"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Beyazlar en çok onu severdi...

17 Kasım 2018

Sinema salonları ‘kesintisiz müzik’ (!) programını sürdürüyor. Önce kurgusal bir öyküyle ‘A Star Is Born’ aksetti perdeye, sonra ‘Müslüm Baba’ ve Bohemian Rhapsody’ vasıtasıyla biyografik hikâyeler derken şimdi de huzurlarımızda bir belgesel var: ‘Whitney’... Kevin Macdonald imzalı son hamlenin konusu, 2012’de hayata gözlerini kapayan Whitney Houston. ‘Beyazlaşmış siyahiler’ korosunun ‘kadınlar’ kategorisindeki en popüler ismi olan Houston, yaklaşık iki saat süren filmde yükseliş ve çöküş dönemleriyle karşımıza geliyor.

1963 doğumlu müzisyen, popüler kültürün hafızasına unutulmaz şarkısı ‘I Will Always Love You’nun da eşlik ettiği 1992 tarihli ‘The Bodyguard’ filmiyle kazınmıştı. Bir ‘R&B’ şarkıcısıyla koruması olan eski gizli servis ajanı arasında sonradan alevlenen ilişkiyi anlatan yapımda Houston, dönemin jönlerinden Kevin Costner’la etkileyici bir romantik çift görüntüsü çiziyordu. Lakin gerçek hayatta aradığı mutluluk tablosunu, bu seyirci rekorları kıran filmindeki gibi çizemedi.

Ulusal Marş’la gelen sevgi ve sempati

Müzisyen bir ailenin içinde büyüdü Whitney. Annesi ünlü gospel şarkıcısı Emily ‘Cissy’ Houston’dı. Aynı zamanda Dionne Warwick ve Dee Dee Warwick’in kuzeniydi; bitmedi, vaftiz annesi Aretha Franklin’di. Kilise korolarında başlayan müzik serüveni vokalistlikle devam ederken aynı zamanda modellik de yapıyordu. Bir TV programında (‘The Merv Griffin Show’) keşfedildi, olağanüstü sesi herkesi etkiledi, yapımcılar peşine düştü, ‘1991 Super Bowl’ finali öncesi kendi yorumuyla seslendirdiği ‘Amerikan Ulusal Marşı’ (‘A Star Spangled Banner’), Körfez Savaşı’yla birlikte bütün ülke sathında esen milliyetçi rüzgârlar eşliğinde çok beğenildi ve birçok beyaz onu, “En sevdiği siyahi sanatçı” olarak tanımladı. Peşi sıra ‘The Bodyguard’la, artık bütün dünyanın gözdesiydi. Bobby Brown’la evlilik, kızları Bobby Kristina Brown’ın dünyaya gelişi, ‘Apartheid sonrası’ Güney Afrika’da ilk konser veren sanatçı oluşu, art arda gelen Grammy’ler, albümler derken zirve onundu.

Bir otel odasında biten hikâye

Lakin uyuşturucu problemi, servetine göz diken (başta babası olmak üzere) kardeşler, akrabalar ve de annesi gibi olmama (boşanma, çocuğuyla yeterince ilgilenememe) çabası ama bu çabanın üstesinden gelememe vs. derken zengin ve fakat son derece mutsuz bir kişiliğin ifadesine dönüşüyordu Whitney Houston. Birçok kez bağımlılıktan kurtulmak için kliniklere başvurma, tedavi görme hamleleri de karşılığını bulmuyordu. Ve nihayetinde 2012’de, 49 yaşındayken bir otel odasının banyosunda ölü bulundu.

Daha önce de

Yazının devamı...

Dr. Mengele’den ötesi...

10 Kasım 2018

Haziran 1944... Normandiya Çıkarması’na çok az bir süre kala Amerikalı bir paraşütçü birliği bir Fransız köyünde, garnizon olarak kullanılan kilisedeki vericiyi yok etmekle görevlendirilmiştir. Lakin ateş hattını aşmakta zorluk çekerler, hayatta kalan bir grup asker nihayetinde köye ulaşır ama onları kilisede garip bir ortam beklemektedir...

