"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

En ‘politik’ Oscar...

26 Şubat 2017

‘La La Land’ geceye damga vurur mu?

Oscar tarihinin rekortmen filmleri, toplam 14 daldaki adaylıklarıyla ‘All About Eve’ ve ‘Titanic’ idi. ‘La La Land’, 13 dalda 14 adaylıkla bu yılın öne çıkanı. Damien Chazelle imzalı yapım ‘Müzikallerin altın çağı’ denen döneme saygı duruşunda bulunurken belli bir noktadan sonra “Yeterince romantik takıldık, biraz da günümüze gelelim, ayaklarımızı yere basalım” diyor. Filmi kitleler de eleştirmenler de çok beğendi. Keza Akademi de beğenmiş görünüyor. Muhtemelen ‘En İyi Film’de mutlu sona ulaşacak, ‘En İyi Yönetmen’ dalında denge kabilinden ödül ‘Moonlight’ın yaratıcısı Barry Jenkins’e gidebilir ama Damien Chazelle’in alması da sürpriz olmaz.

Neden çok ‘politik’?

Geçen yıl başta siyahiler olmak üzere ‘öteki’leri konu edinen filmlerin azlığı, siyahi oyuncu ve yönetmenlerin aday olmaması gibi etkenler, ‘Oscars so white’ (‘Oscar’lar çok beyaz’) sloganıyla yola çıkılan bir kampanyaya yol açmıştı. Akademi bu durumu düzeltmek için hemen harekete geçti, üye yapısını farklı kültürlerden isimlerden oluşturmaya ve erkek çoğunluktan daha dengeli bir yapıya kavuşturmaya karar verdi. Sonuç? ‘En İyi Film’ dalındaki dokuz yapımdan üçü (‘Moonlight’, ‘Fences’ ve ‘Hidden Figures’) siyahilerle ilgili. Keza oyuncu dallarında da çok sayıda siyahi isim aday...

Trump’çıların en sevdiği film hangisi?

Bu yıl ilk dokuzdaki filmlerin politik kodları var. Sektörün en güçlü dergisi ‘The Hollywood Reporter’, ‘Oscar özel sayısı’ için yaptığı araştırmada Donald Trump’a oy veren seçmenlerin anti-militarist bir karakteri anlatmasına rağmen alttan alta milliyetçilik yapan Mel Gibson’ın ‘Hacksaw Ridge’ filmini beğendiklerini ve ödülü bu yapımın kazanmasını istediklerini saptamış. Hillary Clinton’a oy veren seçmenlerin tercih ettiği filmse siyahi kadın matematikçilerin ülkeye katkı yaparken bile ırkçı muameleye maruz kalmalarını anlatan ‘Hidden Figures’müş.

Konuşmalar damga vurur mu?

Malum, kazananların konuşmaları genellikle annesine, babasına, karısına, çocuklarına ve yapımda ve yayında emeği geçenlere yöneliktir. Ama bu kez konuşmaların politik ve Başkan Trump’a yönelik olması bekleniyor. Aslında işaret fişeğini, ‘Altın Küre’de ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazanan Meryl Streep yakmış ve eleştirileriyle Trump’ı bir hayli kızdırmıştı. Bu konuda ünlü yazar John Irving, ‘The Hollywood Reporter’da, “Kısa,  etkili ve dikkate alınır bir konuşma nasıl olmalıdır?” diye bir yazı bile kaleme aldı. Michael Moore ise yapılacak konuşmalar için “Bu bir fırsat. Mutlaka konuşun ve eleştirilerinizi dile getirin. Çünkü bütün dünya sizi izliyor olacak” şeklinde tavsiyelerde bulundu.  

Gecenin rekortmeni kim?

Bu unvan çok uzun süredir hep aynı kapıyı çalıyor: Meryl Streep. Amerikan sinemasının bu muhteşem yeteneği, ‘Florence Foster Jenkins’ filmindeki performansıyla 20. kez Oscar’a aday. Streep ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalında iki kez (‘Sophie’nin Seçimi’ ve ‘Demir Leydi’), ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’da ise bir kez (‘Kramer Kramer’e Karşı’) ödülün sahibi olmuştu.

Hasretini sona erdirecek var mı?

İki yıl önce Diane Warren, ‘En İyi Orijinal Şarkı’ dalında yedinci kez aday olmuş ve makûs talihini yenemeyerek geceden eli boş dönmüştü. Geçen yıl ise Leonardo DiCaprio, dört kez aday olup kazanamadığı ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalındaki ödüle, beşinci adaylığında ‘The Revenant’taki performansıyla uzanmıştı. Bu gece bu türden öykülere tanıklık etmeyeceğiz.

‘Moonlight’ kazanırsa ne olur?

Bir hayatın üç ayrı evresine göz atarken ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyan ‘Moonlight’, sinema tarihinin en etkileyici eşcinsel aşk hikâyelerinden birini anlatıyordu. Bugüne kadar merkezinde eşcinsel bir karakter olan hiçbir yapım ‘En İyi Film’ dalında ipi göğüslemedi. ‘Moonlight’ın bu kategoride ‘Mutlu son’a ulaşmasının tarihsel açıdan böyle bir önemi de olacak.

Geceyi kim sunacak?

Bu geceki tören, sunucu, seslendirme sanatçısı ve oyuncu Jimmy Kimmel’dan sorulacak. Bizde pek tanınmayan Kimmel’ın nasıl bir performans göstereceği elbette merak konusu. Anketlere göre geçmiş sunuculardan en çok beğenilen isim Ellen DeGeneres. Keza Billy Crystal ve Chris Rock da iz bırakan sunucular arasında.

Oscar’ı en çok önemseyen ‘Başkan’ kim?

Bu gece eleştiri oklarının üzerinde olması beklenen Donald Trump, aslında Oscar törenlerinin müdavimlerinden. ‘Başkan’, tam dört kez (2001, 2004, 2006 ve 2011) törenleri bizatihi yerinde izlemiş, ayrıca attığı ‘tweet’lerle de Oscar’ı ne kadar önemsediğini göstermiş.

Ya Farhadi kazanırsa?

‘Yabancı Dilde En İyi Film’ adaylarından biri de Asghar Farhadi’nin ‘Satıcı’sı. Malum İranlı yönetmen, ‘vize yasağı’nı protesto etmek amacıyla Oscar törenine katılmayacak (Öte yandan bu gece Farhadi’ye destek için Londra’da ‘Satıcı’nın halka açık gösterisi gerçekleşecek). Bahislerde favori ‘Toni Erdmann’ ama Akademi, sırf Trump’a nazire olsun diye bile ‘Satıcı’yı ödüllendirebilir ve gecenin ‘politik’ etiketli unsurlarından biri de bu dal olabilir.

ANA DALLAR

En İyi Film
Arrival
Fences
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
La La Land
Lion
Manchester By the Sea
Moonlight

Kazanır: La La Land
Kazanmalı: Moonlight

 

En İyi Yönetmen
Denis Villeneuve (Arrival)
Mel Gibson (Hacksaw Ridge)
Damien Chazelle (La La Land)
Kenneth Lonergan (Manchester By the Sea)
Barry Jenkins (Moonlight)

Kazanır: Barry Jenkins
Kazanmalı: Barry Jenkins

 

En İyi Kadın Oyuncu
Isabelle Huppert (Elle)
Ruth Negga (Loving)
Emma Stone (La La Land)
Natalie Portman (Jackie)
Meryl Streep (Florence Foster Jenkins)

Kazanır: Emma Stone
Kazanmalı: Natalie Portman

 

En İyi Erkek Oyuncu
Casey Affleck (Manchester By the Sea)
Andrew Garfield (Hacksaw Ridge)
Ryan Gosling (La La Land)
Viggo Mortensen (Captain Fantastic)
Denzel Washington (Fences)

Kazanır: Casey Affleck
Kazanmalı: Casey Affleck

 

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Viola Davis (Fences)
Naomie Harris (Moonlight)
Nicole Kidman (Lion)
Octavia Spencer (Hidden Figures)
Michelle Williams (Manchester By the Sea)

Kazanır: Viola Davis
Kazanmalı: Viola Davis

 

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Mahershala Ali (Moonlight)
Jeff Bridges (Hell or High Water)
Lucas Hedges (Manchester By the Sea)
Dev Patel (Lion)
Michael Shannon (Nocturnal Animals)

Kazanır: Mahershala Ali
Kazanmalı: Mahershala Ali

 

CANLI YAYIN PROGRAMI

Türkiye saatiyle 04.30’da, Kaliforniya’daki Dolby Theatre’da düzenlenecek töreni Digiturk dahilindeki ‘beIN MOVIES Oscars’dan izleyebilirsiniz. Kanalın gece yarısı başlayacak yayınını Yekta Kopan ve Özge Özpirinçci sunacak, Cem Yılmaz, Berrak Tüzünataç, Buğra Gülsoy ve Muzaffer Yıldırım gibi isimler de yorumlarıyla programa katkıda bulunacaklar. Filmleri ise sinema yazarları Mehmet Açar ve Melis Behlil değerlendirecekler. Tören, Digiturk web sitesi www.digiturk.com.tr üzerinden herkese açık şekilde canlı olarak takip edilebilecek.

Yazının devamı...

Şairin otobüs şoförü olarak portresi...

25 Şubat 2017

Henüz ortalarda bizi mahvedecek güzel havalar yok ama bu hafta salonlarımıza uğrayan ‘Paterson’ın ana karakteri, şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un filmi, bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirlerin dizeleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sessiz, sakin ve alabildiğine durgun akan hayatından pasajlar aktarıyor. Yaşadığı yörenin, New Jersey’e bağlı küçük yerleşim yeri Paterson’ın ismini taşıyan bu mütevazı kişilik, evde kendisini bekleyen ve adeta küçük oyuncuklarla rutinini renklendiren karısı Laura ve köpekleri Marvin’le ‘yuvarlanıp gidiyoruz’ türünden bir hayat sürüyor. Günler, birbirinin tekrarı biçiminde yaşanırken otobüsüne bindiği yolcuların dertleri, tasaları, hayal ve özlemleri adeta onun gündemi oluyor. Mesaisi bitip eve yollandığında ise kendisinden pek de hoşlanmayan Marvin’i gezdiriyor ve mahalle barında iki tek atarken mekânın sahibi Doc’la genellikle Paterson’ın tarihi ve öne çıkan kişilikleri üzerine laflıyor.

‘Paterson’, tıpkı ana karakteri gibi son derece sakin akan bir film. Sanki Jarmusch, o çok sevdiğimiz dizelerin bu tür hayatlardan da çıkabileceğine vurgu yapıyor filmi boyunca. Araya, yapıtlarında Paterson’ı öne çıkaran yörenin şairi William Carlos Williams’ı (1883-1963) katıyor, yine o bölgenin çocukları (!) komedyen Lou Castello’yu, şair Allen Ginsberg’i hatırlatıyor. ‘Paterson’ şairler ve sessiz sedasız yerler üzerine bir film adeta (Belki de bu yüzden ben de Jarmush’un yapıtını izlerken Orhan Veli kişiliğinde memur, öğretmen, antikacı, sağlık memuru, müfettiş olarak hayatlarını kazanan onca şairimizi düşünüp durdum).

PATERSON

Yönetmen: Jim Jarmusch

Oyuncular: Adam Driver, Golshifteh Farahani, Chasten Harmon, Barry Shabaka Henley
ABD yapımı

HUZUR VEREN BİR FİLM

Öte yandan film ana karakterlerinin geçmişi ve bugüne nasıl geldikleri konusunda da içine kapanık bir tablo çiziyor. Yatak odasındaki fotoğrafta Paterson’ın bir zamanlar asker olduğunu görüyoruz ama ‘country şarkıcısı’ olmayı kafaya takan ve yaptığı kekleri satarak kazandığı küçük paralarla mutlu olan karısı Laura’yla nasıl tanıştıkları da muamma. Ama ne gam; bütün bu sırlara ve cevabı olmayan sorulara rağmen ‘Paterson’, seyircisini yavaş yavaş saran ve adeta huzur veren
bir film.

