GeriAyşegül DOMANİÇ YELÇE "100 Altın İnsan "
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

"100 Altın İnsan "

Merhabalar sevgili okurlar. Daha önceki bazı yazılarımda da ifade etmiş olduğum gibi; Türkiye Kas Hastalıkları Derneği, ülkemizdeki yaklaşık 100.000 kas hastasının daha kaliteli yaşam sürmelerinin koşullarını yaratmak, hastalarımıza ve topluma rehber olmak, çözüm önerileri geliştirerek uygulanmasını sağlamak amacıyla 1978 yılında Prof. Dr.Coşkun Özdemir’in öncülüğünde kurulmuş bulunan bir sivil toplum örgütüdür.

08.06.1992 tarih ve 92/3137 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı gereğince Kamu Yararına Çalışan Dernek statüsüne geçirilmiş olan bu dernek, bünyesinde kurduğu mesleki ve fiziki rehabilitasyon merkezleriyle engel ayırımı yapmadan hizmet vermektedir.

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği (KASDER); türü iki yüzü geçen ve halk dilinde kas hastalığı olarak bilinen, çoğu genetik kökenli nöromüsküler hastalıklarla ilgili tanı ve tedavi yöntemleri üzerine çalışan, hayatını bu hastalıkların şifresini çözmeye adamış pek çok uzman hekim barındırıyor bünyesinde. Onlar kendilerini; “zayıf kalmış kaslarıyla çevresel engelleri aşamadıkları için genellikle eğitimini yarım bırakmış, çoğu kez kendilerine eşlik eden bir tekerlekli sandalye ile yaşamlarını sürdüren, bazen hayatı bir trakeostomi ile soluyan, bazen iletişimini yalnızca kaşları ve gözleriyle gerçekleştirebilen, yine de yeri geldiğinde edebiyatta, sanatta, felsefede ve fizikte en büyük başarıları yaşayabilen kas hastalarının gönül dostları” olarak tanımlıyorlar.  Vizyonlarında, kas hastalığı ile yaşayan bireylerin, sağlıklı bireyler ile aynı standartlarda yaşayabileceği bir Türkiye var. Misyonları ise; 1)Uluslararası engelli hakları doğrultusunda kas hastalarının sosyal yaşama tam ve etkin katılımını sağlamak 2)Kas hastalarını doğru bir şekilde bilgilendirmek ve yönlendirmek, fiziksel, sosyal ve ruhsal olarak mümkün olan en iyi duruma getirmek 3)Nöromüsküler hastalıkların nedenlerine ve tedavilerine yönelik araştırmaları bilimin ve etik kuralların rehberliğinde desteklemek 4)Toplumu nöromüsküler hastalıklar konusunda bilgilendirmek 5)Kas hastalarının yaşam kalitelerini yükseltecek çalışmalar yapmak.

Böylesine önemli görevler üstlenmiş bulunan bu dernek, ne yazık ki, maddi açıdan zor bir durumda. KASDER, aslında, kurumsal ve kendi kaynaklarını sağlayan bir yapıya sahip olmadığından daha çok Prof. Dr.Coşkun Özdemir’in varlığı, kişisel gayretleri ve onun yakın dostlarının maddi ve manevi katkılarıyla bugüne gelmiş bulunuyor. Derneğin düzenli bir geliri olmadığından bütçe yaratılmasında hep sıkıntı yaşanmış. Dernek, şimdilerde, bu sıkıntıyı aşabilmek için “100 Altın İnsan Projesi” adını verdiği bir formül geliştirmiş. “100 Altın İnsan Projesi” ile, KASDER’in kas hastalıkları ve sonuçlarıyla mücadelesinde ihtiyaç duyduğu bütçenin sağlanması hedefleniyor. Bu proje; Prof.Dr.Coşkun Özdemir’in yaşamının ve çabalarının farkında olan, ülkemizdeki tüm kas hastalarına, onların hayata tutunma ve daha kaliteli bir yaşama sahip olma mücadelelerine sevgi ve saygı besleyen, hayatı maddi ilişkiler dışında, sevmekten, anlamaktan ve dokunmaktan yana da yorumlayabilen en az 100 altın kalpli insanın sağlanmasıyla hayat bulacak.

Proje, 100 altın kalpli insanın yılda bir defa Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ne 1000 TL (Bin Türk Lirası) bağış yapmasıyla yürüyecek. 100 altın kalpli insanın senede bir defa yapacakları bu bağışların toplam tutarı, yapılan hesaplara göre derneğin ihtiyaç duyduğu yıllık ortalama bütçeyi karşılayacak. Bu şekilde dernek, zorunlu faaliyet giderlerine konu olan bütçeyi düzenli olarak sağlamış olacak.

Projeye dahil olmak isteyen gönül dostları taleplerini derneğe ilettiklerinde, kendilerinden yılda bir defa 1000 TL ödeme şekli konusunda bilgi alınarak ilk yıl ödemesi tahsil edilecek. Bu şekilde projeye dahil olacaklara, üzerilerinde isimleri yazılı “100 Altın İnsan Katılım Belgesi” verilecek. Varlıklarıyla derneğe hayat verecek olan 100 altın kalpli insanın isimleri, ayrıca, derneğin girişindeki 100 adet altın formundaki pirinç plakete de işlenecek. Projeye katılanların en büyük kazancı ise, yüz bine yakın sayıdaki kas hastasının yaşama tutunma sevincine ortaklık etmek olacak. Katılımcılar, Prof.Dr.Coşkun Özdemir’in omuzlarından yıllar yılı tek başına taşıdığı yükü alarak, onurlu bir görevin mirasçısı olacaklar. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği bundan böyle, bu 100 altın kalpli insanın varlığıyla yaşamını sürdürecek; hastalar onların varlığıyla sevinecek; derneğin her türlü faaliyeti bu kolektif sorumluluğun üzerinde inşa edilecek.

Gelin hep birlikte destek verelim KASDER’e. Türkiye’deki altın kalpler sayısının 100’ün çok üzerinde olduğunu gösterelim.

 

Engellerimizi hissettirmeyecek, engelsiz bir yaşam dileği ile...

X

“9 Eylül Gönüllüler Topluluğu”

Merhabalar sevgili okurlar.

9 Eylül Üniversitesi; sağlıktan ekonomiye, sanattan mühendisliğe geniş bir yelpazede yetiştirdiği ve yetiştireceği beyin gücünü ülkemize kazandırarak toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmayı amaç edinmiş eğitim kurumlarımızdan biri.  

9 Eylül Gönüllüler Topluluğu ise; yetersiz olan gönüllülük bilincini uyandırmak, gönüllülük temelli toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla 9 Eylül Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan bir öğrenci topluluğu. Topluluğun üyeleri, başta engelliler olmak üzere, ihtiyaç duyulan her alanda gönüllülük faaliyetleri yapmayı hedefliyorlar. Gönüllüler; ‘Kıvılcım’, ‘Kültür-Sanat’, ‘Gökkuşağı’, ‘Kitap’ ve ‘Doğa’ olarak adlandırdıkları projeler ile hayallerini gerçeğe dönüştürmek için çalışıyorlar.  

