"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Ateş bizimle yürür...

9 Aralık 2017

70’ler, ‘Felaket filmleri’ denen türün ‘altın çağ’ını yaşadığı dönemdi. Salonlar, doğanın sağlı sollu ataklarından geçilmiyordu. ‘Zelzele’ (‘Earthquake’), ‘Yangın Kulesi’ (‘Inferno Towering’), ‘Çığ’ (‘Avalanche’), ‘Concorde’, ‘Poseydon Macerası’ (‘The Poseidon Adventure’) derken takıma ‘Jaws’, ‘Piranha’, ‘Dev Tohumu’ (‘The Food of the Gods’), ‘Dev Karıncalar İmparatorluğu’ (‘Empire of the Ants’) gibi yapımlar da eklenmişti. Tür, elbette 70’lerle kendisini sınırlayacak değildi; hele hele sonrasında gelişen teknoloji, bilgisayar efektleri derken ‘kurgusal’lar kadar ‘gerçek hikâyeler’ de önem kazandı. Lakin teknik anlamdaki olağanüstü değişime rağmen felaketleri perdeye taşıyan filmler belli formüllerin dışına çıkamadı.

Haftanın yenilerinden ‘Korkusuzlar’ da (‘Only the Brave’) aslında benzer bir mantığın ürünü. ‘Tron Efsanesi’ ve ‘Oblivion’ gibi çalışmalarıyla hatırladığımız Joseph Kosinski’nin imzasını taşıyan yapım, Sean Flynn’ın GQ dergisinde yayımlanmış ‘No Exit’ adlı makalesinden yola çıkılarak yazılmış bir senaryonun (Ken Nolan ve Eric Warren Singer ikilisi kaleme almış) ifadesi. Gerçek olaylara dayalı filmde, Arizona’ya bağlı üst düzey bir itfaiye grubunun yaşadıkları anlatılıyor. Öykü özellikle iki ana karakter ve onların yakın çevresi üzerinden ilerliyor. Bir tarafta orta yaşlı ekip şefi Eric Marsh, diğer tarafta çocuk sahibi olduğu için kendisine yeni bir yol çizmeye çalışan genç uyuşturucu bağımlısı Brendan McDonough var. İkilinin yolları ‘Granit Dağı’ adlı kurtarma grubunun çatısı altında kesişiyor. Kimsenin güvenmediği Brendan’a, Eric şans tanıyor ve ekibe alıyor. Film, çaylak bir itfaiyecinin yetişme sürecinin yanı sıra ekip ruhuna ve meseleler karşısındaki dayanışma çabalarına odaklanıyor. Hikâyenin ara yollarında ise Eric’in at bakıcısı karısı Amanda’yla olan ilişkisi ve Brendan’ın aile kavramıyla hesaplaşması var.


Filmde ekip şefi Eric Marsh’ı Josh Brolin, eşi Amanda’yı Jennifer Connelly canlandırıyor.

Hayatta kalmanın vicdan azabı...

Bu tür yapımlarda genelde bıkkınlık derecesinde ‘Kahramanlık’ vurgusu yapılır. Bir kere ‘Korkusuzlar’ bu cephede sakin ve ölçülü takılıyor. Öte yandan yüzeysel olarak vâkıf olduğumuz helikopterle yangın söndürme gibi bir hamlenin dışında çok çabuk yayılan alevleri durdurma konusundaki kimi yöntemleri ve teknikleri de hatırlatıyor. Ama bence sakin akan ve sıradan görünen filmin en etkileyici yanı son derece gerçekçi çekilmiş, yaşanılan acıları yüreğinizde hissettiren final bölümü. Bazen hayatta kalmanın büyük bir vicdan azabına dönüşmesi meselesi de özellikle çok iyi vurgulanmış.

Ya performanslar? Eric Marsh’ta Josh Brolin, patronu Duane Steinbrink’te Jeff Bridges, ekipten Christopher MacKenzie’de Taylor Kitsch gayet iyi. Amanda’da Jennifer Connelly hem iyi hem de hâlâ çok güzel. Filmin parlayan ismi ise Brendan’da karşımıza gelen Miles Teller. Tıpkı yönetmen Damien Chazelle gibi ‘Whiplash’le çıkış yapan genç yıldız, ‘Korkusuzlar’da adeta döktürüyor.

