"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Sadece ‘Efsaneler’le maç kazanılmaz…

25 Mart 2017

1995 tarihli ‘Heat’, sinematografik özelliklerinin yanı sıra, Robert De Niro ve Al Pacino gibi iki efsaneyi bir arada barındıran o ünlü sahnesiyle hafızalara kazınmıştır. Michael Mann’in yapıtını izlediğinizde filmin önemli bir hatırlatmada bulunduğunu fark ediyordunuz, o da şuydu; maharet sadece bu tür çizgiüstü oyuncuları bir araya getirmek değildir, onları seyirciyle doğru dürüst hikâyelerin içinde buluşturmak gerekir...

Haftanın seçenekleri içinde yer alan ‘Otoban’ (‘Collide’), tam da bu meselenin açığa çıktığı bir film olmuş. İngiliz yönetmen Eran Creevy’nin imzasını taşıyan yapım, kadrosunda Anthony Hopkins ve Ben Kingley gibi iki devi barındırıyor ve üstelik, filmde tıpkı ‘Heat’te olduğu gibi devasa aktörleri karşı karşıya getiren sahnelerden iki adet var ama nafile; öykü ve işlenişi o kadar vasat ki, ‘Otoban’ın zihinlere kazınması çok zor.


OTOBAN

Yönetmen: Eran Creevy

Oyuncular: Nicholas Hoult, Ben Kingsley, Anthony Hopkins, Felicity Jones, Marwan Kenzari, Erdal Yıldız

İngiltere-Almanya-Çin ortak yapımı

Önce kısaca konuyu özetleyelim: Amerikalı genç araba hırsızı Casey, ülkesinden uzakta Almanya’nın Köln şehrinde küçük çaplı işler peşinde koşmaktadır. Bir barda âşık olduğu Juliette’in sağlık sorunlarının baş göstermesiyle ameliyat parası için hedef büyütür ve Türk mafya lideri Geran adına, İngiliz uyuşturucu satıcısı Hagen’in sahibi olduğu bir TIR’dan mallarını çalmak için
harekete geçer.

‘PSİKOPAT TÜRK’ BEN KINGSLEY

Vakti zamanında yabancı bir eleştirmen Keanu Reeves’li ‘Speed’ filmi için, “Yavaşladığında her şeyin çok bildik olduğu anlaşılıyor” türünden bir cümle kullanmıştı. ‘Otoban’ hızlandığında bile bildik olmaktan kurtulamıyor. Yönetmen işi süratle halletmeye çalışsa da taşlar yerine oturmuyor. Mesela Casey’nin kendisine sıkılan binlerce kurşundan kurtulmayı başarmasını film, kendi hengâmesi içinde bile açıklamaktan uzak; insan bu sahneleri izlerken “Bu kadarı da olmaz” diyor. Geran rolündeki Ben Kingsley’nin arada bir Türkçe ‘Allahım’, ‘Yallah yallah’, ‘Si... et’ gibi sözcükleri kullandığı ve ‘Psikopat Türk’ olarak anıldığı filmde, Tunceli doğumlu oyuncu Erdal Yıldız da ‘tetikçi’ Rainer rolünde karşımıza geliyor. Son dönemin öne çıkan iki ismi Nicholas Hoult ve Felicity Jones da öykünün âşık çifti Casey ve Juliette’i canlandırıyor.

Sözün özü ‘Otoban’, kayda değer kadroya karşın vasat bir aksiyon olmanın ötesine gidemiyor.

DAVID LYNCH: YAŞAM SANATI

Yönetmenler: Jon Nguyen, Rick Barnes, Olivia Neergaard Holm

ABD-Danimarka yapımı

 

SANAT BENİMLE YÜRÜR...

Vakti zamanında ‘Mulholland Drive’ vesilesiyle yazdığım eleştiride de altını çizmiştim, “Her Lynch filmi birer psikanaliz deneyidir”. Bir başka alamet-i farikası da, Cannes üzerinden bütün dünyaca tanınmasını sağlayan ‘Mavi Kadife’den (‘Blue Velvet’) beri gördüğümüz gibi Amerikan taşrasındaki sessiz, dingin, huzurlu görünen hayatların ardındaki karmaşa, kaos, entrikadır.

‘David Lynch: Yaşam Sanatı’ (‘David Lynch: The Art Life’), Amerikan sinemasının en heyecan verici yaratıcılarından birinin hayatından bir bölümü aktarıyor. Jon Nguyen’in imzasını taşıyan yapımın yardımcı yönetmenleri de Rick Barnes ve Olivia Neergaard Holm. Belgesel,      Lynch’in öğrencilik dönemine, aile ilişkilerine, üniversite hayatına ve resim serüvenine odaklanıyor. 90 dakikalık film, bu söz konusu duraklarda dolaşırken o yılları Lynch’in kendi ağzından, kendi yorumuyla izliyoruz.

‘David Lynch: Yaşam Sanatı’ (ki doğru çeviri ‘Sanat Hayatı’), yönetmenin sinemayla tanışmasını da anlatıyor ama genel olarak bir sanatçının düşlerini, gerçekleştirme çabasını, arayışlarını, insani ilişkilerini perdeye taşıyor. Özetle belki ilk kez içinden Lynch geçen bir filmde psikanalitik meselelerle uğraşmıyoruz ama onun sanatsal reflekslerini anlayacak kadar yeterli psikolojik doneyi de buluyoruz. 

‘Ghost in the Shell’

VE ‘FESTİVAL’ GÖRÜNDÜ...

Bu ülke sathında uzun bir süre ‘Sinematek’ görevini üstlenen, birçok sinemacının, eleştirmenin, sinefilin yetişmesine, bilgi ve görgüsünün artmasına zemin hazırlayan, yedinci sanatın birçok uluslararası ustasını, yıldızını bizatihi sinemaseverlerle buluşturan ve önemli bir geleneğin ifadesi olan İstanbul Film Festivali, 36’ıncı randevusuna hazırlanıyor. Bu yılki organizasyon 5 Nisan’da başlayıp 15 Nisan akşamı sona erecek. 11 gün boyunca 61 ülkeden 207 yönetmenin toplam 203 filminin gösterimi gerçekleşecek. Biletler bugün itibariyle satışa çıkıyor; festival seyircisi ne izleyeceğini, hangi filmin peşinde sürükleneceğini çok iyi bilir ama âdettendir, biz sinema yazarları sürecin bu aşamasında 10 filmlik listelerimizi yayımlarız. Dolayısıyla geleneğe uyalım ve listemizi paylaşalım.  

 

BU FİLMLERİ KAÇIRMAYIN

◊ Lady Macbeth / Yön: William Oldroyd

◊ Hayalet Hikâyesi / Yön: Olivier Assayas

◊ Saklı Kalanlar / Yön: Jim Sheridan

◊ Beden ve Ruh / Yön: Ildikó Enyedi

◊ Raw / Yön: Julia Ducournau

◊ Ghost in the Shell / Yön: Rupert Sanders

◊ Ben Senin Zencin Değilim / Yön: Raoul Peck

◊ Ateş Serbest / Yön: Ben Wheatley

◊ Ayrılık / Yön: Navid Mahmoudi

◊ 14. Louis’nin Ölümü / Yön: Albert Serra 

HAYAT

Yönetmen: Daniel Espinosa

Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Rebecca Ferguson, Ryan Reynolds, Hiroyuki Sanada, Ariyon Bakare, Olga Dihovichnaya / ABD yapımı

 

TAKLİTLER ASLINI YAŞATIR...

Mars’tan getirilen bir parça üzerinden yaratılan hayat formunun, dünyaya yakın bir uzay istasyonundaki gelişimini ve mürettebata yaşattıklarını anlatan ‘Hayat’, Ridley Scott’ın 1979 tarihli klasiği ‘Alien’ın neredeyse tıpatıp aynısı.

Mars’ta hayat var mı? Ya da Mars’ta yaşanılır mı? Bilim çevreleri son dönemde bu soruların cevabını arayadursun haftanın yenilerinden ‘Hayat’ (‘Life’), öyküsünü söz konusu gezegenden getirilen bir parçadan yaratılan yeni bir yaşam formunun etrafında biçimlendiriyor. İspanyol yönetmen Daniel Espinosa’nın Hollywood sermayesiyle çektiği filmin konusu kısaca şöyle: Dünya’ya yakın bir yerde konumlanmış uzay istasyonundaki altı kişilik mürettebatın öncelikli görevi, Mars’tan getirilen bir parçadaki fosiller üzerinden yaratılacak yaşam formunun gelişimini izlemektir. Çok geçmeden sonuç alınır; gözlerinin önünde bir hayat filizlenmektedir. Dünya kamuoyu gelişmelere canlı bağlantılarla hâkim olurken küçük bir öğrenci, istasyonun yeni konuğuna okullardan ilham alarak Calvin isminin konulmasını önerir. Amma velakin belli bir süre sonra Calvin’in ‘gerçek yüzü’ ortaya çıkar!

‘Alien’ / 1979

Ridley Scott’ın 1979 tarihli ‘Alien’ı, halihazırda bilimkurgu sinemasının köşetaşlarından sayılır. Film, bir kargo gemisine zoraki bir şekilde konuk olan bir yaratığın büyüme ve gemiyi ele geçirme sürecini anlatır. Rhett Reese ve Paul Wernick ikilisinin (ki birlikte en son ‘Deadpool’u yazmışlardı) kaleme aldıkları senaryodan çekilen ‘Hayat’, nerdeyse birebir ‘Alien’ı yeniden öykülemiş. Scott’ın filminde tehlike Dünya’dan uzakta bir yerde, uzayın bir köşesinde hareket eden gemide yaşanıyordu, Espinosa’nın yapıtında ise hemen tepebaşımızdaki bir istasyonda. Bir başka değişiklik de yaratığın formunda olmuş; bu kez denizyıldızıyla denizanası şeklinde hayata ‘merhaba’ diyen, büyüdükçe de ahtapot ve mürekkepbalığı karışımı bir görüntüye ulaşan bir ‘düşman’ var karşımızda.