Topluluğun çıkış projesi olan ‘Kıvılcım Projesi ’nin ilk adımı, 2013 yılı nisan ayında, görme engelli bir bireyin topluluk kurucularından birine sorulan ‘Bana kitap okur musun?’ sorusu ile atılmış. Bu soru gençlere eğitim hayatında yeterli desteği alamayan birçok öğrencinin var olduğunu hatırlatmış ve onları yardım etmek amacıyla neler yapılabileceklerini düşünmeye yöneltmiş.  

‘Kıvılcım Projesi’ ile amaçlanan; maddi durumu yetersiz olan ailelerin çocuklarına, engelli ailelerin çocuklarına, özel durumu olan çocuklara derslerinde yardımcı olmak, çocukların geleceğe umutla ve farklı bakış açılarıyla bakmalarını sağlamak, hayallerini süslemek. Küçük bir çocuğun gülüşünde mutluluğu yakalamak adına bir araya gelerek hem gülümseyip hem gülümsetmek…  

‘Kültür-Sanat Projesi’ kapsamında ise Gönüllüler, kültürü ve sanatı bir araya getirerek düzenledikleri etkinlikler çerçevesinde tüm yaş gruplarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda bazen hiç müzeye gitmemiş olan çocukları müzeye götürüyorlar; bazen de ülkemizin geleceği olan gençlerin farkındalıklarını arttırmak üzere birbirinden değerli isimleri üniversitelerinde ağırlıyorlar. Tüm yaş gruplarına ulaşarak, özellikle çocukların yüzünde bir tebessüm oluşturup, kültür ve sanat bilincini yaygınlaştırmayı hedefliyorlar.  

‘Gökkuşağı Projesi’ nin amacı günümüzde toplum tarafından ötekileştirilmiş bireylerin yanında olmak ve onların eksik kalmış yanlarını tamamlayabilmek; çalışmak zorunda kalmış, maddi durumu yetersiz çocuklara hayatın zorluklarını biraz olsun unutturabilmek. Yaşamın zorlu karmaşasını bir kenara bırakmış yaşlı amca ve teyzelerine yalnız olmadıklarını hissettirebilmek ve onların hayata dair tecrübelerinden bir nebze de olsa yararlanabilmek. Down sendromu veya otizme sahip bireyleri topluma kazandırmak ve farklılıkların dostluğa engel olmadığını, bu farklılıkların sevgiyi daha da güçlendirebileceğini göstermek. Doğuştan veya sonradan bedensel yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybeden kişilerle empati kurarak onların hayatta karşılaştıkları engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak.  

‘Kitap Projesi’ ile de toplumun farklı hobilere yönelerek unuttuğu kitap okuma zevkinin ‘Ağaç yaş iken eğilir’ düşüncesi ile miniklere aşılanması, kitap okumanın verdiği huzurun hatırlatılması, kitapların sevdirilmesi, bilginin paylaşılarak çoğaltılması ve topluca kitap okuma aktivitelerinin düzenlenmesi amaçlanıyor.  

‘Doğa Projesi’ 9 Eylül Gönüllüler Topluluğu’ nun yeşil projesi. Bu projenin amacı doğa ile kaynaşmak, kurak topraklara can verip yeşertmek, soğuk havalarda sokak hayvanlarının mama ve barınak ihtiyacını karşılamak, barınaktaki hayvanları ziyaret etmek, doğanın her alanında var olmak ve ulaşabildikleri her insanı bu konuda bilinçlendirmeye çalışmak. 

Yazının Devamını Oku

Dünyada her yıl 17 milyon insan inme geçiriyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Her yıl 10-16 Mayıs tarihleri, Birleşmiş Milletler’e üye 156 ülkede, Engelliler Haftası olarak anılıyor. Hafta boyunca, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de engelli hakları ile ilgili konularda farkındalık yaratmak üzere çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 

Halk arasında felç ya da beyin felci olarak bilinen ‘inme’, Türkiye’de kalıcı engellilik nedenleri arasında birinci sırada yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla ise inme; damarsal neden dışında görünürde başka bir sebep olmadan ani gelişen, bölgesel veya beyni ilgilendiren işlev bozukluğu. Vücut fonksiyonlarında kalıcı hasarlara neden olabildiği gibi ölümle de sonuçlanabiliyor. İnme dünya genelinde kalp hastalığı ve kanserden sonra üçüncü sıradaki en sık karşılaşılan ölüm nedeni. 

Avrupa İnme Birliği raporunda her yıl inme geçiren 780 bin yeni tanıya dikkat çekiliyor. Bu sayının 2036 yılında 4 milyon 630 bin civarında olacağı öngörülüyor. Oysa ki inme zamanında müdahale ile hem önlenebilir hem de yenilebilir bir hastalık. Dünya genelinde

10 Mayıs tarihi itibariyle tüm mayıs ayı inmeden korunma yollarının ve tedavisi hakkında yapmamız gerekenlerin etkin olarak duyurulduğu bir dönem. Ülkemizde bu bilinçlendirme çalışmaları Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği (TBDHD) tarafından dünya ile eş zamanlı olarak sürdürülüyor. TBDHD ülkemizde inme üzerine çalışan çok önemli bir akademik otorite. Dernek 1994 yılından beri inme alanında faaliyet gösteriyor. Dünya İnme Organizasyonu (World Stroke Organization-WSO), Avrupa İnme Organizasyonu (European Stroke Organization-ESO) ve Avrupa İnme Birliği (Stroke Alliance for Europe-SAFE) üyesi olan sivil toplum kuruluşu, çalışmalarını büyük bir sorumlulukla gerçekleştiriyor. 

Bu yıl ülkemizde yürütülen farkındalık çalışmaları pandemi koşulları dikkate alınarak düzenlenmiş ve yoğunluklu olarak sosyal medya bilgilendirmeleri ve basın desteği ile sağlanması planlanmış durumda. Bu sene, önceki yıllardan farklı olarak, yapılacak etkinlikler içerisine bir kısa film yarışması ilave edilmiş bulunuyor. 

‘Farkında mısınız?’ kısa film yarışması, toplum sağlığını ilgilendiren inme gibi çok önemli bir konunun sinema sanatı aracılığı ile ele alınarak aktarılmasını desteklemek amacıyla gerçekleştiriliyor. Yarışmada kazanan filmler birincilik, ikincilik ve üçüncülük dışında ‘ben seçtim’ halk beğenisiyle de ödüllendirilecek. Böylece hedef kitlenin yalnızca izleyici olarak kalmaması, bizzat sürecin yöneticisi ve karar vericisi olması sağlanmış olacak. Bu sayede hem filmi çeken hem de izleyenlerin ‘inme’ ve ‘inme anında yapılması gerekenler’ hakkında doğru bilgi ve bilinç düzeyine ulaşmaları hedefleniyor. 

Söz konusu yarışmanın jüri üyeleri TBDHD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Özcan Özdemir, Yönetmen Çağrı Vila Lostuvalı, Oyuncu Merve Dizdar, Oyuncu Oktay Kaynarca, Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serhat Serter ve Gazeteci Şebnem Bursalı. Yarışma, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan 18 yaş üstü herkesin katılımına açık. Yarışma ile ilgili tüm detaylara (www.farkindamisinizkisafilm.com) adresinden ulaşılabiliyor. Son başvuru tarihi 10 Eylül 2021. Yarışmanın birincisi 9.000 TL, ikincisi, 4.500 TL, üçüncüsü ise 3.500 TL ile ödüllendirilecek. Halk oylaması sonucunda kazananın ödülü ise GoPro Aksiyon Kamerası olacak.

