kapatmadılar. Daha doğrusu kapanmalar okulları açık tutmak içindi. Bizde böyle olmadı. Kapanmaları da, tedbirleri de yanlış anladık. Ve sonuç olarak okulları kapatmak zorunda kaldık. Ben yine ve ısrarla yazmaya devam edeceğim.
    Okul çağları bir çocuğun en önemli dönemleridir. Buradaki eksiklikler hayat boyu devam edecektir. Biz çocuklarımız, gençlerimiz için çalışıyor ve daha iyi bir dünya olmasını istiyorsak okulları açık tutacak formülleri de hayata geçirmeliyiz.
    Üstelik okula gitmeyen çocuk dışarıda olmuyor mu? Aynı riskler oralarda yok mu?
    Ben okullarımızın hijyen açısından çok daha korunaklı olduğuna inanıyorum.
    Elbette öğretmenlerimizin de süratle aşılanması gerektiğine inanıyorum.


    Trafik bütün şehirlerin ortak sorunu

    BAKIN bütün belediye başkanları trafikte yaşanan sıkışmaları pandemiye bağlıyor. Doğrudur, toplu taşımadan çekinen birçok kişi kendi arabalarıyla işe gidip geliyorlar. Sadece İstanbul’un değil artık bütün büyükşehirlerin ortak sorunudur ulaşım... Ve diyorum ki; Trafiğe çıkan araç sayısı azalmayacak, artacak. İzmir gibi zaten merkeze sıkışmış bir kent için daha radikal tedbirlerin alınması gerekir. Pandemi sonrasında trafik hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.


    Eksikleri tamamlamak
    biz büyüklere düşüyor

    OĞLUM Atlas’ı izliyorum. Kovid 19’un ilk başladığı günlerde kendisine bu virüsü anlattık, neler yapması gerektiğini, kendisini nasıl koruması gerektiğini söyledik.
    Söylemeliyim ki;
    Çocuklar büyüklerden daha disiplinli. O gün bugündür; eksiksiz, tavizsiz kurallara uyuyor. Hatta bizi bile uyarıyor. Çocuklarımız okullarında olmalı.
    Ve bir yıldır yaşanan eksikleri tamamlamak biz büyüklere düşüyor.


    Sırasını gelip
    olmayanları
    anlamıyorum

    AŞI tartışmalarının hala yapıldığına inanamıyorum. 65 yaş üstünde aşı olanlarda ölüm oranları artık istatistiklere yansımış durumda. Ölümler azaldı, hatta ağır vaka sayılarında bile belirgin bir düşüş var. O yüzden aşı sırası gelip aşıya gitmemiş olanları anlamakta zorlanıyorum.


    İzmir Futbol Holding olur mu?

    TARTIŞMAYI Sıtkı Şükürer başlattı. O kadar çok yorum var ki... Demek ki, uzun süre konuşulması gereken bir konu. Biliyorum; geleneksel camialarda bazı yenilikleri konuşmak zor oluyor. Ama Şükürer farklı bir yöntem tarif ediyor. Bir süre bu yorumlara köşemde yer vereceğim. Sizlerden de katkı bekliyorum. İzmir gibi önemli bir şehrin kulüplerini nasıl kurumsallaştırmalıyız ve sporu bir kentin gündemine yerleştirmeliyiz?

    Yazının devamı...

    İzmir Futbol Holding olmaz mı?


