"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Adaletin meleği...

22 Eylül 2018


Artık kadınların da eli silaha gidiyor ve aksiyonun içinde sivriliyorlar. ‘Atomic Blonde’da Charlize Theron, ‘Red Sparrow’da Jennifer Lawrence derken şimdi sahne sırası Jennifer Garner’da. Aslına bakarsanız aksiyon Garner için bildik bir liman: Sinemada ‘Elektra’, televizyonda ‘Alias’ bu cephede önceki duraklarıydı...

Lakin Amerikalı kadın oyuncuyu bu hafta karşımıza getiren ‘İntikam Meleği’nin (‘Peppermint’) tanım aralığını ‘kadınlar ve aksiyon’dan ziyade ‘Kendi adaletini kendin sağla’ başlığı üzerinden yapmak gerekiyor. Pierre Morel imzalı yapım, 70’lerin Charles Bronson’lı ünlü klasiği ‘Death Wish’in yeni bir versiyonu. Hatırlanacağı gibi söz konusu filmde ailesini kaybeden bir baba, eline silah alıp meseleyi bizatihi kendi çözüyordu. Michael Winner’ın 1974 tarihli bu filmi Brian Garfield’ın romanından sinemaya uyarlanmıştı. Benzer bir temaya sahip bir başka Garfield romanı ‘Death Sentence’ da 2007’de perdeye taşınırken Bronson’vari bir intikam yolunu tercih eden isim Kevin Bacon oluyordu. İlginçtir, aynı yıl Jeil Jordan’ın ‘Brave One’ında Jodie Foster, benzer şekilde adaletini kendisi sağlamak zorunda kalıyordu. Bu açıdan ‘İntikam Meleği’, ‘Brave One’a daha yakın düşüyor. Ve fakat kamera arkasındaki isim aksiyonlara vâkıf Pierre Morel olunca Jennifer Garner, iki-üç kişiden ziyade koca bir çeteye karşı mücadele eden bir ölüm makinesine dönüştürülmüş.Jennifer Garner, ‘Elektra’dan ve TV dizisi ‘Alias’tan aksiyona yatkın bir isim.

‘Toplumsal arınma!’

Bu aşamada önce kısaca konu diyelim: Bir uyuşturucu çetesinin göz korkutmak amacıyla gerçekleştirdiği saldırıda kocasını ve kızını kaybeden, failleri teşhis etmesine rağmen hiçbir ceza almamalarına da tanıklık eden Riley North, olayın beşinci yıldönümünde ortaya çıkar ve hesabını kendisi görmeye başlar. Karşısındaki koca bir çetedir ama Riley’nin açık hesabı sadece onlar değildir. Listesinde kanlı eylemleri örtbas eden hukukçular da vardır; öfkesinden avukat ve hâkim de payını alır...

Senaryosunu Chad St. John’ın kaleme aldığı ‘İntikam Meleği’, yönetmen Morel’in etkileyici aksiyon sahneleri sayesinde eskilerin deyişiyle ‘yağ gibi akıp giden’ bir heyecan kurdelası (bu da eski bir sinemasal deyimdir!) olmuş. Filmin öncüllerinden farkı, çürümüşlüğün (aslında bildiğimiz türden) geniş resmini çizerken intikam parantezine sadece mafyayı değil ondan beslenen hukuk insanlarını ve rüşvetçi polisleri de dahil etmesi. Bu tür filmler, sinemaya gölgesini düşürdüğü ilk günden itibaren elbette bir ‘katarsis’in (‘arınma’) ifadesidir. Sistem kötülerin cezalandırılmasına ya izin vermez ya da kanunlar dahilindeki kimi boşluklar sayesinde yaptıklarının karşılığını görmezler. İşte bu noktalarda da Clint Eastwood’un ‘Dirty Harry’sinin ya da ‘Death Wish’in Charles Bronson’ının kişisel gayretleri devreye girer. Biz de seyirci olarak onlar kötüleri cezalandırırken oturduğumuz yerden “Oh olsun”larımızı çekeriz.