Ben sevgili eşimin ablasını inme nedeni ile kaybettim. Onu tanıdığımda 16 yaşındaydım. Zaman içinde sanki eşimin değil de benim ablam olmuştu. Son derece akıllı, çok okuyan ve derin düşünen bir kadındı. Geçirdiği ilk inmeyi atlatmayı başardı. Ama ikinci inmede onu kurtarmamız mümkün olmadı. 

Yazının Devamını Oku

Engelli öğretmen adayları atama bekliyor

Engelli öğretmen adayları atama, anneleri ise onlardan gelecek güzel bir haber bekliyor...

Merhabalar sevgili okurlar...

Son birkaç gündür atama bekleyen engelli öğretmen adaylarından yüzlerce mektup aldım. Gençler daha önce şubat ve haziran ayında iki atama verildiğini, ancak bu yıl haziran ayında gerçekleşmesi gereken ikinci atamanın yapılmayacağını öğrendiklerini ve çok büyük hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.  

Kendileri için ayrılan 500 kontenjanın yetersiz olduğunu düşünen 2511 engelli öğretmen adayı hala ümitlerini kaybetmiş değil. Çaresizlikleri onları bu durumu değiştirmek için daha güçlü çabalamaya devam etmeye yöneltiyor.  Benden de kendilerinin sesi olmamı, onların çığlıklarını duyurmamı istediler. Konu hakkında doğru bilgi alabilmek amacıyla Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilgili birimini aradım ve gerçekten de haziran ayı için öğretmen ataması konusunda herhangi bir çalışmaları olmadığını öğrendim.  

Onların mektupları, bir anne olarak, beni çok etkiledi. Zira anneler evlatlarının üzüntülerini katlanarak yaşıyorlar. Hele bir de çocukları engelli olursa, acıları büyük bir dağ oluyor içlerinde. Yüzlerini güldürmek istiyorlar çocuklarının, ama bu kez bunu başarabilmek ne yazık ki mümkün değil onlar için.  

Önümüzdeki pazar Anneler Günü. Hepimizin bildiği gibi sevginin en güzeli ve değerlisi olan anne sevgisi başka hiçbir sevgiyle karşılaştırılamaz. Annelerimiz bizi dünyadaki tüm kötülüklerden canları pahasına korurlar, hatalarımızı affederler. Kelimelerle anlatılamayan fedakârlık ve karşılıksız sevginin karşılığıdır ‘anne’.  

Ben de bir anneyim. Kendi annesini oldukça erken kaybetmiş bir anne... Belki de bu yüzden kendi annemle yaşayamadığım ne varsa hepsini kızımla birlikte gerçekleştirmeye çalıştım. Onunla güldüm, onunla ağladım. Gözündeki bir damla yaş beni tarifsiz acılara boğdu. Başarıları ise gururlandırdı ve mutlandırdı.  

Anneler günü ile ilgili ilk resmi kutlama önerisi Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. Ve Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia’da Anna Jarvis annesinin ölüm yıldönümü olan mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılması için bir kampanya başlattı. İlk etapta böyle bir uygulamanın anayasada yeri yoktur denilerek hukuksal olarak engellenmeye çalışılsa da Anna’nın mücadelesi başarıyla sonuçlandı. Bir sene sonra Philadelphia’da gerçekleştirilen Anneler Günü Anna Jarvis’in izleyenleri tarafından büyük kitlelere ulaştırıldı. 1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede Anneler Günü kutlanıyordu. 1914 yılında ABD Başkanı Wilson resmi bir açıklamayla mayıs ayının ikinci pazarının ‘Anneler Günü’ olarak anılacağını duyurdu. Türkiye’de de Türk Kadınlar Birliğinin girişimleriyle 5 Mayıs 1955 tarihinde mayıs ayının ikinci pazar gününün tüm dünyada olduğu gibi ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmasına karar verildi. Ve o yıl, yılın annesi olarak 93 Harbinin meşhur kahramanlarından 98 yaşındaki Erzurumlu Nene Hatun seçildi.  

Yazının Devamını Oku

Daha adil, insanca ve sürdürülebilir bir dünyada yaşayabiliriz

Merhabalar sevgili okurlar... 26 Nisan tarihli köşemde sizlere yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçiren KODA’ dan (Köy Okulları Değişim Ağı) söz etmiş, kurucusu Mine Ekinci’nin sıra dışı yaşam öyküsünü bir başka yazıma konu alacağımı söylemiştim.

Mine Ekinci 1990 yılında İstanbul’da doğuyor. Doğumundan kısa bir süre sonra Yalova’ya taşınıyorlar. 1999 Marmara Depremi’nde şehir merkezindeki evleri büyük zarar gördüğünden, yine Yalova’da babaannesinin doğduğu ve büyüdüğü köy olan Soğucak’ a geçiyorlar. Çocukluğunun önemli bir kısmını köylerde geçiren Mine, şehir merkezinde tamamladığı ilköğreniminin ardından Robert Koleji kazanıyor ve İstanbul’a geliyor. Yatılı olarak öğrenim gördüğü lisede aynı sıraları paylaştığı hepsi birbirinden zeki ve yetenekli arkadaşlarından ve idealist öğretmenlerinden ilham alıyor ve birçok farklı deneyim ediniyor. Robert Kolej’ e girdiği ilk yıldan itibaren okuldaki farklı farklı aktivitelere katılan Mine, yaz tatillerinde de yurtdışı gençlik kamplarına katılarak deneyimlerini artırıyor. 

9-10 yaşından beri başbakan olmayı hayal eden Mine, 2009’da liseden mezun olup ÖSS’ den iyi bir derece de elde edince hiç tereddüt etmeden Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ nü tercih ediyor. Bu arada AB Gençlik Programları dahilindeki Avrupa Gönüllü Hizmeti Programı’na başvuruyor ve Fransa’da bir kuruluş tarafından kabul ediliyor. Üniversite kaydını donduran Mine, Aralık 2009’da yedi ay gönüllü çalışmak üzere Fransa’ya gidiyor.  

Mine Limoges-Fransa’ da, şehirden uzak kırsal bir bölgede, sakatlandıkları ya da ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştıkları için artık eski mesleklerinde çalışamayan kişilere yeni meslek edindirme amaçlı açılmış bir mesleki eğitim merkezinde görev yapıyor. Burada daha çok ofis işleri ve kütüphaneden sorumlu olan Mine, ilgilenen kişilere gönüllü İngilizce dersleri veriyor. Daha önce hiç engelli bir arkadaşı olmayan Mine için, Limoges’ da çalışmak ve yaşamak çok öğretici bir deneyim oluyor. Ayrımcılığa uğramanın, adaletsizliğin, sakatlık ve ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşmanın ne kadar zor ancak mümkün olduğunu orada görüyor. Aynı zamanda da hem engelli gruplarla beraber yaşama hem de Fransa'nın taşrasında bir yabancı olma deneyimi sayesinde, toplumdan dışlanmışlığı da güçlü bir şekilde hissedebiliyor. 

Mine Fransa’daki gönüllü çalışması sırasında fırsat buldukça Avrupa şehirlerine, Fas ve Balkanlar’a seyahat ediyor. Otostop çekmeyi, “Couchsurfing” * ile kalacak yer bulmayı ve böylece kendi kendine çok küçük bütçelerle uzun mesafeler kat edebilmeyi öğreniyor. Ve Mine 2010 sonbaharında Türkiye’ye döndüğünde, kendini olduğundan en az beş-altı yaş daha büyük hissediyor.  

