"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Aşağıdakiler yukarıdakiler...

Bu haftanın ilginç seçeneklerinden biri Brezilya dolaylarından geliyor.

‘Annemle Geçen Yaz’ (‘Que Horas Ela Volta?’), bir tür ‘Aşağıdakiler Yukarıdakiler’ öyküsü anlatıyor. Kısaca konu: Val, Sao Paulo’da, hali vakti yerinde bir ailenin her türlü işini yapan bir emekçidir. Öyle ki evin oğlu Fabinho, neredeyse annesinden çok ona yakındır. Lakin günün birinde, 13 yıllık bir aradan sonra kızı Jessica çıkıp gelir ve annesiyle birlikte kalmaya başlar. Bu gelişme herkesin hayatında farklılıklara yol açacaktır...Yazar-yönetmen Anna Muylaert’in imzasını taşıyan ‘Annemle Geçen Yaz’, konu itibariyle yakın zaman önce izlediğimiz iki yerli yapımın, ‘Toz Bezi’ ve ‘Ana Yurdu’nun adeta karışımı gibi. Jessica’nın eve gelmesiyle birlikte tablodaki sınıfsal durumlara olan itirazı, dengelerin sorgulanmasına yol açıyor. Öte yandan evin hanımı Barbara’nın genç kızın varlığına soğuk ve tepkisel yaklaşımlarına karşın baba Carlos’la oğul Fabinho’nun meseleye cinsellik ekseninde bakmalarıyla birlikte kırılmanın çerçevesi de farklı bir boyuta taşınıyor. Bu bakımdan Jessica, ev içinde bir anlamda Pasolini’nin ‘Teorema’sındaki ‘ziyaretçi’ (ki Terence Stamp canlandırıyordu) benzeri bir etki yaratıyor.Muylaert, gayet akıcı bir anlatımla, öykünün kimi klişe tuzaklarına düşmeden, etkili bir sınıfsal öyküyü perdeye taşımış. Aslında ‘Annemle Geçen Yaz’, o malum ‘Brezilya dizileri’nde anlatılan hayatların kapısını aralayan ve bulduğu koridordan ‘Yeni Gerçekçilik’e uzanan bir yapım gibi görünüyor (bu arada yeri gelmişken bu türden sınıfsal ilişkilerin anlatıldığı ve çoğu aşkla yoğrulmuş onca yerli diziyi de hatırlayalım derim).

GENÇ ‘MUTANT’LAR RAHATSIZ... 

‘X-Men’ serisinin son filmi ‘Apocalypse’te, binlerce yıllık uykusundan uyanan tarihin ilk ve en güçlü mutantına karşı gençlerin verdiği mücadele anlatılıyor. Bryan Singerimzalı yapım, aynı zamanda ‘80’ler güzellemesi’ niteliğinde...

Naçizane ‘X-Men’i her daim içinden geçtiğimiz zaman diliminin ruhuna, özüne, politik doğruluk reflekslerine uygun bulurum. Serinin ‘Ötekiler’ ve zaman zaman da ‘Ötekiler’ arasındaki ‘öteki’ üzerine inşa edilen öykü düzlemi ve her birinin ayrı özellikleri olan onca karakteri, karşısına geçtiğimiz filmleri farklı yere oturtmamızı sağlar. Geride kalan toplama bakıldığında ise ‘First Class’ bence ismine layık bir biçimde ‘Birinci sınıf’ bir seyirlikti, nitekim bir önceki adım olan ‘Geçmiş Günler Gelecek’ de gayet iyi bir filmdi.

Bu hafta itibariyle serinin son adımı ‘X-Men: Apocalypse’ salonlarımıza uğruyor. Kamera arkasına bir kez daha Bryan Singer’ın (seride yönettiği dördüncü film bu) geçtiği yapımda, adeta mutantların zamandaki yolculuğu devam ediyor. Kısaca özet dersek: Evrenin en güçlü ve köklü mutantı ‘Apocalypse’ (ki halk arasındaki adı ‘En Sabah Nur’, aynı zamanda kendisi bulmacalarda sıkça karşımıza gelen ‘Bir Mısır Tanrısı: Ra’ olarak da biliniyor) binlerce yıllık uykusundan uyanır ve kendince dengelerin değiştiğini düşündüğü dünyada duruma el koymaya çalışır. Bu aşamada da cepheler bildik liderler etrafında belirginleşir; Magneto, ‘Apocalypse’in yanına düşerken karşı tarafta da Prof. Xavier ve ‘genç’ mutantlar vardır.

‘X-Men: Apocalypse’te öykü, serinin bir önceki adımı olan ‘Geçmiş Günler Gelecek’ten 10 yıl sonra geçiyor. Magneto, Polonya’da karısı ve kızıyla sessiz sedasız bir hayat sürerken Xavier de gençleri eğitmeyi sürdürüyor. Lakin ‘En Sabah Nur’un, Kahire’de tekrar ortaya çıkmasıyla birlikte rutinden mücadele aşamasına geçiliyor. Öte yandan Magneto’nun yaşadığı trajik gelişmeler de, safların belirlenmesinde rol alıyor.

