"Tülay Demir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tülay Demir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tülay Demir

Küçük bir odada yaşayan ergen çocuklar gibiyim

90’lı yılların sonunda “Ruhsar” dizisiyle hayatımıza giren Gonca Vuslateri, aynı anda farklı kulvarlarda koşmaya devam ediyor. Tiyatro oyunu, dergi yazarlığı ve radyo programı süren, yoğun tempo yüzünden “Benden pes” deyip dizi projelerini askıya alan Vuslateri, geçtiğimiz günlerde de yeni bir reklam kampanyasının yüzü olarak karşımıza çıktı. Bu çekim sayesinde çocukluktan kalma “gülme tabusu”nu yıkmayı başaran Vuslateri, artık objektif karşısında hiç olmadığı kadar rahatça gülümsüyor.

Sizde proje çok ama şu son reklam kampanyasından başlayalım. Yeni reklam filminde güldüren değil gülen yüzünüzü gördük nihayet...

- Genellikle fotoğraflarda gülmeyi sevmeyen biri olarak değil mi? O yüzden bu projede olmak benim için ekstra heyecan verici.

Objektife gülümsemeyi sevmeyen birini neden “Gülüşün anlatır seni” başlıklı bir projeye dahil ettiler? Signal ile yolunuz nasıl kesişti?

- Bilmem ki... Teklif geldi, ben de kabul ettim. (Gülüyor)

Gülmek size bu kadar yakışıyorken bunca yıl neden objektife gülümsemekten kaçındınız?

- Babaannem, yani dedemin annesinden dolayı... Elinde büyüdüğümüz, ailenin mihenk taşı bir kadındı. Çok severdim. Ailedeki genç kızlara hep “Gülerken ağzınızı kocaman açmayın” derdi. Biz de gülerken ağzımızı kapatmaya çalışırdık.

Nerelisiniz?

- Kütüğümüz Adapazarı-Hendek... Çerkes kızı gibi durum var ama... Abhaz kızı... Bizde ailelerin en yaşlılarının bu tür bazı geleneksel ricaları olur. Biz de özellikle onların yanında çok dikkat ederdik hareketlerimize...

Seçtiğiniz meslekle tezat bir durum değil mi bu?

- Aslında öyle... Sonuçta televizyona, kamuoyuna açık bir iş yapıyorum. Yine de dikkat ederim. Babaannemin vefatından sonra, sanki o ricası hep kafamda yankılandı ve gülümseme meselesi bende tabu halini aldı. Hiçbir zaman fotoğraflarda gülmedim. Normalde böyle değil tabii, gülmeyi çok severim, çok kahkaha atarım.

Küçük bir odada yaşayan ergen çocuklar gibiyim

GÜLEREK POZ VERMEK AVAM GELİYORDU

Fotoğraf çektirirken ne değişiyor?

- Ne bileyim... Gülerek poz vermek sanki avam bir şeymiş gibi gelirdi. O yüzden daha hafif tebessümlü fotoğraflarım vardır hep.

Belki bu proje bir dönüm noktası olur...

- Oldu bile. Bu çekim sayesinde ilk defa ne kadar güzel güldüğümü, gülmenin bana ne kadar yakıştığını keşfettim.

Yine de sanki kampanyada rol alan diğer isimlerden daha utangaç, tabiri caizse daha ölçülü bir gülümseme gibi geldi sizinki...

- Ben karakter olarak biraz hüzünlü bir bakışa sahibim sanırım. Belki yüzümün matematiği de başkalarına göre daha dramatik. Bu özellikler gülümsemeyle buluştuğunda çok bohem ve tatlı bir ifade oluşturuyor. O yüzden kendi tarzımı bohem olarak adlandırıyorum. Bundan sonra fotoğraflarımda gülümsemenin içtenliğiyle karşılaşmak, motivasyonumu yükseltecek diye düşünüyorum.

KADINLAR DEVRİM YAPTI VE 20 YILDA 150 YILLIK YOL ALDI

Kadınlar ve gülümseme konusunda hep bir toplumsal baskı söz konusu sanki.

- Ama şahsen kadınların son yıllarda kendi hayatlarını yaşama biçimlerinde bir devrim gerçekleştirdiklerine inanıyorum.

Nasıl bir devrim?