Üniversiteye büyük bir motivasyonla başlayan Mine, Türk Eğitim Vakfı tarafından Üstün Başarı Bursiyeri seçiliyor. Üniversite dışında da bir buçuk yıl boyunca, 20 akademisyen ve aktivist ile beraber başlattıkları online Sakatlık Çalışmaları İnisiyatifi Projesi’ni yürütüyor. Bir yandan da para kazanmak için 4-12 yaş arasındaki çocuklara kendi hazırladığı program ve materyallerle İngilizce özel ders veriyor. Dört yıl boyunca bu derslere devam eden Mine, bu süreçte kendini öğrenci olduğu kadar biraz da öğretmen olarak hissediyor.  

Mine yaz tatillerinden birini Barış Çalışmaları alanında çalışan ünlü Profesör Galtung’un Almanya’daki araştırma merkezi Galtung-Institute’da geçiriyor. Ardından Erasmus programı dahilinde bir dönem okuduğu Sciences Po Paris’te adalet, özgürlük ve demokrasi teorileri üzerinde birçok ders alıyor; makaleler yazıyor.  

Mine üniversite mezuniyetinin ardından, yüksek lisansa başlamadan önce, öğrenimine bir yıl ara veriyor. Bu süreçte iki buçuk ayını Güney Amerika’da geçiren Mine, Türkiye’ ye döndükten sonra bir buçuk ay boyunca bir Montessori okulunda gözlem yapıyor ve konu ile ilgili eğitimlere katılıyor. Bu arada Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda da gönüllü olarak çalışıyor.  

Mine yüksek lisansını adalet, özgürlük ve demokrasi konularında yapmaya karar veriyor. Ancak toplumda adaletin nasıl tesis edilebileceğine dair araştırmalar yapmak, akademik makaleler yazmak ve kürsülerde ders vermekten ziyade iyi bir düşünsel arka plana sahip bir -belki yüzlerce- projeyle dünyayı bir parça daha adil, insanları bir parça daha özgür, ülkesini bir parça daha demokratik kılmayı düşlüyor. Ve kendi adına bunu yapabileceği en iyi alanın “eğitim” olduğuna karar veriyor. Bu karar doğrultusunda bir sonraki yıl için eğitim alanında birkaç yüksek lisans programına başvuruyor. İlk tercihi olan Harvard Üniversitesi’nden kabul alan Mine, okulun verdiği bursun yanı sıra Türkiye’den de dört farklı kişi ve kurumdan sağladığı destekle yüksek lisansını tamamlıyor.  

Yazının Devamını Oku

Sevdiklerimize zaman ayırmalı ve güzel anılar biriktirmeliyiz

Merhabalar sevgili okurlar.

Bugün 30 Nisan… Benim için çok önemli bir gün… Bundan 45 yıl önce kaybettiğim annemin doğum günü ve bundan 5 yıl önce kaybettiğim çok sevgili kuzenimin ölüm yıldönümü… Onların birbirlerine olan sevgileri dışındaki ortak noktaları, her ikisinin de meme kanserinden vefat etmiş olmaları.  

Meme kanseri kadın kanserleri arasında en fazla görülen ve akciğer kanserinden sonra en sık ölüm nedeni olan kanser türü. Tüm kadın kanserlerinin %24’ünü ve kanserden ölümlerin %14’ünü oluşturuyor. Her 8 kadından 1’inin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanma olasılığı bulunuyor. Meme kanseri nadir olarak erkeklerde de görülebiliyor. Her 100 kadına karşın 1 erkek meme kanseri tanısı alıyor. 

Kanser, vücut hücrelerinin kontrol edilemez bir şekilde sürekli çoğalması neticesinde oluşuyor. Meme kanseri de meme dokusundaki süt kanallarında yer alan ve süt üretiminden sorumlu bulunan hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalmasına bağlı olarak gelişiyor. Meme kanseri varlığında, kanser hücreleri zaman içinde çoğalarak kitle oluşturuyor. Diğer kanser türlerine kıyasla daha yavaş gerçekleşen bu durumun ardından kanser hücreleri lenf nodlarına sonra da kan dolaşımı aracılığıyla vücudun farklı bölgelerine sıçrayabiliyor. Çoğunlukla

50-70 yaşları arasında ortaya çıkan meme kanseri, 1. derece akrabalarında meme kanseri olanlarda daha sık görülüyor. Bu yüzden meme kanseri taraması büyük önem taşıyor. Meme kanseri belirtisi göstermese bile, 40 yaşına gelen tüm kadınların düzenli aralıklarla mamografi yaptırmaları öneriliyor.  

Meme kanseri belirtileri arasında meme ucundan akıntı gelmesi, şekil bozukluğu, meme ve koltuk altı bölgesinde şişlik ve/veya kitle varlığı gibi semptomlar yer alıyor. Meme kanseri tedavi yöntemleri ise meme kanserinin teşhis edildiği evreye göre farklılık gösteriyor. Meme kanserinin tanısı ne kadar erken konulursa tedavi şansı da o kadar yüksek oluyor. Bu nedenle meme kanseri riskine karşı 20 yaşından sonra her kadının adet döneminin sona ermesinin ardından gelen ilk haftada elle meme muayenesi yapması gerekiyor.  

Meme kanseri genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak oluşuyor. Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması kişinin meme kanserine yakalanma riskini arttırıyor. Ayrıca;

* Radyasyona maruz kalmak

* Meyve ve sebze bakımından fakir diyet uygulamak

Yazının Devamını Oku

Sahici ve kalıcı bir değişim ve dönüşüm mümkün

Merhabalar sevgili okurlar... Pandemi sürecinde en çok etkilenen alanlardan biri de eğitim kuşkusuz. Bu konuda çalışmalar sürdüren derneklerden biri de yönetim kurulu başkanlığını sevgili dostumuz Sinan Kurmuş’un üstlendiği Köy Okulları Değişim Ağı (KODA).

KODA, kırsal kesimde çocuklardan başlayarak tüm topluma yayılacak ve kırsal kalkınmayı destekleyecek yenilikçi bir eğitim anlayışını hayata geçirmek için bir araya gelmiş bir topluluk. Amacı köy okullarının eğitim potansiyelinde sahici, kalıcı bir değişim ve dönüşüm yaratabilmek olan dernek; bunu yapmanın yolunun çocuğun eğitiminde yer alan yetişkinleri – yani öğretmenleri, aileleri, köy halkından gönüllü yetişkinleri – güçlendirmekten, kırsalın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun nitelikli eğitim programları ve materyallerinden geçtiğini düşünüyor.

KODA’nın kurucusu Mine Ekinci köyde büyümüş ama hiç köy okulunda okumamış. Ailesi halen köyde yaşıyor. Başarılı bir öğrenci olarak liseyi İstanbul’da Robert Kolej’de yatılı olarak okuyan Mine üniversite eğitimini Boğaziçi Üniversitesinde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamış. Lisansını tamamladığında, eğitimde fırsat eşitliğine odaklanmak istediğini biliyormuş. Bunun üzerine Harvard Üniversitesinde Eğitim Politikaları alanında yüksek lisans yaparak kırsalda eğitim alanına odaklanmış. Henüz 30 yaşında olan bu genç hanımın sivil toplum macerasını başka bir yazıda sizlerle  paylaşmak istiyorum, zira genç yaşına rağmen dokunmadığı hayat kalmamış.