Kariyerinde sadece ‘Son of a Gun’ adlı, 2014 tarihli bir uzun metraj bulunan Avustralyalı Julius Avery’nin yönettiği ama asıl olarak portföyü itibariyle adı ‘tuhaf’ filmlerle anılan yapımcısı J.J. Abrams’ın ekolü dahilinde değerlendirilecek ‘Overland Operasyonu’, melez bir yapıya sahip. Film, gerilimi ölçülü bir biçimde yükselen enfes bir bölümle açılıyor. Paraşüt birliği hedefe doğru yol alırken uçak içinde espriler ve birbirlerine takılmalarla heyecanı dindirmeye çalışıyorlar. Lakin Fransa’ya ulaştıklarında yoğun uçaksavar ateşi, onlara savaşın kanlı yüzünü hatırlatıyor... Öykü, er Boyce’un peşine takılıp paraşütle yeryüzüne taşınırken ve nihayetinde küçük bir grupla köye varırken bir noktadan sonra film kimlik (daha doğrusu ‘tür’) değiştiriyor.
‘Retro’ jenerik
Boyce’un, sığındıkları evin dışına çıkıp geri dönmeyen birliğin iki üyesini ararken tesadüf eseri kiliseye gitmesiyle birlikte ‘Overland Operasyonu’nda bambaşka bir kapı aralanıyor ve karşımıza, özel bir serumla metabolizmaları ve fiziksel görüntüleri değişime uğrayan birtakım ‘yaratıklar’ çıkıyor... İşte bu aşamada Avery’nin yapıtı ‘zombi filmleri’ne göz kırpıyor. Bu tuhaf bileşimle hemen akla Robert Rodriguez’in 1996 tarihli çalışması ‘Gün Batımından Şafağa’ (‘From Dust Till Dawn’) geliyor. Oysa kilisedeki tuhaf laboratuvara kadar film öykü bazında ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ çizgisinde ilerlerken hafiften de, özellikle Fransız Chloe karakteri üzerinden ‘Inglourious Basterds’a selam yolluyor.

Filmin siyahi kahramanı Er Boyce’u Denzel Washington’ın ‘Fences’ıyla parlayan Jovan Adepo canlandırıyor.

Yazının devamı...

Böyle yaşadı Zerdüşt...

3 Kasım 2018


Bohemian Rhapsody
Yönetmen: Bryan Singer
Oyuncular: Rami Malek, Lucy Boynton, Gwilym Lee, Ben Hardy, Joseph
Mazzello, Aidan Gillen, Allen Leech,
Tom Hollander, Mike Myers
İngiltere-ABD ortak yapımı

Yazının devamı...

Yaksaydı dünyayı o yakardı...

27 Ekim 2018

Kuşkusuz ana taşıyıcısı Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur ikilisiydi. Ama koroya sonradan katılan Müslüm Gürses, bambaşka bir rüzgâr estirdi ve ‘arabesk müziğin’ ölümsüz sesleri arasında yerini aldı. ‘Baba’ lakaplı sanatçının sadece sesi değil, öyküsü de farklıydı. Ve belki de başarısı, bu denli geniş bir hayran kitlesine ulaşması bu farklılığın eseriydi. Çünkü ruhunu, yaşadıklarını şarkılarına, tarzına yansıtıyordu. Bu aslında bir zamanlar, Adana Halkevi’nde tanıştığı ve hayatına yön verdiği hocası, bağlama ustası ‘Limoncu Ali’nin ona verdiği tavsiyenin dışavurumuydu. Mesele sadece şarkı söylemek değildi; içindeki sesi dışarıya bütün samimiyetiyle yansıtmaktı.


