"Deniz Sipahi" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Sipahi" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Sipahi

Tekrarlıyorum; akıl tutulması

21 Şubat 2017

Bu davalar arasında en dikkat çeken ve herkesin merak ettiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Marmaris’te kaldığı otelde suikast girişimiydi.

Aldığımız izlenimler, sanıkların ifadeleri, avukatların görüşleri ise yaptıkları işin çok kutsal olduğu, bu inancın hala korunduğu yönünde...
İnsanın bunu anlaması mümkün değil gerçekten...
17 Temmuz Pazar günkü yazımda da altını çizmiştim.
“Bu bir akıl tutulmasıdır” demiştim.
İnsanın bir başkasına aklını kiraya vermesini anlayamıyorum.
Başkası senin yerine karar verecek; sen hiç sorgulamayacaksın, hiç düşünmeyeceksin, hiç fikrini beyan etmeyeceksin.
“Askerlik bu, emir komuta zinciri” filan kimse bir şey söylemesin.
Akıl tutulmuş bir kere...


Toplum olarak akut durumdayız

Pazar yazımda İzmir’de çekilen bir korku filminden bahsetmiştim. Filmin adı 11... Konusu özgörüm yani otoskopik ruh haliyle ilgiydi. Psikologlar bu rahatsızlığı güncel bir örnekle anlatıyorlar. Selfie çekmeyle... Yani özçekim...
Bunun bir hastalık olup olmadığını anlamak için küçük bir örnek de yazmıştım.
Şöyleydi.
1. Aşama: Zaman zaman yapılan özçekim - İnsan günde en az üç kere kendi fotoğraflarını çekiyor ancak sosyal ağlarda paylaşmıyor.
2. Aşama: Akut - Kişi en az üç kere çekilen fotoğraflarını sosyal ağlarda paylaşıyor.
3. Aşama: Kronik - Kişi kendini çekip resimlerini internette paylaşmak için sürekli ve kontrol edilemeyen bir istek duyuyor ve günde en az altı kere bunu yapıyor.


***


Hafta sonu gittiğim yerlerde insanlara bir başka gözle baktım.
Gördüklerim anlatayım.
1 - Bir kere fotoğraf çektirmeyen neredeyse tek bir masa yoktu.
2 - Her masanın bir selfie’cisi vardı.
3 - Selfie’yi çeken mi, yoksa masadakilerin tamamı sosyal medyada fotoğraflarını paylaştı mı bilmiyorum ama bir kişi bile “Niye çekiyorsun” demedi, hepsi paşa paşa pozunu verdi.
4 – Beş dakikada bir telefonuna bakmayan kimse yoktu.
Yine de...
Psikologların “Kronik” diye nitelendirdiği kişi sayısı azdı ancak akutların sayısı bir hayli fazlaydı.
Toplumun büyük çoğunluğu akut selfie hastalığına yakalanmış bulunuyor.

 


Sigara yasakları deliniyor gibi

Uzun zamandır canlı performansın olduğu bir mekana gitmiyordum. Geçen hafta İstanbul’dan arkadaşlarım gelince “İlla bulaşalım” dediler ve zar zor yer bulduğumuz bir mekanda beraber olduk.
Maksat zaten bir arada olmak, mekanın önemi yok elbette...
Geçmişte benim baktığım tek kriter sigaraydı.
İnsanın yediği içtiğinin bile önüne geçiyordu sigara...
Ya da benim için öyleydi.
Hayatım boyunca hiç sigara içmediğim için dumandan fena halde rahatsız olurum çünkü...
Allahtan sigare yasağı geldi de; önceden araştırma yapma derdimiz de ortadan kalktı.
Daha doğrusu ben öyle zannediyordum.
Meğerse bazı mekanlar bu yasağı deliyormuş.
Gece eve döndüğümde sigara dumanının saçlarımın diplerine kadar sindiğini fark ettim.
Sigara içmeyen bizler için bu kabus tabii ki...
Biz gerekli yerlere şikayeti yaptık.
Ama galiba bu denetimlerin yeniden yapılmasından fayda bulunuyor.
Çünkü yasaklar biraz deliniyor gibi...

 


Eski elektrik fabrikası
İzmir’e kazandırılsa

Gazetedeki odam Alsancak limanını görüyor. Hemen önümde yine eski havagazı fabrikası var. Belediye burasını restore etti, çeşitli etkinliklerde kullanılıyor. Sinema günleri de yapılıyor, resim atölyeleri de, yemekler de... Birçok sivil toplum örgütünün buluşma noktası haline geldi. Hemen yakınında bir de eski elektrik fabrikası var. En az havagazı fabrikası kadar değerli ve eski bir bina... Ama dökülüyor, yıkıldı yıkılacak. Şu bina da İzmir’e kazandırılsa ve işlevsel hale getirilse... Ne güzel olur.

Yazının devamı...