KODA, Mine’nin kafasını kurcalayan bir soruyla başlamış: “Bu kadar fırsat eşitsizliği var. Peki köy okullarındaki eğitimin niteliği artırılabilir mi?” Türkiye’ye geri döndüğünde bu soruya cevap arayan birkaç kişiyle beraber yollara dökülmüşler. Köy köy dolaşmış, bolca araştırma yapmışlar. Köylerde öğretmenlerle tanışmışlar; ailelerle, çocuklarla konuşmuşlar. Zaman içinde gönüllü bir ekip toplanmış, mekân sahipleri onlara evlerini açmış, arama toplantıları yapılmış. Bunların sonunda ilk çocuk atölyeleri etkinliğini geliştirdiklerinde, KODA 2016 yılında fiilen işe başlamış.

KODA; pek çok projenin yansıra, şu anda COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesini yürütüyor. Proje kapsamında 3.000 köy muhtarına ulaşarak bir ağ oluşturulmuş ve çeşitli materyaller hazırlanmış. Bu materyaller bilgilendirici ve yol gösterici olduğu kadar eğlenceli de. Örneğin, herhangi bir köy evinde kolaylıkla bulunabilecek malzemeler ile oynanabilecek yaratıcı oyunlar var: Eski Çoraplardan Top Yapalım, Mandallı Matematik, Kuru Yapraklardan Hayvan Figürleri, Dal Parçalarından Oyuncak Yapalım gibi.

COVID-19 Bilgi ve İletişim Ağı projesinin içerikleri (https://www.koda.org.tr/bia-icerikler/) arasında uzaktan eğitim sürecinde internetin olmadığı ya da kısıtlı olduğu durumlarda velilere çözüm önerileri, köy yaşamı ve koronavirüs, öğretmenlerin salgın sürecinde çocuklarla iletişim kurmaları hakkında öneriler, kaygı düzeyi yüksek çocuklarla konuşmanın yolları gibi konularda yalın ve etkili öneriler bulunuyor. Ben özellikle çocuklara mektup yazma önerisini çok sevdim. İçerikler içinde özel gereksinimli çocuklara yönelik öneriler bulunduğunu görmek de beni ayrıca sevindirdi.

Her zaman söylediğim gibi, sivil toplum kuruluşları bir toplumun olmazsa olmazları. Ülkemizin daha ileri gidebilmesi için büyük görev düşüyor onlara…

Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

 

Yazının Devamını Oku

Yetimlerin kalplerine dokunmak istemez misiniz?

Merhabalar sevgili okurlar.

Yetim Vakfı, kurulduğu günden bu yana Türkiye’de ve dünyanın pek çok bölgesinde yetimlere yönelik eğitim ve psikososyal yardım çalışmalarını sürdürüyor. 

 

Vakıf; yetim kavramına klasik yetim tanımını merkeze alarak daha geniş bir perspektiften yaklaşıyor ve yetimlerin yanı sıra, aşağıda belirtilen dört farklı ihtiyaç grubuna daha hizmet sunuyor:

 

 -Buluğ çağına ermeden babalarını kaybetmiş, kendileri için çalışıp kazananı bulunmayan çocuklar (yetimler)

 -Buluğ çağına ermeden anneleri vefat etmiş çocuklar (öksüzler)

 -Anne, babası belli olmayan veya kayıp-buluntu çocuklar

 -Anne, babası yaşadığı halde sevgi ve ilgiden yoksun olan çocuklar (sosyal yetimler)

Yazının Devamını Oku

Değişim yaratan liderlik programı

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Değişim Liderleri Derneği (DLD), genç kadınlara daha aktif ve kendine güvenen bireyler olma yolculuklarında liderlik becerileri kazandırabilmek amacıyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu. 

 

Derneğin kurucusu Sema Başol ABD’de 19 yılı aşkın süre profesyonel olarak çalıştıktan sonra, hayatının ikinci macerasına “Ben ne yapmak istiyorum?” sorusu ile başlıyor. Cevap arama sürecinde kurslara gidiyor, bolca okuyor ve düşünüyor. Genç kadınlara ve Türkiye’ye faydalı bir şeyler yapma fikri de kendi cevaplarını ararken şekilleniyor. 

 

Ancak Başol’un Türkiye’ye kesin dönüş yapması mümkün değil. Bu yüzden ülkesine gelip liseden sınıf arkadaşı olan Jale Ergelen ile birlikte “Kıvılcımlar Programı” nı başlatıyor. 

 

Kıvılcımlar Programı ile öncelikle genç kadınların özsaygı ve özgüvenlerinin güçlendirilmesi, ardından da “yapamam” diye düşündükleri her şeyi “yapabilirim” e dönüştürme gücüne sahip olduklarını fark etmelerinin sağlanması ve potansiyellerinin açığa çıkarılması amaçlanıyor. Bu amaca ulaşmak adına onların ilham alınacak rol modellerle tanışmaları; hayat, kariyer ve liderlikle ilgili beceriler edinmeleri sağlanıyor. 

Yazının Devamını Oku

Kanserde erken tanı hayat kurtarıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

 Kanser; DNA hasarlarının birikmesi sonucu oluşan, köken aldığı dokudan başka bölgelere metastaz yapma (yayılma) potansiyeline ve kontrol edilemez çoğalma özelliğine sahip hücrelerin oluşturduğu, alt türleri ile 1000’den fazla sayıda hastalığa verilen genel ad. 

 

Ülkemizde kanser hastalarına ve yakınlarına yardımcı olmak, kanserle ilgili araştırmaları desteklemek ve hekimlerin eğitimine katkı sağlamak amacı ile; 1947 yılında Ankara’da “Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği” kurulmuş bulunuyor. 1956 yılında da kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’nun tavsiyesi ile, Nisan ayının ilk haftası Türkiye’ de Ulusal Kanser Haftası olarak kabul edilmiş durumda. Bu özel hafta boyunca, kanserin erken tanı ve tedavisi konusunda halkı uyarıcı ve farkındalık kazandırıcı etkinlikler düzenleniyor.

 

Dünyada her yıl 14 milyon yeni kanser vakası tespit ediliyor. Bu sayının gelecek 20 yıl içinde, %70 artarak, 22 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önemli bir halk sağlığı problemi olan kanser hem dünyada hem de ülkemizde sebebi bilinen ölümler sıralamasında, kalp ve damar hastalıklarından sonra, ikinci ölüm sebebi. 

 

Ben kanserle yakından tanıştığımda henüz 23 yaşındaydım. Annem meme kanseri olmuştu ve teşhiste geç kalınmıştı. Bir göğsü oldukça zorlu bir ameliyatla alındı annemin. Ameliyatın ardından uzun süreli bir radyoterapi tedavisi gördü. Tedavi sırasında göğsünde yanıklar oluştu, ayrıca kolu sürekli şişmeye ve ağrı yapmaya başladı. Ancak annem göğsündeki yanıklar ile kolundaki ağrıya ve şişliğe alıştı -ya da biz öyle zannettik- ve hiç şikâyet etmedi. Ta ki bir yıl sonra karnında yoğun bir şişlik oluşuncaya kadar… 

 

Yazının Devamını Oku

Otizme Mavi Işık Yak

Merhabalar sevgili okurlar.