‘İntikam Meleği’ meseleyi günümüz refleksleriyle buluştururken işin içine sosyal medyayı ve cep telefonuyla çekilen ‘olay yeri’ canlı görüntülerini de dahil etmiş. Ki böylelikle adalet için elini kana bulayan bir ev kadınının, varoşların gözünde ‘Melek’ türü bir kahramana dönüşmesine de tanıklık ediyoruz...

Filmin kötüleri Latinler

Yazının devamı...

Biz de ‘nerde kaldın’ diyorduk...

15 Eylül 2018

Malum, ‘ilk kan’ı ‘Alien’ (1979) akıtmıştı. Ridley Scott’ın aksiyonla karışık sosyolojik öğelere de göz kırpan uzay geriliminin gördüğü ilgi adeta yeni bir türe kapı araladı. İkinci adımda (1986) kamera arkasına James Cameron geçerken tehlikeyi evrenin herhangi bir yöresinde hissettirmek yerine bizatihi yaşadığımız topraklarda görünür kılmak fikriyle birlikte John McTiernan’ın ‘Predator’ı katıldı aramıza. Çok sonraları (2000’lerin başında) bu iki ayrı ‘uzay mensubu’ aynı filmlerde (‘AVM: Alien vs. Predator’ ve ‘Aliens vs. Predator: Requiem’) boy gösterseler de solo çalışmaları her daim daha fazla gönül çelen oldu...


Lethal Weapon’
serisinin yazarıydı...
Gelelim günümüze... Artık şimdiki neslin de yeni ‘Predator’lara ihtiyacı var! McTiernan’ın çektiği ilk filmdeki kurbanlardan biri olarak askeri birliğin içinde yer alan Shane Black, kamera önünden arkasına terfi anlamına da gelen 2018 ürünü ‘Predator’ın yönetmeni kimliğiyle karşımızda. Bir zamanlar Hollywood’un en popüler senaristlerinden biri olan Black’in kaleminden çıkan yapımlar kreasyonunda ‘Lethal Weapon’ serisi, ‘The Last Boy Scout’, ‘Last Action Hero’, ‘The Long Kiss Good-
night’ ve ‘Iron Man 3’ gibi hatırı sayılır izler var... Ki yönetmen olarak da son derece sevimli bir film olan ‘Kiss Kiss Bang Bang’e (çok başarılı bir kara komediydi) de imza atmıştı.

Yazının devamı...

Ortaya konan bu futbol Şampiyonlar Ligi’ne yetmez: Uçlarda yaşamak!

15 Eylül 2018

G.Saray bu sezona ‘son şampiyon’ kimliğiyle başladı ama ilk 4 haftada oyun olarak bunun hakkını veremedi. Alanya maçı hariç ne rakibi ısırıyor ne de organize bir oyun oynadığına dair ikna edebiliyordu. Bu görüntü dün de ilk 45’te tekrarlandı; bloklar bağlantısız, yardımlaşmasız ve baskısız.  Ve fakat 2. yarıda işler değişti. 10 dakikada  3 gol, liderlik yolunun ana istasyonları oldu.

Son 3 maçtaki karne: 6-0’lık galibiyet, 4-0’lık mağlubiyet ve son olarak 4-1’lik zafer... G.Saray uçlarda yaşıyor! Kasımpaşa karşısında alınan sonuca aldanılmamalı derim. Bence yine de takım sorunlu; dünkü skor da anlık patlamalarla geldi. Mesela forvet bölgesi: Eren’in gerçek kimliği hangisi? Gol öncesi kaçırdığı kafa vuruşu mu örneğin? Neyse, fizikte önemli bir meseledir; yükler dağıtılır. Dün de Galatasaray gol yüklerini dağıttı ve kazanmak için sadece forvetinin becerilerini beklemedi. Son olarak naçizane uyarım şu yöndedir: Ortaya konan futbol Şampiyonlar Ligi’ne yetmez...

RODRİGUES’İN ‘PAŞA’ KONÇERTOSU!

CAPE Verde’li kanat Rodrigues, dün kısa bir süre vites yükseltti ve takımının farkı açmasını sağladı. Özellikle 2. golü çok klastı. Aslında bu türden goller onun repertuarında sıkça yer alıyor. Nitekim geçen sezon Kasımpaşa’ya 2-1 yenilirken de benzer bir gole imza atmıştı...