'Hayat’ / 2017

‘Hayat’ta Espinosa giderek yükselen bir gerilimi ve heyecanı, kapalı alanda başarıyla sağlamış (Keza istasyon çevresindeki sahnelerde de ‘Gravity’ tadı bulmak mümkün).

NERDE O ESKİ MÜRETTEBAT!

Peki yıllar önce çekilmiş bir filmi kimi rötuşlarla yeniden sunmanın mantığı ne? ‘Hayat’ı, ‘Alien’a bir saygı duruşu olarak da kabul etmek mümkün, yeni nesle böyle bir öyküyü sunma hamlesi olarak da... Ama ben, ortada orijinal bir yapıt varken ‘imitasyon’unu gereksiz olarak addetmekten yanayım. Üstelik orijinalin ekseni etrafında, yine Ridley Scott’ın yarattığı serinin yeni adımı olan ‘Alien: Covenant’ın, 12 Mayıs’ta seyirciyle buluşacağı düşünülürse...

Performanslar açısından gemi mürettebatında karşımıza gelen Jake Gyllenhaal, Rebecca Ferguson, Ryan Reynolds, Ariyon Bakare, Olga Dihovnichnaya ve Hiroyuki Sanada’nın ‘Alien’ ekibindeki Sigourney Weaver, John Hurt, Tom Skeritt, Yaphet Kotto, Harry Dean Stanton ve Ian Holm’ün ışıltılarına pek de ulaşamadığı ‘Hayat’, “Taklitler aslını yaşatmaktan başka bir işe yaramaz” sözü eşliğinde hatıralardaki yerini alacak gibi...

DİĞER SEÇENEKLER


‘Power Rangers’

‘Power Rangers’ adlı serinin sinemadaki en görkemli uyarlaması niteliğindeki yapım,  haftanın seçenekleri arasında. Dean Israelite’nin yönettiği filmde Dacre Montgomery, Bill Hader, Naomi Scott, Ludi Lin ve Bryan Cranston başrollerde. Ahmet Katıksız’ın yönettiği ‘Sonsuz Aşk’ta ise Fahriye Evcen, Murat Yıldırım, Fatih Al ve Filiz Ahmet başrolleri paylaşıyor. Haftanın bir diğer yerli yapımı ‘Beyaz Balina’nın kadrosunda Efe Karaman, Kaan Ürkmez, Erden Alkan ve Umut Karadağ gibi isimler var. Yönetmen A. Uygur Öztürk.


‘Sonsuz Aşk’

 

Yazının devamı...

Çirkinler de sever...

17 Mart 2017

Önce tarihin koridorlarında kısa bir hatırlama turuna çıkalım: Fransız yazar Jeanne-Marie Leprince de Beamount’un 1756’da kaleme aldığı ve orijinal ismi ‘La Belle et La Bête’ olan masal, defalarca sinema filmi, televizyon dizisi ve tiyatro oyunu olarak seyirci önüne çıkmıştır. Beyazperdedeki en iyi uyarlaması Fransız yönetmen  Jean Cocteau’ya ait, 1946 yapımı siyah-beyaz çalışma olarak kabul edilen metin, çok yakın bir tarihte, 2014’te Christophe Gans tarafından huzurlarımıza gelmiş, Vincent Cassel ve Léa Seydoux’nun başrollerini paylaştıkları bu yapım, orijinal masala bağlı bir uyarlama olarak dikkat çekmişti.

Bu haftadan itibaren salonlarımıza buyur eden, Bill Condon imzalı ‘Güzel ve Çirkin’ (‘Beauty and the Beast’)  ise, 1991 tarihli ‘Disney yapımı’ çizgi filmin uyarlaması. ‘Müzikal’ formattaki bu son adım, atmosferi, görüntüleri, efektleri ve sağlam metniyle kaydadeğer bir çaba ve masalın tarihsel serüveni içinde de derinliği bakımından ‘kalıcı bir eser’e dönüşecek gibi.

GÜZEL VE ÇİRKİN

Yönetmen: Bill Condon

Oyuncular: Emma Watson, Dan Stevens, Luke Evans, Kevin Kline, Josh Gad, Emma Thompson, İwan McGregor, Ian McKellen

ABD yapımı

YENİ ŞARKILAR EKLENMİŞ...

Sinemada en son işi olarak Sherlock Holmes’un yaşlılığına eğilen ‘Mr. Holmes’ filmini hatırladığımız Bill Condon, aslında bu proje için en uygun isimlerden biri olarak göze çarpıyor. Çünkü 1955 doğumlu Condon’ın kariyerinde yazar olarak katkıda bulunduğu ‘Chicago’ ve yönettiği ‘Dreamgirls’ gibi iki müzikal var. Stephen Chbosky ve Evan Spiliotopoulos ikilisinin kaleme aldığı senaryodan yola çıkılarak çekilen bu son uyarlamada Alan Menken’ın 1991 tarihli çizgi film kullanılan müziklerine yine Menken ve Tim Rice imzalarını taşıyan yeni şarkılar eklenmiş.

‘Peki öykü ne anlatıyor’ derseniz özetleyelim: Dar görüşlü insanlardan oluşan Villeneuve kasabasının sürekli kitap okuyan ve hayal kuran kızı Belle’le, çarptırıldığı ceza sonucu malikânesindeki hizmetliler birer nesneye (saat, şamdan, dolap vs.), kendisi de tuhaf bir yaratığa dönüştürülmüş bir prensin tesadüfen kesişen yolları ve nefretle başlayıp aşka doğru yol alan ilişkisi.

ESPRİLİ DİL...

Bu uyarlama, orijinal metinde sadece şöyle bir değişikliğe gitmiş; ana kadın karakteri iflasın eşiğindeki bir tüccarın üç kızından en sağduyulu olanından sıradan bir kasaba kızına dönüştürmüş. Baba da ticaret erbabı değil, sanatçı ruhlu eski bir Parisli olmuş.

Özellikle malikânenin eşyalarının kullandığı esprili dil, ‘Çirkin’in edebiyatı olan hâkimiyeti, Shakespeare ve ‘Kral Arthur’un ‘Yuvarlak Masa’sına ve Lancelot meselesine göndermelerde bulunan metnin yanı sıra Belle rolündeki Emma Watson’ın gerçek hayattaki feminist duruşuna yakın karakteriyle ‘Güzel ve Çirkin’, ‘La La Land’in hatırlattığı ‘müzikal’ yol üzerinde yeni bir durak olarak kabul edilecek, son derece keyifli bir yapım.

‘Çirkin’ rolünde Dan Stevens’ı, zorba âşık Gaston’da Luke Evans’ı, babada Kevin Kline’ı izlediğimiz yapımda, Emma Thompson, Ewan McGregor, Ian McKellen gibi isimler de daha çok sesleriyle, daha sonra da görüntüleriyle  ‘şenlik’teki yerlerini alıyorlar.

Sonuç? Bu son derece titiz prodüksiyon, müzikallerin altın çağına yeni bir katkı olarak da kabul edilebilir, kaçırmayın derim.

BEN ÖLMEDEN ÖNCE

Yönetmenler: Ry Russo Young
Oyuncular:
Zoey Deutch, Halston Sage, Logan Miller, Cynthy Wu, Kian Lawle, Elena Kampouris. Jennifer Beals

ABD yapımı

KADER DEĞİŞİR Mİ?

Malum, modern ve oturmuş toplumlarda bireyler, çoğunlukla hep aynı günü yaşar gibi sürdürürler hayatını. Harold Ramis imzalı ‘Bugün Aslında Dündü’ (‘Groundhog Day’), meseleyi uçlara taşıyan muhteşem bir alegoriydi. Benzer motiflerde gezinen bir başka romantik adım da ‘50 İlk Öpücük’tü (‘50 First Date’). Haftanın yenilerinden ‘Ben Ölmeden Önce’ (‘Before I Fall’), aynı sularda farklı bir mantıkla yıkanıyormuş gibi görünen bir yapım. Ry Russo Young’ın yönettiği filmde lisenin güzel kızı (aynı zamanda grubu itibariyle gözde gruplarından birinin temsilcisi olan) Samantha’nın, geçirdiği kaza sonucu yaşadığı tuhaf denklemin öyküsünü izliyoruz. Genç kız, her sabah aynı saatte uyanıp aynı ritüeli yaşıyor ve sonucu değiştirmek için yeni adımlar atmaya çabalıyor. Amma velakin...

Bir tür kaderi değiştirmenin öyküsü olan ‘Ben Ölmeden Önce’, temel olarak ‘Bugün Aslında Dündü’yle 70’lerin ünlü klasiği (ki sonradan yeniden çevrimi de gerçekleştirildi) ‘Carrie’nin karışımı gibi. Fakat söz konusu yapımların inceliğinden, zarafetinden ve sinematografik gücünden son derece uzak bir film karşımızdaki. “Herkese karşı iyi olun, aman elinizdekilerin kıymetini bilin” türünden mesajlar eşliğinde ilerleyen yapımda en son ‘Why Him?’de izlediğimiz Zoey Deutch başrolde. Bense filmde en çok hâlâ güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Jennifer Beals’e (Samantha’nın annesini canlandırıyor) yeniden rastladığıma sevindim.

YAŞAM KÜRÜ

Yönetmen: Gore Verbinski
Oyuncular:
Dane DeHaan, Jason Isaacs, Celia Imrie ile Mia Goth, Harry Groener, Ivo Nandi, Magnus Krepper

ABD yapımı

AH ŞU SAĞLIĞA ZARAR SAĞLIK MERKEZLERİ! 