Dizeleri, dolayısıyla duygularını küçük bir deftere toplayan ve bir türlü kopyasını çıkarmayan Paterson’da izlediğimiz Adam Driver (ki soyadına uygun bir meslekle karşımızda!) da, rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Son dönemin öne çıkan aktörünü Coen’lerin ‘Inside Llewyn Davis’iyle fark etmiş, son zamanların en etkileyici yapıtlarından ‘Hungry Hearts’la da sevmiştik. Malum kendisi artık bir ‘Star Wars’ oyuncusu. ‘Darth Vader’ın tahtına göz diken Kylo Ren’de de izlediğimiz Driver, ‘Paterson’da kendi dünyasının içinde sakin ve güven dolu adımlarla yürüyüşünü sürdüren karakterini ete kemiğe büründürüyor. Laura’da ise karşımıza, ‘Body of Lies’, ‘Elly Hakkında’, ‘Exodus’ gibi yapımlardan hatırladığımız Golshifteh Farahani geliyor. İranlı oyuncu da canlandırdığı karakteri fazlasıyla sevimli hale getiriyor. Buldog köpeği Marvin’de izlediğimiz Nellie (galiba filmden sonra hayatını kaybetmiş, çünkü jenerikte ona bir adanma var) de şairlerden nefret edenlerin öyküdeki temsilcisi!

‘Paterson’, günümüzün hızlı ve zaman zaman insanı yoran tempolu yapımları arasında sakinliğin, sükûnetin ve huzurun ifadesi gibi... Ben filmde en çok küçük şair kızın Paterson’ı tanımladığı cümleyi sevdim: “Emily Dickinson seven otobüs şoförü...”


RESIDENT EVIL: SON BÖLÜM

Yönetmen: Paul W. S. Anderson

Oyuncular: Milla Jovovich, Iain Glen, Ali Larter, Shawn Roberts, Ruby Rose

Fransa-ABD-Almanya-İngiltere ortak yapımı

ALICE (YİNE) FELAKETLER DİYARINDA

Evet, bir serinin daha sonuna gelmiş durumdayız. Yaşlı gezegen, ‘Resident Evil’ evreninde onca beladan sonra bir kez daha ‘Tamam mı devam mı?’ aşamasına geliyor ve ‘kurtarıcı’ Alice, duruma el koyarak mücadelesini bütün bir insanlık adına sürdürüyor. ‘Resident Evil: Son Bölüm’ (‘Resident Evil: The Final Chapter’), nam-ı diğer altıncı film çıkan kısmın özetini geçen bir bölümle başlıyor. Bir doktorun, ölümle yüzleşme aşamasına gelen küçük kızını kurtarma adına keşfettiği virüsün yan etkileri, bütün dünyayı sarınca felaketler ardı ardına geliyor. Bu son bölümde perde kapanırken, geçmişe yönelik hafızası kısıtlı Alice, kaotik ortamın sorumlusu olan şirkete, yani Umbrella’ya karşı son bir hamleye soyunuyor ve her şeyin başladığı yer olan Raccoon City’ye doğru yola çıkıyor. Karşısında her zaman olduğu gibi, virüsün mucidi olan doktorun eski ortağı Dr. Isaacs’i buluyor.

2002’de Paul W. S. Anderson’ın yazıp yönettiği ilk adımla başlayan ve arada Alexander Witt’le Russell Mulcahy’nin yönetmen olarak iki filme imza attığı seri, yaratıcısının önderliğinde sona eriyor. Anderson, yönetmen olarak kariyeri boyunca bilimkurgusal aksiyonlara imza attı ama en çok bizde ‘Ölümcül Deney’ (son filmde bu ismi kullanmamışlar) olarak bilinen ‘Resident Evil’ ‘altılama’sıyla tanındı. Serinin hepsinde Milla Jovovich başroldeydi ve Alice, bir tür ‘Alien’ın Ripley’i gibi ilginç bir karaktere dönüştü. Bu durum özel hayata da yansıdı; Ukrayna kökenli oyuncu, serinin yaratıcısı Paul W. S. Anderson’la 2009 yılında evlendi; çiftin bu beraberlikten iki de çocukları var. (Tıpkı ‘Underworld’ serisinin ana karakteri Selene’i canlandıran Kate Beckinsale’in, serinin yaratıcısı Len Wiseman’la evlenmesi gibi diyelim!)

Sonuç olarak seri, kendince bir rüzgâr estirdi, belli oranda hayran topladı, ilgi gördü. Son film ise toparlamadan öteye gidememiş. Bir bilgisayar oyunu gibi Alice ve arkadaşları, sürekli daha zor aşamalarla karşılaşıyor. Ortamın distopik tadı da ‘Mad Max’ filmlerinin mimarisini ve ruhunu andırıyor. Ne diyelim, kulağı yüksek volümlere ayarlı, bilgisayar destekli aksiyon sahnelerine meraklı seyirci için belli ölçülerde tatminkâr bir film olmuş ‘Resident Evil: Son Bölüm’. Performanslar açısından da Jovovich’in yanı sıra Dr. Isaacs’te Iain Glen gayet iyi...

GİZLİ SAYILAR

Yönetmen: Theodore Melfi

Oyuncular: Taraji P. Henson, Octavia Spencer, Janelle Monae, Kevin Costner, Mahershala Ali, Jim Parsons, Kirsten Dunst, Glen Powell

ABD yapımı

Adaylıkları...

- En İyi Film

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Octavia Spencer)

- En İyi Uyarlama Senaryo(Theodore Melfi-Allison Schroeder)

SAYILARIN RENGİ OLUR MU?

Çok iyi bildiğimiz bir gerçektir ki, matematikte iki kere iki dört etmesine rağmen hayatın parabolleri, türevleri ve dahi iç açılarının toplamı bu denli kesinlikler içermez. Denklemlerin bilinmeyenleri ister sabit, ister değişken olsun; eşitlik bir türlü sağlanmaz: Sınıfsal olarak da ırksal olarak da...

Söz konusu limanlarda dolaşan ve gerçek bir hayat hikâyesini perdeye taşıyan bir filmi, ‘Sonsuzluk Teorisi’ni (‘The Man Who Knew Infinity’) geçen mayısta izlemiştik. Söz konusu yapımda 1900’lerin başında matematik dünyasına damgasını vurmuş bir dehayı, Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’ı tanıyor ve onun trajik öyküsüne tanıklık ediyorduk. Ramanujan’ın bilim yolunda aştığı mesafeler, noktalar meslektaşlarına göre daha zorlu ve de meşakkatliydi; çünkü sadece sayılarla değil, İngiliz bilim çevrelerinin ırkçı bilinçaltı ve üstüyle de mücadele etme durumunda kalıyordu.

Bu haftanın yenilerinden ‘Gizli Sayılar’ (‘Hidden Figures’) da benzer güzergâhlarda ilerleyen bir yapım. Bu kez Amerikan topraklarında ırkçılığa muhatap olan matematikçilerin öyküsünü izliyoruz. Theodore Melfi’nin yönettiği film, 1960’larda ‘Soğuk Savaş dönemi’nde, uzay yarışı sırasında ön plana çıkan ve mücadelenin seyrini değiştiren kimi karakterlerin varlığını hatırlıyor. Margot Lee Shetterly’nin ‘Hidden Figures: The Story of the African-American Women Who Help Win the Space Race’ adlı kitabından uyarlanan yapım, asıl olarak Katherine Goble Johnson’a odaklanıyor. Söz konusu kadın matematikçi, 12 Nisan 1961’de uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçen Yuri Gagarin’le birlikte yarışta bir adım öne çıkan Sovyetler’in hamlesine karşılık vermek isteyen Amerika’nın ‘Mercury Projesi’ne büyük bir katkı sağlıyor. Johnson, bu katkıyı sağlarken yakın dostları Dorothy Johnson Vaughan ve Mary Winston Jackson da önemli işlevler üstleniyor. Üçlü ve onlarla birlikte çalışan bir grup siyahi kadın, NASA çatısı altında tıpkı Hintli matematikçi Ramanujan’ın İngiliz bilim çevreleri tarafından ırkçı davranışlara maruz kalması gibi, dönemin ‘Beyaz ruhu’ndan nasibini fazlasıyla alıyor. Üstelik Katherine, özellikle çalışma grubu açısından sadece renk ayrımıyla değil, erkekler dünyasında yer alan bir kadın olarak da farklı bir ayakta durma çabasının simgesine dönüşüyor.

UZAYA ÇIKARKEN İNSANLIĞI HATIRLAMAK

Film, zorlukların aşılmasında kilit rolü (kitapta var mı bilmiyorum ama) gerçekte olmayan kurgusal bir karaktere; NASA’nın Uzay Görev Dairesi Başkanı Al Harrison’a yüklüyor. Sovyetler’e karşı bir hayli geri düşen ve bu yüzden Beyaz Saray’ın tepkisini üzerinde toplayan birimini ayağa kaldırmaya çalışan Harrison, tahtaya yazılı denklemi eline tebeşiri alıp çözen ve hem öğretmenini hem de tüm sınıfı hayretler içinde bırakan öğrenci misali ‘keşfedilen’ Katherine G. Johnson’ı önemsemeye ve projenin her safhasına dahil etmeye başlıyor. Lakin bu denli değerli eleman, ana binada siyahlara ait bir tuvalet olmadığı için ihtiyacını başka binalarda karşılıyor. Harrison durumu fark edince meseleye el koyuyor ve “NASA’da hepimiz aynı renk işeriz” diyor.

Theodore Melfi, bir önceki filmi ‘Benim Komşum Bir Melek’te (St. Vincent’) huysuz, tatlı ve hafif anarşist bir ihtiyarın öyküsünü anlatırken araya Vietnam savaşı üzerinden milliyetçiliği sıkıştırmıştı. ‘Gizli Sayılar’ da siyahilerin çektiği zorlukları anlatır gibi gözükürken “Uzayda Sovyetler’le kapışırken onların destekleri çok önemliydi” gibi bir noktaya sıkça vurgu yapıyor. Ama yine de uzaya çıkarken insanlığı da hatırlayan bir Amerika portresi, kurgusal karakterlerle de olsa belli ölçüde kayda değer diyelim. Yer yer karikatürize bir hava tutturan filmde, oyunculuklar gayet iyi.

Son olarak üç dalda Oscar’a aday olan yapımın özellikle ‘En İyi Film’de, sinematografik kriterlerden çok öykünün hatırlattıkları için ‘İlk dokuz’ yapım arasına girdiğini söyleyebiliriz.

DİĞER SEÇENEKLER

‘Cereyan’

Haftanın tek yerli filmi ‘Cereyan’ı Mert Dikmen yönetmiş, oyuncular Murat Yatman, Pınar Bibin ve Salih Bademci. Minik seyircilere yönelik animasyon  ‘Karlar Kraliçesi 3: Ateş ve Buz’ (The Snow Queen 3: Fire and Ice) ise yönetmen olarak Alexey Tsitsilin’in imzasını taşıyor.

‘Karlar Kraliçesi 3’

Yazının devamı...