- Kadınlar bilinçlenmek, kendi bilincine ve isteklerine sahip çıkmak anlamında son 20 yıl içinde sanki 150 yılda alınabilecek yolu kat ettiler. O yolun çok hızlı alındığına inanıyorum. Her şey de gülmekle başlar aslında... Gülümseyebilmekle, özgüvenle... Tüm dünya insanlarının böyle bir motivasyona ihtiyacı var. Çünkü dijital hayatın en yenileriyiz biz. Bizden sonraki kuşaklar bu duruma belki alışmış olacak ama geçiş dönemi sıkıntılı. Tam bir geçiş dönemi kuşağı olduğumuz için de üzerimizde büyük bir sorumluluk ve onun vermiş olduğu bir stres söz konusu. Bunu yenecek en önemli şeyin gülümsemek olduğuna inanıyorum.

Gülümsemek hayatın getirdikleriyle de ilişkili... Sizin hayattan beklentileriniz neler?

- Ben hayatta hep kendi isteklerime odaklıyımdır, öyle yaşarım. Ve daha gitmek istediğim bir sürü yer, yapmak istediğim bir sürü şey var.

İstediklerinizin, hayallerinizin ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

- Aslında hırslı bir kişilik değilim. Sanki küçücük bir kutuda ya da küçük bir çalışma odasında, ailesinden bağımsız zaman geçirmeye çalışan ergen çocuklar gibiyim. Kendime ait de oyuncaklarım var.

Hangi oyuncaklar?

- Oyunculuk gibi, yazı yazmak gibi, şarkı söylemek gibi... Hissettiğim şeyleri nasıl ifade edeceğimle ilgili bana yol gösteren oyuncaklar hepsi de. Onlar sayesinde katlanılmaz gibi görünen şeylere katlanmak mümkün oluyor.

Küçük bir odada yaşayan ergen çocuklar gibiyim

YOLUN YÜZDE 35’İNİ ALDIM AMA TAMAMLAMASAM DA OLUR

Yine de hayallerden oluşan o yolun ne kadarını kat ettiğinizi merak ediyorum...

- Yüzde kaçı... Bence 35’i... Yüzde 100’ünü tamamlamak zorunda mısın dersen, asla değilim. Geldim ve gidiyorum işte. Yarın hasta olabilirim ve tahminimden çok önce bu dünyadan gidebilirim. Ya da çok uzun yaşayıp fazlasıyla sıkıcı bir kadına dönüşebilirim. (Gülüyor)

Sıkıcı bir kadın olacağınızı sanmam. Çok uzun yaşarsanız, hayaller listesine yeni maddeler eklersiniz gibi geliyor...

- Ya da her şeyi toptan değiştirebilirim. Mesela dünyanın çok uzak bir noktasında bir bijuteri dükkanı açıp günde 7 saat ipe boncuk dizebilirim.

BiR ZAMANLAR FUTBOLU SEVDiĞiME iNANAMIYORUM

Yeteneklerinizi çok küçük yaşta kendi kendinize keşfetmişsiniz.

- Aslında evet. Ama yetenekli ve yeteneğe saygı duyan bir anne-babanın evladı olmak da çok önemli. Yine de çok ayrımcı bir yorum yapmak istemem. Sonuçta böyle bir aileye sahip olmadan kendi yeteneğinin farkına varıp yola çıkanlar var. O yüzden bunun aileden bağımsız, tamamen kendinizle kurduğunuz bağın ve farkındalığın hikayesi olduğunu düşünmeniz lazım. Ama doğru, çok küçük yaşta oyunculukla ilgilenmeye başladım. Ailemin de destek olduğu bir meslek seçtim. Onların kitap okuma, sanatı takip etme alışkanlıklarının peşinden sürüklenerek bu noktaya geldim.

Nasıl bir çocuktunuz?

- Hiperaktif! Şimdi ben bile inanamıyorum ama çocukken futbol oynamayı falan severdim. Öyle çok Barbie bebek yıllarım olmadı. Atlayıp zıplamalı,  koşturmacalı oyunları severdim. Benim dönemimde paten ülkeye yeni taarruz etmişti. Ben de o furyadan etkilendim. Acayip seviyordum. “Düşe kalka öğrendim” derler ya, hakikaten öyle oldu.

ARZULARIM KONUSUNDA EKONOMİK OLMAYA ÇALIŞIYORUM

Hiperaktif çocuğun oyunculuğa ilk adımı nasıl oldu?

- 9 yaşında tiyatro kursuna başladım. Bu arada müzisyen bir ablanın kardeşi olmak da teşvik edici bir başka özellik, onu atlamayayım.

Bir de tek dalla yetinmeme durumunuz var. Yazıyorsunuz, oynuyorsunuz, şarkı söylüyorsunuz...