İsviçre Alpleri’ndeki sağlık merkezleri... Lanthimos’un ‘The Lobster’ı, ‘Sorrentino’nun ‘Gençlik’i, hatta Marion Cotillard’lı ‘Aşk Mektupları’ derken son dönemde çok uğradık bu yerleri. Haftanın yenilerinden ‘Yaşam Kürü’ de (‘A Cure for Wellness’), söz konusu merkezlerden birinde ağırlıyor seyircisini. ‘Mousehunt’, ‘Halka’ (Amerikan uyarlaması olanı), ‘Meksikalı’ (Julia Robert ve Brad Pitt’li) gibi yapımların yanı sıra ‘Karayip Korsanları’ serisinin üç filmine imza atan deneyimli yönetmen Gore Verbinski’nin imzasını taşıyan ‘Yaşam Kürü’, özellikle atmosferiyle dikkat çekiyor.

‘Yaşam Kürü’ özetle finansal sorunlar yaşayan bir şirketin, gittiği ‘şifa merkezi’nde artık kapitalist dünyadan  elini ayağını çekmiş, bir tür ‘bilge’ye dönüşmüş görünen CEO’sunu, gerekli evrakları imzalaması için tekrar ‘medeniyete’ geri getirmeye çalışan genç bir yöneticinin (ismi Lock-

hart) çabalarını anlatıyor. Söz konusu genç yönetici merkeze adım attığı andan itibaren esrarengiz olaylarla karşılaşıyor ve giderek içinden çıkılmaz bir labirentin içinde dolanıp duruyor. Merkezin tuhaf yöneticisi (ismi Dr. Volmer), ergenliğin başında bir genç kız, sağlık problemlerini çözmeye gelmiş bir sürü hasta vs. derken iş dallanıp budaklanıyor.

BAZI ‘ADALAR’I ÇAĞRIŞTIRIYOR

Justin Haythe imzalı senaryo kimi eski yapımları o kadar çok çağrıştırıyor ki! Özellikle onca deneye ve gizeme sahne olan merkez itibariyle ‘Yaşam Kürü’nde, ‘Dr. Moreau’nun Adası’, ‘Shutter Island’ ve dahi ‘Operadaki Hayalet’ gibi filmler akla geliyor.

Genç yöneticide Lockhart’ta, en son ‘Life’ filminde James Dean olarak karşımıza gelen Dane DeHaan’ı izliyoruz. Tuhaf yönetici Dr. Volmer karakterini de İngiliz aktör Jason Isaacs canlandırmış.

Sağlık merkezlerindeki ‘sağlığımızı bozan’ meseleler üzerinden aslında çok eski bir derdin, ‘ölümsüzlüğün’ de peşine düşen ‘Yaşam Kürü’, kurduğu atmosferine karşın istediği etkiyi yaratamayan bir film olmuş. Öykünün hatırlattıkları üzerinden yeni bir şey söylememesi de en büyük handikaba dönüşmüş. Bence filmin en iyi yanı ise Benjamin Wallfisch imzalı son derece etkileyici tema müziği olmuş.

TATLIM TATLIM / HAYBEDEN GERÇEKÜSTÜ AŞK

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan

Oyuncular: Aylin Kontente, Büşra Pekin, Gupse Özay, Şebnem Bozoklu, Serkan Keskin, Çağlar Çorumlu, Fatih Artman, Bülent Emrah Parlak

Türkiye Yapımı

HAYBEDENLER KULÜBÜ

 

Malum her ilişki güzel başlar. Karşılıklı jestler, komplimanlar, övgüler, upuzun telefon konuşmaları, geleceğe dair ortak hayaller, umutlar, birlikte gidilecek upuzun yollar... Lakin ‘sevinçte ve acıda’ diye çıkılan bu hayat yürüyüşünde bir noktadan sonra tökezlemeler, birbirine yük olmalar, tahammülsüzlük vs. gibi zor ve bazen geri dönülmesi imkânsız noktalara varılır. Bir anlamda bu bildik, çok tanıdık ama mutlaka yaşanılası serüvenin ifadesiydi ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’. Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı ve Demet Akbağ’la birlikte rol aldığı oyun yıllarca izlendi.

 

YETENEKLİ KADRO

 

Şimdi sıra bu tiyatro oyununun sinema versiyonunda... Bu kez tek çift yerine dört çiftin, benzer dertlerle ve aşamalarla örülü ilişkilerini izliyoruz. Aynı partinin değişik köşelerinde başlıyor tanışma serüvenleri, ilişkiler ilerliyor ve nihayetinde patinaj aşamasına geliniyor.

 

Oyunu izleyenlerin kuşkusuz farklı bir izlenimle salondan ayrılacakları film, kadrodaki sekiz yetenekli ismin performansları ve iyi yazılmış senaryonun avantajıyla vizyon şansı bulmuş birçok yerli yapımın önünde duruyor. Kuşkusuz Yılmaz Erdoğan’ın yönetmenlik kariyeri açısından önemli bir durak olmayacak ama ‘hoş bir sada’ kabilinden kayıtlara geçecek bir çalışma
‘Tatlım Tatlım / Haybeden Gerçeküstü Aşk’.

 

 

 

 

Yazının devamı...

‘Kıyamet’in yeni tarifi!

11 Mart 2017

Bilimle mitin buluştuğu yer’... Amerika, Vietnam bataklığından çıkma telaşındayken kendi hayallerini hükümet temsilcilerine kabul ettirmenin üstesinden gelen maceraperest işadamı Bill Randa’nın tanımıyla ‘Kafatası Adası’ tam da böyle bir yer... Lakin bu yerde sadece bilim mitle değil, insanlık da koca bir yaratıkla, King Kong’la buluşuyor...

Kong: KAFATASI ADASI

Yönetmen: Jordan Vogt-Roberts

Oyuncular: Tom Hiddleston, Samuel L. Jackson, Brie Larson, John Goodman, John C. Reilly, Toby Kebbell, Corey Hawkins, Shea Whigham

ABD yapımı

‘Kong: Kafatası Adası’ (‘Kong: Skulls Island’) ise ‘cüssesi büyük, yüreği ince’ mahlukatın sinema perdesiyle en yeni buluşması. Merian C. Cooper-Ernest B. Schoedsack ikilisinin 1933’teki filmiyle popüler kültürün zihnine yerleşen ‘King Kong’, geçmişte 1976 yapımı John Guillermin imzalı ve 2005 tarihli Peter Jackson imzalı iki yapımla daha hatırlatmıştı kendisini. Bu haftadan itibaren sinemalarımıza uğrayan yapım ise farklı bir uyarlama olarak akıllarda yer edecek sanırım. Daha çok TV dizilerinin yönetmeni olarak bilinen Jordan Vogt-Roberts’ın yönettiği bu son adım, hikâyenin zeminini Vietnam Savaşı’nın sonuna, 1973 yılına taşıyor. Önce kısa özet: Bill Randa, devlet desteğini arkasına alarak Vietnam’daki savaşın ardından kendisine yeni bir meşgale arayan Albay Preston Packard öncülüğündeki helikopter birliğiyle birlikte esrarengiz ‘Kafatası Adası’na yollanıyor. Ekipte, deneyimli rehber James Conrad’ın yanı sıra foto-muhabiri Mason Weaver ve bir grup bilim insanı da vardır. Topluluk, tam olağanüstü doğa harikası adanın büyüsüne kapılmışken ortaya çıkan devasa bir gorille işler karışır...

Öyküsünü John Gatins’in, senaryosunu da Dan Gilroy, Max Borenstein ve Derek Connolly üçlüsünün kaleme aldığı ‘Kong: Kafatası Adası’, genel olarak bir göndermeler filmi olmuş. Öykünün kimi unsurları ve görüntüler, Coppola’nın ünlü Vietnam Savaşı klasiği ‘Kıyamet’e (‘Apocalypse Now’) saygı duruşu adeta. Gökyüzündeki salınan helikopter birliğinin güneş batarken karşımıza gelen kadrajları, ‘Kıyamet’in afişi neredeyse. İlk aşamada King Kong’un saldırısıyla askerlerini kaybeden ve sonradan karşılarındaki dev mahlukattan yok ederek intikam almayı bir ‘takıntı’ya dönüştüren Albay Packard, psikolojik özellikleriyle, Coppola’nın filmindeki Albay Kurtz’u (ki Marlon Brando canlandırıyordu) andırıyor. Bitmedi! İngiliz rehber (eski asker) Conrad, adını ‘Kıyamet’e esin kaynağı olan ‘Karanlığın Yüreği’ (‘Heart of Darkness’) adlı romanın yazarı Joseph Conrad’dan alıyor. Ayrıca yerliler arasında bulunan, 2. Dünya Savaşı’nda adaya düşen ve yaklaşık 19 yıldır dünyadaki gelişmelerden bihaber pilot eskisinin adı da yine ‘Karanlığın Yüreği’nin ana karakterlerinden biriyle aynı: Marlow...

‘GÜZEL VE İRİ’...

Jordan Vogt-Roberts imzalı bu son uyarlama ‘Kıyamet’ sevdasının yanı sıra ‘ilginç sahipleri’ vasıtasıyla Darwin’in, ‘Evrim Teo-
risi’
çalışmasına esin kaynağı olan kimi gözlemlerini gerçekleştirdiği ‘Galapagos Adaları’nı andıran ‘Kafatası Adası’na değişik bir yaratığı da ekleyerek bir başka göndermeye daha soyunmuş. Bazı kadrajlar ve King Kong’un söz konusu yaratıkla mücadelesi, ‘Godzilla’yla olan macerasını (malum, Japon yapımı bir filmdi, 2020’de yeni versiyonunun gelmesi bekleniyor) hatırlatıyor.    