Daha fırsatçı olan kazandı

20 Şubat 2017

Dün Gençlerbirliği-Atiker Konyaspor karşılaşmasında iki takım toplam 17 şut çekerken bunların sadece 4’ü kaleyi tuttu, ikisi zaten Gençlerbirliği golüydü. Hatta ve hatta 19 Mayıs Stadı’ndaki mücadelenin ilk yarısında Serdar’ın serbest vuruştan attığı gol dışında isabetli şut yoktu.
Konyaspor oyunun genelinde topa daha sahip olan takımdı. Aykut Kocaman’ın öğrencileri kısa paslarla orta sahada uzun süre topa sahip oldular ancak ne zamanki iş, meşin yuvarlağı üçüncü bölgeye taşımaya geldi, o noktada büyük zaafiyet gösterdiler. Gençlerbirliği savunmasını 70. dakikaya kadar geçemediler. Hoş, Gençlerbirliği’nin de fazla mecali yoktu ancak duran topta buldukları gol mücadelenin kaderini değiştirdi. Alkaralar’ın rakibine oranla bir şansı da Selçuk Şahin’e sahip olmasıydı zira tecrübeli oyuncu takımı orta sahada bir maestro gibi yönetti, isabetli uzun pasları ile hücumlara büyük katkı verdi. Selçuk dışında sağ kanatta Ahmet Oğuz-Serdar Gürler ikilisinin arı gibi çalıştığını ve Konyalı rakiplerini zor duruma düşürdüğünü belirtmek gerek. Gelin görün ki ikinci gol Gençlerbirliği’nin daha az kullandığı sol kanattan geldi.
Konyaspor’un en büyük sıkıntısı bitiricilik. 70’te en nihayetinde Gençlerbirliği savunmasını deldiler ancak Fofana’nın kaleciyle karşı karşıya durumdaki vuruşunda top direğin dibinden auta gitti. Tıpkı 7 dakika sonra Rangelov’un şutunda olduğu gibi... Bu iki pozisyonda açıyı güzel kapatan Hopf’un çabalarını da es geçmeyelim... Konya’da Milosevic ve Ömer orta sahada bal üretemeyen arı gibiydiler, Volkan ise çok fazla hatalı pas yaptı ve günün kötüsüydü.
Gençlerbirliği oyun olarak umut vermedi ancak her zaman böyle fırsatçı olacaklarsa sıkıntı yok. Nihayetinde güzel oynayana değil gol atana puan veriyorlar.

Yazının devamı...

Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek...

19 Şubat 2017

La La Land’ın neşe saçtığı bir dönemde bazı yapımlar da sanki denge kabilinden aşırı kederle yüklü. Bu kulvarın ilk önemli hamlesi ‘Yaşamın Kıyısında’ydı (‘Manchester by the Sea’), şimdi sahne sırası ‘Ay Işığı’nda (‘Moonlight’). Barry Jenkins’in, Tarell Alvin McCraney’nin tiyatro oyunu ‘In Moon-light Black Boys Look Blue’dan (‘Ay Işığı Siyah Çocukları Mavi Gösterir’) -yazarıyla birlikte kaleme aldığı senaryoyla- sinemaya uyarladığı filmde, bir hayatın üç ayrı evresinde (çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik) dolaşıyoruz. Söz konusu hayata ilk adım attığımızda öykünün kahramanı Chiron’ı dokuz yaşlarında buluyoruz. Okulda sürekli olarak itilip kakılan Chiron’a günün birinde, peşindeki çocuklardan kurtulmak için sığındığı virane evde yardım eden Juan adlı bir uyuşturucu satıcısı kol kanat geriyor. Bu giriş bölümünün adı ‘Ufaklık’ (‘Little’); peşi sıra kahramanımızın lise döneminin anlatıldığı ‘Chiron’ faslını ve nihayetinde son adım olan ‘Siyah’ı (‘Black’) izliyoruz.

Yönetmen: Barry Jenkins

Oyuncular: Alex R. Hibbert, Ashton Sanders, Trevante Rhodes, Naomie Harris, Mahershala Ali, Janelle Monáe, Jharrel Jerome, André Holland

ABD yapımı

ADAYLIKLARI...

- En İyi Film

- En İyi Yönetmen (Barry Jenkins)

- En İyi Uyarlama Senaryo (Barry Jenkins-Tarell Alvin McCraney)

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Naomie Harris)

- En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mahershala Ali)

- En İyi Kurgu (Joi McMillon-Nat Sanders)

- En İyi Görüntü Yönetmeni (James Laxton)

- En İyi Orijinal Müzik (Nicholas Britell)

‘BEYAZ’SIZ BİR FİLM

‘Ay Işığı’, bir büyüme öyküsü olduğu kadar ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini de bulma öyküsü. Uyuşturucu müptelası annesinden uzaklaşıp hayatındaki en önemli eksikliklerden biri olan ‘baba figürü’nü ve ‘mutlu aile tablosu’nu Juan ve kız arkadaşı Teresa’yla tamamlıyor. Küba kökenli uyuşturucu satıcısı küçük çocuğa hayatta ve ayakta kalma derslerini verirken, minik Chiron da arkadaşlarının kendisine neden ‘Yumuşak’ dediklerinin sorgulanmasına ortak ediyor Juan ve Teresa’yı. Ergenlikte ise artık Juan yoktur ama aynı dertler sürmekte, Chiron okulda ‘erkeklik taslayan’ kimi bıçkınlar tarafından sözel ve fiziksel tacize uğramaktadır. Bu dönem, onun için ilk cinsel deneyimlerin yaşandığı ve ihaneti tattığı sürecin ifadesidir. Bir öfke patlaması farklı bir yolun başlangıcı oluyor. Yetişkinlikte saptığı güzergâhın onu sürüklediği noktada da bambaşka bir kişiliği görüyoruz.

Herhangi bir karesinde neredeyse hiçbir beyazın görünmediği ‘Ay Işığı’, sessiz, sakin, öfkesini içine atan, kederle yüklü, kendini sözlerden çok gözleriyle ifade eden Chiron’ın dönüşümü kadar bizi getirip bıraktığı nokta itibariyle insanı fena halde çarpan bir ‘aşk hikâyesi’nin de filmi. Öykü asıl olarak eşcinselliğin toplumsal yapı içindeki zorluklarına odaklanırken meselenin siyahlar arasındaki durumu ‘öteki’nin ötekiliği çizgisine taşıyor filmi. Jenkins’in yapıtı bir kere bu yanıyla bile çarpıcı. Daha sonrasında öyküde Miami’nin uyuşturucu bataklığından manzaralar, çıkışsızlığın ve seçeneksizliğin yarattığı hayat modelleri (satıcı olmak mesela), okul ortamındaki çocuklar arası hiyerarşinin şiddetle örülü yapısı gibi limanlar çıkıyor karşımıza. ‘Ay Işığı’nın güzelliğini ve çarpıcılığını, bütün bu noktalarda klişelerden uzak duran tavrı ve beklenen cevaplarla vakit kaybetmeden farklı sokaklara sapan yapısı belirliyor.

OYUNCULUKLAR MUHTEŞEM

Jenkins, zorlu, sert ve acımasız bir dünyayı tasvir ederken şiirsel bir anlatım tutturuyor. Ki bu yolda görüntü yönetmeni James Laxton’ın kamerasından ve Nicholas Britell’in müzik çalışmasından büyük ölçüde yardım görüyor (filmin soundtrack’inde de ‘Cucurrucucu Paloma’ ve de ‘Hello Stranger’ gibi iki muhteşem şarkı var).

Oyuncular deseniz, orası da ayrı bir güzellik alanı... Chiron’ın çocukluğunu canlandıran Alex R. Hibbert, gözleriyle oynadığı her sahnede yürek dağlıyor. Minik oyuncunun, ‘Lion’daki Sunny Pawar’la birlikte bu aralar sinemanın bizle buluşturduğu en parlak değerler olduğunu düşünüyorum. Chiron’ın ergenliğinde karşımıza gelen Ashton Sanders’la yetişkinliğini canlandıran Trevante Rhodes da ışıltılı performanslar ortaya koyuyor. Chiron’ın hayattaki tek dostu (ve aşkı) Kevin’ın ergenliğindeki Jharrel Jerome da çok iyi ama yetişkinliğindeki André Holland’ın yeri bambaşka. Keza Chiron’ın annesi Paula’da Naomie Harris, Juan’da Mahershala Ali de çok iyiler (zaten ‘En İyi Yardımcı Kadın ve Erkek’te Oscar’ a adaylar). 

Sinema tarihine geçmesi muhtemel yüzme öğretme sahnesinin yanı sıra Chiron’ın Kevin’la yıllar sonra buluşma bölümüyle akıllarda yer edecek ‘Ay Işığı’, eşcinsel aşkı üzerine İngiliz yapımı ‘Weekend’le birlikte son zamanlarda izlediğim en hüzünlü, kederli, derin ve kalplere seslenen film diyebilirim. Naçizane Oscar yarışında ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ dallarındaki tercihlerim ‘Ay Işığı’ ve Barry Jenkins olurdu.  

PARÇALANMIŞ

Yönetmen: M. Night Shyamalan

Oyuncular: James McAvoy, Anya Taylor-Joy, Betty Buckley, Haley Lu Richardson, Jessica Sula, Brad William Henke 

ABD yapımı

ÇOK BEN VARDIR BENDE, BENDEN İÇERİ...

 Bir sadist tarafından kaçırılarak bir odada tutulan üç genç kız... M. Night Shyamalan’ın son filmi ‘Parçalanmış’ (‘Split’), ilk elde son dönemlerde izlediğimiz Lenny Abrahamson’ın ‘Room’uyla Dan Trachtenberg’in ‘10 Cloverfield Lane’ini hatırlatsa da asıl bağını Hitchcock’un ‘Sapık’ıyla (‘Psycho’) kuruyor. Tıpta, ‘Çoklu kişilik bozukluğu’ (‘Multiple personality disorder’) olarak adlandırılan psikolojik rahatsızlık üzerinde gelişen bir hikâyeye sahip ‘Parçalanmış’ta, ikisi kardeş üç kıza zulüm yapan bir vak’anın izlerini sürüyoruz. Söz konusu hastalıklı kişilik, kızların önüne obsesif Dennis, dokuz yaşındaki Hedwig, orta yaşlı bir kadın olan Patricia ya da çizer Barry olarak çıkıyor. Asıl kimliği ise Kevin, ki aslında 23 ayrı karakteri bünyesinde taşıyor (ya da yaşıyor).

 ‘Altıncı His’, ‘Unbreakable’, ‘İşaretler’, ‘The Village’ gibi çizgi üstü yapımlarla dikkat çektikten ve ‘Dâhi çocuk’ sıfatıyla ele alındıktan sonra yaklaşık 10 yıllık bir çöküş süreci yaşayan Shyamalan için ‘Parçalanmış’, kıpırdanma ve eski günlere hafiften selam gönderme filmi olmuş. Aslında ben, dışarıdaki övgülere paralel olarak daha iyi bir yapıt bekliyordum ama Shyamalan’ın bu son adımı, kendi içinde ilginç, öte yandan ele aldığı konunun klişeleri ve bildik refleksleriyle ilerleyen bir yapımdan öteye gidememiş. Hikâyede, hasta ve psikiyatrı arasındaki ilişki ve bu ilişkinin ileride nereye evrileceği bile tahmin edilebilir türden. Ama hakkını teslim edelim, filmin en iyi yanı 23 ayrı kişiliğin bazılarında gezinen ve yeteneklerini bu farklı profillerde ortaya koyan James McAvoy’un takdir edilesi performansı. Sıkı ‘Celtic taraftarı’ İskoç oyuncu, kariyerindeki iyi işlerden birine imza atmış Kevin, Dennis, Hedwig, Patricia, Barry ve ‘Canavar’ rollerinde! Lakin filmin bence aslı keşfi, kaçırılan kızlardan Casey Cooke’yi canlandıran Anya Taylor-Joy. Kuşkusuz genç oyuncunun yeteneğini ‘The VVitch: A New-England Folktale’ filmiyle fark edenler olmuştur ama söz konusu yapımı izlemeyenler için ‘Parçalanmış’ ilk keşif hamlesi sayılır.

Bu filme ilişkin ne tür bir beklentiniz var bilemem ama yönetmeninin eski yapıtlarından ‘Unbreakable’a zarif ve zekice bir göndermenin de 

bulunduğu ‘Parçalanmış’, izlenmeye değer bir çaba. 