2013 yılında aramızdan ayrılan bu müstesna sanatçının hikâyesi bir film olarak huzurlarımızda. ‘Müslüm Baba’ isimli yapımda Gürses’in Urfa’da başlayıp Adana’da devam eden ve İstanbul’a taşınan serüveninden bütün köşe taşlarını izliyoruz.
Urfa, Adana, İstanbul...
Yönetmen hanesinde iki isim (Ketc-he ve Can Ulkay) yazan film, Müslüm Gürses’in 1978’de geçirdiği trafik kazasıyla açılıyor, sonra geriye dönüşlerle Urfa ve Adana’da geçen çocukluğuna gidiyor, peşi sıra öykü parantezini kapatıyor. Ardından da hayat arkadaşı Muhterem Nur’la tanışma faslını ve bu ilişkinin, zaman zaman kıyıya vuran gelgitlerini izliyoruz. ‘Müslüm Baba’, sanatçının gerçekten de film olmayı hak eden, travmatik dönemeçlerle dolu hayatını perdeye taşıyor. Bu hikâyenin abartmalara, özel dokunuşlara, kimi senaryo oyunlarına ihtiyacı yok; sadece kulak kabartmak bile yeterli. Zaten film de çok fazla sinematografik dokunuşlara (aslında yönetmen hanesinde iki isim olunca daha fazla şey beklemek hakkımız sanırım ama!) sahip değil; seyircisini baştan sona yürek yakan bu alabildiğine hüzünlü hayat öyküsünün peşine takıyor ve bir anlamda sade bir dille görselleştiriyor.

Yazının devamı...

O ‘adım’ın hikâyesi...

20 Ekim 2018



Bilimkurgu sineması uzun bir süredir eski aksiyonel yapısını terk edip ya da öyküdeki yerini azaltıp “Nerden gelip nereye gidiyoruz?” türü varoluşsal soruların peşine takıladursun, insanlık ailesinin (sayıları çok az da olsa) kimi üyeleri, filmlerde (ya da romanlarda) ortaya atılan tüm bu soruların ne anlama geldiğini bizatihi yaşadı... Ve bu gruptan iki kişi de Ay yüzeyine ayaklarını değdirip uzayın sonsuzluğunda kendince hesaplaşmalara girişti... Damien Chazelle’in son filmi, bu özel insanlardan birinin, Neil Armstrong’un hayatından bir kesit alarak (1961-69 arası) onun öyküsü odağında türümüzün yaşadığı tuhaf serüvenin yolculuğuna bizleri de davet ediyor.

Müziğe ara veriyoruz!..

Chazelle, hatırlanacağı gibi arka planına müziği alan ama temel olarak insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde dolaşan ‘Whiplash’le tanındı. ‘Müzikaller çağı’na saygı duruşu niteliğindeki ‘La La Land’la da -bence- abartılı övgülere mazhar oldu. İlk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ de göz önüne alındığında ilgi alanı müziğin dışına hiç taşmamıştı. Bu bakımdan dördüncü yönetmenlik uğraşı ‘Ay’da İlk İnsan’ (‘First Man’), gezindiği sular kadar tür olarak da farklı bir adım. James R. Hansen’ın ‘First Man: The Life of Neil A. Armstrong’ adlı kitabından Josh Singer’ın senaryosuyla çekilen filmi, ‘biyografik bilimkurgu belgeseli’ olarak nitelendirmek de mümkün.


Filmde Neil Amstrong’u (sağda), Ryan Gosling (solda) canlandırıyor.

2012’de aramızdan ayrılan ve Ay’da yürüyen ilk insan olarak kayıtlara geçen Armstrong’un hayat serüvenine 1961’de test pilotuyken dahil olan öykü, daha sonra ana karakterinin

Yazının devamı...

Bu motelde huzur yok

13 Ekim 2018

malum, Hitchcock’un ‘Sapık’ından bu yana, Amerika coğrafyasında moteller pek de tekin yerler değildir... Haftanın yenilerinden ‘El Royale’de Zor Zamanlar’ (‘Bad Times at the El Royale’), bu tekinsizliğin izini süren yapımlardan. Drew Goddard’ın yazıp yönettiği film, 60’lar sonuyla 70’ler başında gezinen bir öykü anlatırken dönem panoramasına da soyunuyor ve kimi sosyopolitik göndermeler eşliğinde ilerliyor.
Önce kısaca özet diyelim: Bir grup insanın (yaşlı bir rahip / ismi Daniel Flynn, bir seyyar satıcı / ismi Seymour Sullivan ve genç bir şarkıcı / adı Darlene Sweet) yolu, tam ortasından Nevada ve Kaliforniya eyaletlerini ayıran çizginin geçtiği, Tahoe Gölü yakınlarındaki El Royale Moteli’nde kesişir. Miles adlı bir gencin her türlü hizmeti üstlendiği bu ıssız mekâna çok geçmeden gizemli bir genç kadın (onun ismi de Emily Summer-
sping) damlar ve böylece müşteri sayısı dörde çıkar. Bu topluluğun suyun altında gezinen çok farklı hikâyeleri ve dertleri vardır. Nihayetinde daha ilk geceden kartlar yeniden dağıtılır...