Terim de dün Ozan Kabak’la adeta yabancı tartışmasına cevap verdi. 25 Mart 2000 doğumlu genç stoper Trezeguet’yi durdurmada çok başarılıydı. Gerçi bir penaltıya neden oldu ama yine de performansıyla göz doldurdu ve gelecek için ümit vaat etti.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES

Yazının devamı...

Kimdi giden, kimdi kalan?

8 Eylül 2018

Başka birisinin kimliğini üzerine geçirmek ve onun kaderini yaşamak... Sinema bu temayı zaman zaman kullanır ki, meselenin perdedeki şahikası bence Michelangelo Antonioni’nin Jack Nicholson’lı 1975 yapımı filmi ‘Yolcu’dur (‘Professione: reporter’). Haftanın yenilerinden ‘Transit’ benzer bir trüğü öyküsü içine katan bir yapım. Lakin kendisinden daha önceki adımlardan ilham aldığını söyleyemeyiz, çünkü filmin senaryosu Anna Seghers’in 1942 tarihli romanına dayanıyor. Yani ortada orijinal bir metin var; ama galiba Christian Petzold’un filmi kendisini daha da orijinal yapan bir dokunuşa sahip. O da şu; yönetmen senaryoyu kaleme alırken romanda anlatılanları günümüze taşımış ve Avrupa’nın şimdiki hali pürmelalini Seghers’in kitabı üzerinden tasvire koyulmuş.

‘Transit’te başrolleri Paula Beer ve Franz Rogowski paylaşıyor.

Bir tereddüdün romanı...

Önce kısaca hikâye diyelim: Alman birlikleri Paris’e doğru ilerlemektedir. Nazi zulmünden kaçan Georg, Avrupa’yı terk edip yeni bir hayata yelken açmak istemektedir. Önüne bir fırsat çıkar; hayatını kaybeden Weidel adlı komünist bir yazarın evrakı eline geçer ve onun kimliği üzerinden hareket etmeye başlar. Hedef, Marsilya üzerinden Meksika’ya gitmektir... Bu sırada Marie adlı genç bir kadına âşık olur. Bu durum, planlarını yeniden gözden geçirmesine neden olur...

Alman sinema geleneği içinde Batı’nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?” denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, ‘Transit’te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından ‘Barbara’daki kadın doktorun Doğu Almanya’yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig’a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler’in rejimi baki de kalabilirdi.

Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, ‘mülteci sorunu’na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış. Ana karakter için Marsilya bir noktadan sonra onun ‘Araf’ına dönüşürken Georg, âşık olduğu Marie, Marie’nin birlikte olduğu doktor Richard derken hikâyenin gelgitleri açısından ‘Transit’ bir noktadan sonra, yabancı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi ‘Casablanca’ tadına ulaşıyor.

‘Almanlardan iyi kaleci çıkar’

Yazının devamı...

Josef-Topal'sız Fenerbahçe'yi sevdinizse...

2 Eylül 2018

BAŞKAN Ali Koç, takımı statta karşıladı. Özellikle sosyal medyanın ‘kelle’sini istediği Hasan Ali’yi canı gönülden öperek, âdeta, “Ben de Hasan Ali’yim” diyerek, tribünlere mesajı verdi. Harun Tekin ayağının tozuyla kalede, Volkan Demirel ve Mehmet Topal ise kulübede.

Phillip Cocu da mesaj verdi:

Radikal değişim şart!

Maç, başkan ve teknik direktörün mesajlarını destekleyen bir şekilde başladı. Hasan Ali ortaladı, Ayew kafayı koyup golü attı.

Yazının devamı...

İnsanlığa bir ‘HAL’ler oluyor...