ÇOK KİŞİLİKLİ’ FİLMLER BUNLAR!

‘Parçalanmış’ vesilesiyle ‘Çoklu kişilik bozukluğu’nu konu edinen filmleri 
hatırlayalım dedik...

- Dr. Jekyll And Mr Hyde (Yön: Victor Fleming / 1941)

- The Three Faces of Eve (Yön: Nunnally Johnson / 1957)

- Psycho (Yön: Alfred Hitchcock/1960)

- Dressed to Kill (Yön: Brian De Palma / 1980)

- Raising Cain (Yön: Brian De Palma / 1992)

- Primal Fear (Yön: Gregory Hoblit / 1996)

- Fight Club (Yön: David Fincher / 1999)

- Me, Myself & Irene (Yön: Farrelly Biraderler / 2000)

- Identity (Yön: James Mangold / 2003)

- Secret Window (Yön: David Koepp / 2004)

- Beyza’nın Kadınları (Yön: Mustafa Altıoklar / 2006)

- Mr. Brooks (Yön: Bruce A. Evans / 2007)


RECEP İVEDİK 5

Yönetmen: 
Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Çağlar Salman, Orkan Varan, Deniz Ceylan

Türkiye yapımı

RECEP İVEDİK CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK

‘Türkiye sinemasında komedi formatıyla önümüze gelen tiplemeler, sosyolojik reflekslerin de ifadesidir aynı zamanda. Sadri Alışık’tan Kemal Sunal’a, Vahi Öz’den Şener Şen’e, Cilalı İbo’dan Öztürk Serengil’e, bu büyük isimlerin hayat verdiği temel karakterler genellikle dönemin ruhunu ve bu ruhun yarattığı insan tipolojisini perdeye taşır. Şimdiki zamana gelindiğinde ise benzer yapıyı Cem Yılmaz, Ata Demirer ve de Şahan Gökbakar üçlüsünün sinemaya aksettirdiği Arif, Hüseyin ve tabii ki Recep İvedik profillerinde de görüyoruz. Yılmaz’ın yarattığı karakter tarihsel bir uyanıklığın, Demirer’in Hüseyin’i saflığın, hayat şaşkını olmanın, Recep İvedik ise uyanıklığın yanı sıra hoyratlığın, magandalığın, bencilliğin tezahürüdür.

Yaratıcıların bir tür çocukları olan karakterlerine olan inançları, sevgileri, bağlılıkları normaldir. Hele hele onlar kendileri için aynı zamanda önemli bir kazanç kapısı, gişe garantisiyse! Bu mantığın uzantısı olarak Şahan Gökbakar, ‘Recep İvedik’i -bu hafta itibariyle- beşinci kez seyirci önüne çıkarıyor. Söz konusu karakterin özelliklerini yukarıda kısaca özetledik; Gökbakar’ın kariyerindeki bütün filmler gibi kardeşi Togan’ın yönettiği bu son adımda da Recep İvedik, klasik kişiliğiyle huzurlarımızda.

Önce filme ilişkin kısa bir özet geçelim: Mahalle sakinlerinden şoför İsmet’in vefatıyla Recep ve ‘yancısı’ Nurullah, ‘müteveffa’nın eşine ekonomik açıdan yardım amacıyla yerine geçerek genç sporculardan oluşan Milli Takım’ı Üsküp’teki bir turnuvaya götürür. Yolda verilen kuru fasulye molasında takımdaki erkekler yemekten dolayı rahatsızlanınca Recep duruma el koyar ve kamyon şoförü arkadaşlarından yeni bir ekip oluşturarak turnuvaya katılır. Bundan sonrası her dalda madalya mücadelesidir.

YUNANLILARIN VE RUSLARIN SESİ ÇIKMAYINCA!

Şahan Gökbakar, gişede aradığını pek bulamadığı ‘Osman Pazarlama’dan sonra garanti top oynama adına tekrar ‘Recep İvedik’ ipine sarılmış görünüyor. Basit bir öyküye sahip film, yine cinsiyetçi, ırkçı, küfürbaz, kaba saba, ‘Beyaz Türkler’i (özellikle kafile başkanı karakteri üzerinden) aşağılayan esprilerle donatılmış. Bazı sahneler çok komik ama bazı sahneler de vasat altı ve tahammül ötesi (gaz çıkarma, apış arasını kaşıma vs.). “Ama zaten ‘Recep İvedik’ bu” diyerek de meseleyi özetlemek mümkün. Bu arada filmin fragmandaki bir sahneye Azeri kardeşlerimizin tepki göstermesinin ardından söz konusu bölümler çıkarılmış ama Yunan ve Rus dostlarımızın böyle bir isteği olmayınca (!), onlara yönelik aşağılayıcı sözel ve fiziksel espriler filmde gırla gidiyor.   

Öte yandan, Gökbakar kardeşlerin böyle bir derdi var mı bilmiyorum ama filmi genel bir olimpiyat parodisi olarak da görmek mümkün. Bir önceki Olimpiyat Oyunları’na (Londra) dopingli sporcularımız, son oyunlara da (Rio) ‘Devşirme isimler’den oluşan atletizm takımımız damga vurmuştu. ‘Recep İvedik 5’te dopingi biz yapmıyoruz ama rakibi dopingli gösterip haksızca altın madalyaya uzanıyoruz, asıl takım yerine de kamyonculardan ‘Devşirilen’ (!) bir ekip gönderiyoruz. Belki de Gökbakarlar, “Böyle takımlara böyle film” demiş olabilir.

Toparlarsak Şahan Gökbakar, serisinin beşinci filminde magandalığın kitabını bu kez spor üzerinden yazmaya devam ediyor. Yani “Recep İvedik cephesinde yeni 
bir şey yok” diyebiliriz. 

Festivalde David Lynch klasiği ‘Twin Peaks: Fire Walk with Me’nin yenilenen kopyası da gösterilecek.

ŞİMDİ !F İSTANBUL ZAMANI...

Ve şehre festival geldi.. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin ‘Yedi tepeli şehrimiz’deki turu perşembe günü itibariyle başladı, maraton 26 Şubat’a kadar sürecek. 34 ülkeden 144 yönetmenin toplam 125 filminin gösterileceği organizasyon daha sonra 2-5 Mart tarihleri arasında da Ankara ve İzmir’e taşınacak. İstanbul’daki film gösterimleri Cinemaximum City’s, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Akasya ve Cinemaximum Budak sinemalarındaki salonlarda gerçekleştirilecek. İyi seyirler dileklerimizle...

 

Yazının devamı...

Sinema tarihinin en kötü serisi olabilir misiniz acaba?

11 Şubat 2017

 

KARANLIĞIN ELLİ TONU

Yönetmen: James Foley

Oyuncular: Dakota Johnson, Jamie Dornan, Marcia Gay Harden, Rita Ora, Kim Basinger, Eric Johnson, Eloise Mumford

ABD yapımı

Vasatlığın (hatta altının) renk skalasında dolaşmaya devam... İki yıl önce bir dönem ödevi vesilesiyle tanıştığı genç işadamı Christian Grey’den etkilenen Anastasia Steele, romantik bir serüvene atılayım derken kendisini farklı bir dünyanın içinde buluyor ve biz de ‘Grinin Elli Tonu’nun (‘Fifty Shades of Grey’) ne menem bir şey olduğunu anlıyorduk.

E.L. James’in çok satmış serisinden uyarlanan film, 13 Şubat 2015’te vizyona girmişti; üçlemenin ikinci adımının sinemasal ifadesi de 9 Şubat itibariyle, bir anlamda yine ‘Sevgililer Günü etkinlikleri’ kapsamında salonlarımıza uğruyor. “İlkinin ne hayrını görmüştük?” düşüncesi eşliğinde basın gösterimine gittiğimiz ikinci hamle olan ‘Karanlığın Elli Tonu’ndan (‘Fifty Shades Darker’) da eli boş döndük. Hoş, zaten beklentimiz de yoktu ama kamera arkasına geçen isim hanesinde modern bir ‘Satıcının Ölümü’ hikâyesi anlatan ve başyapıt çizgilerinde gezinen ‘Glengarry Glen Ross’un yönetmeni James Foley’yi görünce, “Bir umut” diye hamle yaptık. Neyse, aslında meseleyi daha sarih bir şekilde şöyle tanımlamak mümkün: Hani bazı takımlar vardır ya, başına Mourinho, Guardiola ya da Conte gelse bile işe yaramaz, bu seri de benzer bir yapı arz ediyor; hangi yönetmenle yola çıkarlarsa çıksınlar sonuç değişmiyor.

Peki ‘Karanlığın Elli Tonu’ ne anlatıyor? İlk filmde Christian Grey’in ‘çizgidışı’ cinsel oyunlarından sonra yolları ayırmaya karar veren Ana, genç işadamıyla tekrar ilişkiye giriyor ve ufukta evlilik görünüyor. Yine kimi fantezilerin sahaya yansıdığı filmde, bu güzelim birlikteliğe engel olmaya kalkan bir adam (Ana’nın çalıştığı yayınevindeki patronu Jack Hyde) ve kadın da (Christian’ın, üvey annesinin de arkadaşı olan eski seks partneri / hocası Elena Lincoln) öyküye ekleniyor.

FREUD’U AŞAN BİR VAKA!

Sonuç? Dökülen diyaloglar (ki bir yerde Ana, edebiyat üzerine konuşurken Austin ve Brontë isimlerini zikrediyor, böylesine vasat altı film sınırları dahilinde bu durum öyle trajikomik ötesi duruyor ki), kötü oyunculuklar (bu durumda  kadronun bir suçu yok, başta Anastasia’yı canlandıran Dakota Johnson ve Christian’da izlediğimiz Jamie Dornan’ın başka filmlerde çok iyi performanslar ortaya koyduklarını biliyoruz) derken düşük yoğunluklu sadizm ve mazoşizm eşliğinde 118 dakika boyunca bol bol sıkılıyoruz. Bir yandan da filmi izlerken tıpkı ‘Grinin Elli Tonu’nda olduğu gibi “İyi de 80’lerde Adrian Lyne (‘9.5 Hafta’), Zalman King (‘Vahşi Orkide’) gibi isimler bu işi daha iyi kıvırıyordu” diye düşünüyor ve “Siz ‘Karanlık’ ne, görmemişsiniz!” diyoruz.

Velhasıl, çocukken annesi aşırı uyuşturucudan gözünün önünde ölünce, büyüdüğünde bir anlamda hayattan intikamını almak adına önüne çıkan kadınlara sadistçe davranarak alan bir adamın öyküsü olarak da nitelenebilecek (ki bu psikolojik durum Freud’u bile aşar gözüküyor) bu üçleme dolayısıyla, belki de sinema tarihinin en kötü serisiyle karşı karşıyayız. Kim bilir tarihe bu anlamda tanıklık etmek adına salonun yolunu tutmak gerekiyordur.


LEGO BATMAN FİLMİ

Yönetmen: Chris McKay

Seslendirenler: Rıza Karaağaçlı, Erkan Taşdöğen, Burçin Artut, Fatih Özkul, Ali Ekber Diribaş, Melis Toklu, Murat Şen

ABD yapımı

KİBİR, EN SEVDİĞİM GÜNAH...

Christopher Nolan’ın psikolojik, sosyolojik ve de felsefi hamlelerle alabildiğine ‘derinleştirdiği’ ve kötülük üzerine okumalara soyunduğu Batman karakteri, bu kez de bir animasyon filmi vasıtasıyla bambaşka sulara açılıyor. ‘Lego Batman Filmi’ (‘The LEGO Batman Movie’), aslında ruh ve tavır olarak Nolan’ın yapıtlarını andıran bir çabanın ürünü. Çünkü söz konusu animasyon, Batman’in yalnız, kibirli, bencil ve psikolojik korkularıyla yüzleşmekten kaçınan bir kahraman olarak portresine soyunuyor.