Geçmiş ‘King Kong’ filmlerinde devasa gorilin bir diğer adı, ‘Dünyanın sekizinci harikası’ydı ve öykü aslında ‘Güzel ve Çirkin’in farklı bir versiyonu (ki naçizane Peter Jackson imzalı filme ilişkin yazdığım eleştiride ‘Güzel ve iri’ tabirini kullanmıştım) olarak ele alınırdı. ‘Kong: Kafatası Adası’nda ‘romantik’ bölüm fotomuhabiri Mason Weaver karakteri üzerinden kurulmaya çalışılmış. Ama bu yeni adımın asıl derdi görselliği gibi gözüküyor. Jordan Vogt-Roberts’in filmi, kendi adıma söylüyorum, bilgisayar efektleri açısından seyrettiğim en iyi yapımlardan biri. Grafik anlatım da çok başarılı. Keza oyunculuklar da öyle.

Sonuç? Öykü zaten bildik, film de bu mantıkla görselliğe yüklenmiş ve hedefine varmış. Kaçırmayın derim...

NERUDA

Yönetmen: Pablo Larrain

Oyuncular: Gael García Bernal, Luis Gnecco, Mercedes Moran, Alfredo Castro, Michael Silva, Marcelo Alonso, Alfredo Castro

Şili yapımı

KIRALIM ZİNCİRLERİMİZİ... 

Ne mutlu ki şairler, salonlara sık uğrar oldu. Jim Jarmusch imzalı ‘Paterson’ın ardından sıra Pablo Larrain’in ‘Neruda’sında. ‘Tony Manero’, ‘Post Mortem’ ve ‘No’dan oluşan ‘Pinoc-het üçlemesi’nin ardından ‘El Club’ı çeken Şilili yönetmen, geçen yıl iki ‘biyografik’ serbest uyarlamaya imza atmıştı. Bu adımlardan ilkini, yani ‘Jackie’yi yakın bir zaman önce izlemiştik, şimdi huzurlarımızda ‘Neruda’ var.

Film, Şili’nin güçlü ozanı Pablo Neruda’nın hayatından bir kesiti, kurgusal bir öykü ve kurgusal bir karakter eşliğinde aktarıyor. Senaryosunu, yönetmenin ‘El Club’da da birlikte çalıştığı Guillermo Calderón’un kaleme aldığı ‘Neruda’, şairin Komünist Parti’den senatör olduğu zaman diliminde başlıyor ve sistemin, Amerika’nın baskısıyla onu kaçak ilan ettiği döneme odaklanıyor. Larrain’in filmi, çatısını şekillendirirken kurgusal bir karakteri sahaya sürmüş; 1948’de Başkan seçilen Gabriel Gonzalez Videla’nın, Neruda’yı yakalaması için peşine taktığı polis Óscar Peluchon-

neau’yu yani... Öykü bir noktadan polisiye tat alırken Larrain’in şiirsel ve yer yer gerçeküstü tarzı, özel bir karışımın ifadesi oluyor. Peşinde sürüklendiği Neruda’ya karşı nefret ve hayranlık çizgisinde gidip gelen, sürekli kendi varlığını, kökenlerini sorgulayan Peluchonneau’ya karşı ‘kaçaklık’ haletiruhiyesinden farklı öyküler çıkaran, halk ve Komünist Parti nezdindeki saygınlığını koruyan ama öte yandan konulmak istenen yerin ya da ona çizilen rolün uzağında, kendi yatağında akmayı yeğleyen aykırı bir aydın, aykırı bir şair.

‘Neruda’ çekiciliğini biraz da şairi, bize çelişkilerin biçimlendirdiği bir karakter olarak sunmasından alıyor galiba. Hedonist, egosu yüksek, âlemci, inatçı, muzip, çocuksu, romantik, lafını esirgemeyen bir profil bu. Kaçak olma durumunu bile süslenmesi gereken bir oyuna dönüştürüyor. Tamam, polis kurgusal bir karakter ama filmin sunduğu Pablo Neruda da mı kurgusal, bunu (elbette kendi adıma söylüyorum) bilemiyorum ama çizilen portrenin filmin ‘sürreel havası’ içinde gerçekçi, sıcak ve samimi bir kişiliğin iadesi olduğu aşikâr.

KOMÜNİZM GELDİĞİNDE... 

Filmin kalbi ise sanırım eğlence ortamında bir emekçi kadının şairin masasına gelip “14 yaşından beri parti üyesiyim, 11 yaşından beri de burjuvaların tuvaletini temizliyorum. Komünizm geldiğinde sistem bana mı yakın olacak sana mı?” sorusunu sorduğu sahnede atıyordu. Keza kaçak olarak saklandığı dönemde bir randevuevine gidip travesti şarkıcıyla birlikte şarkı söylediği bölüm de enfesti. Geleceğin diktatörü Pinochet ise bir sahnede, hapishane müdürü olarak görünüyor. Neruda rolünde, Şilili komedyen Luis Gnecco’nun döktürdüğü filmde Óscar Peluchonneau’yu da, daha önce tıpkı Gnecco gibi ‘No’ filminde Larrain’le çalışan Gael García Bernal canlandırıyor.    

1994 yapımı ‘Postacı’dan (‘Il postino’) sonra tekrar bizi aynı şairle ama bambaşka bir portresiyle buluşturan ‘Neruda’, her şeyiyle iyi çekilmiş bir film olmanın yanında komünizm, işçi sınıfı, emekçiler, aydınlar, elitizm, faşizm, hedonizm gibi birçok konuda gösterdikleri ve çağrıştırdıklarıyla da ilgiye değer bir çaba.

DELİ AŞK

Yönetmenler: Murat Kaman-Murat Dündar

Oyuncular: Emrah Kaman, Pelin Akil, Şafak Pekdemir, Toygan Avanoğlu, Nilperi Şahinkaya, Burak Çelik, Gülhan Tekin, Abdullah Şahin, Hakan Altun, Cem Yılmaz, Zafer Algöz Türkiye yapımı

DONDURMAM KOMİK!

Kötü espriler, sürekli belden aşağı göndermeler, mümkün olduğunca fazla küfür, ortada olmayan bir senaryonun peşinden gitmeye çalışırken oradan oraya savrulan manasız bir hikâye vs. vs. Son dönem karşımıza çıkan ve gözünü gişeye diktiğini her haliyle belli eden komedi filmlerinin formatını, aşağı yukarı bu çizgiler içinde tanımlamak mümkün.

Emrah Kaman’ın sürüklediği, Murat Kaman-Murat Dündar ikilisinin yönetmen olarak imzalarını taşıdığı ‘Deli Aşk’, bu klasik formüllerin dışına taşmayı ve güldürmeyi başarıyor. Film, hayatın üstesinden gelmekte zorlanan bir Maraş dondurmacısının (Ekrem), uzun süredir sevdiği ve evlenme teklifi yapmaya hazırlandığı kıza (Neşe) olan ve ucu çıkmaz sokağa uzanan ilişkisi üzerinden biçimlenen bir öykünün izlerini sürüyor. Emrah Kaman ve Toygan Avanoğlu’nun özel yetenekleri ve bazen kelime oyunlarına dayanan, bazen de durum komedilerinden oluşan bölümleri ve Adana dokundurmalarıyla (!) kendi içinde tutarlı ve kayda değer bir yapım olmuş ‘Deli Aşk’.

Film yaklaşık ilk 15 dakikada oyun kurmakta zorlanan takımlar gibi bir görüntü arz etse de sonrasında sahayı tanıyor, pas dağılımının üstesinden geliyor, sağlı sollu ataklarıyla rakip kaleyi zorluyor; sözün özü topla oynama oranları ve sonuca yönelik hamleleriyle sahadan (salondan) tatminkâr bir şekilde ayrılmamızı sağlıyor. Cem Yılmaz ve Zafer Algöz’ün dokunuşları da gayet iyi.

Öte yandan Yılmaz sadece oyunculuk anlamında değil, yapımcılık anlamında da filme katkıda bulunmuş. Hatırlanacağı gibi ‘Murat Cemcir-Ahmet Kural ikilisi’nin ilk filmleri ‘Çalgı Çengi’de de benzer bir Cem Yılmaz katkısı vardı; umarız Kaman Kardeşler’in de bu katkı ve dokunuşlarla yolu uzun ve açık olur.

DİĞER SEÇENEKLER


Süper Yetenek’ (‘Rock Dog’), haftanın animasyonlarından. Ash Brannon’un yönettiği yapımın seslendirme kadrosunda Ayhan Kahya, Ali Çorapçı ve Ziya Kürküt var. Bir diğer animasyon ‘Neşeli Dalgalar: Dalgamanya’ (‘Surfs Up: WaveMania’) Henry Yu’nun imzasını taşıyor. ‘Perde: Ayn-ı Cin’ ise haftanın yerli gerilimi. Ediz Günay’ın yönettiği yapımda Orkun Özen, Uğur Dönmez ve Burcu Ayhan rol alıyor.

 

Yazının devamı...

Sonucu belirleyen bitiricilikti

6 Mart 2017

Başakşehir’de bir Visca gerçeğini es geçmemek gerek. Boşnak yıldız dün müthiş bir golle kilidi açarken ikinci golün de asistini yaptı. 2-0’dan sonra kısa bir rehavet dönemine giren Başakşehir oyunun genelinde kısa paslara dayalı sabırlı disiplinli futbolunu sürdürdü. Savunmada Epureanu-Yalçın ikilisi mükemmele yakındı. Ön liberoda Attamah da çok çalışkandı. Sol bekte Alparslan ise epey zorlandı.