1 Eylül 2018

Bir kaza ya da saldırı sonrası hayata dönmek için tıbbi bir operasyondan geçersiniz. Bu sırada olağanüstü şeyler olur ve bir de bakmışsınızdır ki artık ‘sıradan’ biri değilsinizdir. Modern çizgi romanların birçoğunda ‘Süper’ güçlerle donanan kahramanların dönüşüm hikâyelerinin ardında bu türden gerekçeler bulunur. Haftanın yenilerinden ‘Upgrade’, işte bu temel klişeyi ‘yapay zekâ’ meselesine eklemliyor ve en azından düşünsel anlamda üzerinde tartışmaya değer bir metinle karşımıza çıkıyor.
Oyuncu, yazar (‘Testere’ serisinin öyküsü ona aitti) ve yönetmen (‘Ruhlar Bölgesi: Bölüm 3’) olarak tanınan Leigh Whannell’ın, senarist ve reji olarak imzasını taşıyan filmin öyküsü kısaca şöyle: Gelecek bir zaman diliminde hayat alabildiğine dijitalleşmiştir. Bu ortamda karısı Asha bir teknoloji devinde çalışan, kendisi de eski arabasını tamir ederek günlerini geçiren Grey Trace, bir gece eşiyle birlikte bilgisayar dâhisi Eron Keen’in evine ziyarete gider. Dönüşte bilgisayar tarafından otomatik olarak kullanılan arabaları rotadan çıkar ve Grey’in doğup büyüdüğü fakir mahalleye yollanır. Komutlara uymayan araba kaza yapar, çift sağ salim kurtulmuşken olay yerine gelen dört kişilik bir çete Asha’yı öldürür. Grey’i de yaralar.


‘Altı Milyon Dolarlık Adam’la ‘Robocop’un karışımı
Genç adam hayata döndüğünde elleri ve ayakları tutmayan bir felçlidir. Bir yanda Asha’nın yokluğu, diğer yandan vücudundaki fiziki problemler; ölmek ister... Çok geçmeden devreye Eron Keen girer ve gizli kalması gereken bir operasyonla Grey’in vücuduna ‘STEM’ adlı küçük ve maharetli bir aparat (çip) yerleştirir. Bu aparat, beyinle diğer uzuvlar arasındaki kopan iletişimi yeniden kurar. Ve peşi sıra daha büyük yeteneklere sahip olduğunu gösterir: STEM-Grey ikilisi, çetenin peşine düşer...

‘2001: Uzay Macerası’nın ‘HAL 9000’i devasa bir bilgisayardı, ‘Upgrade’in STEM’i ise daha gelişmiş özelliklere sahip bir mikroçip.

Yazının devamı...

Adalet ‘western’in temelidir...

25 Ağustos 2018

Sen bir kenara çekilip kendi yolunda gitmeye çalışsan da bir şekilde çarkın içine çekilirsin; çünkü sistem işlemez, vicdanın devreye girer ve adaleti sağlamak sana kalır... Sinemanın erken çağında ‘western’lerin, 70’lerde Charles Bronson’lu ya da Clint Eastwood’lu modern ‘suç filmleri’nin bildik temasıydı ‘Kendi adaletini kendin sağla’...

2014 tarihli ‘The Equalizer’, 1985-89 tarihleri arasında çekilen aynı adlı bir TV dizisinden ilham alınarak sinemaya uyarlanmış bir projeydi. Söz konusu çalışma aynı zamanda Denzel Washington’la, kendisine ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar kazandıran ‘Training Day’ filminin yönetmeni Antoine Fuqua’yı da yeniden bir araya getiriyordu. Bizde ‘Adalet’ Türkçe adıyla gösterime giren filmde eski deniz piyadesi ve ajan Robert McCall, fuhuş bataklığındaki genç bir kadına yardım ederken karşısında Rus mafyasını buluyor ama kötüleri kendi yöntemleriyle cezalandırmaktan vazgeçmiyordu.

‘Yitik Zamanın Peşinde’

