"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Karda zordur yürümek...

20 Nisan 2019

ARCTIC (Beş üzerinden üç yıldız)Yönetmen: Joe Penna
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maria Thelma Smaradottir
İzlanda yapımı

Robert Zemeckis’in ‘Cast Away’i, Danny Boyle’un ‘127 Hours’u, JC Chandor’un ‘All Is Lost’u, bir anlamda Robinson Crusoe’nun modern sinemadaki uzantılarıydı... Söz konusu yapımlarda günümüz insanı doğada (adada, denizde ve dağda) tek başına ayakta kalmaya çalışıyor ve yanında ‘Cuma’sı da olmadan mücadelesini sürdürmeye çalışıyordu (Hoş, ‘Cuma’ olmaması iyiye işarettir, malum bu mesele suyu hep bulandırmıştır. Daniel Defoe’nin 1719 tarihli romanı sonuçta sömürgeci ‘beyaz’ın, uygarlığın sıfır noktasında bile ‘siyahi’ üzerindeki tahakkümünün de ifadesidir).

Bu haftanın mönüsünde yer alan filmlerden ‘Arctic’, ‘Cast Away’, ‘127 Hours’ ve ‘All Is Lost’tan oluşan ekibe eklenen yeni bir halka hüviyetinde.

Brezilyalı müzisyen ve YouTube fenomeni Joe Penna’nın ilk uzun metrajlı çalışması niteliğindeki yapım, Kuzey Kutbu’ndaki bir kazazedenin çok zor koşullardaki mücadelesini anlatıyor.

İki kişilik mücadele...

Öykünün kahramanı

Yazının devamı...

Kötülüğün evrensel tarihinden...

13 Nisan 2019

 

ALTIN ELDİVEN
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Jonas Dassler, Margarethe Tiesel, Katja Studt, Martina Eitner-Acheampong, Hark Bohm, Jessica Kosmalia, Barbara Krabbe, Tilla Kratochwil, Uwe Rohde, Marc Hosemann Almanya-Fransa ortak yapımı

Fatih Akın, Almanya’nın suç haritalarında dolaşmayı sürdürüyor. Bir önceki çalışması ‘Paramparça’da (‘Aus dem Nichts’) Neo-Nazi örgütlerin yakın dönemdeki Türklere yönelik ırkçı cinayetlerini hatırlatırken son adımı ‘Altın Eldiven’de (‘Der goldene Handschuh’) 70’lere uzanıyor ve sarsıcı bir ‘seri katil’ portresi ortaya koyuyor.

Yazının devamı...

Yollarımız burada ayrılıyor...

6 Nisan 2019

Butch Cassidy’ uzun süredir aramızda yok ama şükür ki ‘The Sundance Kid’ bizi hâlâ varlığıyla onurlandırıyordu. Lakin artık onu da perdede göremeyeceğiz... Evet, bu hafta salonlarımıza konuk olan ‘İhtiyar Adam ve Silah’ (‘The Old Man & the Gun’), Robert Redford’un veda sonatı niteliğinde... Sinema tarihinin bu büyük ikonu aramızdan ayrılırken tam da kariyerine uygun bir öyküyle perdeyi kapatıyor. David Lowery imzalı film, hayatı boyunca soygun yapmadan duramayan ama yakalandığında da her zaman bir şekilde hapisten kaçma fırsatını bulup mesleğini icra eden (!) yaşlı bir suçlunun hikâyesini anlatıyor.

David Grann’in The New Yorker’da çıkmış bir makalesinden yönetmen Lowery tarafından senaryolaştırılan yapımda Forrest Tucker’ın gerçek hikâyesinden izleri sürüyoruz. 1981’de geçen öyküde şık giyinmiş, şapkalı, nazik bir yaşlı adam suretiyle bankaya giren ve zarif cümleler eşliğinde eylemini gerçekleştiren bir portreyle karşılaşıyoruz. Tucker, hiç durmuyor ve adeta emeklilik günlerini de soygun yaparak geçiriyor. Ekibindeyse benzer yaş grubundan iki kişi daha var; Teddy ve Waller.