SON VURUŞ EKSİKLİĞİ

Safet Susiç’in Alanya’sı  teker teker bakıldığında çok kaliteli bir ekip ancak yeni bir takım olmanın sıkıntısını yaşıyorlar. Dün Başakşehir’den hiçbir konuda geri kalmadılar, hatta topa daha çok sahip olan taraftılar. Sağ kanattan çok etkili geldiler ve rakiplerini epey sıkıntıya soktular. Eğer son vuruşta biraz daha iyi olsalar puan almaları işten bile değildi. Eğer bu kadro korunursa ve takım ligde kalırsa Alanya seneye Süper Lig’de iş yapar.

 

Yazının devamı...

Yedi tepeli şehrimde hatırladım gonca gülümü

4 Mart 2017

Filmleriyle İtalyanlara geniş aile sofraları üzerinden artık çok uzaklarda kalmış değerleri, mutlu birliktelik tablolarını, çatışmaları, acı tatlı an(ı)ları hatırlatan Ferzan Özpetek, sineması itibariyle kariyerinin başlarındaki ‘Hamam’ ve ‘Harem-Suare’ dışında doğduğu topraklara pek uğramadı. Daha ziyade iki Yılmaz’la (Serra ve Cem), buralardan karakterler taşıdı ‘Çizme’ye... ‘İstanbul Kırmızısı’, bu açıdan bir hasretin, belki de daha doğru bir tanımlamayla bir yeniden buluşmanın ifadesi denilebilir.

Önce filmin konusunu kısaca aktaralım: Uzun yıllar Londra’da yaşayan yazar Orhan, ünlü bir yönetmen olan Deniz’in kitabına yardımcı olmak ve editörlüğünü yapmak üzere İstanbul’a geri gelir. Müşterisinin yaşadığı yalıya adım atmasının ardından Orhan, Deniz’in yakın çevresiyle de muhatap olmaya başlar. Çünkü onlar kitapta adı geçen karakterlerdir aynı zamanda. Lakin Deniz’in ortadan kaybolması işlerin seyrini değiştirecektir...

GÖRSELLİK BİRİNCİ SINIF

Özpetek’in yakın bir zaman önce yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı ‘İstanbul Kırmızısı’, sanki bir denge üzerine yükseliyor. Ana karakteri Orhan, Deniz’in kaybolmasıyla birlikte kendi için kayıp olan şeyleri (başta ‘aşk’) bulmaya (ya da hatırlamaya) başlıyor.

Film, bir yandan duygularda, öte yandan da asıl olarak İstanbul’un güzelliğinde gezinmeye çalışıyor. Özpetek sinemasında bu kez geniş İtalyan ailesi yerine çökmeye doğru yol alan ‘İstanbul burjuvazisi’nden bir aileyi izliyoruz. ‘İstanbul Kırmızısı’ kâğıt üzerinde iyi bir proje ama sanki iş uygulamaya gelince istediği etkiyi bırakmakta başarılı olamamış. Özpetek’in uzaktan mı ya da yakından mı, bilemiyorum ama baktığı, aradığı, yok olduğuna inandığı İstanbul’la bizim yaşadığımız kent aynı değil gibi. Elbette aynı olması beklenemez lakin karakterler film boyunca öyle kitabi ve ‘buradan uzak’ konuşuyorlar ki, ister istemez filmle sizin gerçekliğiniz arasındaki mesafe büyüyor. Bu durum sanki oyunculuk performanslarına da yansımış, çoğu diyalog karakterlerin ağzından fazla teatral formlarla dökülüyor. Böyle bir tabloda da örneğin öyküdeki bir ayrıntı itibariyle ‘Manchester by the Sea’yle tanıdık kapıları çalan acılar seyirci yüreğimizde benzer etkiyi gerçekleştiremiyor.

Daha da ötesi (kuşkusuz Özpetek’in niyeti bu değildi ama) Cumartesi Anneleri, Kürt sorunu, asker uğurlama törenleri derken Türkiye’den kimi detaylara göz atan ara duraklar da, benzer şekilde etkileyici anlar olmaktan ziyade fon olmanın ötesine gidemiyor.

Bu tabloda oyunculuklar da istenilen etkiden uzakmış hissi yaratıyor. Belki bu noktada küçük bir ara not geçmek lazım: En son ‘Çırak’ta izleyip çok beğendiğimiz Çiğdem Selışık Onat ve kadraja girmesiyle küçücük bir role bile neler katılabileceğini gösteren Zerrin Tekindor’un performansları sanki bir adım önde.

Sonuç? Senaryo ve diyaloglar nedeniyle duygunun seyirciye geçmekte zorlandığı ‘İstanbul Kırmızısı’, sunduğu ‘Yedi tepeli şehrin’ güzel kadrajları ve Gian Filippo Corticelli’nin kamerası sayesinde görselliğiyle öne çıkıyor.

LOGAN

Yönetmen: James Mangold

Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Richard E. Grant, Eriq La Salle

ABD yapımı

AİLEYE YERİMİZ VARDIR...

Ve Wolverine sahayı terk ediyor. ‘Logan’, ‘X-Men’ evreninin en önemli parçası olan karakterin son dönemlerine, Profesör Xavier eşliğinde bakıyor. James Mangold imzasını taşıyan yapım, western’e selam yollarken yaşlılık, aile, yeni nesil arayışı gibi temalarda geziniyor. Film, Hugh Jackman’ın da seriye vedası anlamına geliyor.   

Evet, ‘X-Men’ evreninin takımdan ayrı düz koşu mantığındaki serisi ‘Wolverine’de perde, ‘Logan’la kapanıyor. Bu yan rotanın üçüncü adımı niteliğindeki filmin öyküsü gelecekte, 2029’da biçimleniyor. Hoş, her ne kadar zaman dilimi az biraz uzak yıllar olsa da görüntüdeki farklılık sadece şoförsüz kamyonlar tasarımında kıyıya vuruyor. Otoyollarda vızır vızır gidip gelen bu araçların dışında her şey bildiğimiz gibi...

Peki ‘Logan’ ne anlatıyor? Hemen özetleyelim. Mutant’ların azaldığı bir ortamda iyileşme gücünü giderek kaybeden Logan, limuzin şoförlüğü yaparak hayatını kazanırken bir yandan da ‘albino mutant’ Caliban’la birlikte metruk bir yerde, iyice yaşlanan Profesör Charles Xavier’e bakmaktadır. Bir cenaze töreni esnasında kendisinden yardım isteyen Meksikalı bir kadın, onu Laura adlı küçük bir kız vasıtasıyla uzak durduğu eski günlerin aksiyon dolu ortamına çekecektir.

Meslek hayatının ilk aşamalarında çektiği ‘Heavy’ ve ‘Cope Land’ gibi iki çizgi üstü filmle hatırladığımız (daha sonra filmografisi içinde ‘Identity’, ‘Walk the Line’, ‘3:10 Yuma Treni’ gibi yapımları da izlemiştik) James Mangold’un imzasını taşıyan ‘Logan’, bu tür ‘özel kahramanlı’ filmlerde pek de alışık olmadığımız ‘duyarlılıklar’ üzerinden ilerliyor. Öykü temel olarak yaşlılık, hayata tutunma çabaları, ölümle hesaplaşma ve gelecek nesilden bayrağı teslim edecek doğru kişileri bulma uğraşı üzerinde biçimlenen bir yapıya sahip. Senaryosunu Mangold’un yanı sıra Scott Frank ve Mic-
hael Green
’in kaleme aldığı yapım, aslında genel çerçevesi itibariyle yollarda geçen western’lere benziyor. Zaten filmin bir yerinde yaşlı Profesör’le minik Laura, bir otel odasında ünlü klasik ‘Shane’i (bizde ‘Vadiler Aslanı’ diye bilinir) izliyor. Ve daha sonrasında anlıyoruz ki ‘Logan’, ana kahraman üzerinden ‘Shane’in ana karakteriyle (Alan Ladd oynuyordu) paralellik kurmaya ve göndermelerde bulunmaya çabalıyor. Keza Logan, Profesör ve Laura’nın, peşindeki kötü adamlardan kaçma çabası western tadı kadar ‘Mad Max’ esintisi de barındırıyor. Ama öykünün asıl hatırlattığı filmler, Alfonso Cuarón’un ‘Children of Men’i ve Jeff Nichols’ın ‘Midnight Special’ı...

LOGAN KAÇAR...  

Öte yandan Mengele’vari bir doktor tarafından yaratılan ve ‘Ari ırk’ havası taşıyan çocuklara ilişkin işlemlerin Meksika’daki bir merkezde gerçekleştirilmesi, daha sonra ‘kaçak’ konuma düşen bu spiritüel yeteneklere sahip ‘mutant’vari miniklerin Kuzey Dakota’da, Kanada sınırına yakın bir yerde saklanmaları ve geleceklerini sınırı geçerek kurmaya çabalamaları, öyküye Trump’a ilişkin göndermeler katıyor gibi. Filmin en güzel yanları ise Xavier’le Logan’ın baba-oğul tadında ilişkisi ve ekibe sonradan katılan Laura’yla birlikte tamamlanan ‘mutlu aile tablosu’. Keza yaşlı Profesör’ün meseleyi “Hayat böyle rutinlerle güzel” demeye getirmesi ve Logan’a aile özlemini hatırlatması da filmin satır aralarından sızan ‘kıssadan hisse’lerinden. Lakin Logan, ‘Wolverine’ serisinin ilk filmi ‘X-Men Origins: Wolverine’de anaokulu öğretmeni Kayla’yla gül gibi yaşarken sevgilinin öldürülmesi üzerine elini tekrar kana buluyordu. Keza Magneto da ‘X-Men: Apocalypse’te Polonya’da mutlu-mesutken karısı ve kızının öldürülmesiyle gücün karanlık tarafına geçiyordu. Yani bu serinin kahramanları aile olmayı denediler ama kader, onlara bu mutluluğu fazla gördü!