Yazının devamı...

‘Öte dünya’ya bakıp gelenler

2 Aralık 2017

Bir grup tıp öğrencisi (stajyer doktor), bir tür meydan okumaya soyunarak vücut fonksiyonlarını durdurup öte dünyaya kısa süreli ziyaret gerçekleştirip döner. Biri kadın beş kişiden oluşan ekipte sadece bir öğrenci bir tür ‘nöbetçi’ görevini üstlenerek deneyime katılmaz. Başta her şey yolunda gitmektedir lakin kısa bir süre sonra işler rayından çıkar, herkes eski günahlarıyla yüzleşmeye başlar...

1990 tarihli ‘Çizgi Ötesi (‘Flatliners’), Joel Schumacher’in gösterişli üslubu eşliğinde ilginç bir fikri peliküle taşıyordu. Aradan geçmiş 27 yıl, sanırım aynı fikirde bir kez daha yıkanmak denenmeye değer bir çaba gelmiş ve ortaya 2017 model ‘Çizgi Ötesi’ çıkmış...

Beşli ana karakterler bütününü üç kadın, iki erkeğe çeviren bu yeni hamle aynı sularda yüzmeye çabalıyor. Ekipten Courtney’nin yaşadığı kazayla başlayıp bu olayın yedi yıl sonrasına atlayan öykü, daha sonra seyirciyi grubun diğer parçalarıyla tanıştırıyor: Yani Courtney, Marlo, Ray, Sophia ve Jamie... İlk filmdeki Randy gibi Latin kökenli Ray de ‘öteki dünya’ya gidip gelmiyor, bir tür tanık sıfatıyla deneylere katılıyor. Öte yandan şimdiki zamanın temsilcisinde senarist Ben Ripley, Peter Filardi’nin öyküsü üzerinde kimi rötuşlara gitmiş.


Ana karakterlerden Marlo’yu Bulgar kökenli oyuncu Nina Dobrev canlandırıyor.

‘Ölmek için güzel bir gün’

İlk film doğrusu içerik olarak ‘kutsal kitaplar’ın bahsettiklerini tekrar nitelikteydi; herkes kendi günahında yüzer... ‘Öte dünya’ya şöylesine bir göz atıp gelen bu grup üyeleri de geçmişlerindeki kötü izler üzerinden hesaplaşma yaşıyorlardı. Danimarka kökenli Niels Arden Oplev imzalı yeni versiyonda bu hesaplaşma hikâyesi günümüzün sıradan gerilim filmlerindeki kimi efektlerle bezenmiş ve genel olarak çıta bir hayli düşürülmüş. Ayrıca ilk filmde Julia Roberts, Kiefer Sutherland, Kevin Bacon, William Baldwin ve Oliver Platt gibi ışıltılı bir kadro vardı; şimdiki adımın ekibi ise hem çok parlak olmayan isimlerden oluşuyor hem de oyunculuk gösterileri de düşük düzeyde seyrediyor.

Yazının devamı...

Statü böyle olursa...

30 Kasım 2017

Ancak bizim yerel kupamızın statüsü sürpriz ihtimaline o kadar kapalı ki muhtemelen alt ligdeki takımların hiçbiri Süper Lig’den bir takımı eleyebileceklerine ihtimal vermiyor. Düne kadar izlediğimiz maçlarda birçok alt lig ekibi (Buca ve İstanbulspor hariç) bu izlenimi verdi. Nitekim Adana Demirspor da dün F.Bahçe karşısında sanki idman maçındaymışçasına dağınık ve umursamazdı.

F.Bahçe açısından söylenebilecek çok şey yok açıkçası. Demirspor’a oranla daha aç, daha istekliydiler. Sahaya çıkan her futbolcu elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştı, hak ettikleri güzel bir galibiyet aldılar.