Bir nevi ‘Kaçak’
Öte yandan arka arkaya gelen benzer özelliklere sahip soygunlarla John Hunt adlı bir dedektif ilgileniyor ve takibe başlıyor. Bir süre sonra Hunt adeta 70’lerin ünlü dizisi ‘Kaçak’taki Komiser Gerard’a, Tucker da Dr. Richard Kimble’a dönüşüyor. Bu arada, bir soygun sonrası arabası arıza yaptığı için yardımına koştuğu Jewel adlı kendi kuşağından bir kadınla Tucker arasında da romantik rüzgârlar esiyor...
‘İhtiyar Adam ve Silah’ (ki bu isim Ernest Hemingway’in klasiği ‘İhtiyar Adam ve Deniz’e gönderme gibi duruyor), Robert Redford için tıpkı canlandırdığı karakterin kişiliği gibi zarif ve ince bir veda olmuş.

Yazının devamı...

Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...

30 Mart 2019

Rus donanmasına bağlı K-141 Kursk denizaltısı, 12 Ağustos 2000’de torpido eğitimi sırasında meydana gelen patlama sonucu Barents Denizi’nde batmış, ‘resmi’ ağızlar hemen ilk aşamada 118 kişilik mürettebatın tamamının öldüğünü açıklamıştı. Daha sonra elde edilen kimi veriler 23 kişilik personelin patlama sonrası hayatta kaldığını ve uzun süre yardım beklediklerini göstermişti. O dönem henüz iktidar koltuğuna yeni oturmuş olan Vladimir Putin, facia sırasında Soçi’deki tatili sürdürürken büyük tepki almış, daha sonra hatasını kabul ederek kazada ölenlerin yakınlarına, “Evlatlarınızı sağ kurtaramadım. Hiç olmazsa naaşlarını çıkartma sözü veriyorum” demişti.


Yakın tarihli bu felaket, bir Belçika-Lüksemburg ortak yapımı filmle perdeye taşındı. Yönetmenliğini Danimarkalı Thomas Vinterberg’in üstlendiği ‘Kursk’, Robert Moore’un 2002’de yayımlanmış romanı ‘A Time to Die: The Untold Story of the Kursk Tragedy’den sinemaya uyarlanmış. Senaryosunu ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın da yazarı olarak bilinen Robert Rodat’ın kaleme aldığı film, kurgusal karakterler eşliğinde denizaltının yola çıkışını, patlamayı, sonrasında hayatta kalanların verdiği mücadeleyi ve mürettebatın eşleriyle ailelerin yaşadığı psikolojik evreleri anlatıyor.
Yardım reddedilince...
Öykünün başında, birçok Batılı eleştirmenin de vurguladığı gibi Michael Cimino klasiği ‘Avcı’yı (‘The Deer Hunter’) hatırlatan bir düğün sekansı izliyoruz. Aralarından bir genç (Pavel) evleniyor ve bütün mürettebat, aileleriyle birlikte törende yerlerini alıyor. Şakalar, eğlence, mutluluk gösterileri, dayanışma ruhu derken ekip, sevdiklerini geride bırakıp K-141 Kursk’la denize açılıyor. Peşi sıra patlama meydana geliyor; denizaltının arka kısmında yer alan Mikhail Kalekov komutasındaki bir grup mürettebat hayatta kalma uğraşına giriyor. Barents Denizi’nin soğuk suları, azalan oksijen, diri tutulmaya çalışılan umutlar derken araya yaşlı amiraller, basiretsiz ve burnu büyük politikacılar, eskimiş teknoloji, yetersiz kurtarma çalışmaları giriyor ve 23 kişi göz göre göre ölüme terk ediliyor. Çevrede seyreden İngiliz donanmasının yardım çağrısı ise ‘Soğuk Savaş’ döneminden kalma reflekslerle reddediliyor, “Biz zaten gerekli yardım hamlelerini yaptık” yalanıyla hem dünya kamuoyu hem de mürettebatın yakınları kandırılıyor.

Yazının devamı...

‘Biz’ ne ara böyle olduk?