    Özetle şöyle diyordu;
    “İzmir kulüpleri özellikle Karşıyaka, Göztepe, Altınordu ve Altay, bir adım geride İzmirspor, gerek geçmişleri gerek taraftar sayılarıyla, her biri bir kent değeri konumunda.
    Göztepe Sayın Mehmet Sepil’in stratejik yönetimiyle süper Lig’e yükselerek kendini mali olarak döndürebilen bir yetkinliğe ulaştı.
    Yine Altınordu’da Sayın Mehmet Özkan muhteşem tesisleri ilk alt yapıyı önceleyerek yetiştiricilik gelirleriyle sağlam bir modelleme oluşturdu ve Türk futboluna damga vuracak adımları herkese hissettiriyor.
    Bu süreçte Karşıyaka ve Altay’ın da gecikmeden benzer bir yolculuğa çıkması elzem gözüküyor.
    İlk aşamada İZVAK’ın yönetim imtiyazını elinde tuttuğu İzmir Futbol Holding A.Ş kurulur.
    Her bir kulüp için paylaşım anahtarı olarak kullanılmak üzere marka değerleri, gelişim potansiyelleri ve mevcut durumları nazara alarak uluslararası kriterlere göre değer tespitleri yapılır.
    Makro planlamayla kentin kurumsal bileşenleri kente katkı bilinciyle ortak bir projede bir araya gelebilir.
    Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, Ticaret Odası, Esnaf Odası, diğer tüm STK’lar, özel kişi ve şirketlerin bir biçimde taşın altın ellerini koymak suretiyle rol üstlenmelerinden söz ediyoruz.”
    Yani Sıtkı Şükürer geçmişte de konuşulan ve bir türlü hayata geçirilmeyen tek bir İzmir kulübü yapılanmasından söz ediyor.
    Sunun için de bir tarif, bir yöntem öneriyor.
    Yazıdan sonra birçok kişi olumlu, olumsuz katkılar yaptı.
    Bazıları yaşadıkları deneyimleri paylaştı; neden olabileceğini ya da neden olamayacağını örneklerle ortaya koydu.
    Ben bu fikir sörfünün her konuda yapılması gerektiğine inanıyorum.
    Ve bu konuşmaları, tartışmaları kentin geleceği için önemli buluyorum.


    Böyle bir mazi radikal
    kararları engelliyor

    “İZMİR tek bir kulüple temsil edilebilir mi?”
    Soru bu...
    Karşıyaka 1 Kasım 1912 tarihinde kurulmuş.
    Altay 16 Ocak 1914’te...
    İzmirspor 25 Temmuz 1923’te...
    Altınordu 26 Aralık 1923’te...
    Göztepe 14 Haziran 1925’te...
    Bucaspor 11 Mart 1928’te...
    Sizce böyle bir tarihe, maziye sahip bu kulüpler bir araya gelip tek bir kulüp çatısı altında birleşmeyi kabul ederler mi?
    Etmiyorlar, edemiyorlar.
    Ben bu tartışmaların içinde hep oldum.
    İyi ve olumlu başlayan konuşmalar bir süre sonra “Gelin bizim çatımız altında buluşalım” oluyor.
    Ve bir şey daha...
    Bu kulüpler amatöre düşüp tarih sayfalarında sadece bir anı olarak kalmadan yeni bir başlangıç yapmak gerçekten zor oluyor.
    Bazen geleneksel yapı, geçmiş, hafıza, anılar radikal kararlar almayı zorlaştırıyor.
    İzmir kulüpleriyle ilgili tartışmalar da aslında öyle...
    Akıl ve mantık başka, duygular başka şeyi söylüyor.
    Yine de bu fikir sörfünün devam etmesinden yanayım.


    Göztepe örnek ve doğru modeldir

    GÖZTEPE neredeyse amatöre düşmek üzereyken sihirli bir elle Süper Lig’e kadar uzanan bir yolculuğa başladı.
    Yeni Asır’da görev yaptığım için o günleri çok iyi biliyorum. Herkesin karamsar olduğu günlerde önce Altınbaş Holding kulübü satın aldı. Ardından da Mehmet Sepil’e geçti.
    Sepil iş hayatındaki başarılarını Göztepe’ye taşıdı. Bana göre son yıllarda en iyi yönetilen kulüp Göztepe’dir.
    Sportif başarılar kadar kulübün tesisleşmesi, kurumsallaşması ve alternatif spor dallarında da performans göstermesini ilgiyle izliyorum.
    Doğru model budur.
    Yani Mehmet Sepil’in Göztepe’sidir.
    Şirketleşme şarttır, kaçınılmazdır.
    Sepil’in yaptığı gibi stadı olmayan, antrenman tesisleri bulunmayan, altyapıya yatırım yapmayan hiçbir kulüp bundan sonra başarılı olamayacaktır.
    Bu yazdıklarım Göztepe için Süper Lig hatta Avrupa UEFA kupasından bile daha değerlidir.
    Stratejileri, izlediği yol doğrudur.
    Ve İzmir kulüplerinin yapması gereken de Göztepe’yi örnek almasıdır.