Otizm Spektrum Bozukluğu -kısaca Otizm-, “doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılık” olarak tanımlanıyor. Otizme neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülüyor. 

 

Otizm belirtileri, genellikle, yaşamın ilk üç yılında fark ediliyor. Bu belirtiler:

   -Göz teması kuramamak

   -İsmi söylendiğinde dönüp bakmamak

   -Dönen nesnelere karşı aşırı ilgi duymak

   -Sallanmak, parmak uçlarında yürümek gibi hareketlere sahip olmak

   -Yaşıtlarının oyunlarına ilgi duymamak

Yazının Devamını Oku

Veremsiz Bir Türkiye!

Merhabalar sevgili okurlar.

Halk arasında verem hastalığı olarak bilinen tüberküloz, hava yoluyla yayılan bulaşıcı bir akciğer hastalığı. Akciğerlerde yerleşen ancak kan ve lenf yoluyla tüm vücuda dağılabilen tüberküloz, çok önemli bir mikrobik hastalık. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloz tanısı alıyor; 1,5 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. 

 

Tüberküloza neden olan bakteri, 24 Mart 1982’de, Dr. Robert Koch tarafından keşfedilmiş bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından alınan karar doğrultusunda; 1996 yılından beri her yıl 24 Mart tarihi, dünya genelinde, “Dünya Tüberküloz Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde tüm dünyada ve ülkemizde konu ile ilgili farkındalık etkinlikleri düzenleniyor; Böylece tüberküloz konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve bu hastalığa bütün kesimlerin dikkatinin çekilmesi sağlanmış oluyor.

Tüberkülozun en erken ve en sık belirtileri 2-3 haftadan uzun süren öksürük, ateş, gece terlemesi, iştahsızlık, kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik, balgam çıkarma, göğüs ve sırt ağrısı, nefes darlığı ve kan tükürme, Tanısı konulmamış tüberküloz hastaları en önemli bulaş kaynağı. Tüberküloz hastalığı gelişiminde en riskli gruplar ise 5 yaş altındaki çocuklar ve yaşlılar. Ayrıca HIV enfeksiyonu olan kişiler, bağışıklığı baskılayıcı tedavi görenler, Silikozis (sinsi bir solunum yolu hastalığı), Diabetes Mellitus (şeker hastalığı), kronik böbrek yetmezliği, lösemi, lenfoma, akciğer kanseri hastaları, ideal vücut ağırlığının çok altında olanlar, sigara içenler, ilaç bağımlılığı olanlar ve alkol kullananlar riskli grup içerisine giriyorlar.

 

Mycobacterium Tuberculosis adlı bakteriden kaynaklanan ve tedavi edilebilir bir hastalık olan tüberküloz, verem aşısı ile önlenebiliyor. Verem aşısı, diğer adı ile BCG, özellikle çocuklarda kanla yayılan ve ağır seyreden tüberküloz hastalığını önlemede çok etkili. Bu aşı, ülkemizde, ikinci ayını tamamlayan bebeklere çeşitli sağlık merkezlerinde ücretsiz olarak yapılıyor. 

 

Verem/ tüberküloz, insanlık tarihinin en eski hastalıklarından biri. İnsanlık tarihi boyunca zaman zaman salgınlara yol açan, ölümcül seyreden, Hipokrat’ın ‘phytisis’ (erime/tükenme) olarak tanımladığı tüberküloz; tedavi edilebilir bir hastalık olmasına karşın, günümüzde bile hâlâ bir tehdit olarak varlığını sürdürüyor. Tüm dünyada ilk on ölüm sebebi arasında yer alan tüberküloz, küresel bir halk sağlığı sorunu. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ nin sağlıkla ilgili hedeflerinden biri de 2030 yılına kadar tüberküloz epidemisinin sona erdirilmesi. Bu hedefe ulaşmak amacıyla ülkemizde de Ulusal Tüberküloz Kontrol Programı yürütülüyor. Bu program; tüberkülozdan korunma, erken tanı, yeterli ve uygun tedavi, sosyal koruma ve psiko-sosyal destekler ile hastalığın görülme sıklığının ve tüberküloza bağlı ölümlerin azaltılması, hastalığa bağlı yıkıcı maliyetlerle karşılaşan ailelerin sıfırlanması amacı ile “Veremsiz Bir Türkiye!” hedefine ulaşmak için yürütülen faaliyetleri kapsıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital Eğitim Platformu Projesi

Merhabalar sevgili okurlar.

Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk’un birkaç gün evvel açıkladığı yeni Eğitim Platformu Projesi beni çok heyecanlandırdı. Dünya Bankası ile yapılan bu projede, ‘Seç-Beğen-İzle’ formatında, isteyen herkes istediği alanda eğitim alabilecek. 

 

Çok geniş kapsamlı bir proje olan söz konusu dijital platform, Dünya Bankası’ ndan alınan büyük bir bütçe ile hayata geçiriliyor. Bakan Selçuk, bu platform ile yediden yetmişe herkesin istediği yüz binlerce eğitim içeriğine kolay ve ücretsiz erişim sağlayabileceğini söylüyor. Kurulum çalışmalarına başlanmış olan platformda verilen eğitimlerin, Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından onaylanarak sertifikalandırılmasının da gündeme geleceği söyleniyor. İsteyenler bu platforma mobil cihazlardan, televizyonlardan, bilgisayarlardan, EBA destek merkezlerinden ya da Halk Eğitim Merkezlerinden ulaşabilecekler.

 

Bu platform evde otururken mobil telefondan takip edilerek herhangi bir konuda sertifika alınabilmesini sağlayacak. Sayın Bakanımız Ziya Selçuk “Türkiye’nin geleceği, dünyanın geleceği, sürekli yenilenen ve giderek yeni becerilere ihtiyaç duyulan iş kollarında. Mesleki eğitim ve hayat boyu öğrenme kapsamında hangi becerilere ihtiyaç varsa, bunların tamamını halledeceğiz.” diyor. 

 

Büyük bir bütçe ile hayata geçirilen platformun yurtdışı tarafı da olacak. Sayın Bakan Selçuk altyapı çalışmalarının sürdüğünü; hayat boyu öğrenmeden örgün eğitime, öğretmenlerin mesleki gelişimine kadar tüm ihtiyaçlara cevap verecek bir platform olacağını ifade ediyor. Yani, “Kendim için ne yapabilirim? Danışmanlık desteği hizmeti istiyorum.” diyenler de bu platforma başvuru yapabilecekler. 

 

Yazının Devamını Oku

Seyit Ali Onbaşı

Merhabalar sevgili okurlar. 

Annem edebiyat, dedem tarih öğretmeniydi benim. Çocukluğum dedemden kahramanlık hikâyeleri dinleyerek ve annemin öğrencilerinin hazırladıkları ödevleri kaçamak olarak okuyarak geçti.

 

Osmanlı tarihini önce dedemin anlattıklarından öğrendim ben. Dedem çok okuyan, kendini sürekli geliştiren, mesleğine aşık bir adamdı. Öğrencileri O’nu çok severlerdi. Bense anlattıklarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Ve ondan dinlediklerimi hiç unutmazdım… Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde çarpışan Seyit Ali Onbaşı’ nın beni çok etkileyen hikâyesi ise o günden bugüne aklımdan hiç çıkmadı. 