Oyunculuklara gelince: Hugh Jackson, kariyerindeki en uzun soluklu karaktere bu filmle veda ederken yine kâh pençeleri kâh öfkesiyle Wolverine’i hatırlatıyor, öte yandan hayat yolunda bitap düşmenin portresini de gayet iyi çiziyor. Keza Pat-
rick Stewart
da Charles Xavier’de klas bir performans sergiliyor. Minik Laura’da ise Dafne Keen özellikle öfke patlamalarında çok iyi.

Bu arada yönetmen Mangold’un, geçmişte hayatını anlattığı (‘Walk the Line’) Johnny Cash’in ‘Hurt’üne Logan’ın soundrack’inde yer vermesi çok zarif bir hareket olmuş.

Sonuç? ‘Logan’, ‘Wolverine’e yakışır bir ‘veda sonatı’, kaçırmayın derim...    

 ALT TARAFI DÜNYANIN SONU

Yönetmen: Xavier Dolan

Oyuncular: Gaspard Ulliel, Marion Cotillard, Vincent Cassel, Lea Seydoux, Natalie Baye, Teodore Pellerin

Kanada-Fransa ortak yapımı

BU DÜNYADAN GİDER OLDUM...

12 yıldır evden uzakta genç bir yazar...  Ailesiyle yeniden buluşmaya karar veriyor. Bu, aynı zamanda kendi ölümcül hastalığının açıklanması anlamına gelen bir randevu. Lakin aile, yani anne, kız kardeş, abi ve topluluğa sonradan dahil olan eşi geçmişin kızgın uzantılarıyla o kadar meşgul ki, eski hesaplaşmalardan günümüze gelmek çok zor oluyor.

Kanada sinemasının son dönemde çıkardığı dikkat çekici isimlerden Xavier Dolan, ‘Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nda (‘Juste la fin du monde’) 1995’te, 38 yaşında AIDS’ten hayatını kaybeden tiyatro yazarı Jean-Luc Lagarce’ın bir oyununu sinemaya uyarlamış. Film, kuşkusuz ele alındığı kaynağın özelliklerini, yani bir tiyatro oyunu olmanın hissiyatını yansıtıyor. Dolan, meseleyi sinemalaştırırken birçok sahnede ana karakterlerin yüzlerine odaklanıyor ve onların sevinç ve üzüntülerinden ama daha çok öfkelerinden filmine hareket kazandırıyor. Dolan, ‘Alt Tarafı Dünyanın Sonu’nda sanki François Ozon sinemasına yakın olmak istemiş ama bunu pek de başaramamış gibi geldi.  

DİĞER SEÇENEKLER


‘Reis’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatından ve siyasal mücadelesinden kesitler aktaran ‘Reis’, Hüdaverdi Yavuz’un imzasını taşıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Reha Beyoğlu, Özlem Balcı, Ercan Demirel ile Işık Yıldız gibi isimler yer alıyor. ‘The Founder’ı John Lee Hancock yönetmiş, oyuncular Michael Keaton, Nick Offerman ve John Carroll Lynch. Doğan Can Anafarta’nın yönettiği ‘Biz Size Döneriz’in başrollerinde Hande Soral, Çağlar Ertuğrul, Fırat Albayram ve Bestemsu Özdemir’i izliyoruz. ‘Yağmurlarda Yıkansam’ın kadrosunda Derin İnce, Müge Ulusoy, Yeliz Tozan ve Engin Benli gibi isimler var. Yönetmen Gülten Taranç. 

‘The Founder’

Yazının devamı...

En ‘politik’ Oscar...

26 Şubat 2017

‘La La Land’ geceye damga vurur mu?

Oscar tarihinin rekortmen filmleri, toplam 14 daldaki adaylıklarıyla ‘All About Eve’ ve ‘Titanic’ idi. ‘La La Land’, 13 dalda 14 adaylıkla bu yılın öne çıkanı. Damien Chazelle imzalı yapım ‘Müzikallerin altın çağı’ denen döneme saygı duruşunda bulunurken belli bir noktadan sonra “Yeterince romantik takıldık, biraz da günümüze gelelim, ayaklarımızı yere basalım” diyor. Filmi kitleler de eleştirmenler de çok beğendi. Keza Akademi de beğenmiş görünüyor. Muhtemelen ‘En İyi Film’de mutlu sona ulaşacak, ‘En İyi Yönetmen’ dalında denge kabilinden ödül ‘Moonlight’ın yaratıcısı Barry Jenkins’e gidebilir ama Damien Chazelle’in alması da sürpriz olmaz.

Neden çok ‘politik’?

Geçen yıl başta siyahiler olmak üzere ‘öteki’leri konu edinen filmlerin azlığı, siyahi oyuncu ve yönetmenlerin aday olmaması gibi etkenler, ‘Oscars so white’ (‘Oscar’lar çok beyaz’) sloganıyla yola çıkılan bir kampanyaya yol açmıştı. Akademi bu durumu düzeltmek için hemen harekete geçti, üye yapısını farklı kültürlerden isimlerden oluşturmaya ve erkek çoğunluktan daha dengeli bir yapıya kavuşturmaya karar verdi. Sonuç? ‘En İyi Film’ dalındaki dokuz yapımdan üçü (‘Moonlight’, ‘Fences’ ve ‘Hidden Figures’) siyahilerle ilgili. Keza oyuncu dallarında da çok sayıda siyahi isim aday...

Trump’çıların en sevdiği film hangisi?

Bu yıl ilk dokuzdaki filmlerin politik kodları var. Sektörün en güçlü dergisi ‘The Hollywood Reporter’, ‘Oscar özel sayısı’ için yaptığı araştırmada Donald Trump’a oy veren seçmenlerin anti-militarist bir karakteri anlatmasına rağmen alttan alta milliyetçilik yapan Mel Gibson’ın ‘Hacksaw Ridge’ filmini beğendiklerini ve ödülü bu yapımın kazanmasını istediklerini saptamış. Hillary Clinton’a oy veren seçmenlerin tercih ettiği filmse siyahi kadın matematikçilerin ülkeye katkı yaparken bile ırkçı muameleye maruz kalmalarını anlatan ‘Hidden Figures’müş.

Konuşmalar damga vurur mu?

Malum, kazananların konuşmaları genellikle annesine, babasına, karısına, çocuklarına ve yapımda ve yayında emeği geçenlere yöneliktir. Ama bu kez konuşmaların politik ve Başkan Trump’a yönelik olması bekleniyor. Aslında işaret fişeğini, ‘Altın Küre’de ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazanan Meryl Streep yakmış ve eleştirileriyle Trump’ı bir hayli kızdırmıştı. Bu konuda ünlü yazar John Irving, ‘The Hollywood Reporter’da, “Kısa,  etkili ve dikkate alınır bir konuşma nasıl olmalıdır?” diye bir yazı bile kaleme aldı. Michael Moore ise yapılacak konuşmalar için “Bu bir fırsat. Mutlaka konuşun ve eleştirilerinizi dile getirin. Çünkü bütün dünya sizi izliyor olacak” şeklinde tavsiyelerde bulundu.  

Gecenin rekortmeni kim?

Bu unvan çok uzun süredir hep aynı kapıyı çalıyor: Meryl Streep. Amerikan sinemasının bu muhteşem yeteneği, ‘Florence Foster Jenkins’ filmindeki performansıyla 20. kez Oscar’a aday. Streep ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalında iki kez (‘Sophie’nin Seçimi’ ve ‘Demir Leydi’), ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’da ise bir kez (‘Kramer Kramer’e Karşı’) ödülün sahibi olmuştu.

Hasretini sona erdirecek var mı?

İki yıl önce Diane Warren, ‘En İyi Orijinal Şarkı’ dalında yedinci kez aday olmuş ve makûs talihini yenemeyerek geceden eli boş dönmüştü. Geçen yıl ise Leonardo DiCaprio, dört kez aday olup kazanamadığı ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalındaki ödüle, beşinci adaylığında ‘The Revenant’taki performansıyla uzanmıştı. Bu gece bu türden öykülere tanıklık etmeyeceğiz.

‘Moonlight’ kazanırsa ne olur?

Bir hayatın üç ayrı evresine göz atarken ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyan ‘Moonlight’, sinema tarihinin en etkileyici eşcinsel aşk hikâyelerinden birini anlatıyordu. Bugüne kadar merkezinde eşcinsel bir karakter olan hiçbir yapım ‘En İyi Film’ dalında ipi göğüslemedi. ‘Moonlight’ın bu kategoride ‘Mutlu son’a ulaşmasının tarihsel açıdan böyle bir önemi de olacak.

Geceyi kim sunacak?

Bu geceki tören, sunucu, seslendirme sanatçısı ve oyuncu Jimmy Kimmel’dan sorulacak. Bizde pek tanınmayan Kimmel’ın nasıl bir performans göstereceği elbette merak konusu. Anketlere göre geçmiş sunuculardan en çok beğenilen isim Ellen DeGeneres. Keza Billy Crystal ve Chris Rock da iz bırakan sunucular arasında.

Oscar’ı en çok önemseyen ‘Başkan’ kim?

Bu gece eleştiri oklarının üzerinde olması beklenen Donald Trump, aslında Oscar törenlerinin müdavimlerinden. ‘Başkan’, tam dört kez (2001, 2004, 2006 ve 2011) törenleri bizatihi yerinde izlemiş, ayrıca attığı ‘tweet’lerle de Oscar’ı ne kadar önemsediğini göstermiş.

Ya Farhadi kazanırsa?