    Ve Karşıyaka...

    KARŞIYAKA’nın şirketleşmekten başka bir şansı yok.
    Basketbolda yıllardır devam eden başarısı da Karşıyaka taraftarını asla kesmez.
    Karşıyaka’nın da köklü mazisi, geleneksel yapısı, büyük camiası ne kadar büyük bir avantaj ise yapısal, köklü değişiklerin önündeki en büyük engel aynı zamanda.
    Bunu bir Karşıyakalı olarak görüyor ve biliyorum.
    Ama Karşıyaka da yoluna böyle devam edemez.
    Yaşar Holding’in katkısı Türkiye’ye örnektir. 50 yıldan fazla süredir destek olan bir başka şirket, holding yoktur.
    Yaşar Holding de yalnız bırakılmamalı; böylesine büyük bir camiada yeni destekçiler de gelmeli.
    Bunun da yolu şirketleşmeden geçiyor.
    Yaşar’ın desteği her zaman olacaktır ama camianın da artık somut adımlar atması kaçınılmazdır.


    Basket, voleybol
    şehri olur mu?

    AVRUPA’da örnekleri çok.
    Voleybolla anılan şehirler var, basketbolun mabedi olarak kabul edilen salonlar var. Ama hiçbiri İzmir gibi büyük ve köklü şehirler değil.
    Arkas’ın voleyboydaki başarısının arkasında Arkas Holding’in büyük desteği var.
    Karşıyaka’nın basketteki başarıları da önüne eklenen Pınar’la perçinleşiyor.
    Bir şey daha spor endüstrisi illa da futbolda başarıyı, performansı zorunlu kılıyor.


    Benim şampiyonum Altınordu’dur

    TARTIŞMASIZ bütün liglerin en başarılı kulübü Altınordu’dur. Türkiye’ye örnektir. Türk futbolu için bir semboldür, örnek modeldir. Altınordu’nun şampiyon olup olmaması hiç önemli değil benim için. Benim şampiyonum her zaman Altınordu’dur.

    Yazının devamı...

    O uçakta kurulan hayaller



    O da İzmir gibi bir kentin artık uluslararası büyük organizasyonlara evsahipliği yapması gerektiğiydi.
    1971’de İzmir Akdeniz Oyunları’na evsahipliği yapmış ve çok başarılı olmuştu.
    O gün yapılan spor tesisleri İzmir’deki spor kültürünün gelişmesinde katkı sağlamış ve sportif başarılar üst üste gelmişti.
    Daha doğrusu dünyanın her yerinden gelen sporcular İzmir’i hayatları boyunca unutmayacaklardı.
    Sporun, sanatın işte böyle bir etkisi var.
    Güney Kore’ye uçarken ne hayaller kurduk size anlatamam.
    Piriştina anlattıkça bizler gaza geliyorduk.
    “Üniversite oyunlarından sonra bu organizasyona da talip olalım. Avrupa Futbol Şampiyonası da olsun, Türkiye olimpiyatları alırsa İzmir’de yapalım” gibi fikirler havada uçuşuyordu.
    Daegu’ya indik.
    Bizi coşkulu bir kalabalık karşıladı.
    Güney Korelilerin Türklere olan ilgisi çok farklıydı. Tarihten gelen bu dostluğu her an hissettik diyebilirim.
    O gece Piriştina ve kurmay kadrosu kaldığımız otelde sabaha kadar çalıştı.
    Bizler de öyle...
    Piriştina’yı tanıyanlar bilir.
    Karar verme aşamalarında yürür, turlar, “Sen ne diyorsun” der, yine yürümeye devam eder, o fikir kafasına yatmışsa “Doğrusu bu, en iyisi bu” der, yoluna devam ederdi.
    Yapacağı konuşmanın üzerinden çok defa geçti, bizlere okuttu, düzeltmeler yapıldı.
    Ve odayı kaplayan gülüşüyle, “Bu işi alacağız. Üniversite oyunlarının bayrağını alarak İzmir’e döneceğiz” dedi.
    Öyle de oldu.
    O bayrak İzmir’e geldiğinde havalimanında on binler karşıladı.
    8 Nisan İzmir’in efsanevi başkanı Ahmet Piriştina’nın Ahmet abinin yaşgünüydü.
    Yaşasaydı 69 yaşında olacaktı.
    69 bile çok genç sayılabilecek bir yaş...
    Onu anarken, hemen yakınımdaki dostlarıma o Güney Kore gezisini anlattım.
    Uçakta giderken kurulan hayaller bugün için de geçerli.
    İzmir gibi iddialı bir kentin uluslararası büyük organizasyonlara evsahipliği yapması şart.