Kısaca konuyu özetleyelim hemen: Ömrünü, dünyanın suç oranı en yüksek şehri Gotham City’yi korumakla harcayan Batman, günün sonunda ‘Wayne malikânesi’nde (malum, kendisi aslında ünlü işadamı Bruce Wayne’dir), yardımcısı Alfred’in hazırladığı ıstakozu ısıtarak tek başına yiyen, Tom Crusie ve Renée Zellweger’li ‘Jerry Maguire’ı izleyerek romantik takılan, kendisinden başkasını düşünmeyen yalnız ve mutsuz bir adamdır. Gotham Polis Teşkilatı’nın başına geçen ve Batman’in tek kişilik şovlarına son vermek isteyen Barbara Gordon’ın “Birlikte çalışalım” teklifini de reddeden Batman, Joker’in ‘ters köşe’ saldırısı sonucu şehri kurtarırken kişisel kaprisleri ve bilinçaltıyla da hesaplaşmak zorunda kalacaktır.

‘DEADPOOL’U ANDIRIYOR

2014 tarihli ‘The LEGO Movie’de animasyon yönetmenliğini ve kurguyu gerçekleştirmiş olan Chris McKay’in imzasını taşıyan ‘Lego Batman Filmi’, üzerinde bir hayli çalışılmış bir Batman portresine soyunuyor. Kahramanın Alfred’le ilişkisi, yetim bir çocuktan yaratılan Robin karakteri, ilgi duyduğunu itiraf edemediği Barbara Gordon’la çekişmesi, bencil kişiliği ve benzer psikolojik dertlerle yüklü Joker derken hikâyesini Seth Grahame-Smith’in yazdığı, senaryosunu da Smith’in yanı sıra Chris McKenna, Erik Sommers, Jared Stern ve John Whittington’ın kaleme aldığı film, bir hayli matrak ve kayda değer bir çaba olmuş. Batman’in klasik düşmanlarının yanı sıra Gremlinler, King Kong, T-Rex, Sauron Gözü gibi başka evrenlerin kötüleri de öyküde yer alırken Superman’le olan çekişme de film boyunca sık sık vurgulanıyor.

Aslında ‘Lego Batman Filmi’, bakış açısı ve mantık olarak geçen yılın ilgi gören yapımı ‘Deadpool’u andırıyor diyebiliriz. Bu ilginç çağrışımlarla yüklü animasyon, Türkçe seslendirmeyle vizyona giriyor; bu durumda birçok detay ve gönderme (mesela ilk bölümdeki şarkı), kuşkusuz dublaj esnasında kaybolmuş görünüyor. Ayrıca film ‘Batman külliyatı’ üzerine (eski ‘Batman filmleri’ni hatırlatırken 1966 yapımı Adam West’li versiyona dair ‘Ucube’ tanımlaması çok komikti) bir kolaj niteliğinde; bu yanıyla da miniklerden çok yaşı kemale ermişlerin daha fazla tat alacağı bir yapıma dönüşmüş. Öte yandan öykünün sık sık vurgu yaptığı ‘aile özlemi’ de, filmin çocuklara özgü ‘kıssadan hisse’si olmuş.

JOHN WICK: CHAPTER 2

Yönetmen: Chad Stahelski

Oyuncular: Keanu Reeves, Riccardo Scamarcio, Common, Ian McShane, Laurence Fishburne, Franco Nero, Peter Stormare

ABD yapımı

‘DÖN’ DEDİNİZ, DÖNDÜM

Bazı hatıralara dokunulmaz. Hele hele eski bir ‘Tetikçi’nin, ölmüş karısından hatıra kalan sevimli köpeğine asla... 2014 yapımı ‘John Wick’in çıkış noktası bu ayrıntıydı. Hatırlanacağı gibi 1969 model Ford Mustang’ine göz koyan Rus mafya şefinin küstah oğlu Iosef, bir gece baskınıyla hem arabasını alıp hem de Daisy adlı hatıra minik köpeği öldürünce, bir anlamda ‘uyuyan dev’i uyandırıyor ve eski kiralık katil Jonathan Wick, tekrar silahına başvuruyordu. Kartvizitlerinde ‘Dövüş sanatları uzmanı ve aksiyon filmleri danışman-eğitmeni’ yazan ‘Chad Stahelski-David Leitch ikilisi’nin yönettiği yapım, görselliği, teknik işçiliği, atmosferi ve koreografik değeri yüksek sahneleriyle gönlümüzü çelmişti.

Öte yandan zaman, beğenilen bir şeyin akabinde bir ekonomik değer olarak da göz önüne alınması ve sanatın, çeşme akarken testiyi hemen doldurma zamanı. Dolayısıyla Chad Stahelski, çok geçmeden (yaklaşık üç yıl sonra) aynı karakteri bu kez yönetmenliğini tek başına üstlendiği bir filmle bir kez daha sahaya sürüyor. ‘John Wick: Chapter 2’, “Nasıl olsa konu önemli değil, yine görselliği yükleniriz” mantığıyla çevrilmiş, ilk filmin öne çıkan özellikleri etrafında biçimlendirilmiş bir çalışma olarak göze çarpıyor. İlk filmde hesabını kapatan John Wick, bir kez daha kabuğuna çekilip yeni köpeğinin yanı sıra kaybettiği eşinin fotoğrafı ve videoya kaydedilmiş görüntüleriyle günlerini geçirmeye hazırlanırken bu kez de eskiden yardımını gördüğü İtalyan mafya şefinden, borcunu kapama adına yeni bir iş teklifi alıyor. Reddediyor tabii ki ama seçeneksizlikten tekrar sahaya çıkıyor. Görevi, Roma’ya gidip kendisine işi teklif eden Santino D’Antonio’nun ablası Gianna’yı öldürmektir...

Laurence Fishburne

‘THE MATRİX’E GÖNDERME

Senaryosunu ilki gibi Derek Kolstad’ın kaleme aldığı ‘John Wick: Chapter 2’da Ruslar yerini İtalyanlara bırakıyor (gerçi filmin giriş bölümünde hatırlatma kabilinden yine Ruslar boy gösteriyor). New York-Roma hattında gidip gelen film yine bol bol kanlı sahneler, arabalı kaçma kovalama bölümleri içerirken iki altı çizilmesi gereken yanı var; ilki Wick’i canlandıran Keanu Reeves’la, ‘The Matrix’ serisindeki partneri Laurence Fishburne’ü bir araya getirmesi ve ikili aracılığıyla ‘Wachowski kardeşler’in klasiğine selam göndermesi (zaten yönetmen Stahelski de, Reeves’ın ‘The Matrix’teki dublörlerindendi). İkincisi de Orson Welles’in ünlü ‘Şanghaylı Kadın’ına (‘The Lady from Shanghai’) saygı duruşu niteliğindeki aynalar labirentindeki çatışma sahneleri... Bu iki hamle, sadece görselliği yeterli bulmayan izleyici için ağızlara sürülen bir parmak bal niteliğinde.

‘John Wick’, Britanya İmparatorluğu’nun hâlâ şaşaalı eski günlerindeki gibi davranmayı yeğleyen James Bond’un, ‘Görevimiz Tehlike’ ekibini tek başına ayakta tutan Ethan Hunt’ın yanı sıra türe yeni bir ruh ve gerçekçilik katan Jason Bourne’ün hüküm sürdüğü bir kategoride, çizgi roman estetiğinin ve dahi bilgisayar oyunlarının tadını sinemaya taşıyan ve de kendi kulvarının dışına pek de taşmayan bir karakter (ilk filme ilişkin yazımda da belirtmiştim; Wick’in hikâyesi Denzel Washington’lı ‘The Equalizer’ı, görsel şiddeti de ‘The Raid’ serisini andırıyor).

İLKİNDE 76 KİŞİYİ ÖLDÜRMÜŞTÜ

Ama biliyoruz ki bazen zorlamalar, doğal güzelliği tahrip eder. Kuşkusuz çok sayıda beğeneni olacaktır ama ‘Chapter 2’ bence zorlama olmuş (bu arada kahramanımız tekrar karşımıza gelişini, filmdeki bir repliğiyle açıklıyor: “Dönmemi istiyordunuz. Döndüm”). Film, aynı suda ikinci kez yıkanmanın problemlerini taşıyor (Üstelik anlıyoruz ki, daha sırada üçüncü film var: ‘Tetikçimiz’ bu kez de bütün bir İtalyan mafya âlemine, yani filmdeki tanımıyla ‘Yüksek Şûra’ya karşı mücadele edecek gibi görünüyor). Keanu Reeves’in, ‘eylem sırasında’ giydiği takım elbiseler gibi rolünün de üzerine oturduğu ve yakıştığı ‘John Wick’ serisinin bu ikinci adımında, Franco Nero gibi bir ustaya rastlamak da hoş bir sürpriz olmuş.

Son olarak sayanların yalancısıyız, ilk filmde John Wick 76 kişiyi öldürmüş(tü). Sayana daha rastlamadım ama bu kez sayı sanırım 100’ü geçiyor. 

DİĞER SEÇENEKLER

‘Enkaz’

Haftanın diğer seçeneklerine gelince: Yerli yapım ‘Enkaz’, genç yönetmen Alpgiray M. Uğurlu’nun imzasını taşıyor. Sade bir anlatım eşliğinde ilerleyen yapım, özellikle final bölümüyle dikkat çekici. İki ana karakterden oluşan filmin başrol oyuncuları Akasya Asıltürkmen ve Berke Üzrek. Türk kökenli R. Kan Albay’ın yönettiği ‘İsra & Sihirli Kitap’ (‘Isra en Het Magische Boek’), Belçika yapımı bir çalışma. Filmde Valerie Deridder, Tamer Karadağlı, Wim Opbrouck, Sven De Ridder, R. Kan Albay ve Isra Dela gibi isimler rol alıyor. Paul Dano ve Daniel Radcliffe’in sürüklediği ‘Swiss Army Man’i ise Daniel Scheinert ve Daniel Kwan (ki kendileri kısaca ‘Daniels’ şeklinde adlandırıyorlar) ikilisi yönetmiş.

‘Swiss Army Man’

 

Yazının devamı...

İnanılmaz ama gerçek!

4 Şubat 2017

Bilinen ve kimi öykülerle yeniden hatırlanan bir gerçektir: Bazen hayat kurgunun önüne geçer... ‘Lion’, işte bize böyle bir hikâyeden bahsediyor. Daha önce iki TV dizisinin yönetmenliğini yapmış olan Garth Davis’in ilk uzun metrajlı çalışması olan film, ‘İnanılmaz ama gerçek!’ türünden uzun ve meşakkatli bir çabanın ifadesi.

Konuyu özetleyecek olursak: 80’lerde, Hindistan’ın Kwandwa bölgesinde yaşayan beş yaşındaki Saroo, ağabeyi Guddu’yla birlikte trenlerden kömür çalarak hayatını kazanır. İkilinin yolları günün birinde ayrılır. Çünkü Saroo, yanlış bir trende uyuyakalır ve hizmet dışı olan araç, yeni yolcuları almak üzere bulundukları bölgenin çok uzağına, Kalküta’ya kadar gider. Geldiği yeri tarifte zorlanan minik çocuk, Belgalca konuşan şehrin kalabalığında ayakta kalmaya ve yeni hayata adapte olmaya çabalar.

Nihayetinde yolu bir çocuk yetiştirme yurdu üzerinden kendisini evlatlık olan alan Avustralyalı bir aile sayesinde Tazmanya’ya kadar uzanır. Büyüyüp üniversiteli bir genç olduğunda da bir gün, geleneksel bir Hint yemeğiyle (‘Jalebi’) birlikte hatıralarının onu geçmişle buluşturmaya başladığını fark eder. Ve ardından da ailesini; annesini, ağabeyini ve kız kardeşini aramaya koyulur...

‘GOOGLE EARTH’ÜN ERDEMLERİ!