MAÇIN ADAMI: ALPER POTUK

DÜN akşam çok çalıştı, mücadele etti, güzel futbolunun karşılığını üç golle aldı. Fenerbahçe’de tartışmasız günün en iyi ismiydi.

Yazının devamı...

Bir ‘tasavvuf’ yolculuğu

25 Kasım 2017

Semih Kaplanoğlu, ‘Yusuf Üçlemesi’nin son hamlesi olan ‘Bal’dan yedi yıl sonra çektiği ‘Buğday’la huzurlarımızda. Film, sinemamızın çok nadir uğradığı bir kulvarda ilerliyor ve bize ‘tasavvufi’ öğelerle bezeli ‘distopik’ bir öykü anlatıyor.

Siyah-beyaz (dili de İngilizce) çekilen yapımın önce hikâyesini aktaralım: Yakın bir gelecekte yaşanan iklim değişiminin ardından yeryüzündeki yaşam zor koşullarda sürdürülmektedir. Sınırlar yeniden tanımlanırken sistemin ana damarları, manyetik kalkanların içindeki yerleşimlerde atmaktadır. Göçmenlerin kamplarda bekletildiği bu düzeni reddedenlerse ‘Ölü Topraklar’ diye adlandırılan bölgede ayakta kalmaya çabalar. En büyük sorunlardan biri de genetiğiyle oynanmış tohumlar konusundaki kaostur. Çözüm, bir zamanlar sistemin gözde bilim insanı olan ve sonradan modern hayatı reddederek ‘Ölü Topraklar’da yaşamayı seçen gen uzmanı Cemil Akman’ı bulup yardımını istemektir. Bu görevi Prof. Erol Erin üstlenir...

‘Stalker’ etkisi

‘Buğday’, teknik açıdan sinemamızın standartlarının üzerinde seyrediyor. Giles Nuttgens imzalı siyah-beyaz görüntü çalışması çok başarılı. Keza Naz Erayda’nın prodüksiyon tasarımı da... Bütün bu çabaların birleşmesi sonucu ortaya çıkan atmosfer ve çizilen distopik dünya etkileyici. Lakin film adeta tam ortasından ayrılmış iki farklı bölümden oluşuyor gibi. İlk yarıda herhangi bir Batılı yapımda rastlayacağımız bir gelecek tasarımı ve bilimin hükmettiği bir düzen var, ikinci yarıdaysa Erol Erin’in, Cemil Akman’ı bulmasıyla birlikte çıktığı bir yolculuk ve bu yolculuk esnasındaki metaforlar ve göndermelerle yüklü, bilimin yerini inanca bıraktığı bir serüven... Semih Kaplanoğlu (senaryosunu da eşi Leyla İpekçi’yle birlikte yazmış), çok sevdiği Tarkovski’vari bir havaya büründürdüğü, kimi sahnelerinde görüntü bağlamında ‘Kurban’ı ama genel olarak ‘Stalker’ı hatırlatan filminde, ‘İnanç sineması’nın teknik düzeyi yüksek bir ifadesine soyunmuş.
Dini bilgilere vâkıf seyirci, belki Erol-Cemil ikilisinin yolculuğunun Kuran’da geçen, Hz. Hızır’la Hz. Musa’nın yolculuğunun anlatıldığı kıssadan ilham alındığını anlayacaktır (anlamayanlar içinse çözüm, Kaplanoğlu’nun filmin gösterildiği festivallerde ve verdiği kimi söyleşilerdeki açıklamalarına başvurmak). Bense söz konusu yolculuktaki karakterleri, günümüzdeki yansımaları açısından ‘laik’le ‘muhafazakâr’ olarak okudum.


Yazının devamı...

‘Adalet’in bu mu dünya?