    İnzivaya çekilmek
    arada iyi geliyor

    O gezide aklımda kalan karelerden biri de kaldığımız Daegu şehrine yakın Donghwasa tapınağıydı. Burası bir Budist tapınağıydı. Müthiş bir doğal güzelliği vardı. Budist rahipler bahçede geziniyordu. Hiç konuşmuyorlardı. Girişte küçük kelimelerle konuşmamız, sessiz olmamız istenmişti. Gerçekten de kuş seslerinden başka dikkat çeken başka bir şey yoktu.
    Dediler ki;
    “Burası bir inziva köyü...”
    Dünyaca ünlü oyuncular Richard Gere ve Meryl Streep’in kendilerini inzivaya çektikleri yermiş.
    Ve hatta Gere bekleniyordu.
    Richard Gere ile tanışmak, sohbet etmek benim için çok keyifli olurdu. Ama fırsat bulamadık.
    İnziva, inzivaya çekilmek; işte o günden sonra kendi hayatımda bunu hep yaptım.
    Düşünmek için, yenilenmek için, yeni başlangıçlara güç bulmak için...
    Tavsiye ederim, iyi geliyor.

    URLA’DA 3 GÜNLÜK MUHTEŞEM PROGRAM 

    SASHA’yla geçen gün sohbet ediyordum.
    Aleksandra Sasha Yufereva; uzun yıllardır yoga, pilates ve spor yapıyor.
    Türkiye’de ve yurtdışında eğitimler veriyor.
    Dedi ki;
    “22-25 Nisan arası My Hose Urla’da bir inziva programı yapıyoruz. Sen de katıl vaktin varsa. Üç gün elementlerin ruh, beden ve zihin üzerindeki tezahürü üzerine bir inziva programı hazırladık. Yoga pratikleri de var; nefes çalışmaları da, meditasyon da, dans etkinlikleri de... Her şeyden uzaklaşmak gerçekten çok iyi geliyor.”
    Bilmez miyim?
    Büyük kentlerde yaşamak insanı yoruyor, bazıları için bir tükenmişlik hissi bile verebiliyor. Türkiye gibi gündemi sabahtan akşama değişen ülkelerde de endişe boyutları daha da artıyor.
    Televizyondan, bilgisayardan ve telefondan uzak kalmak bile iyi geliyorsa...
    Sasha’nın bahsettiği o inzivada anda ve kendinle kalabilme hissinin kendini yenileme fırsatı vereceğimden hiç kuşkum yok.
    Urla’daki inziva programında Sasha’ya, yoga eğitmeni Aysel Tahiroğlu da eşlik edecek.


    Bu zirveyi çok önemsiyorum

    İZMİR dünyanın kültür alanındaki en önemli etkinliklerinden biri olan Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Kültür Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak.
    Bu yıl içinde yapılacak zirve dünyanın birçok kentinden kültür alanında çalışanları İzmir’de toplayacak.
    İzmir bütün kıstaslardan tam puan alarak Rusya’nın Kazan ve Meksika’nın Merida kentlerini geride bırakarak bu yarışı kazandı.
    İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer Güney Afrika’nın Durban şehrinde katıldığı toplantıda “Her yer ve herkes için kültür” temasını seçtiklerini açıklamıştı.