23 Mart 2019

lk filmi ‘Kapan’la (‘Get Out’) gelen abartılı övgülerin ardından Jordan Peele, ikinci uzun metrajı ‘Biz’le (‘Us’) huzurlarımızda. Benzer şekilde Anglosakson eleştirmenlerin göklere çıkardığı bu çalışma da en azından benim için tam bir hayal kırıklığı. Filme ‘saldırmadan’ (!) önce kısaca özet diyeyim: Yıl 1986, ebeveynleriyle Santa Cruz sahilindeki lunaparka giden küçük Adelaide, aileden ayrı düz koşmaya başlar ve çevredeki ‘korku tünelleri’nden birine dalar. Burada yaşadığı bir olay onda travmaya neden olur ve konuşmayı keser. Çok geçmeden öykü ‘şimdiki zaman’a atlar. Adelaide artık uyumlu kocası Gabe, iki çocuğu Zora ve Jason’la birlikte mutlu, müreffeh ‘Wilson ailesi’nin bir ferdidir. Birlikte gittikleri yaz evinde, genç annenin hatıraları canlanır, özellikle aile dostlarıyla birlikte buluştukları Santa Cruz plajında travması kapıyı çalar... Peşi sıra o gece, bahçelerinde ortaya çıkan bir aile, hayatlarını alt üst edecektir...


‘Çakma’ Shyamalan
Senaryosunu da Peele’nin yazdığı ‘Biz’, gerilim sinemasının bildik kodlarından bir harman yapmaya çalışmış fakat ne yazık ki orijinal bir bileşime ulaşamamış. Önce Wilson ailesinin, sonra da çevredeki bütün yerleşmelerdeki insan topluluklarının birer yansımasının (ikizleri, alter egoları, elmanın öteki yarısı, ne derseniz deyin) ortaya çıkmasıyla başlayan gerilime ve hesaplaşmaya sırtını dayayan film, karikatürize bir çabadan öteye gidemiyor. Konforlu orta sınıf çekirdek Amerikan ailesinin siyahi versiyonunu (bir nevi ‘Cosby’ler) sahaya süren öyküde, burjuva hayatları sarsan karakterler ortaya çıkınca aklımıza Haneke’nin ‘Funny Games’i geliyor. Lakin Haneke’nin Avusturya ve Amerika versiyonlarında ortada bir sosyoloji ve derinlik vardı; zamanla anlıyoruz ki Peele’nin böyle bir derdi tasası yok. Bu da kabul, zaten ‘kırmızılı’ ve eli makaslı ‘yansımalar’, giderek zombi hissiyatı yayıyor ve “Anlaşılan buradan Cronenberg-Romero sularına ulaşmak istiyor” diyoruz ama kafa karışıklığını andıran bulamaç bitmiyor; Hitch-cock da var uğranılan limanda ama asıl olarak finalde karşımıza M. Night Shyamalan çıkıyor. Yeri gelmişken; belki çıtayı belli bir seviyede tutmak ve bu tabiri kullanmamak gerekiyor ama doğrusunu söylemek gerekirse Peele’nin bende bıraktığı iz ‘Çakma Shyamalan’. Filmin çağrıştırdıklarından atılacak başlıklara gelince: Zihnim gazetecilik serüvenim boyunca hep böyle çalıştığı için ‘Biz’i izlerken bir yandan da nasıl bir başlık atmak gerekir diye düşündüm.
‘Her şey zıddı ile kaimdir’...
Başlarda öykü kendi yatağında yavaş yavaş akarken bizdeki karşılığı “Her şey zıddı ile kaimdir” olan varoluşçu görüş aklıma geldi. Sonrasında “Bir ‘biz’ vardır, ‘biz’de, ‘biz’den içeri”ye gönül kaydı. ‘Beyaz tavşan’lı tünel sahnelerinde ‘Alice Harikalar Diyarında’yı hatırladım. Ama hiçbiri eleştirmen dostum Murat Özer’in basın gösterimi öncesi muhabbetimizde söylediği, “Biz’ ne ara böyle olduk”unun üzerine çıkmadı. Dolayısıyla en uygun başlık bu ve Murat’tan ödünç alarak kullandığımı belirtmek istiyorum...

Yazının devamı...

Dondurmam hamaset...

16 Mart 2019

Türk İşİ Dondurma (5 üzerinden 1,5)
Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay,  Şebnem Bozoklu, Will Thorp,Caner Kurtaran, Marleen Mathews, Tristan Alexander, James Farley, Alma Terzic, Carl Warthon
Türkiye yapımı