Sistemin aynası adeta...
‘El Royale’de Zor Zamanlar’da Drew Goddard, ‘film-noir’ tadında bir dünya kurarken seyircisini kat kat açılan bir anlatımın peşine takıyor. Öykü, motelin farklı odalarından ilerlerken bu, bir anlamda her bir karakterin epizodik manada serüvenlerinin ifadesine dönüşüyor. Önde ‘pulp’ romanların havası eserken arkaplanda dönemin Amerika’sının alegorik bir tarifi var. Yani ‘Başkanlık’ koltuğunda Richard Nixon’ın oturduğu, Vietnam bataklığında sürüklenen bir ülke: Motel ise sistemin bir aynası adeta... Geçmiş konukları arasında iş insanları, politikacılar, kalburüstü simalar var ve bu artık demodeleşmiş mekân, uzun süre onların ‘gizli kapaklı’ kaçamaklarına şahitlik etmiş. Ucu FBI’ın, J. Edgar Hoover usulü ‘gözetleme ve dinleme’ tekniklerine uzanan göndermeler de cabası... Filmde bu dönemin panoramasından kimi unsurlar filizlenirken öyküye sonradan eklemlenen Billy Lee karakteri de Charles Manson’vari bir tipleme sunuyor. Müzikleri ve kostüm tasarımıyla da dönem ruhu başarıyla yansıtılıyor.

Yazının devamı...

Bir ben vardır benden içeri...

6 Ekim 2018


Artık iş çığırından çıktı, DC Comics-Marvel kapışmasında elde avuçta ne varsa filmi çekiliyor. Haftanın yenilerinden ‘Venom: Zehirli Öfke’de karşımıza gelen karakteri de ‘Örümcek Adam’dan hatırlıyoruz. Arkadaşın çizgi roman evrenindeki çıkışı 1984. Sinemada ise kendisini Peter Parker’ın Tobey Maguire’in canlandırdığı serinin üçüncü filminde (yönetmen Sam Raimi, yapım yılı 2007), ‘Daily Bugle’da çalışan hırslı fotoğrafçı Eddie Brock olarak hatırlıyoruz.

‘Venom’un solo yürüyüşünde kamera arkasına, daha çok ‘Zombieland’ ve ‘Gangster Squad’ gibi çalışmalarıyla tanıdığımız Ruben Fleischer geçmiş. Senaryosunu Scott Rosenberg, Jeff Pinkner, Kelly Marcel ve Will Beall’dan oluşan dörtlünün kaleme aldığı filmin konusu kısaca şöyle: San Francisco’da bir kanal için araştırmacı gazetecilik yapan ve daha çok fakirlere yönelik haberleriyle dikkat çeken Eddie Brock, ‘içgüdüsel’ olarak ‘sahtekâr’ olduğuna kanaat getirdiği girişimci Carlton Drake’in maskesini, bir röportajla düşürmek için harekete geçer. Lakin can alıcı soruyu sorduğu anda söyleşisi yarım kalır, üstelik çalıştığı kanaldan da kovulur. Yetmez, evlenmek üzere olduğu sevgilisi Anne de kendisini terk eder. Bir bilim vakfının sahibi olan Drake ise araştırma ekibinin uzaydan getirdiği yeni yaşam formlarıyla insan vücudunu birleştirip farklı bir türe kapı aralamak istemektedir. Kimi gelişmeler sonucu Brock, Drake’in laboratuvarındaki yaratıklardan biriyle birleşir ve ortaya ‘Venom’ isimli, son derece güçlü bir yaratık çıkar...