    Ahmet Piriştina’yla Güney Kore’ye giderken uçaktaki hayallerden ilk yazımda biraz bahsetmiştim.
    Sanat, spor, kültür ülkeleri, insanları birleştiriyor, yakınlaştırıyor.
    Bu zirveyi de İzmir olarak önemsiyorum.
    Geçen gün benim de katıldığım Kültür Zirve Danışma Kurulu’nda aynı yorumu yaptım.
    İzmir çok daha fazlasını hak ediyor.
    Değerlerini, kültürünü, tarihini, sembollerini sadece Türkiye’ye değil; bütün dünyaya anlatmalı.
    Uluslararası büyük etkinlere evsahipliği yaparak bunu başarabiliriz.

    Yazının devamı...

    Bir gayret daha


    Bu işletmelerin ayakta kalması gerekiyor.
    Bu pandemi birkaç aya sönecek, aşılar arttıkça her ülke biraz rahatlayacak.
    Ancak bu işletmelerin dayanacak gücü de kalmadı.
    Devletleri, hükümetleri çok iyi anlıyorum.
    İmkanları olan ülkeler ciro kayıplarını karşıladılar ve işletmelerin yaşamalarını sağladılar.
    Ama bu imkanı olmayanlar süreci zamana yaydılar.
    Şimdi yeniden karar verme zamanı geldi.
    Türkiye günlük 55 bin vaka sayısını mutlaka geriye çekmek zorunda.
    Yoksa sağlık sistemi kilitlenecek, vaka sayıları 100 binlere gelecek ve maalesef ölümler artacak.
    Gerçek şu ki; Türkiye’nin en az iki hafta tam kapanmaya ihtiyacı var.
    Eğer son dakika değişikliği olmayacak ve bu işletmeler kapanacaksa; o zaman kısmi ya da tam kapanmayı bizler de düşünmeliyiz.
    Özel sektör bu iki haftada evden ya da hibrit bir modelle çalışabilir.
    Devlet daireleri de geçen yılın bazı dönemlerinde olduğu gibi yapabilir.
    Böyle bir beklenti kamuoyunda var.
    O zaman işletmelere biraz daha destek vermek, en azından hazirana kadar bütçe imkanlarını kullanarak kredi olanaklarını, vergi ertelemelerini yapmalıyız.
    Çünkü bunu yapamazsak işletmelerin bir kısmı kapılarını pandemi bitse de açamayacak.
    Bir gayret daha...

     

    Maratonlar bir kentin rengidir

    MARKA olmuş bütün kentlerin sporu, sanatı ön plana çıkardığını görüyoruz.
    Koşular, maratonlar da onlardan biri...
    Yıllarca İzmir’in de bir maratonu olması lazım; diye yazdım.
    Ve bu yarışların uluslararası olması gerektiğini söyledim.
    Maraton İzmir’in ikincisi yarın koşulacak.
    Tabii pandemi koşullarının elverdiği ölçüde...
    İzmir’in sokaklarında olmak istemeyenler sanal olarak #BizKoşarız platformu üzerinden koşuya katılabilecek. Bunun için öncelikli olarak Facebook profili, Google hesabı veya e-posta adresiyle #bizkoşarız Sanal Koşu Kulübü’ne kayıt olmaları da gerekiyor.
    Profilin GPS cihazı, akıllı saat ve telefon uygulaması ile eşleştirilmesi lazım. Kayıt işleminin tamamlanmasının ardından sanal koşu ve meydan okuma seçilip koşu başlatılıyor. Sanal koşuda 10 bin metre tamamlandığında puan karşılığı ödül kazanıyorsunuz.
    Paris maratonu, New York, Londra, Roma, Boston maratonları dünyaca ünlü yarışlar. Bunlara son yıllarda İstanbul da eklendi.
    Bu ilgiyi yabancı medyadan da takip edebiliyorsunuz.
    Geçtiğimiz yıl birincisi pandemi koşullarında gerçekleştirildi. Geçen yıl normalde nisan ayında yapılması planlanan koşu ekimde oldu. 42 kilometrede 495, 10 kilometrede 820 kişi katıldı. Bu yılın rakamlarına baktım. 10 kilometrede 914, 42 kilometrede 400 kişi koşacak.
    Sayılar aşağı yukarı aynı olması bile sevindirici... Çünkü dünya zor bir pandemi sürecinden geçiyor. Bu bile İzmir maratonunun tuttuğunun bir kanıtı...