18 Kasım 2017

“Önce tek tek alalım, sonra da toplu çekeriz”... Bir düğünde ya da herhangi bir davetteki fotoğrafçının bu ‘klasik’ isteği, uzun bir süredir DC Comics ya da Marvel’ın sinema politikalarındaki öncelikli reflekslerden birine dönüştü. İki taraf da ellerindeki ‘süper kahramanları’ önce solo, daha sonra da koro şeklinde sahaya sürüyorlar. Hem de birer aralıkla; önce kahramanlardan biri sahne alıyor, sonra hop ‘Hep birlikte’ sökün ediyorlar, sonra yeniden solo, ardından yine “Birimiz hepimiz için” şeklinde...

Bu haftanın büyük stüdyo işi yapımı ‘Justice League: Adalet Birliği’ de DC Comics’in ‘koro’ işlerinden biri. Bir anlamda ‘Batman v Superman: Adaletin Şafağı’nın devamı niteliğindeki yapım, tıpkı öncülü gibi Zack Snyder imzasını taşıyor. Önce kısaca öykü diyelim: Superman artık sizlere ömürdür. Böyle bir acının hüznü geride kalanları kaplamışken ‘Kripton’lunun yokluğunu fırsat bilen birtakım ‘şer odakları’ ortalığa çıkar. Bunların başında uzun süren sürgün hayatından dönen ve dünyayı fethetmeye kararlı, 2.5 metrelik dev savaşçı Steppenwolf gelmektedir. Böylesi bir güce karşı savaşmak için de bir dayanışma ruhu gerekir. Bu oluşumun başını iki eski dost, Batman ve Wonder Woman çeker; Aquaman, The Flash ve Cyborg gibi karakterler de bir nevi yedek kulübesinden gelerek maça damgasını vuran oyuncular gibi hareket eder. Ama ‘Dream Team’ tadındaki bu birlik bile mücadele esnasında, “Ah keşke Superman de aramızda olsaydı” duygusu içindedir.

En yeni karakter Cyborg

Her birinin çizgi romanlarda boy göstermesi farklı zaman dilimlerinde olan bu kahramanların (Batman-1939, Wonder Woman 1942, Aquaman 1941, The Flash 1956) okur önüne birlikte çıkmalarının tarihi ise 1960’mış (Cyborg ise 1980 yapımı bir karakter; dolayısıyla onun takıma eklenmesi bu filmle gerçekleşmiş görünüyor).


Yazının devamı...

Ve Şener Şen de ‘biber gazı’ yer...

11 Kasım 2017

Orhan Veli’den mülhem ‘İşimiz gücümüz budur bizim’; yönetmenleri sınıflar, tasnif eder, onların kendi yapıtlarına yüklemedikleri anlamları yükler, belki odaklarını kaydırır, başka yerlere taşır, belki de yanlış saptamalarda bulunuruz. Ne yazık ki doğamız böyledir! Bir eleştirmen olarak ben de ‘Yavuz Turgul sineması’nın kahramanlarını değişen zamana, moderniteye, çürüyen sisteme ayak uyduramayan, nihai noktada kaybetmeye mahkûm bireyler olarak görürüm. Bu açıdan son filmi ‘Yol Ayrımı’, start alırken ana kahramanını sistemin göbeğinden (üst düzey bir işadamı) seçmesi bakımından geride kalan filmlerden farklı bir girizgâha sahip ama öykü kıyıdan az biraz açıldığında yine kendi bildik sularına kavuşuyor...

Önce kısaca hikâye diyelim: Sevgisiz bir patrondur Mazhar Kozanlı. Kendi mekanik dünyasında sürekli işletmesini büyütecek projeler peşinde koşar. Sadece kendisini değil, şirketin dişlileri arasına kattığı çocuklarını da bu sistemin ana unsurlarına dönüştürmüştür. Hoşgörüsüzdür, acımasızdır; hakkını arayan işçileri, pilavına taş karıştırdığını düşündüğü aşçısını hemen kapı önüne koyar. Ve fakat geçirdiği ağır bir trafik kazasının ardından hayata bambaşka bir kişilikle döner. Artık iyiliksever, sevgi dolu, paylaşımcı bir adamdır. Ve bu ‘yeni hayat’ında ileri bir adım atar ve şirketteki yüzde 60’lık kendi payını çalışanlarla paylaşmaya, onları işletmeye ortak etmeye karar verir. Bu hamle, Mazhar’ın başta annesi Firdevs olmak üzere yardımcısı Besim ve çocukları Barlas’la Defne arasındaki mesafelerin daha da açılmasına neden olur...