Ruh ve beden ele geçirilince…

Ruben Fleischer’ın filmi, birkaç hafta önce izlediğimiz ‘Upgrade’i fazlasıyla andırıyor. Söz konusu yapımda vücuduna takılan bir çiple hayatı ‘yapay zekâ’ tarafından yönetilen bir adamın hikâyesini izliyorduk. Bu kez ‘düşmüş’ ve hayata tutunacak dal arayan eski bir muhabirin, bir uzaylıyla birleşimine ve ikilinin ‘kötüler’e karşı verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Dışarıdaki eleştirmenlerin yerden yere vurduğu ve çoğunun ‘1 yıldız’ verdiği ‘Venom: Zehirli Öfke’yi doğrusu ben beklediğimden çok daha iyi buldum. Düşmüşlük ve sahip olduğu değerleri kaybedip yeniden kazanmak için çabalama açısından girişte andığımız ‘Örümcek Adam 3’ (‘Spider-Man 3’) fazlasıyla hatırlatmasının yanı sıra esprili dil, kahramanın ve uzaylının sarkastik diyalogları, filmi sevimli kılıyor. Elon Musk’vari girişimci Carlton Drake de fena çizilmemiş bir karakter.    

Tom Hardy’nin Eddie Brock’ta sırıtmadığı, Michelle Williams’ın ana karakterin sevgilisi Anne Weying’de karşımıza geldiği yapımda, yeteneğine ilk kez ‘Nightcrawler’da vâkıf olduğumuz Riz Ahmed de kayda değer bir ‘kötü adam’ profili çiziyor.

Yazının devamı...

Bir ulusun problemli doğuşu...

29 Eylül 2018

İnsanlığın bitmeyen derdi; ırkçılık... Doğadaki canlılar içinde sadece türümüze ait, tarihten devralınan ve halihazırda halledilemeyen bir ayıp, utanç... Siyahi yönetmen Spike Lee, son filmi ‘Karanlıkla Karşı Karşıya’da (‘BlacKkKlansman’) meseleye kendince el atıyor ve 70’lerden hareket ederek Colorado Springs Polis Merkezi’nde çalışan ilk Afro-Amerikan Ron Stallworth’un mücadelesini anlatıyor. Çaylak bir memurken masa başından aktif bir göreve çarçabuk geçen Ron, Yahudi kökenli iş arkadaşı Flip Zimmerman’la birlikte yörede faaliyet gösteren Ku Klux Klan üyesi ırkçı bir oluşumu sona erdirmek için çabalar.
Lee, senaryosunu Charlie Wachtel, David Rabinowitz ve Kevin Wilmott üçlüsüyle birlikte kaleme aldığı filminde gırgır bir anlatım tutturmuş. Yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilen ‘Karanlıkta Karşı Karşıya’da ana karakter, biraz da dönem itibariyle hafiften Al Pacino’nun ‘Serpico’sunu hatırlatıyor. Hikâyedeki kimi olaylar biraz fazla hızlı gelişip yer yer bizi, mantık açısından sorgulama noktasına getirse de seyirci olarak buna çok da takılamıyoruz; çünkü filmin derdi bu değil.


Denzel Washington’ın oğlu
Spike Lee daha çok siyahilere ve Yahudilere olan nefretin geçmişteki uzantılarında dolaşıyor; bizi de sakin, meselelere mesafeli yaklaşan ve “Sistemin içinde de ‘doğru’ insanlar bulunmalı” diyen bir karakterin peşine takıyor. Parantez kapanırken de meselenin bugününe geliyor ve ‘Trump gerçeği’yle karşı karşıya kalıyoruz. Filmde karikatür kişiliklerle karşımıza çıkan ırkçılık ve ‘Ku Klux Klan örgütü’, ne yazık ki gerçek hayatta yansımasını bulmuş durumda ve bugün itibariyle bir ‘karikatür’ ABD’ye ve elbette ki dünyaya hükmetmeye çalışıyor...
Filmde dönem atmosferi ve ruhu, kılık-kıyafetleriyle çok gerçekçi bir şekilde yaratıymış. Oyunculuklar da tatminkâr; Ron Stallworth’te karşımıza çıkan Denzel Washington’ın oğlu John David Washington gayet başarılı, Zimmerman’da izlediğimiz Adam Driver zaten her daim çizgi üstü. Harry Belafonte gibi ulu bir çınarı ‘ustalara saygı’ kabilinden izlemek de keyif vericiydi. Griffith’in ‘Bir Ulusun Doğuşu’nun nasıl bir anlama geldiğini didikleyen bölüm ise sanırım filmin en iyi yanıydı.

Yazının devamı...