‘Yabancı Dilde En İyi Film’ adaylarından biri de Asghar Farhadi’nin ‘Satıcı’sı. Malum İranlı yönetmen, ‘vize yasağı’nı protesto etmek amacıyla Oscar törenine katılmayacak (Öte yandan bu gece Farhadi’ye destek için Londra’da ‘Satıcı’nın halka açık gösterisi gerçekleşecek). Bahislerde favori ‘Toni Erdmann’ ama Akademi, sırf Trump’a nazire olsun diye bile ‘Satıcı’yı ödüllendirebilir ve gecenin ‘politik’ etiketli unsurlarından biri de bu dal olabilir.

ANA DALLAR

En İyi Film
Arrival
Fences
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
La La Land
Lion
Manchester By the Sea
Moonlight

Kazanır: La La Land
Kazanmalı: Moonlight

 

En İyi Yönetmen
Denis Villeneuve (Arrival)
Mel Gibson (Hacksaw Ridge)
Damien Chazelle (La La Land)
Kenneth Lonergan (Manchester By the Sea)
Barry Jenkins (Moonlight)

Kazanır: Barry Jenkins
Kazanmalı: Barry Jenkins

 

En İyi Kadın Oyuncu
Isabelle Huppert (Elle)
Ruth Negga (Loving)
Emma Stone (La La Land)
Natalie Portman (Jackie)
Meryl Streep (Florence Foster Jenkins)

Kazanır: Emma Stone
Kazanmalı: Natalie Portman

 

En İyi Erkek Oyuncu
Casey Affleck (Manchester By the Sea)
Andrew Garfield (Hacksaw Ridge)
Ryan Gosling (La La Land)
Viggo Mortensen (Captain Fantastic)
Denzel Washington (Fences)

Kazanır: Casey Affleck
Kazanmalı: Casey Affleck

 

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Viola Davis (Fences)
Naomie Harris (Moonlight)
Nicole Kidman (Lion)
Octavia Spencer (Hidden Figures)
Michelle Williams (Manchester By the Sea)

Kazanır: Viola Davis
Kazanmalı: Viola Davis

 

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Mahershala Ali (Moonlight)
Jeff Bridges (Hell or High Water)
Lucas Hedges (Manchester By the Sea)
Dev Patel (Lion)
Michael Shannon (Nocturnal Animals)

Kazanır: Mahershala Ali
Kazanmalı: Mahershala Ali

 

CANLI YAYIN PROGRAMI

Türkiye saatiyle 04.30’da, Kaliforniya’daki Dolby Theatre’da düzenlenecek töreni Digiturk dahilindeki ‘beIN MOVIES Oscars’dan izleyebilirsiniz. Kanalın gece yarısı başlayacak yayınını Yekta Kopan ve Özge Özpirinçci sunacak, Cem Yılmaz, Berrak Tüzünataç, Buğra Gülsoy ve Muzaffer Yıldırım gibi isimler de yorumlarıyla programa katkıda bulunacaklar. Filmleri ise sinema yazarları Mehmet Açar ve Melis Behlil değerlendirecekler. Tören, Digiturk web sitesi www.digiturk.com.tr üzerinden herkese açık şekilde canlı olarak takip edilebilecek.

Yazının devamı...

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

25 Şubat 2017

Henüz ortalarda bizi mahvedecek güzel havalar yok ama bu hafta salonlarımıza uğrayan ‘Paterson’ın ana karakteri, şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un filmi, bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirlerin dizeleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sessiz, sakin ve alabildiğine durgun akan hayatından pasajlar aktarıyor. Yaşadığı yörenin, New Jersey’e bağlı küçük yerleşim yeri Paterson’ın ismini taşıyan bu mütevazı kişilik, evde kendisini bekleyen ve adeta küçük oyuncuklarla rutinini renklendiren karısı Laura ve köpekleri Marvin’le ‘yuvarlanıp gidiyoruz’ türünden bir hayat sürüyor. Günler, birbirinin tekrarı biçiminde yaşanırken otobüsüne bindiği yolcuların dertleri, tasaları, hayal ve özlemleri adeta onun gündemi oluyor. Mesaisi bitip eve yollandığında ise kendisinden pek de hoşlanmayan Marvin’i gezdiriyor ve mahalle barında iki tek atarken mekânın sahibi Doc’la genellikle Paterson’ın tarihi ve öne çıkan kişilikleri üzerine laflıyor.

‘Paterson’, tıpkı ana karakteri gibi son derece sakin akan bir film. Sanki Jarmusch, o çok sevdiğimiz dizelerin bu tür hayatlardan da çıkabileceğine vurgu yapıyor filmi boyunca. Araya, yapıtlarında Paterson’ı öne çıkaran yörenin şairi William Carlos Williams’ı (1883-1963) katıyor, yine o bölgenin çocukları (!) komedyen Lou Castello’yu, şair Allen Ginsberg’i hatırlatıyor. ‘Paterson’ şairler ve sessiz sedasız yerler üzerine bir film adeta (Belki de bu yüzden ben de Jarmush’un yapıtını izlerken Orhan Veli kişiliğinde memur, öğretmen, antikacı, sağlık memuru, müfettiş olarak hayatlarını kazanan onca şairimizi düşünüp durdum).

PATERSON

Yönetmen: Jim Jarmusch

Oyuncular: Adam Driver, Golshifteh Farahani, Chasten Harmon, Barry Shabaka Henley
ABD yapımı

HUZUR VEREN BİR FİLM

Öte yandan film ana karakterlerinin geçmişi ve bugüne nasıl geldikleri konusunda da içine kapanık bir tablo çiziyor. Yatak odasındaki fotoğrafta Paterson’ın bir zamanlar asker olduğunu görüyoruz ama ‘country şarkıcısı’ olmayı kafaya takan ve yaptığı kekleri satarak kazandığı küçük paralarla mutlu olan karısı Laura’yla nasıl tanıştıkları da muamma. Ama ne gam; bütün bu sırlara ve cevabı olmayan sorulara rağmen ‘Paterson’, seyircisini yavaş yavaş saran ve adeta huzur veren
bir film.

Dizeleri, dolayısıyla duygularını küçük bir deftere toplayan ve bir türlü kopyasını çıkarmayan Paterson’da izlediğimiz Adam Driver (ki soyadına uygun bir meslekle karşımızda!) da, rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Son dönemin öne çıkan aktörünü Coen’lerin ‘Inside Llewyn Davis’iyle fark etmiş, son zamanların en etkileyici yapıtlarından ‘Hungry Hearts’la da sevmiştik. Malum kendisi artık bir ‘Star Wars’ oyuncusu. ‘Darth Vader’ın tahtına göz diken Kylo Ren’de de izlediğimiz Driver, ‘Paterson’da kendi dünyasının içinde sakin ve güven dolu adımlarla yürüyüşünü sürdüren karakterini ete kemiğe büründürüyor. Laura’da ise karşımıza, ‘Body of Lies’, ‘Elly Hakkında’, ‘Exodus’ gibi yapımlardan hatırladığımız Golshifteh Farahani geliyor. İranlı oyuncu da canlandırdığı karakteri fazlasıyla sevimli hale getiriyor. Buldog köpeği Marvin’de izlediğimiz Nellie (galiba filmden sonra hayatını kaybetmiş, çünkü jenerikte ona bir adanma var) de şairlerden nefret edenlerin öyküdeki temsilcisi!

‘Paterson’, günümüzün hızlı ve zaman zaman insanı yoran tempolu yapımları arasında sakinliğin, sükûnetin ve huzurun ifadesi gibi... Ben filmde en çok küçük şair kızın Paterson’ı tanımladığı cümleyi sevdim: “Emily Dickinson seven otobüs şoförü...”


RESIDENT EVIL: SON BÖLÜM

Yönetmen: Paul W. S. Anderson

Oyuncular: Milla Jovovich, Iain Glen, Ali Larter, Shawn Roberts, Ruby Rose

Fransa-ABD-Almanya-İngiltere ortak yapımı

ALICE (YİNE) FELAKETLER DİYARINDA

Evet, bir serinin daha sonuna gelmiş durumdayız. Yaşlı gezegen, ‘Resident Evil’ evreninde onca beladan sonra bir kez daha ‘Tamam mı devam mı?’ aşamasına geliyor ve ‘kurtarıcı’ Alice, duruma el koyarak mücadelesini bütün bir insanlık adına sürdürüyor. ‘Resident Evil: Son Bölüm’ (‘Resident Evil: The Final Chapter’), nam-ı diğer altıncı film çıkan kısmın özetini geçen bir bölümle başlıyor. Bir doktorun, ölümle yüzleşme aşamasına gelen küçük kızını kurtarma adına keşfettiği virüsün yan etkileri, bütün dünyayı sarınca felaketler ardı ardına geliyor. Bu son bölümde perde kapanırken, geçmişe yönelik hafızası kısıtlı Alice, kaotik ortamın sorumlusu olan şirkete, yani Umbrella’ya karşı son bir hamleye soyunuyor ve her şeyin başladığı yer olan Raccoon City’ye doğru yola çıkıyor. Karşısında her zaman olduğu gibi, virüsün mucidi olan doktorun eski ortağı Dr. Isaacs’i buluyor.

2002’de Paul W. S. Anderson’ın yazıp yönettiği ilk adımla başlayan ve arada Alexander Witt’le Russell Mulcahy’nin yönetmen olarak iki filme imza attığı seri, yaratıcısının önderliğinde sona eriyor. Anderson, yönetmen olarak kariyeri boyunca bilimkurgusal aksiyonlara imza attı ama en çok bizde ‘Ölümcül Deney’ (son filmde bu ismi kullanmamışlar) olarak bilinen ‘Resident Evil’ ‘altılama’sıyla tanındı. Serinin hepsinde Milla Jovovich başroldeydi ve Alice, bir tür ‘Alien’ın Ripley’i gibi ilginç bir karaktere dönüştü. Bu durum özel hayata da yansıdı; Ukrayna kökenli oyuncu, serinin yaratıcısı Paul W. S. Anderson’la 2009 yılında evlendi; çiftin bu beraberlikten iki de çocukları var. (Tıpkı ‘Underworld’ serisinin ana karakteri Selene’i canlandıran Kate Beckinsale’in, serinin yaratıcısı Len Wiseman’la evlenmesi gibi diyelim!)