Saroo Brierley’nin ‘A Long Way Home’ adlı, anılarını topladığı kitaptan Luke Davies’in kaleme aldığı senaryoyla çekilen ‘Lion’, o klişe deyimiyle “Oscar’lık bir film” (ki altı dalda aday) yargısının sinemasal ifadesi gibi duruyor. Lakin karşımızdaki yapıtın tuhaf bir çekiciliği ve samimiyeti var. Bir kere hem öykü hem de anlatımı çok sade ve belki de çarpıcılığını ve de etkileyiciliğini bu özelliğinden alıyor. Garth Davis, belgeselvari bir tarz tuttururken ilk yarıda minik Saroo gibi sanki biz de öykünün içinde kaybolup gidiyor ve nereye savrulacağımızı merakla bekliyoruz. Brierley ailesinin şefkatli kolları önce Saroo’ya, sonra da bir başka Hintli çocuk Mantosh’a uzanırken ve ardından iş, yetişkinliğe geldiğinde hikâye yatağını değiştiriyor. Saroo, Amerikalı okul arkadaşı Lucy’ye âşık oluyor, peşi sıra biyolojik köklerini aramaya başlıyor. Burada da devreye ‘Google Earth’ giriyor. İnternet üzerinden dedektiflik, kimi hesaplamalarla 80’lerin teknolojisinde bir trenin hızı, yapılan yolculuğun süresiyle birlikte Saroo’nun evden ne kadar uzaklaşmış olabileceği vs. bizi bambaşka bir meselenin parçası haline getiriyor. Elde, silik hatıralardan başka bir verinin olmaması işi zorlaştırıyor tabii ki.

Sözün özü ‘Lion’, ikinci kısmıyla kabuk değiştirse de ilk bölümün tadı her şeye yetiyor. Parantez kapandığında da filmin sizi fark ettirmeden fazlasıyla sarstığını, yoğun duygular eşliğinde ele geçirdiğini (!) hissediyor ve bir noktadan sonra da gözyaşlarınızı teslim ediyorsunuz. Bu durumu da klişelerden ziyade öykünün ve anlatımın gücüne bağlamanın daha dürüst bir tavır olduğu kanaatindeyim.

PAWAR MUHTEŞEM ÖTESİ!

Saroo’nun yetişkinliğini (gençliğini demek daha doğru aslında) Dev Patel oynuyor ve Hint kökenli oyuncu, performansıyla ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday oldu. Doğrusu bence de iyi iş çıkarmış ama asıl olarak Saroo’nun beş yaşındaki halinde karşımıza çıkan Sunny Pawar muhteşem ötesi. Mimikleri, gözleri, hali hareketiyle küçük bir çocuğun koca kalabalıklar içindeki yalnızlığını, çaresizliğini, tehlikelere karşı sezgileriyle hareket edişini her şeyiyle o kadar güzel yansıtıyor ki, öykü aslında onun sayesinde samimiyetini ve iç yakıcılığını buluyor sanki. Keza iki Hintli miniğe annelik yapan Sue Brierley’de Nicole Kidman da gayet iyi (ki o da ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’da Oscar adayları arasında).

‘Lion’, geçtiği coğrafya ve hayat koşulları itibariyle kuşkusuz akla Dev Patel’i uluslararası sinema kamuoyuyla tanıştıran ‘Slumdog Millionare’ı getiriyor. Söz konusu yapıma ilişkin eleştiri yazılarında Batılı eleştirmenler, filmde ‘Dickens havası ve ruhu’ bulmuşlardı. ‘Yarışmaya buradan katılan’ bendeniz de Kemalettin Tuğcu havası koklamıştım. Dışarıdaki eleştirmenler ‘Lion’da da Dickens’ı hatırlamışlar, o halde ben de Tuğcu ısrarımı sürdüreyim.

Sonuç? Bu, teknolojinin nimetlerine de vurgu yapan ‘Dijital zamanlar’ dramasını kesinlikle kaçırmayın derim. Küçük bir uyarı; mendiller de hazır olsun.

ADAYLIKLARI...

- En İyi Film

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Nicole Kidman)

- En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu  (Dev Patel)

- En İyi Uyarlama Senaryo

- En İyi Görüntü Yönetmeni

- En İyi Film Müziği (Dustin O’Halloran, Volker Bertelmann)

LION

Yönetmen: Garth Davis

Oyuncular: Dev Patel, Sunny Pawar, Nicole Kidman, Rooney Mara, Abhishek Bratara, David Wenham, Divian Ladwa, Deepti Naval

Avustralya, ABD, İngiltere ortak yapımı

SEN HÂLÂ İNSAN MISIN?

Geçen yılın Batı’da en çok beğenilen yapımlarından ‘Toni Erdmann’ nihayet bizde de gösterimde. Maren Ade imzalı bu Alman filmi, bir baba-kız ilişkisi üzerinden modern toplum refleklerine, kapitalizmin ‘sıradan’ zalimliklerine ve kaybedilmiş insanlığımıza vurgu yapıyor.

Öykünün ana karakteri Winfried Conradi, Aachen’de yaşayan, eşinden boşanmış yaşlı bir müzik öğretmeni. Ders veriyor, huzurevlerinde gösteriler düzenliyor ve çoğunlukla etrafına muzipçe şakalar yaparak günlerini geçiriyor. En önemlisi, tatlı anarşist ruhunu hiç kaybetmiyor. Kızı Ines ise Bükreş’te petrol işiyle ilgili bir firmada üst düzey yönetici. Şirketi, ‘eleman kovma’ türü işlerini genellikle ona yaptırıyor. Winfried, kızının mutsuz olduğunu düşünüyor ve yaşlı köpeğinin hayatını kaybetmesiyle birlikte Bükreş’e yollanırken Ines’in hayatındaki yeni bir renk (ki kızına göre ‘engel’) olmaya çabalıyor.

‘Toni Erdmann’, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında ‘İlk beş’e kalan yapımlardan biri. Film, biraz uzun süresine (162 dakika) rağmen sıkmayan, özellikle Winfried’in bir tür ‘alter-ego’su olan Toni Erdmann karakterinin Bükreş cephesindeki hınzırlıkları ve anti-otoriter hamleleriyle keyifle izleniyor. Ines’in de yeri geldiğinde babasını aratmayacak çılgınlıkları öyküye ayrı bir heyecan katıyor. Filmin bence iki can alıcı cümlesi var; ikisi de babadan kızına geliyor. İlki “Sen hâlâ insan mısın?”, ikincisi de “Onunla bununla uğraşırken bir de bakmışsın hayat geçmiş”.

Sandra Hüller, ‘Ines’in kontrol manyağı kişiliğini ve kapitalist sistemin ağları arasında ayakta kalmaya çabalayan ruhsal ve fiziksel çabasını son derece başarıyla canlandırırken Avusturyalı aktör Peter Simonischek de ‘Winfried-Toni’de muhteşem oynuyor.

Kapitalizmin, hayatına dokunduğu insanların özlerini ve ruhlarını (filmin genel parantezinin içinde Rumenler de var) nasıl bozduğunu gösteren ‘Toni Erdmann’, ‘bereketli hafta’nın kaçırılmaması gereken seçeneklerinden. 

ADAYLIĞI

- Yabancı Dilde En İyi Film

TONI ERDMANN

Yönetmen: Maren Ade

Oyuncular: Peter Simonischek, Sandra Hüller, Tristan Pütter, Michael Wittenborn, Thomas Loibl, Ingrid Bisu.

Almanya-Avusturya-Romanya ortak yapımı

ACILARA ALIŞILMAZ...

Belli bir yaştan ve dönemden sonra doğup büyüdüğün yere döndüğünde her zaman seni mutlu, mesut anılar, o uzak güzel geçmiş karşılamaz. Acılar ve kaçıp gittiğin gerçek de orada bekliyor olur bazen... ‘Yaşamın Kıyısında’ (‘Manchester by the Sea’) böylesi bir hesaplaşmanın, yüzleşmenin filmi. Gerçi öykünün ana karakterinin yüzleşmek, hesaplaşmaktan çok her şeyden mümkün olduğunca uzak durmak gibi bir niyeti var ama hayat onu tekrar eski denklemlerle buluşturmaya kararlı.

Önce kısa bir özet geçelim: Boston’da kapıcılık yaparak hayatını kazanan Lee Chandler, aldığı bir telefonla ‘memleketi’ne, yaşadığı yerden yaklaşık bir buçuk saatlik uzaklıktaki kasabası Manchester’a gider. Çünkü kalbiyle sorunları bulunan ağabeyi Joe ölmüştür. Bu acılı haber ve durum, onu çekip gittiği bu yerde bıraktığı acı hatıralarla, yaşadığı trajediyle bir kez daha buluşturur. İşin daha da zor kısmı ağabeyinin vasiyetinde kıyıya vurur; çünkü Joe, kardeşinden 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olmasını istemiştir. Lee, kendi trajedisinin ağır yükünü taşıyamazken yeni bir sorumlulukla baş edemeyeceğini düşünür ve hayatındaki bu yeni açmazla baş etmenin yollarını arar.

Yönetmen Kenneth Lonegan, aynı zamanda kalemi sağlam bir sinemacı. ‘Analyze This’ ve ‘Gangs of New York’ gibi iki filmin senaristi olarak tanınıyor. Az bilinen önceki çalışmalarının (‘You Can Count on Me’/2000 ve ‘Margaret’/2011) ardından gelen üçüncü adımı ‘Yaşamın Kıyısında’, son derece hüzünlü ve kederli bir öykünün ifadesi. Batılı eleştirmenlerin güçlü Amerikan romanlarının tadını bulduğu, “Arthur Miller, Eugene O’Neill gibi sağlam yazarların izinde” tanımlamalarıyla ele aldığı film, ana karakterinin kederini seyircisine aksettirmede ve benzer bir haletiruhiyeyi yaşatmakta son derece başarılı.

CASEY AFFLECK OSCAR’I ALIR

Karakter derinliklerinin son derece ustalıkla çizildiği senaryo, özellikle Lee ve Patrick üzerinden amca-yeğen ilişkisinin koridorlarında dolaşırken sanki anlamını ve ruhunu da buluyor gibi. Ağabeyinin ölümüyle geri dönüşü, Lee’ye eski hayatını sorgulamasına, ayrıldığı eşi Randi’yle yaşadıklarını hatırlamasına ve başından geçen trajedinin adım adım tekrar anılardan şimdiki zamana sökün etmesine neden oluyor. Patrick ise gençliğini yaşayıp, çeşitli kızlarla gönül eğlendirirken ve babasının motoruyla yeni bir hayatın hayalini kurarken başına gelen bu olayın yükünü adeta yok sayarak davranmayı yeğliyor. Ağır kış koşullarında sertleşen toprak, babasının gömülme işlemine bile izin vermeyince, sanki yarası da durduk yerde daha da fazla kanıyor.

Komik sahnelerin ve mizahi bakışın, ağır, kasvetli havayı ve diyalogları yer yer böldüğü ‘Yaşamın Kıyısında’nın kimi anları ve kareleri ‘unutulmaz’ tanımlamasını hak ediyor; ama onların hangileri olduğunu belli etmeyelim, izlerken bulursunuz!

Oyunculukların da üst düzeyde seyrettiği yapım muhtemelen Lee Chandler rolündeki Casey Affleck’i (ki kendisini hep Mirsad Türkcan’a benzetirim), ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’la buluşturacak. Yeğen Patrick’te izlediğimiz Lucas Hedges ve Lee’nin eski eşi Randi’de izlediğimiz Michelle Williams da performanslarıyla Oscar’a adaylar. Ben özellikle az ama öz sahnede karşımıza gelen Williams’ı çok beğendim.

Geriye dönüş bölümlerinin bana kalırsa fazlaca yer aldığı ‘Yaşamın Kıyısında’, sezonun en iyi yapımlarından; kesinlikle kaçırmayın derim.  

ADAYLIKLARI...