 

1889 yılında Balıkesir’de dünyaya gelen Seyit Ali, 1909 yılında Osmanlı Ordusu’ na katılmış, Balkan Savaşı’nda çarpışmıştı. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak görevlendirilmişti. Çanakkale Boğazı’ nı ve İstanbul’u ele geçirmeyi amaçlayan İtilaf Devletleri, Şubat 1915’ te Çanakkale Boğazı’na yönelik saldırılar başlatmıştı. En güçlü saldırının tarihi ise 18 Mart 1915’ti. İtilaf Devletleri donanması İstanbul’a gitmek için Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Donanma tarafından Anadolu ve Rumeli hattındaki tabyalara yoğun bombardıman yapıldığı sırada, Seyit Ali Rumeli Mecidiye Tabyası’ nda bulunuyordu. Bombardıman esnasında düşman gemilerinden atılan bir mermi, Seyit Ali'nin tabyasındaki cephaneliği havaya uçurmuştu. Tabyadaki askerlerden on dördü hayatını kaybetmiş, yirmi dördü ise yaralanmıştı. Yalnızca Seyit Ali ile Niğdeli Ali adlı arkadaşı yara almadan kurtulmuşlardı. 

 

Bombardımandan sonra tabyada çalışır durumda tek bir top kalmış, ancak bu topun da mermiyi kaldıran kısmı (kaldıraç) bozulmuştu. Seyit Ali arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımıyla, sırtına 215 kilo ağırlığında top mermisini yüklemiş, iki metre yükseklikte bulunan topun merdivenlerinden çıkarmış ve mermiyi namluya sürerek karşıdaki gemiye ateş etmeye başlamıştı. Üçüncü atışında İngilizler’ in en büyük savaş gemilerinden birini (HMS Ocean) arka pervaneden vurmuştu. Atılan top geminin yan yatmasına ve kontrol edilemez bir duruma gelmesine neden olmuş; İngiliz gemisi daha önce Nusret Mayın Gemisi tarafından döşenen mayınlardan birine çarpmış ve bugün Çanakkale Şehitler Anıtı’nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömülmüştü. Bu olaydan sonra İtilaf Devletleri donanması Çanakkale’ den ayrılmış, Seyit Ali’ye ise kahramanlığından ötürü “onbaşılık” unvanı verilmişti. 

 

Yazının Devamını Oku

Doktorluk yalnızca bir meslek değildir

Merhabalar sevgili okurlar.

Çocukluğumdan beri doktorluğun yalnızca bir meslek değil, bir yaşam biçimi olduğuna inanmışımdır. Sadece hayatını başkalarına adayacak olanların seçebileceği bir yaşam biçimi…

 

Osmanlı Devleti’ nde ilk Cerrahhane (Osmanlı Devleti’ nde orduda görevlendirilmek üzere cerrah yetiştiren müessese), II. Mahmut döneminde Hekimbaşı Mustafa Behçet’ in önerisiyle kuruldu. 14 Mart 1827’de, Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adı ile kurulan bu okul Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlattı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart tarihi ise 1919 yılında “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. 1976’dan beri de sadece 14 Mart günü değil 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kabul ediliyor ve hafta boyunca yurt genelinde çeşitli etkinlikler yapılıyor. 

Doktorlar, eminim ki, herkesin hayatında önemli bir yer tutuyorlar. Ama sanırım benim hayatımdaki yerleri çok daha büyük bu özel insanların. Eğer bugün hayattaysam bunu onlara, çok zorlu bir ameliyatla beni baştan yaratan Sevgili Doktorlarıma borçluyum. Kendi doktorlarımın şahsında tüm tıp camiasının bayramını kutluyor, şahsım ve benimle aynı duyguları paylaşanlar adına yürekten teşekkür ediyorum onlara. Ve bu yazıda 1800’lü yıllarda yaşamış ve tıp alanında büyük başarılara imza atmış olan -Doktor James Barry adıyla tanınan- Margaret Ann Bulkley’ den söz etmek istiyorum. 

 

1790 civarında doğduğu sanılan Margaret, İrlanda’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Amcası James Barry İrlanda’ da meşhur bir ressamdı. Margaret çocukluktan itibaren tıpla ilgilenmeye başladı. Ancak o zamanlar kadınların resmi bir eğitim alması pek mümkün değildi. Margaret Ann Bulkley 18 yaşına geldiğinde, amcası öldü. Margaret bu tarihte amcasının kimliğine büründü; artık ismi James Barry idi ve o tarihten sonra asla gerçek kimliğini açık etmedi. 

 

Barry, amcasından kalan mirası kullanarak, Edinburgh’ta tıp fakültesine kayıt oldu. İnce sesi, narin vücudu ve yumuşak cildi nedeniyle çoğu arkadaşı onun tıp fakültesi okumak için çok genç olduğunu düşünüyordu. Hatta üniversite yönetimi bile Barry’ nin yaşının aslında ifade edilenden daha küçük olduğunu düşündüğünden, onu final sınavına almamayı planlıyordu. Ancak o dönemin Buchan Bölgesi Kontu David Steuart Erskine tarafından desteklenen James, tıp fakültesinden mezun olmayı başardı. Mezuniyeti sonrasında da çalışmalarına aralıksız devam ederek, 1813 yılında, İngiltere’de cerrahların yeterlilik belgesi gibi görülen “Royal College of Surgeons” diplomasını aldı. Artık diplomalı bir hekim ve yetkin bir cerrah olduğu tescillenmişti. 

Yazının Devamını Oku

İstiklâl Marşımız tam 100 yıl önce bugün kabul edildi

Merhabalar sevgili okurlar

Bugün, Türk Milleti’ nin bağımsızlık mücadelesinin simgesi olan İstiklâl Marşımız’ ın kabulünün 100. yıldönümü. Bu özel gün Türkiye genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Ben de bu anlamlı günde Milli Marşımızın tarihçesine kısaca göz atalım istiyorum.

 

Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) tarafından, Kurtuluş Savaşı’nın başlarında savaşın milli bir ruh içerisinde kazanılmasını sağlamak amacıyla bir güfte yarışması düzenlendi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920’den sonra güfteler Eğitim Bakanlığı tarafından incelendi ancak içlerinde İstiklâl Marşı olabilecek bir eser bulunamadı. Yarışmaya para ödüllü olduğu için katılmamış bulunan Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirdi ve Türk Ordusu’ na hitap ettiği şiiri kaleme alarak Bakanlığa teslim etti.

 

Şair şiirde, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını; Türk Askeri’ nin yürekliliğine ve özverisine güvenini; Türk Ulusu’ nun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getiriyordu. Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif’in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığı’ na gönderilen şiir askerin beğenisini kazandı. 

 

Ön elemeyi geçen 7 şiir, 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal başkanlığındaki Meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif’in şiiri, Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Şiir milletvekillerini öyle heyecanlandırdı ki diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı millet vekillerinin (mebusların) itirazlarına karşın, Mehmet Akif’in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi. Mehmet Akif kazandığı 500 liralık ödülü yoksul kadınlara ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek amacıyla kurulan Darül Mesai’ ye bağışladı. Şair, ayrıca, İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu ifade ederek Marşın güftesini şiirlerini topladığı Safahat’ e dahil etmedi. 