Dört yıl sonra aynı kahraman, aynı oyuncu, yönetmen ve senaristin imzalarını taşıyan yeni bir adımla karşımızda. ‘Adalet 2’ (‘The Equalizer 2’), İstanbul’a yaklaşan bir trende açılıyor. McCall, çocuğunu kaçırıp eski karısına eziyet etmek isteyen mafyatik bir Türk’le hesabını görüyor ve kendi dünyasına dönüyor. Boston’da biçimlenmiş bu dünyada ise kahramanımızı bir şirkete bağlı olarak taksi şoförlüğü yaparken buluyoruz. ‘Yahudi soykırımı’ esnasında kız kardeşini kaybetmiş ve hayat boyu onu aramış müşterisi Sam’le komşuları; ekip biçtiği bahçesi vandallar tarafından tarûmar edilen Müslüman Fatima ve uyuşturucu çetelerin dahil olmaktan başka çaresi kalmayan ressam adayı Miles, McCall’un hayatındaki ‘sabit’lerdir. Derken ilk filmden de hatırladığımız eski mesai arkadaşı Susan Plummer’ın Brüksel’de işlenen bir cinayeti araştırırken öldürülmesi, ‘uyuyan dev’in uyanmasına neden olur ve eski deniz piyadesi karmaşık bir denklemi çözmeye koyulur...

İlk film aksiyona fazla göz kırpıyor (sanki ‘John Wick’in öncülü gibiydi) ve öykü itibariyle klişeler eşliğinde ilerliyordu. İkinci adımda ise tamamıyla ‘Ermiş’ gibi davranan bir karakter buluyoruz karşımızda. Elinde daima bir kitap (Ta-Nehisi Coates’in ‘Dünyayla Benim Aramda’sı ve Proust’un ‘Yitik Zamanın Peşinde’si, bu arada küçük bir hatırlatma; ilk filmde odaklanılan kitap Hemingway’in ‘Yaşlı Adam ve Deniz’iydi), komşularına her daim yardım elini uzatan, yaşlı-genç demeden onlara destek olan, iyilik timsali bir profil... Ama bir adım ötede kötülüklerle dolu bir dünyanın kendisini ve herkesi beklediğinin farkında... Terazinin dengesi bozulduğunda ise silahı ve mücadele gücüyle meseleye ağırlığını koyuyor.

Fuqua, olgun ve sakin bir rejiyle bu öyküyü aktarıyor. Ben filmi genel olarak ‘Western’ türüne olan sevgi ve saygısı yüzünden beğendim. ‘Adalet 2’, şimdiki zamanda geçse de anlatılan ‘Yalnız ve geçmişi yaralı bir kovboy’un mücadelesi. Atmosfer de buna uygun.


Yazının devamı...

Yağmurdan sonra...

18 Ağustos 2018

Eski hesapların görüldüğü Batı merkezleri... Yugoslavya’daki iç savaş sürerken bir yandan da meselenin yakıcı yanlarını perdeye taşıyan filmler izleniyordu. Bu toplam içinde en derin iz bırakanlarından biri de kuşkusuz ‘Yağmurdan Önce’ydi (‘Before The Rain’). Milcho Manchevski’nin yapıtının yolu bir şekilde Londra’ya uğruyordu.



Bugün artık söz konusu coğrafyada ‘Tito’ gibi bir birleştirici unsurla tutulduktan sonra dağılan ve kendi kaderlerini tayin etme hakkına kavuşan ülkeler var. Ama eski hesaplar ve kapanmayan yaraların büyük bir kısmı yerinde duruyor. Haftanın yenilerinden ‘Karanlıkta’ (‘In Darkness’) eski bir formülü politik sulara çeken ve böylesi bir yolla gerilim yaratmaya çalışan bir film. Yönetmenliğini Anthony Byrne’ün üstlendiği yapımda görme engelli bir müzisyenin (piyanist kendisi), oturduğu dairenin üst katındaki genç bir kadının ölmesiyle başlayan ve kendisinin de içine dahil edildiği bir süreç anlatılıyor. Olaya el koyan dedektif, müzisyeni (ismi Sofia) sorgularken hayatını kaybeden kızın (Veronique) babasının geçmişi bulanık bir Sırp işadamı (Radic) olduğu anlaşılıyor. Dedektif, ölümün bir intihar mı yoksa bir cinayet mi olduğu üzerine araştırmaya koyulurken Marc adlı bir genç de Sophia problem yaşamaya başladığı her anda devreye giriyor. Biz seyirciler de bütün bu akışta olayın gizemini bir anlamda dedektifle birlikte çözmeye çalışıyoruz...

Filmde ‘fotomodel-oyuncu’ Emily Ratajkowski, ‘Veronique’i canlandırıyor.

Yazının devamı...