Sonuç olarak seri, kendince bir rüzgâr estirdi, belli oranda hayran topladı, ilgi gördü. Son film ise toparlamadan öteye gidememiş. Bir bilgisayar oyunu gibi Alice ve arkadaşları, sürekli daha zor aşamalarla karşılaşıyor. Ortamın distopik tadı da ‘Mad Max’ filmlerinin mimarisini ve ruhunu andırıyor. Ne diyelim, kulağı yüksek volümlere ayarlı, bilgisayar destekli aksiyon sahnelerine meraklı seyirci için belli ölçülerde tatminkâr bir film olmuş ‘Resident Evil: Son Bölüm’. Performanslar açısından da Jovovich’in yanı sıra Dr. Isaacs’te Iain Glen gayet iyi...

GİZLİ SAYILAR

Yönetmen: Theodore Melfi

Oyuncular: Taraji P. Henson, Octavia Spencer, Janelle Monae, Kevin Costner, Mahershala Ali, Jim Parsons, Kirsten Dunst, Glen Powell

ABD yapımı

Adaylıkları...

- En İyi Film

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Octavia Spencer)

- En İyi Uyarlama Senaryo(Theodore Melfi-Allison Schroeder)

SAYILARIN RENGİ OLUR MU?

Çok iyi bildiğimiz bir gerçektir ki, matematikte iki kere iki dört etmesine rağmen hayatın parabolleri, türevleri ve dahi iç açılarının toplamı bu denli kesinlikler içermez. Denklemlerin bilinmeyenleri ister sabit, ister değişken olsun; eşitlik bir türlü sağlanmaz: Sınıfsal olarak da ırksal olarak da...

Söz konusu limanlarda dolaşan ve gerçek bir hayat hikâyesini perdeye taşıyan bir filmi, ‘Sonsuzluk Teorisi’ni (‘The Man Who Knew Infinity’) geçen mayısta izlemiştik. Söz konusu yapımda 1900’lerin başında matematik dünyasına damgasını vurmuş bir dehayı, Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’ı tanıyor ve onun trajik öyküsüne tanıklık ediyorduk. Ramanujan’ın bilim yolunda aştığı mesafeler, noktalar meslektaşlarına göre daha zorlu ve de meşakkatliydi; çünkü sadece sayılarla değil, İngiliz bilim çevrelerinin ırkçı bilinçaltı ve üstüyle de mücadele etme durumunda kalıyordu.

Bu haftanın yenilerinden ‘Gizli Sayılar’ (‘Hidden Figures’) da benzer güzergâhlarda ilerleyen bir yapım. Bu kez Amerikan topraklarında ırkçılığa muhatap olan matematikçilerin öyküsünü izliyoruz. Theodore Melfi’nin yönettiği film, 1960’larda ‘Soğuk Savaş dönemi’nde, uzay yarışı sırasında ön plana çıkan ve mücadelenin seyrini değiştiren kimi karakterlerin varlığını hatırlıyor. Margot Lee Shetterly’nin ‘Hidden Figures: The Story of the African-American Women Who Help Win the Space Race’ adlı kitabından uyarlanan yapım, asıl olarak Katherine Goble Johnson’a odaklanıyor. Söz konusu kadın matematikçi, 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçen Yuri Gagarin’le birlikte yarışta bir adım öne çıkan Sovyetler’in hamlesine karşılık vermek isteyen Amerika’nın ‘Mercury Projesi’ne büyük bir katkı sağlıyor. Johnson, bu katkıyı sağlarken yakın dostları Dorothy Johnson Vaughan ve Mary Winston Jackson da önemli işlevler üstleniyor. Üçlü ve onlarla birlikte çalışan bir grup siyahi kadın, NASA çatısı altında tıpkı Hintli matematikçi Ramanujan’ın İngiliz bilim çevreleri tarafından ırkçı davranışlara maruz kalması gibi, dönemin ‘Beyaz ruhu’ndan nasibini fazlasıyla alıyor. Üstelik Katherine, özellikle çalışma grubu açısından sadece renk ayrımıyla değil, erkekler dünyasında yer alan bir kadın olarak da farklı bir ayakta durma çabasının simgesine dönüşüyor.

UZAYA ÇIKARKEN İNSANLIĞI HATIRLAMAK

Film, zorlukların aşılmasında kilit rolü (kitapta var mı bilmiyorum ama) gerçekte olmayan kurgusal bir karaktere; NASA’nın Uzay Görev Dairesi Başkanı Al Harrison’a yüklüyor. Sovyetler’e karşı bir hayli geri düşen ve bu yüzden Beyaz Saray’ın tepkisini üzerinde toplayan birimini ayağa kaldırmaya çalışan Harrison, tahtaya yazılı denklemi eline tebeşiri alıp çözen ve hem öğretmenini hem de tüm sınıfı hayretler içinde bırakan öğrenci misali ‘keşfedilen’ Katherine G. Johnson’ı önemsemeye ve projenin her safhasına dahil etmeye başlıyor. Lakin bu denli değerli eleman, ana binada siyahlara ait bir tuvalet olmadığı için ihtiyacını başka binalarda karşılıyor. Harrison durumu fark edince meseleye el koyuyor ve “NASA’da hepimiz aynı renk işeriz” diyor.

Theodore Melfi, bir önceki filmi ‘Benim Komşum Bir Melek’te (St. Vincent’) huysuz, tatlı ve hafif anarşist bir ihtiyarın öyküsünü anlatırken araya Vietnam savaşı üzerinden milliyetçiliği sıkıştırmıştı. ‘Gizli Sayılar’ da siyahilerin çektiği zorlukları anlatır gibi gözükürken “Uzayda Sovyetler’le kapışırken onların destekleri çok önemliydi” gibi bir noktaya sıkça vurgu yapıyor. Ama yine de uzaya çıkarken insanlığı da hatırlayan bir Amerika portresi, kurgusal karakterlerle de olsa belli ölçüde kayda değer diyelim. Yer yer karikatürize bir hava tutturan filmde, oyunculuklar gayet iyi.

Son olarak üç dalda Oscar’a aday olan yapımın özellikle ‘En İyi Film’de, sinematografik kriterlerden çok öykünün hatırlattıkları için ‘İlk dokuz’ yapım arasına girdiğini söyleyebiliriz.

DİĞER SEÇENEKLER

‘Cereyan’

Haftanın tek yerli filmi ‘Cereyan’ı Mert Dikmen yönetmiş, oyuncular Murat Yatman, Pınar Bibin ve Salih Bademci. Minik seyircilere yönelik animasyon  ‘Karlar Kraliçesi 3: Ateş ve Buz’ (The Snow Queen 3: Fire and Ice) ise yönetmen olarak Alexey Tsitsilin’in imzasını taşıyor.

‘Karlar Kraliçesi 3’

Yazının devamı...

Daha fırsatçı olan kazandı

20 Şubat 2017

Dün Gençlerbirliği-Atiker Konyaspor karşılaşmasında iki takım toplam 17 şut çekerken bunların sadece 4’ü kaleyi tuttu, ikisi zaten Gençlerbirliği golüydü. Hatta ve hatta 19 Mayıs Stadı’ndaki mücadelenin ilk yarısında Serdar’ın serbest vuruştan attığı gol dışında isabetli şut yoktu.
Konyaspor oyunun genelinde topa daha sahip olan takımdı. Aykut Kocaman’ın öğrencileri kısa paslarla orta sahada uzun süre topa sahip oldular ancak ne zamanki iş, meşin yuvarlağı üçüncü bölgeye taşımaya geldi, o noktada büyük zaafiyet gösterdiler. Gençlerbirliği savunmasını 70. dakikaya kadar geçemediler. Hoş, Gençlerbirliği’nin de fazla mecali yoktu ancak duran topta buldukları gol mücadelenin kaderini değiştirdi. Alkaralar’ın rakibine oranla bir şansı da Selçuk Şahin’e sahip olmasıydı zira tecrübeli oyuncu takımı orta sahada bir maestro gibi yönetti, isabetli uzun pasları ile hücumlara büyük katkı verdi. Selçuk dışında sağ kanatta Ahmet Oğuz-Serdar Gürler ikilisinin arı gibi çalıştığını ve Konyalı rakiplerini zor duruma düşürdüğünü belirtmek gerek. Gelin görün ki ikinci gol Gençlerbirliği’nin daha az kullandığı sol kanattan geldi.
Konyaspor’un en büyük sıkıntısı bitiricilik. 70’te en nihayetinde Gençlerbirliği savunmasını deldiler ancak Fofana’nın kaleciyle karşı karşıya durumdaki vuruşunda top direğin dibinden auta gitti. Tıpkı 7 dakika sonra Rangelov’un şutunda olduğu gibi... Bu iki pozisyonda açıyı güzel kapatan Hopf’un çabalarını da es geçmeyelim... Konya’da Milosevic ve Ömer orta sahada bal üretemeyen arı gibiydiler, Volkan ise çok fazla hatalı pas yaptı ve günün kötüsüydü.
Gençlerbirliği oyun olarak umut vermedi ancak her zaman böyle fırsatçı olacaklarsa sıkıntı yok. Nihayetinde güzel oynayana değil gol atana puan veriyorlar.

Yazının devamı...