Ocak 1915’te Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan Broken Hill kasabası yakınlarında, pikniğe gitmek için yola koyulan 1200 sivili taşıyan tren silahlı saldırıya uğradı. Olay sonucu, eylemi gerçekleştirenler dahil altı kişi hayatını kaybetti, bazı yolcular da yaralandı. Failler Afgan kökenli iki yabancıydı. Uzun süredir yörede yaşıyorlardı ve tanıdık simalardı. İkiliden Gül Muhammed geçimini dondurma satarak sağlıyordu, Molla Abdullah ise bölgedeki tek caminin imamıydı ve İslami usullere göre kesim yaptığı için kanunlarla başı derde girmişti. ‘Öteki’leştirme, dışlama, kültür farklılıkları gibi nedenlerden dolayı yaşadıkları topluma karşı öfkeliydiler... Ama bu, sivillere saldırmayı ve bir katliam gerçekleştirmeyi haklı kılar mıydı? Saldırı sonrası ‘Beyaz Kayalıklar’ denilen yerde kıstırıldılar, Molla Abdullah çatışmada öldürüldü, Gül Muhammed ise hastanede hayatını kaybetti.

Tarihsel acıları eğip bükmek

Yazının devamı...

Dünyayı kurtaran kadın...

9 Mart 2019

Marvel’la DC Comics’in çizgi roman sayfalarından beyazperdeye taşınan ve bazen solo, bazen de koro kahramanlar eşliğinde süregelen ‘ezeli rekabet’inde bu hafta yeni bir perde açılıyor. Çünkü Marvel cephesi öyküsü solo olarak anlatılan ‘ilk kadın süper kahraman’ını sahaya sürüyor. Doğrusu vizyon tarihi olarak ‘8 Mart’ gibi bir günü seçmek takdire şayan bir hareket, peki ya filmin içeriği?

‘Captain Marvel’ adlı bu karakter, DC Comics’in ‘Wonder Woman’ına rakip gibi görünse de aslında tarihsel çıkışı (1960’ların sonu) ‘Supergirl’le ilgili ama bu durumu anlatmak, uzun bir ansiklopedik hatırlamaya dönüşebilir, dolayısıyla biz doğrudan bu yeni kahramanın sinema macerasıyla haşır neşir olalım. Önce kısaca konu: Kree ırkının yaşadığı Hala gezegeninin savaşçılarından Vers’in geçmişe dair hiçbir hatırası yoktur. Zihni, zaman zaman onu kimi görüntüler, olaylar ve yaşanmışlıklarla buluştursa da her şey bulanıktır. Komutanı Yon-Rogg’la birlikte ezeli düşmanları Skrull’ları yok etmek için giriştikleri operasyondaki bazı gelişmeler onu C-53 adlı bir gezegene taşır. Çok geçmeden C-53 dedikleri yerin Dünya, uğranılan zamanın da 1995 yılı olduğu anlaşılır. Dolayısıyla Kree’lerle Skrull’ların mücadeleleri yerküreye taşınmıştır...
Hafiften ‘feminist okumalar’
Birlikte ‘Sugar’, ‘It’s Kind of a Funny Story’, ‘Half Nelson’, ‘Mississippi Grind’ gibi bağımsız yapımları çekmiş olan Anna Boden-Ryan Fleck ikilisinin imzasını taşıyan ‘Captain Marvel’, aynı zamanda ana karakterinin hafızasının yerine gelmesi ve kendisinin Amerikan Hava Kuvvetleri’nde pilot olarak görev yapan Carol Danvers olduğunu anlaması üzerine gelişen bir sürece de odaklanıyor. Bu süreç boyunca da öyküdeki taşlar yerlerini değiştiriyor; iyiler ve kötüler yeniden tanımlanıyor. Vers-Captain Marvel ve Carol Danvers kimlikleri ortak bir bedende buluşurken ortaya fiziken olduğu kadar ruhen de güçlü bir kadın karakteri çıkıyor. Filmin güzelliklerinden biri de, düştüğü her yerde yeniden ayağa kalkmasını bilen ve mücadelesini sürdüren bu kişilik. Buradan elbette bir ‘feminist okuma’ yapmak mümkün ama öykünün öncelikli derdinin bu olduğunu iddia edemeyiz; bu sadece pozitif bir yan unsur. Öte yandan film çağdaş acılarımızdan ‘göçmen meselesi’ne de kendince bir bakış atıyor, bu da bir başka olumlu yan. Ama ‘Captain Marvel’ı asıl tanımlayacak özellikler öykünün 90’larda geçmesi ve bu döneme ait birçok kültürel kodları bize hatırlatması (No Doubt’ın ‘I’m Just A Girl’, R.E.M.’in (Man on the Moon’, Nirvana’nın ‘Come As You Are’ parçaları mesela ya da Arnold Schwarzenegger ve Jamie Lee Curtis’le ‘True Lies’ filmi gibi, ayrıca kimi sahnelerde ‘Top Gun’ göndermeleri görmek de mümkün).