- En İyi Film

- En İyi Yönetmen (Kenneth Lonegan)

- En İyi Erkek Oyuncu (Casey Affleck)

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Michelle Williams)

- En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Lucas Hedges)

- En İyi Orijinal Senaryo (Kenneth Lonegan)

YAŞAMIN KIYISINDA

Yönetmen: Kenneth Lonegan

Oyuncular: Casey Affleck, Michelle Williams, Kyle Chandler, Lucas Hedges, Gretchen Mol, Mary Mallen. Matthew Broderick

ABD yapımı

BİR KEZ DAHA ‘ALTINA HÜCUM’

‘Amerikan rüyası’nın herkese fırsat sağlayan yapısından ziyade sistemin açıklarından yürüyenlerin ve yükseliş döneminin ardından çöküşe doğru hızla yol alanların öykülerine sinema aracılığıyla yeterince aşinayız. ‘Para Avcısı’ (‘The Wolf of Wall Street’) ve ‘American Hustle’, ilk elde akla gelen son dönem yapıtları. Bu haftanın yenilerinden ‘Altın’ (‘Gold’) da benzer bir yolculuğun ifadesi.

‘Syriana’yla tanıdığımız Stephen Gaghan’ın imzasını taşıyan yapım, aileden madenci olan ve bir türlü sınıf atlayamayan Kenny Wells’in, Michael Acosta adlı bir jeolog ortak edinmesinin ardından Endonezya topraklarındaki ‘zafer’ yürüyüşüne odaklanıyor. İkili, Borneo ormanlarındaki uzun araştırmaları sonucu altın buluyorlar ve ardından, eskiden yüzlerine bakmayan çevrelerin desteğiyle borsada önemli bir aktöre dönüşüyorlar. Ve fakat bir zaman sonra...

80’lerde ilk adımları atılan, 90’larda ise skandala dönüşen, merkezinde Kanadalı bir maden şirketinin bulunduğu ve ‘Bre-X Dosyası’ olarak adlandırılan bir olaydan yola çıkılarak çekilen ‘Altın’ (ki gerçek kahramanlar Kanadalı John Felderhof ve Filipinli Michael de Guzman’dı), 70’ler tadındaki eğlenceli ‘üçkâğıtçılık filmleri’ni andırıyor. ‘İkili’nin ‘duygusal’ kutbu Wells’de Matthew McConaughey, ‘Para Avcısı’nda canlandırdığı Mark Hanna karakterini daha ileri noktalara taşımış gibi. ‘Akıl ve sağduyu’ kutbu Acosta’da ise Édgar Ramírez gayet iyi. Wells’in sevgilisi Kay’de de Bryce Dallas Howard, her zamanki
gibi ışıltılı.

Gerçekte birçok insana para kaybettiren ve ocaklarının sönmesine neden olan bir olayın, coşkulu bir karakter öncülüğündeki izlenmeye değer
filmi diyebiliriz ‘Altın’ için.

ALTIN

Yönetmen: Stephen Gaghan

Oyuncular: Matthew McConaughey, Bryce Dallas Howard, Édgar Ramírez, Corey Stoll, Toby Kebbell, Craig T. Nelson

ABD yapımı

KANUN BENİM...

Mafya hikâyeleri her zaman çekicidir. Özellikle de ‘ahlaksızlar dünyası’nda ahlakıyla ayakta durmaya çalışanlar (sanki mümkünmüş gibi!)... Ben Affleck, senaryosunu yazıp yönettiği ‘Gecenin Kanunu’nda (‘Live by Night’), böylesi bir portrenin peşine düşüyor. Öykünün ana kahramanı, babası Boston Polis Teşkilatı’nda komiser olan Joe Coughlin. ‘Büyük Buhran’a doğru hızla yol alan, ‘İçki yasağı’nın hüküm sürdüğü bir Amerika’da bu genç bir İrlandalı, küçük çaplı soygunlarla yolunu bulmaya çalışan bir suçludur. Gün gelir, İrlandalı ve İtalyan çeteler tarafından paylaşıldığı yörede seçimini yapmak zorunda kalır. Ve sonrası kaygan ve de kanlı bir zemin üzerinde yükselme uğraşıdır.

‘HASTALIKLI’ KARAKTERLER

Affleck, ‘Gecenin Kanunu’nu, tıpkı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ gibi Dennis Lahane (‘Mystic River’ ve ‘Shutter Island’ın da yazarıdır kendileri) imzalı bir romandan uyarlamış. Film (yani roman), Amerikan tarihinin bir bölümüne adeta suç ve suçlular eşliğinde bakarken araya serpiştirilmiş ilginç (‘hastalıklı’ da denilebilir) karakterlerle de psikolojik derinlik yakalamaya çalışmış (Joe Coughin’in Tampa’da yörenin karanlık trafiğini yönettiği bölümlerde karşımıza çıkan Şerif Figgis ve sonradan ‘Evangelist’ olan kızı Loretta gibi).

Romanı bilemem ama senaryonun bir-iki yerinde inandırıcılık sorunları olsa da Ben Affleck, meselenin üstesinden gelmeyi başarmış. Aşk, hüzün, hatıralar, ihanet, yükseliş ve dahi ırkçılık (Ku Klux Klan’a karşı verilen mücadele) gibi limanlara da uğrayan ‘Gecenin Kanunu’, Affleck’in reji kabiliyetlerinin, oyunculuğundan önde geldiğini gösteriyor. İlginçtir, Tampa’daki ‘yerel bileşenler’ tam da Donald Trump’ın nefret ettiği bir ‘multi-kültürel’ dokunun ifadesi gibi olmuş.   

Affleck’in, kendisinin canlandırdığı ana karakterde (Joe Coughin) vasatı aşamadığı filmde Elle Fanning (Loretta), Zoe Saldana (Graciela), Chris Messina (Dion) ve Chris Cooper (Şerif Figgis) performanslarıyla göz dolduruyor. 

GECENİN KANUNU

Yönetmen: Ben Affleck

Oyuncular: Ben Affleck, Zoe Saldana, Elle Fanning, Brendan Gleeson, Chris Messina, Siena Miller, Chris Cooper, Robert Glenister ABD yapımı

 DİĞER SEÇENEKLER

Haftanın diğer seçeneklerine gelince: ‘Tüylü Kaçak’ (‘Ozzy’) adlı animasyonu Alberto Rodriguez ve Nacho la Casa yönetmişler. Yerli animasyon ‘Fırıldak Ailesi-Batsın Bu Orta Dünya’ ise H. Can Dizdaroğlu-Berk Tokay ikilisinin imzasını taşıyor. Gerilim filmi ‘Halka 3’te (‘Rings’) Matilda Lutz, Alex Roe, Johnny Galecki ve Aimee Teegarden gibi isimler rol alıyor. Yönetmen koltuğundaki isimse F. Javier Gutierrez.

‘AY IŞIĞI’NDA YOLA KOYULDUM...

Kültür hayatımızın klasiklerinden birine dönüşen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl 16. kez huzurlarımızda. 16-26 Şubat aralığında İstanbul’da, 2-5 Mart aralığında da Ankara ve İzmir’de gerçekleşecek organizasyonda izlemek istediğiniz yapımlar için İstanbul dahilinde indirimli biletler dün satışa çıktı, yarın ise son gün. Biz de bilet almak isteyenlere yardımcı olmak kabilinden öne çıkan 10 filmi tavsiye edelim dedik. Ara not: Aslında bu tür organizasyonların seyircisi işinin ehlidir ve hangi filme gideceğini çok iyi bilir, biz geleneğe uyalım dedik! Oscar yarışının da iddialı yapımlarından olan ‘Ay Işığı’yla (‘Moonlight’) açılacak !f İstanbul’da 34 ülkeden 146 yönetmenin toplam 126 filmi gösterilecek.    

10’LUK ÖNERİ LİSTESİ

- Ay Işığı (Moonlight) / Yön: Barry Jenkins

- Mutlak Kadınlar (Certain Women) / Yön: Kelly Reichardt

- Koca Dünya / Yön: Reha Erdem

- Dev (Jätten) / Yön: Johannes Nyholm

- Aşk Cadısı (The Love Witch) / Yön: Anna Biller

- Tanna / Yön: Martin Butler-Bentley Dean

- Herkes Biraz İster!! (Everlbody Want Some!!) / Yön: Richard Linklater

- T2 Trainspotting / Yön: Danny Boyle

- Aşkın Çekimi (Their Finest) / Yön: Lone Scherfig

- Christine / Yön: Antonio Campos

Yazının devamı...

‘Satıcı’ yine ölecek mi?

28 Ocak 2017

Vakti zamanında da yazmıştım; Batı sinema entelijansiyası biraz oryantalist refleksler, biraz ‘öteki’ni de tanıma çabası ama çokça da kendi kaynaklarını tüketmenin ardından aradığı yeni sesler ya da yeni ruhları önce ‘Uzakdoğu’, sonra da ‘İran sineması’nda bulmuştu. Özellikle Çinli yönetmenlerin göz kamaştırdığı ve hikâyenin yanı sıra görselliğin de ön planda olduğu ‘Uzakdoğu cephesi’nin aksine ‘Komşu’nun sinemasına sakin ve minimalist bir üslup hâkimdi. Abbas Kiarostami, Cafer Panahi, Behram Beyzai, Majid Majidi, Mohsen Makhmalbaf gibi yönetmenlerin sürüklediği ve genel olarak ‘İran Yeni Dalgası’ olarak adlandırılan hareket, bir anlamda ivmesini kaybetmişken heyecan katan yeni bir isme tanıklık ettik. Asghar Farhadi, ‘Elly Hakkında’ (‘Darbareye Elly’) adlı filmiyle dikkat çekmişti ama asıl çıkışını ‘Bir Ayrılık’la (‘Jodaeiye Nader az Simin’) yaptı. Berlin’den ‘Altın Ayı’yla dönen bu filmin ardından bu kez öyküsü Fransa’da geçen ‘Geçmiş’i (‘Le passé’) izledik İranlı yönetmenden. Genel olarak akıcı bir üslupla kişisel tercihler üzerinden ahlak ve vicdan meselelerine odaklanan ve son derece iyi yazılmış senaryolardan çekilen filmlerdi bunlar.

Farhadi’nin, geçen çarşamba açıklanan Oscar listesinde ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalındaki beş adaydan biri olan son çalışması ‘Satıcı’ (‘Forushande’), bu hafta salonlarımıza uğruyor. Film, genç bir çiftin başlarına gelen bir olay sonucu dengelerini kaybetmeleri üzerine gelişen bir öyküye sahip. Önce kısaca özet: Tiyatroyla amatörce ilgilenen Rana ve Emad çifti, oturdukları apartman, yandaki inşaattan dolayı büyük bir hasar görünce yeni bir yer aramaya başlar. Çok geçmeden, sahneledikleri oyunda rol alan arkadaşlarının tavsiye ettiği bir evi tutarlar. Lakin evin önceki kiracısı olan kadının ilişkileri çok geçmeden kendilerine sorun olarak döner. Emad’ın evde olmadığı bir zamanda, kapıyı yanlışlıkla açan Rana’nın başına gelenler, çift için gerilimli bir sürecin başlangıcı olacaktır.

Adını, Rana ve Emad’ın sahneye koydukları, Arthur Miller’ın ünlü klasiği ‘Satıcının Ölümü’nden alan bu son filminde Farhadi, yine hayatın kendilerine çizdiği yeni pozisyonlarda vicdani ve ahlaki ikilemlere giren ve bu aşamalarda iç dengeleri bozulan bireylerin portrelerine soyunuyor. Belki akış anlamında şu türden bir farkı var ‘Satıcı’nın: Hikâye başlarda sakin ilerlerken, Rana -yaşadığı olay sonucu doğaldır- fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da örseleniyor. Ama asıl problemler Emad’ın cephesinde yaşanıyor. Karısının olayı polise götürmemesi, ardından içini kemiren şüphe aslında bir öğretmen olan genç kocanın hem öğrencileriyle olan ilişkilerini sekteye uğratıyor hem de bir noktadan sonra öykü dedektifvari bir hal alıyor. Emad, eldeki tek ipucu olan bir kamyonet üzerinden zorlu bir sürek avına soyunuyor.