‘Mumya’ değil Ra dönüyor

Yönetmenlik uğraşında ilk önemli çıkışını ‘Olağan Şüpheliler’le yapan Singer, bir anlamda seriye hâkimiyetin de verdiği güvenle yine tıkır tıkır işleyen bir filmle karşımıza gelmiş. ‘X-Men’ filmleri son dönemde kendine özgü ‘retro’ tatlar içeriyordu; ‘Apocalypse’ de bir 80’ler güzellemesi. Öykü ise hafif ‘Indiana Jones’, ağırlıklı olarak da ‘Mummy Returns’ havası estiriyor. Öte yandan filmin ana meselesi olan ‘En Sabah Nur’, isyanında teorik olarak haklı; insanlık zamane tanrılarına inanıyor ve tek derdi, gezegenin güzelliklerini yok etmek.

‘X-Men: Apocalypse’in bence asıl değerini, son dönemde izlediğimiz aynı kulvara ait iki film belirliyor. Hatırlanacağı gibi önce ‘Batman v Superman: Adaletin Şafağı’nı, ardından da ‘Kaptan Amerika:

Kahramanların Savaşı’nı izlemiştik. Zorlama senaryolarıyla hayal kırıklığı yaratan bu yapımların ardından gelen ‘Apocalypse’, yerli yerinde aksiyonu, serüven ruhu, efektleri, esprileri ve göndermeleriyle (mesela ben en çok ‘Return of the Jedi’ muhabbetini sevdim) yani her şeyiyle derli toplu ve önde gözüküyor.

Serinin ilk hamlesi 2000 tarihli ‘X-Men’di, ‘Apocalypse’te bu filmin ana karakterlerinin gençliklerine ve mevzuya nasıl dahil olduklarına tanıklık ediyoruz.

Magneto’da Michael Fassbender’in, Xavier’de James McAvoy’un, Raven’de de Jennifer Lawrence’ın sürüklediği yapımda son dönemin yükselen ismi Oscar Isaac de, ‘Mahşerin Dört Atlısı’yla ortalığı karıştıran En Sabah Nur’ karakteriyle dikkat çekiyor. Son olarak ‘X-Men: Apocalypse’, ait olduğu kulvarın ilgiye değer örneklerinden biri olarak görülmeyi hak
ediyor.

Los Angeles’ın yeni sırları...

Shane Black, Mel Gibson-Danny Glover ikilisinin sürüklediği ‘Cehennem Silahı’ (Lethal Weapon’) serisinin ilk filminin yazarı olarak ünlendi. Sonrasında onu kimi modern zaman aksiyonlarının senaristi olarak da gördük. Son derece eğlenceli bir suç komedisi olan ‘Kiss Kiss Bang Bang’le kamera arkasına geçti, iki yıl önce de ‘Iron Man 3’yi yönetti. Şimdi de (Anthony Bagarozzi’yle birlikte) yazıp yönettiği ‘İyi Adamlar’la (‘The Nice Guys’) huzurlarımızda.
Film, 1970’ler Los Angeles’ında yolları kesişen iki tuhaf özel dedektifin çözmeye çalıştığı bir vakanın etrafında biçimleniyor. Öykünün ana damarı, bir porno filmi etrafında atıyor. Sert yöntemleri olan Jackson Healy ve küçük kızıyla yaşayan sarkak Holland March, farklı noktalardan hareket etmelerine rağmen süreç içinde birlikte yol almak durumunda kalıyor ve bu filmle ilişkisi olup cinayete kurban giden bir grup insanın akıbetini soruşturuyorlar.
‘İyi Adamlar’, 70’lerde geçmesine rağmen daha erken dönemlerin ürünü olan ‘Pulp’ romanlarının tadında. Film, iyi yazılmış senaryosu, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleriyle belki yeni bir şey sunmuyor ama keyifli sahneler vaat ediyor. Healy’de Russell Crowe, March’ta Ryan Gosling’in gayet başarılı performanslar sunduğu (ki elbette Black’ten dolayı ‘Cehennem Silahı’nın ikilisini de andırıyorlar) yapımda Kim Basinger’ın da küçük bir rolü var. March’ın, ekibe dahil olan minik kızı Holly’de izlediğimiz Avustralyalı Angourie Rice da yeteneğiyle, sanki gelecekte karşımıza sıkça çıkacakmış gibi bir izlenim yaratıyor (ki Amerikalı bir eleştirmen onda Jodie Foster potansiyeli bulmuş).
‘Kara film’ türüne ait sularda gezinirken güldürü ağırlıklı bir profil sunan ‘İyi Adamlar’, belki Shane Black filmografisinin en üst noktası konumundaki ‘Kiss Kiss Bang Bang’ düzeyinde değil ama yine de kayda değer bir çaba.

 

DİĞER SEÇENEKLER

Toplam sekiz filmin salonlara uğradığı haftada mönüde yer alan diğer yapımlar ise şöyle: ‘Misafir’ (Yön: Mehmet Eryılmaz), ‘Yakışıklı Rocky’ (Yön: Nishikant Kamat), ‘7. Gün’ (Yön: Kelvin Tong), ‘Alamet-i Kıyamet: Tarikat’ (Yön: Doğa Can Anafarta) ve ‘Başımın Belası’ (Yön: Sean Mewshaw)...      

X