    Bakar mısınız konu başlıklarına

    MARATON İzmir’in her yıl başka bir temayla koşuluyor olmasını da seviyorum. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Programı’nın 17 kalkınma hedefinden yola çıkarak “Sürdürülebilir bir Dünya için Koşuyoruz” teması seçilmiş.
    Bu maddeler şunlar;
    “Yoksulluğa son, açlığa son, sağlıklı ve kaliteli yaşam, nitelikli eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliği, temiz su ve sanitasyon, erişilebilir ve temiz enerji, insana yakışır iş ve ekonomik büyüme, sanayi, yenilikçilik ve altyapı, eşitsizliklerin azaltılması, sürdürülebilir şehirler ve topluluklar, sorumlu üretim ve tüketim, iklim eylemi, sudaki yaşam, karasal yaşam, barış, adalet ve güçlü kurumlar, amaçlar için ortaklıklar...”
    Bakar mısınız konulara...
    Bu pandemi bize öyle şeyler öğretti ki...
    O başlıklardan biri de dünyayı çok yorduğumuzdu.
    Eskisi gibi davranmaya, tüketmeye devam edersek bu bizim bildiğimiz dünya olmaktan çıkacak.


    Eğitim kadrosunu bir
    teşekküre hak ediyor

    ELBETTE sporcularımız aşılansın. Pandemiye rağmen spor karşılaşmalarını devam ettiriyorlar. Doğruyu söylemek gerekirse evde daha çok kaldığımız günlerde, gecelerde o maçlar da olmasa ne yaparız bilemiyorum.
    Herkesin süratle aşılanmasından yanayım.
    Ama eğitim kadromuz da ıskalanmamalı.
    Bu dönemin gizli kahramanları da öğretmenlerimizdir, okul yöneticilerimiz ve kadrolarıdır.
    Gerçekten de üstün bir performans göstererek çocuklarımızın eğitimlerini veriyorlar.
    Eksikler elbette var.
    Ama bunlar hayat normale döndüğünde kapatılabilir.
    Öğretmenlerimizi hızla aşılayalım.
    Gerekirse bu sene yaz tatillerini kısa tutarak çocuklarımızı okullarda tutalım.

    Yazının devamı...

    Herkes karantinasına sahip çıksın


    Hepsinin enerjisi tükenmiş durumda.
    Son günlerde her gittikleri evden, her aldıkları numuneden pozitif sonuçlar çıktığını söylüyorlar.
    Üstelik İngiliz mutantı diye adlandırılan yeni virüsün çok daha ağır geçtiğini söylüyorlar.
    Resmi vaka sayıları da 55 binleri geçtiğine göre bu sayıyı da en az dört ve beşle çarparak gerçek sayıyı bulabiliriz.
    Bütün dünyada genel kabul de böyle zaten...
    Çünkü hiçbir belirtisi olmadan, ayakta geçiren milyonların olduğu söyleniyor.
    Bir de hastanelerden haberler geliyor.
    Doluluk oranları giderek yükseliyor.
    Kovid 19 dışında yatan hastaları da düşünecek olursak hastaneler neredeyse tamamen dolu durumda.
    Prof. Dr. Mehmet Ceyhan da mutant virüsün bulaştırma süresinin 13.3 gün olduğunu hatırlatıyor ve hastalığı geçirenlerin 10 günde işe başlatılmasına karşı çıkıyor. Sürenin 14 güne çıkarılması gerektiğini söylüyor.
    Salı gününden itibaren restoran ve işletmeler kapalı olacağına göre vaka sayılarında artış gösteren kentlerinde tam kapanmaya gidilmesi gerektiğini söyleyenler de arttı.
    Daha rahat bir yaz geçirmek istiyorsak; nisan, mayısı ve özellikle nisanı çok daha sert tedbirlerle geçirmek doğru olacak gibi...
    Devletin dönen çarklarını aksatmayacak bir planlamayla; olmuyorsa herkesin kendi karantinasını uygulayarak yeni bir döneme geçmesinde fayda görüyorum.
    Başka türlü bu sayıları azaltmak mümkün olmayacak.