‘Yol Ayrımı’nda Nihal Yalçın, emekçi Emine’yi canlandırıyor

‘Bilemiyorum Altan!’

‘Yol Ayrımı’, bir dönüşümün, geçirdiği kazayla insanlığı yerine gelen bir adamın öyküsü. Film bir yanıyla Frank Capra tadı, öte yanıyla ‘Yurttaş Kane’ çağrışımları sunuyor. Ama temel olarak yaşadığı travma sonucu bastırdığı duygularla, o güne kadar kaçırdığı anlarla, yaşamadığı günlerle, ertelediği mutlulukla tanışan, geçmişteki hayatıyla ve bir anlamda günahlarıyla yüzleşen bir kişiliğin portresine soyunuyor. Bu yüzleşmede kendisine ayna tutan kişilerin başında ise Mekteb-i Sultânî’den okul arkadaşı Altan geliyor. Altan, Mazhar gibi karınca olmaktansa ağustosböceği kimliğini seçmiş, şiirlerle, şarkılarla, ‘neyle meyle’ ve tabii ki aşkla yolunu çizmiş bir şahsiyettir. Öte yandan ‘yeni hayat’ın mihenk taşlarından biri de işyerindeki sisteme başkaldıran Emine adlı emekçidir. Mazhar, vicdani bir refleksle genç kadının hayatını önce dışarıdan gözler, sonra da müdahil olur... Bu arada bisiklet tutkusu da (‘Bisiklet Hırsızları’ eşliğinde!) travma sonrası bilinçaltından fırlayan ve kıyıya vuran bir çocukluk özlemi olarak dikkat çeker.

Yavuz Turgul, bu hikâyeyi 150 dakikalık süresine rağmen sıkılmadan izleyeceğiniz bir üslupla anlatıyor. Senaryo kuşkusuz yine bir ana karakter üzerinden ilerliyor ama kimi ara karakterler de devreye girerek öyküye ve gidişata katkıda bulunuyor, renk katıyorlar (özellikle Altan, Emine ve Firdevs). Hikâyeyi genel olarak büyük burjuva eleştirisi olarak da nitelemek mümkün, Mazhar’ın dönüşümü ve paylaşımcılığı açısından “Hâlâ, şimdi sosyalizm” olarak da...

Yazının devamı...

Ya içindesindir ‘Kare’nin...

4 Kasım 2017

Sinema âlemi Ruben Östlund’u ‘Turist’le (‘Force Majeure’) tanıdı. 2014 tarihli filmde Alpler’de tatile giden bir çift üzerinden erkeklik hallerine vurgu yapılırken nefis bir hal ve gidişat panoraması çiziliyordu. İsveçli yönetmen şimdi de son çalışması ‘Kare’yle (‘The Square’) huzurlarımızda.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: Bir modern sanat müzesinin yöneticisi olan Christian, Arjantinli bir sanatçının ‘Kare’ adlı sergisinin çalışmalarını yürütmektedir. Projenin tanıtımını teslim ettikleri ekibin ‘cin fikirli’ genç kadrosu ilgi çekmek adına ‘spektaküler’ çözümler peşinde koşarken Christian farklı bir derdin içine düşer. Cüzdanını ve telefonu çaldırır; lakin kayıpları bulmak adına gerçekleştirdiği plan işleri rayından çıkarır ve bütün dengeleri altüst olur.