BU KEZ ERKEKLER SUÇLU!

Bence ‘Satıcı’nın bir başka farklı noktası da var. Farhadi sinemasını çok seven ve önemseyen biri olmama rağmen, önceki iki filmine bakıldığında, anlatılan öykülerin bilinçaltında sanki yaşanan problemlerin arkasında kadınların olduğuna dair refleks olduğunu düşünürüm hep. Açmak gerekirse ‘Bir Ayrılık’ta kocasının, alzheimer’lı babasına olan düşkünlüğüne ve şefkatine bir anlamda karşı çıkan ve geleceklerini yurtdışında arayan Simin’le ‘Geçmiş’te gurbet eldeki iki İranlıyı birbirine düşüren Marie karakterleri, bu bakışın soyuttaki tezahürleridir. ‘Satıcı’da ise sanki bir noktaya kadar bu refleks korunuyor gibi gözüküyor ama nihayetinde Farhadi, bence ilk kez her türlü suçun ve günahın vebalini erkeğe, onun şehvet düşkünlüğüne, yalancılığına yüklerken ‘İyi aile babası’ portresinin ardındaki sırları kazıyor. Bir anlamda ‘orta sınıf ahlakı’nı sorguluyor.

Performanslardan kısaca bahsedersek: ‘Elly Hakkında’da Farhadi’yle çalışan Taraneh Alidoosti’nin Rana’da, Shahab Hosseini’nin de Emad’da parladığı filmde çiftin oyuncu dostları Babak’ta da Babak Karimi’yi (ki o da ‘Bir Ayrılık’ta da oynamıştı) izliyoruz. ‘Satıcı’, Farhadi’nin önceki iki filmi gibi sarih ve akıcı değil, nispeten daha sert köşelere sahip; finali de yıpratıcı ama yine de insan doğasına ilişkin dertleri ve bu dertleri aktaran iyi bir metne sahip senaryosuyla dikkate değer bir çaba. Kuşkusuz Miller’ın oyununa ve kahramanları Willy ve eşi Linda Loman’ın öyküsüne hâkim izleyici, Emad ve Rana üzerinden yapacağı kıyaslamalarla filmden daha fazla zevk alacaktır.    

SATICI

Yönetmen: Ashgar Farhadi
Oyuncular: Shahab Hosseini, Taraneh 
Alidoosti, Babak Karimi, Mina Sadati, 
Farid Sajjadihosseini / İran yapımı

 

BUNUN NERESİ KOMEDİ?

Osmanlı döneminde bir Anadolu köyü... Erkekler 19 yıl önce savaşa gitmiş ve kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Geride kalan kadınlar, artık yeni bir hayat kurmak istemekte ama sorunlarına çare üretememektedir. En nihayetinde hemşerileri olan vezire bir mektup yazarak yardım isterler. Vezir, emrindeki kıdemli memur Müstesna’ya, ahaliden ‘güçlü-kuvvetli’ beş kişi bularak köye gitmesini ve meseleyi çözmesini söyler. Ayrı etnik kökenden seçilen beş kişi, vatan için savaşacaklarını sanarak yola çıkarlar. Köydeki kadınlar ise gelecek erkekler heyetini heyecanla beklemektedir.

CİNSİYETÇİ BAKIŞ AÇISI

Mahsun Kırmızıgül imzalı ‘Vezir Parmağı’nın konusu kısaca böyle. Komedi iddiasıyla çekilen bu filmin doğrusu hedefine vardığını söylemek zor. Öte yandan hedefin ne olduğunu anlamak da zor. Gittikçe muhafazakârlaşan bir toplum modeli içinde cinsellik etrafında inşa edilmeye çalışılan metin (ki senaryoyu da Kırmızıgül kendisi kaleme almış), başlarda en azından kâğıt üzerinde cesur gibi duruyor.

Ama film ilerledikçe anlıyorsunuz ki, ortada bir cesaret alan yok, aksine alabildiğine cinsiyetçi, kadını sadece cinsel meta olarak gören, demode, erkekliği yücelten bir mantığın ifadesi var. Kırmızıgül, “İyi ama ben bunları komedi olarak yaptım” diyorsa bu daha da kötü, çünkü bu çabanın üstesinden gelinememiş hem de filmde komedi falan yok. Az biraz görsellik ve kostüm tasarımı açısından özenilmiş, bu yanıyla belki estetik açısından farklı olmaya çalışılmış ama temel olarak ‘Recep İvedik’ mantığının ambalajlanmış ve geçmişe taşınmış haliyle karşı karşıya olduğumuzu
söyleyebiliriz.

Bir de şu çaba var; ‘Vezir Parmağı’, Arzu Film ekolünden çıkmış kimi yapıtların ruhundan ve izinden gitmeye çalışmış. Kimi kadrajlar ve hava, ‘Şekerpare’, ‘Gulyabani’, ‘Tosun Paşa’ ve dahi ‘rahmetli’ Atıf Yılmaz’ın ‘Değirmen’ini hatırlatıyor ama sadece görüntüler düzeyinde, yoksa içerik açısından bu filmlerin yanından dahi geçmiyor. Bu arada bir zamanlar tıpkı ‘Yeni Pele’, ‘Yeni Maradona’ ve de ‘Yeni Zidane’ları arar gibi sinemamız dahili içinde birtakım isimler üzerinden ‘Yeni Yılmaz Güney olabilir mi?’ sorusu sorulurdu.

YILMAZ GÜNEY’DEN ERTEM EĞİLMEZ’E

Bu sorulardan birinin muhatabı da hatırladığım kadarıyla Mahsun Kırmızıgül’dü. ‘Vezir Parmağı’nı izlediğinde insan, ‘Yeni Yılmaz Güney’likten vazgeçilip ‘Yeni Ertem Eğilmez’lik arayışına girilmiş diye düşünüyor. Karakterlerin de genel bir hâkimiyet arz etmediği, bu yüzden oyunculuk performansları üzerinden (belki bir nebze ‘üçkâğıtçı kadı’ rolündeki Rana Cabbar’ın öne çıktığını söyleyebiliriz) yazıp çizmeye mahal vermeyen filmde, 
ne fikirsel ne de komedi açısından pek bir şey bulamıyoruz.

Sonuç olarak sezonun vasat altı yapımlarından biri olmuş ‘Vezir Parmağı’.   

Vezir Parmağı
Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular: Ali Sürmeli, Yasemin Yalçın, Peker Açıkalın, Ece Uslu, Gülben Ergen, Rana Cabbar, Selim Bayraktar,
Mahsun Kırmızıgül
Türkiye yapımı

AKSİYONA ‘NEYMAR KATKISI’

Günümüz sinemasında bir yıldız oyuncunun birkaç tane ‘özel’ forması olmalı ve birini çıkarıp ötekini giymeli ki, hayranları da “Yeter artık, hep aynı rol” diye sıkılmasın! Bu durumun kapısını ilk olarak Sylvester Stallone aralamıştı, bir ‘Rocky’yle yoluna devam ederken araya ‘Vietnam gazisi’ John J. Rambo’yu alıyor ve ‘İlk Kan’ sürekli akmaya devam ediyordu. Bu türden bir girişimin şimdiki zamanlardaki en faal temsilcisi de Vin Diesel. Amerikalı aktör daha çok ‘Hızlı ve Öfkeli’ ekibinin üyesi, arada bir ‘Riddick Günlükleri’ serisinde forma giyiyor; bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Yeni Nesil Ajan: Xander Cage’in Dönüşü’yle (‘xXx: Return of Xander Cage’) birlikte kariyerdeki üçüncü seriye “Merhaba” diyor.

Bu ikinci adımda, ekstrem sporlarla uğraşırken hükümet adına çalışan bir elemana dönüşen ‘xXx’ namlı Xander Cage, artık etraftan el ayak çekip Dominik’te maç izlemek isteyen yerel halk için şifre kırmak gibi işlerle uğraşırken yeniden göreve çağrılıyor. Çünkü eski patronu Gibbons öldürülmüştür ve Dünya, uzaydaki uyduları düşürüp yeni sorunlar çıkaran bir grubun tehdidi altındadır. Üstelik ortalık yeni ‘xXx’ ajanları kaynıyordur.

D. J. Caruso imzalı ‘Yeni Nesil Ajan: Xander Cage’in Dönüşü’, muhteviyat açısından bir tür ‘Hızlı ve Öfkeli-Yan hikâye’ şeklinde gelişiyor ve ‘full aksiyon’ içeriyor. Filmde araba takip sahneleri, düşen uçak, dev dalgalarda mücadele gibi günümüz aksiyon sinemasının klişelerine bolca rastlamanız mümkün, belki türe kattıkları tek bir yenilik var; Barcelona’lı Neymar’ın futbol yetenekleriyle meseleye dahil olması... 

Kadrosunda Vin Diesel’in yanı sıra Danimarka doğumlu Hint asıllı model Deepika Padukone, ‘Ip Man’den hatırladığımız ve en son ‘Rogue One’da izlediğimiz Donnie Yen, ‘Game of Trones’un Sandor The Hound’ Clegane’i Rory McCann, Çinli yıldız Kris Vu gibi isimleri barındıran filmde Samuel L. Jackson ve Ice Cube, ‘Ustalara saygı’ kabilinden yer alıyor. Toni Collette de kariyeri için yeni bir sayfa açıyor ve CIA yöneticisi
oluyor.

Sonuç; kimi anları itibariyle eğlenceli bir aksiyon arıyorsanız, ‘Yeni Nesil Ajan: Xander Cage’in Dönüşü’ uygun bir seçenek  olabilir.

 

DİĞER SEÇENEKLER

Haftanın diğer seçeneklerine gelince: Farren Blackburn’un yönettiği gerilim filmi ‘İçeride’de (‘Shut In’) başrolleri Naomi Watts, Jacob Tremblay, Oliver Platt ve Charlie Heaton paylaşıyor. Viktor Andrenko ve Manuk Depoyan ikilisinin imzasını taşıyan ‘Cesur Kahraman: Ejderha Büyüsü’ (‘The Dragon Spell’) ise miniklere seslenen bir animasyon.

ELEŞTİRMENLER ZİRVESİ Türkiye’nin en iyi sinema yorumcuları haftanın filmlerini değerlendiriyor...

Yazının devamı...

Salih için kredi maçı

26 Ocak 2017

Advocaat da dün ilk 11’de 5 ‘yavru Kanarya’ya yer vermişti. Fenerbahçeliler istemiştir ki goller, asistler ve güzel hareketler bu çocuklar tarafından yapılsın. Peki gol atsalar veya asist yapsalar ne olacak ki?

Geçmiş kupa maçlarında da Recep Niyaz’lar, Beykan’lar, Gökay’lar falan ‘umut’ olmuştu. Neredeler?

SABIRLI DAVRANMALI

Esasen dünkü maç bu gençlerin değil, bıyıkları yeni terlemişken Roma forması giymiş Salih Uçan’ın ispat maçıydı! Tabii hazin bir durum. 23 yaşında, ama 33 yaşındaki bir futbolcu kadar yıpratıldı bu çocuk.

Yeniden Advocaat’ın görüş alanına girmeyi başaran Salih, dün biraz daha kredi kazandı. Salih dahil, gençlere göstermelik değil, sabırlı şekilde forma verilmeli.

Misal, bu gençlerden bir ikisine Beşiktaş kupa derbisinden yer verilse, Aziz Başkan’ın haklı altyapı eleştirisine de bir nebze cevap verilmiş olunur...

Puan hesabının bile olmadığı şu maça keşke Amed seyircileri de tanıklık edebilseydi...

Yazının devamı...