 

Yazının Devamını Oku

Şiddetin gölgesinde kutlanan Dünya Kadınlar Günü

Merhabalar sevgili okurlar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ ne ülkemizde bu yıl da yine “kadına şiddet” damga vurdu. Gazete manşetlerinde Samsun’da sokak ortasında eski eşi tarafından ölesiye dövülen ve Ankara’ da yine eşi tarafından boğazlanıp yere yatırılarak darp edilen kadınların hikâyeleri yer aldı. 

 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ nun verilerine göre; 2020 yılında 300 kadın cinayeti işlendi, 171 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Platformun Ocak 2021 verilerine göre de 23 kadın cinayeti işlenirken, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Şubat 2021’de ise 28 kadın öldürüldü, 12 kadının ölümü de şüpheli bulundu. 

 

Dünya Bankası’nın yayımladığı “Kadınlar, İş Dünyası ve Hukuk” adlı rapora göre, dünya genelinde erkek ve kadınlara yasal olarak ekonomik haklar veren ülke sayısı sadece 6. Türkiye, bu listede 187 ülke arasında 85. sırada yer alıyor. Rapor çalışmasında on yıllık mali ve yasal eşitsizlik verileri ile seyahat özgürlüğü, annelik, aile içi şiddet ve varlık yönetimi hakları gibi faktörlere de bakılmış bulunuyor. Dünya Bankası’na göre bu alanlarda iki cinsiyet arasında yüzde yüz eşitliği sağlayan ülkeler yalnızca Belçika, Danimarka, Fransa, Letonya, Lüksemburg ve İsveç. 85. sıradaki Türkiye’de ise bu oran %79,38. Küresel düzeyde ise kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olma oranı ortalama %75. 

 

Yüzde oranları, değişik bölgeler arasında da önemli farklılıklar gösteriyor. Örneğin; Avrupa ve Orta Asya’da %84,7 olan eşitlik yüzdesi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da %47,3’e düşüyor. ABD %83,75’lik skoruyla ilk 50 ülke arasına bile giremiyor. Suudi Arabistan ise %25,6 olan eşitlik yüzdesi ile son sırada yer alıyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Ülkemizden bir kadın hikâyesi

Merhabalar sevgili okurlar

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanmış olan ve her yıl

8 Mart’ta kutlanan uluslararası bir gün. Kadın Hakları Hareketi’ nde bir odak noktası olan bu özel gün, insan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılıyor. Bu özel günde, ben de sizlere ülkemizden bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum. 

 

Hikâyemizin kahramanı Ayten’i tanıdığımda kırklı yaşlarının sonlarındaydı. Bizim eve, bana can yoldaşı olmak için gelmişti. Kısa zamanda kaynaşmış, birbirimizi uzun zamandır tanıyormuşçasına derinden sevmiştik. Tanıştıktan kısa bir süre sonra, filmlere konu olabilecek hayat hikâyesini paylaşmıştı benimle. 

 

14 yaşına bile gelmeden bir akrabası ile evlendirmişlerdi Ayten’i. O kadar küçüktü ki evlendiği gece, korkudan, kaçıp kayınvalidesi ve kayınpederinin yatağına sığınmıştı. Bir süre sonra da eşinin aslında amcasının kızını sevdiğini öğrenmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Bu yüzden, büyüklerimizin söylediği gibi, kan kusup ‘kızılcık şerbeti içtim’ demeyi öğrenmişti. 

 

Ayten’in iki çocuğu olmuştu bu evlilikten; biri oğlan, diğeri kız. Dört elle sarılmıştı çocuklarına Ayten; ama yine de gücü bu evliliği uzun süre sürdürmeye yetmemişti. Kocası ondan ayrılıp amcasının kızı ile evlenmiş, çocuklarını da ona vermemişti. Ayten, bunun üzerine İstanbul’a gelmiş ve ev işlerini yapmak üzere bir ailenin yanında işe girmişti. 

Yazının Devamını Oku

Benim kitaplarımı okuyan savaş düşmanı olsun

Merhabalar sevgili okurlar

“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa, o bahçe güzel olmaz.

Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe.

Koparma farklı çiçekleri; kalsın renkleriyle, kokularıyla…”

 

Bu anlam yüklü dizeler, dünyaca ünlü hümanist yazarımız Yaşar Kemal’e ait. Bildiğiniz gibi. Büyük Usta 28 Şubat 2015 tarihinde bedenen ayrıldı aramızdan. Ancak, eserleri ve fikirleriyle hâlâ yaşıyor ve sonsuza dek yaşamaya devam edecek… 

 

Yaşar Kemal’in ölümünden bir yıl kadar sonra Prof. Dr. Teoman Akünal, Talha Apak, Ayşe Semiha Baban Gökçeli, Zülfü Livaneli ve Davut Ökütçü öncülüğünde Yaşar Kemal adına bir vakıf kuruldu. Vakfın amacı, öncelikle; “Ben angaje, bağımlı bir yazarım; kendime ve söze ve insanın onuruna bağımlıyım.” diyen Yaşar Kemal’in değerleri ve duruşu (özgürlük, eşitlik, insan ve doğa sevgisi, kültürel farklılıklara saygı ve sahiplenme) doğrultusunda, Türkiye ve dünya toplumları nezdinde Yaşar Kemal'in bakış, yaklaşım ve değerlerini yaygınlaştırmak olarak belirlendi. 

 

Yazının Devamını Oku

Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar

Merhabalar sevgili okurlar

Türkiye Körler Federasyonu görme engellilerin ekonomik, sosyal, kültürel, sportif, mesleki vb. hak ve çıkarlarının korunup geliştirilmesi, toplumun diğer kesimleriyle eşit hak ve olanaklara sahip, özel ihtiyaçları dikkate alınan bireyler olarak toplumsal yaşama etkin katılımlarının sağlanması amacıyla çalışan bir sivil toplum örgütü. Altı Nokta Körler Derneği, Çağdaş Görmeyenler Derneği, Evrensel Görme Özürlüler Derneği, Görme Özürlüler Derneği, Türkiye Görme Engelliler Derneği, Uygar Görme Engelliler Derneği ile Körlere Eğitim ve Destek Derneği bu federasyonun üyeleri. 

 

Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyorlar. Geçtiğimiz günlerde de bu isteklerini dille getirmek üzere bir duyuru yayınladılar.  

 

“Engelli kadınlar sivil toplum örgütlerinde haklarını arıyorlar: Kararlara katılamıyor, temsil edilmiyoruz“ sözleri ile başlayan duyuru şöyle devam ediyor:

“Türkiye Körler Federasyonu’ndan kadınlar, engelli kadınların sivil toplum örgütlerinin yönetim ve karar süreçlerinde aktif yer almasını istiyor. Federasyon’dan “Biz engelli kadınlar sesimizi duyurmak istiyoruz çünkü söyleyecek sözümüz var”:

Hayatın her alanında ve özellikle yönetim ve karar mekanizmalarında aktif yer almak istiyoruz. Engelli kadınlar olarak hem kadın hem de engelli olmamız nedeniyle çifte ayrımcılığa uğruyoruz. Ayrımcılığın nedeni ve sonucu olarak engelli örgütlerinde ve engellilerle ilgili olmayan örgütlerde yönetim ve karar mekanizmalarında yeterince yer alamıyoruz.

Türkiye Körler Federasyonu olarak Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı desteğiyle, “Engelli Kadınların Sivil Toplum Örgütlerindeki Etkinliğinin Araştırılması” konulu bir çalışma başlattık. En az 200 engelli kadının katılacağı bir araştırma anketi hazırladık.

Yazının Devamını Oku