- Müzik kulağım var, şarkı da söyleyebilirim, evet. Çünkü okulda bunun eğitimini aldık. Aslında çok güzel de dans ediyordum ama tiyatro hayatının külfeti altında birkaç küçük sakatlık geçirdim. O yüzden eskisi gibi dans edemiyorum, biraz daha çekingen davranıyorum.

“Yeniden sakatlanırsam” korkusu mu sizi engelliyor?

- E kendime dikkat etmem lazım. Sonuçta bu beden de bir makine, bir enstrüman, her şeyde kullanamayız. Dolayısıyla arzularım konusunda ekonomik olmaya çalışıyorum. (Gülüyor)

ERKEĞiN FEMiNiST OLMASI ÇOK ALIŞILDIK BiR ALGI DEĞiL

Bu sezon bir de tiyatro oyununuz var... Hayırlı olsun.

- Teşekkürler. Evet, bir oyuna başladım Fırat Tanış’la. Adı da “Erkek Arkadaşım Bir Feminist”... Yabancı bir tekst. Bir çift, onların eski sevgilileri ve anne-babaları olmak üzere üç ayrı karakter oynuyoruz ikimiz de. Daha yeni başladık, çok da heyecanlıyız. Ama iyi gidiyor, iyi tepkiler alıyoruz.

Afişi de ilginç geldi bana...

- Afiş, çok tatlı gerçekten. Erkeğin feminist olması, dünyada çok alışıldık bir algı değil. Ama yazar çok güzel bir yerden bakarak bunu anlatmış.

Ufukta yeni projeler var mı?

- Bu sezon dergiydi, radyoydu, tiyatroydu, yeni kampanyaydı falan, epey yoğun geçiyor. Ama 2020 için konuştuğumuz şeyler var. Yaz için konuştuğumuz bir film... Ama bahsettiğim yoğunluktan dolayı şu an için “Artık benden pes” durumundayım.

Projeleri hangi kriterleri göz önüne alarak değerlendiriyorsunuz?

- Dizi işiyse, o işi sündürmemek en önemlisi. Benim periyodum iki senede bir iş, hep öyle gitti. Öyle olunca hem seyirci sizi özlüyor hem de siz seyirciyi özlüyorsunuz. Ayrıca karşılarına farklı rollerle çıkmak istiyorum.

Bence bunu başarıyorsunuz da. Çoğu oyuncu aklımıza ya hüzün ya da komedi ile kazınır. Gonca Vuslateri denince benim aklıma...

- Bir şey gelmiyor! (Kahkaha atıyor)

Hayır tabii ki; kahkaha da hüzün de çağrıştırabilen bir oyuncu geliyor. Belli bir kalıba girmiyorsunuz.

- Çok sevindim bunu duyduğuma. Aslında başarısız olduğum işler de oluyor ama bu bir etüt. Mutlaka beceremediğim işler oluyor ama o bile oyuncu açısından önemli bir yolculuk. Sadece seyirciyi hayal kırıklığına uğratmak istemem.

Hayalini kurduğunuz bir rol ya da proje var mı?

- Judy Garland’ın da hayatının film yapıldığını gördüğümden beri düşünüyorum; Türkiye’de o kadar fazla oynamak istediğim karakter var ki. Yani böyle bir biyografik film iyi olabilir diyorum. Çok fazla isim gelip gidiyor aklıma. Şimdi hepsini saymayayım. Ama çok keyifli olabilir böyle bir iş. Sinema anlamında çok zenginiz, keşke bu kulvarda biraz daha gaza basabilsek.

RESiM KONUSUNDA O KADAR YETENEKSiZiM Ki

Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?

- Önceliğim uyumak... Sonra kitap okumak, interneti karıştırmak. İyi bir araştırmacıyımdır. Özellikle de caz ve blues karıştırmayı çok severim.

İyi bir müzik dinleyicisi olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

- İyi bir müzik dinleyicisi olmak benim için bir nevi sanat. Onun için bilgilerimi besleyecek şeyler yaparım. Mesela müzisyen arkadaşlarımı rahatsız ederim. Onlarla cırcırcır konuşur, yeni şeyler öğrenmeye çalışırım. Bu arada NTV Radyo’da bir program yapıyorum. Dolayısıyla her hafta bir konsept oluşturmaya ve program hazırlamaya çalışıyorum. Dergiye yazıyorum.

Resim de var mı?

- Keşke... O kadar yeteneksizim ki... Sadece boyalarla oynuyorum, çünkü renklerle oynamanın -siz de pedagog olduğunuz için iyi bilirsiniz- psikolojiye iyi geldiğine inanıyorum. Moralim bozukken renklerle oynamayı o yüzden çok seviyorum.

 

X