    Diyarbakır’dan Harvard’a

    SON günlerde beni en çok mutlu eden haberlerden birini Bahçeşehir Kolejleri’nin Ege Bölgesi Kurumsal İletişim Koordinatörü Turaç Top geçti.
    Bahçeşehir Koleji Diyarbakır Fen ve Teknoloji Lisesi öğrencilerinden 3’ü dünyanın en iyi üniversitelerinden Harvard ve Brown’dan tam burslu kabul almışlar.
    Nehir Toklu Harvard Üniversitesi’nde tam burslu olarak Uluslararası İlişkiler ve Matematik Bölümü’ne; Dicle Ezgi Ekinci Harvard Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü’ne; Seyit Metin Barut ise Brown Üniversitesi Bilgisayar Bilimi Bölümü’ne gidiyorlar.
    Türkiye’nin gündemi ne olursa olsun bu hikayeler benim her zaman daha çok ilgimi çekiyor.
    Diyarbakır’dan Harvard’a giden müthiş hikayeler...
    Böyle haberler önüme gelince İbrahim Tatlıses’in “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik” diye başlayan cümlesi hep aklıma geliyor.
    Bazen şartlar uygun olmuyor belki ama şartları zorlamak her zaman mümkün.
    Amerika’ya giden bu gençlerimizin başarılı işlere imza atacaklarından ve Türkiye’ye döndüklerinde ülkeleri için iyi şeyler yapacaklarından eminim.


    Okullar hep açık olmalı

    BEN yazmaya devam edeceğim
    Her ülkenin pandemi şartları ve yönetimi farklılıklar gösterdi. Türkiye bu süreci bence iyi yönetti.
    Hele ilk dönemde farklılaştığımızı bile söyleyebilirim.
    Ancak salgın uzayınca, ekonomik şartlar da zorlayınca açılmalar vaka sayılarını artırdı.
    Birçok ülkeyi takip ediyorum.
    Tedbirleri sıkı uygulayan ülkelerde bile okullar hep açık kaldı.
    Yani her yeri kapattılar, okulları kapatmayı düşünmediler.
    Kapanan restoranlar ve işletmeler için de ciroları kadar destek verdiler.
    Bizim iki konuda eksikliğimiz var.
    Eğitimdeki açıkların telafisi olmuyor.
    Bu dönemde her çocuğumuz sağlıklı, verimli bir on line eğitim alamadı.
    Hem şartlar buna imkan tanımadı, hem de özellikle devlet okulları buna çok hazırlıklı değildi.
    Yine de eğitim kadromuz ellerinden geleni yaptı.
    Yine yazıyorum.
    Okulları bundan sonra da ne yapıp edip açık tutmalıyız.
    Restoranları günah keçisi yapmayalım.
    Çünkü her yer açıktı ve bizler her yere girip çıkıyorduk ama kapalı olan yerler bu işletmelerdi.
    Buralarda çalışanları, onların çocuklarını, ailelerini düşünmeliyiz.
    Düşünmüyoruz demiyorum ama bu sektör için faturanın çok daha ağır olduğunu unutmayalım.
    O yüzden karantinalarımıza sahip çıkalım.


    Bu ara kazanıyorlar
    kaybetmeyi bilmiyorlar

    KRİPTO paralarla ilgili yazınca birçok kişi aradı.
    Onların başlarından benim gibi benzer olaylar geçmiş.
    Artık hiç tahmin etmediğimiz çevrelerde bile kripto paralar konuşuluyor.
    İlginç olan şu; Borsayla, kripto paralarla ilgilenenler son aylarda hep kazandılar. Kazanmaya alışık bu yeni yatırımcı grup kaybettiği zaman ne yapacağını bilemiyor.
    Anladığım kadarıyla bu grubun uzun vade dediği de bir haftayı geçmiyor.
    Oysa borsa gibi yatırım araçları yıllarca sürecek bir şirket ortaklığını gerektiriyor.
    Araştırmadan, sormadan, kulaktan dolma bilgilerle parasını katlamayı hayal edenler bir kriz anında bütün birikimlerini de kaybedebileceklerini unutmasınlar.

    Yazının devamı...