Öyküdeki ‘düşman’ uzaylı ırkı Skrull’lar, şekil değiştirme yeteneğine sahipler...

Yazının devamı...

Sana bu çağda yer yok ki Lazzaro...

2 Mart 2019

Mutlu LazzaroYönetmen: Alice Rohrwacher
Oyuncular: Adriano Tardiolo, Luca Chikovani, Alba Rohrwacher, Agnese Graziani, Tommaso Ragno, Sergi Lopez, Natalino Balasso, Gala Othero Winter, David Bennent, Nicoletta Braschi
İtalya yapımı

İtalyan sinemasının geçen yıl sahaya sürdüğü iki önemli yapımdan ‘Dogman’i yakın bir zaman önce izlemiştik, şimdi sahne sırası ‘Mutlu Lazarro’da (‘Lazarro felice’). Alice Rohr-wacher imzalı film, ülke kırsalında adeta geçmiş zamana mahkûm olarak yaşayan insanların öyküsünü anlatıyor. 80’li yıllar; ‘Inviolata’ adlı küçük yerleşmede bir grup köylü, yerel tütün tüccarı Markiz Alfonsina de Luna adına çalışmaktadır. Bütün emeklerini sömüren bu sistemde, para kazanmayı bırakın, her ay var olan borçlarına yenileri eklenmektedir. Bu topluluk içinde yer alan genç Lazzaro ise adeta bir melektir. Herkese yardım eder, en güç işlere koyulur, hiçbir zaman sesini çıkarmaz, verilen her görevin üstesinden gelir... Aslında denklem basittir: Sistem köylüleri, köylüler de Lazzaro’yu ezer. Lakin o ezecek kimseyi bulmaz, bulmak da istemez...

Inviolata’daki rutin bu şablonda ilerlerken yöreye gelen Markiz’in oğlu Tancredi, zengin ve şımarık bir ergen kimliğinin yaşadığı uyumsuzluğu atlatma aşamasında, kendisine yâren olarak karşısında Lazzaro’yu bulur... Genç ve saf köylü, bu burjuva çocuğu için etraftaki nefes alma noktasıdır adeta. Lazzaro, patronun oğluyla kendi ‘gizli’ sığınağını paylaşırken Tancredi kendince ‘şeytani’ bir planı uygulamaya sokar. Sığınakta saklanırken annesine gönderdiği mektupta kaçırıldığını ve fidye olarak 1 milyon liret istendiğini yazar... Bu durum köyü ayağa kaldırır ve ahali Markiz’in oğlunu aramaya koyulur. Derken...

‘Aziz’ misali...

2014’te Cannes’da Nuri Bilge Ceylan, ‘Kış Uykusu’yla ‘Altın Palmiye’ye uzanırken Rohrwacher, ‘The Wonders’la ‘Jüri Büyük Ödülü’nü almıştı. İtalyan yönetmen, yukarıda konusunu özetlemeye çalıştığımız son çalışmasıyla ise geçen yıl Cannes’da bu kez ‘En İyi Senaryo’ ödülünün sahibi oldu. ‘Mutlu Lazzaro’, bir anlamda tam ortasından ikiye ayrılmış bir öykü anlatıyor. İlk bölümde dış dünyadan yalıtılmış, ortaçağ yöntemleriyle idare edilen, bir derebeyinin boyunduruğu altında bir nevi kölelikle hayatlarını sürdüren bir insan topluluğun gündelik hayatından kesitler izliyoruz. Lazzaro ise sistemden bağımsız; iyi niyetin, masumiyetin temsilcisi. Kurulu düzende ise işleyiş bildik; bir yöneten (sömüren) var, dinin temsilcisi rahip de sömürenin yanında... Lazzaro adını aldığını sandığımız kişi (Lazarus) gibi bir anlamda bir ‘aziz’ ama öte yandan ait olduğu bir din yok... 

***‘Mutlu Lazzaro’, insanlığımızdan portreler çizerken öyküsünü zarif ve gerçeküstücü dokunuşlarla perdeye taşıyor.***

Yazının devamı...