‘Kare’de, ‘Turist’ten izler bulmak mümkün. Christian, ‘erkeklik’ hallerinin üst sınıftaki uzantısı gibi. Kibri, kendine olan hayranlığı, kadınlarla olan ilişkileriyle... Ama filmin ana meselesi ya da Östlund’un derdi aynı sularda bir kez daha gezinmek değil. ‘Kare’, mülteci sorunuyla bambaşka dertlerin peşine düşen Avrupa’nın hali pürmelalinden kesitler sunuyor. Christian kendisini, izlerin götürdüğü yerde, adeta ‘olağan şüpheli’ sıfatıyla hayatlarını sürdüren göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı meskunda buluyor. Çalınan eşyalarını bulma yöntemi olarak da her bir dairenin posta kutusuna yazdığı bir ‘tehdit’ mektubunu koyuyor. Bu da herkesi ortak bir parantezde ‘suçlu’ konumuna taşıyor.

‘Yeni Haneke’ mi?

Lakin Östrund’un kendisinin kaleme aldığı senaryonun ilgi alanları bu limanlarla sınırlı değil. ‘Kare’, genç tanıtımcılar üzerinden günümüz dünyasının sosyal medya merakları, gösteriş ve ilgi histerisi gibi duraklara da uğruyor. Ayrıca filmin isminin aynı zamanda ‘Meydan’ anlamına gelmesi de, öyküyü farklı bir metaforun sularına çekiyor. ‘Kare’ asıl darbesini final bölümünde vuruyor. Bir sanat buluşmasında, davetlilere sunulan ve bir noktadan sonra rayından çıkan ‘özel performans’, modern insanın sabrının, korkularının, suskunluğunun, güce karşı boyun eğmesinin sınırları etrafında seyircisini de özel bir teste tabi tutuyor.

Oyunculuk performanslarına göz atarsak... Christian’da Danimarkalı aktör Claes Bang (ki ünlü İskandinav dizisi ‘Köprü’nün de oyuncularından), karakterinin küçük burjuva özgüvenini, korkularını, ikilemleri, ‘erkeklik’ hallerini aktarmada gayet iyi. Keza ‘Mad Men’ ve ‘The Handmaid’s Tale’ dizilerinden de hatırlanan Elisabeth Moss da Amerikalı gazeteci Anne’de, Christian’ın taşıdığı maskeleri indirmekte mahir bir tipleme çiziyor. Performans gösterisinde ortalığı karıştıran Oleg’de ise ‘Kong: Kafatası Adası’nda Kong’u, ‘Maymunlar Cehennemi: Savaş’ta Rocket’ı canlandıran Terry Notary’yi izliyoruz.

Sonuç? ‘Kare’, belki 142 dakikalık süresi boyunca farklı noktalara (sanat, ifade özgürlüğünün sınırları) da uğrayarak odak kayması yaratıyor ve yer yer dağılıyor gibi gelebilir ama nihayetinde Östlund her şeyi toparlıyor. Bazı noktalarda (vatandaşı) Roy Andersson dokunuşu hissedilse de aslında filmin genel havası Batılının ‘öteki’yle olan vicdani hesaplaşması açısından Haneke’nin ‘Saklı’sını fazlasıyla andırıyor. Gelecek ne getirir, bilmek zor tabii ama ben naçizane, İsveçli yönetmenin insanlık dertleri açısından Avusturyalı ustanın izinden gittiği ve giderek bayrağı da devralacağı kanısındayım.

Yazının devamı...

3 soru 3 cevap

30 Ekim 2017

TRABZONSPOR kaotik ortamdan galibiyet çıkarmasını bildi ve bu sezon F.Bahçe, Başakşehir ve Beşiktaş maçlarındaki 2-2’lik beraberliklerin ardından bir diğer büyüğü yenmesini bildi.

2.SORU: Galatasaray takım olarak nasıldı?

TAKIMIN ne yazık ki ‘beyni’ yok. Bu yükü üstlenmesi beklenen Belhanda cezalıydı ama olsa da fark etmezdi. Wesley Sneijder böyle maçlarda aranmayı sürdürüyor.

3.SORU: Ya teknik direktörlerin karneleri?

RIZA Çalımbay dersine çalışmış görüntüsündeydi. Tudor ise G.Saray’ın başında çıktığı altıncı ‘büyük’ maçında da galibiyet alamadı. Ne yazık ki yine güven vermeyen kimliğine döndü...

Yazının devamı...