Buraları doğal platodur

19 Şubat 2017

Bakın iyi senaristler izmir’den, iyi oyuncular izmir’den, iyi yönetmenler İzmir’den...
Ve bu arkadaşlarımdan benim beklentim; İzmir’i unutmamaları ve kameralarını buraya çevirmeleri...
Ata Demirer’in son filmi Seferihisar’da çekildi, geçen sezonun dizileri arasında da İzmir’de çekilenler vardı.
Sinemanın tanıtımdaki katkısı yadsınamaz.
İzmir doğal bir platodur; bunu kimse unutmasın.


Bir korku filmi geliyor

Aslında filmin ham halini gördüm, tamamlandığında bir kez daha izleyeceğim. Müthiş bir korku filmi geliyor. Adı 11... İzmir’de çekilmiş, İzmirliler çekmiş. Yapımcısı İzmirli, oyuncular da, kurguda yer alanlar da...



Filmin konusu şöyle...
Üniversite son sınıf öğrencisi Zeynep; otoskopi rahatsızlığı bulunduğu için ilaç ve psikolojik tedavi alıyor. Nişanlısının ölümünden kendisini sorumlu tutan Zeynep, zaman zaman kendisini dışarıdan izlediğini hissine kapılır ve çeşitli sanrılar yaşar. Zeynep’in bu durumundan; sevgilisi Barış’la en yakın arkadaşı İlke de etkilenir ve hayatları karmaşa içinde sürüp gider. Bir gün ileri düzeyde sanrılar yaşayan Zeynep, psikoloğunun önerisi reddederek tedaviden kaçar ve kendisini takip eden diğer kendisi ile yaşama alışmaya karar verir.


***


Yapımcılığını CARAT filmin sahibi Murat Barutçu’nun üstlendiği filmin, yönetmeni Can Varol, senaryo ise Ali Cumhur Demir imzalı.
Murat Barutçu, “İzmir’de sinema sektörüne katkı yapmak istiyoruz. Ve istiyoruz ki; hep bu bölgenin insanları filmlerimizde yer alsın. 11 ilki, ikinci filmimiz 12 olacak, 13’ü de çekeceğiz. Bu bir korku filmi ve özçekim, yani selfie rahatsızlığı ile otoskopiyi işliyoruz” diyor.


Selfie çekmek rahatsızlık mı?

Valla uzmanlara göre öyle...
Özçekimin (selfie) bir rahatsızlığa dönüştüğünü söylüyorlar. Bu teorilere bir yenisi daha eklenmiş. Uzun yıllar önce “özgörüm rahatsızlığı” otoskopi olarak ortaya atılan bu hastalık, günümüzde özçekimle benzerlik gösteriyormuş. Özgörüm hastalığı; kişinin, kendi bedeninin bir parçasını ya da bütününü sanki aynada görüyormuş gibi hissetmesiymiş. Özçekimde de benzer durumlar söz konusu diyorlar. İnsanlar genelde aynada veya telefonu kendisine çevirerek fotoğrafını çekiyor. Artık insanların özçekimlerde güzel çıkmak için kendisini farklı hayal edip farklı efektler yerleştirdiklerini, belli bir zamandan sonra hayalini kurduğu kişi olmaya çalışıp, psikolojik olarak kendisini aynada farklı hayal ettiklerini söylüyor uzmanlar...


Adını koymuşlar selfitis

Amerikan Psikologlar Derneği (APA) Chicago’daki yıllık yönetim kurulu toplantısında bu bozukluğu ‘selfitis’ olarak adlandırmış. Kendi fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmanın obsesif kompülsif bir eğilim ve özgüven eksikliğini gidermenin bir yolu olarak tanımlamışlar.


Hangi aşamadasınız

Bilim insanları ise özçekim, hastalığın üç aşaması olduğunu söylemiş.
1. Aşama: Zaman zaman yapılan özçekim - İnsan günde en az üç kere kendi fotoğraflarını çekiyor ancak sosyal ağlarda paylaşmıyor.
2. Aşama: Akut - Kişi en az üç kere çekilen fotoğraflarını sosyal ağlarda paylaşıyor.
3. Aşama: Kronik - Kişi kendini çekip resimlerini internette paylaşmak için sürekli ve kontrol edilemeyen bir istek duyuyor ve günde en az altı kere bunu yapıyor.


Kötü haber: Henüz
tedavisi yok

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan şöyle konuşuyor;
“Bir müddet sonra selfie, kişide yalnızlaştırıcı etki yapar. Böyle durumlarda insanlarla ilişki kurma biçimi haline gelebilir. Bu uygulama bir müddet sonra kişiyi, insanları onay ve takdir alma durumuna getirebilir. Bu bir iletişim biçimi haline getirilirse de o kişinin zaafı haline dönüşür.”
Psikiyatrlar hastalığın henüz bir tedavisinin bulunmadığını söylüyor.
Özgörüm yani otoskopik ruh hali...
İşte 11 filmi bunu işliyor, bana çok ilginç geldi.

Yazının devamı...

Türkiye güçlü bir ülkedir

18 Şubat 2017

Türkiye’de iç savaş neden çıkmaz biliyor musunuz?
Çünkü Türkiye güçlü bir ülkedir.
Gücünü de insanından alır, coğrafyasından alır, geçmişinden alır, geleneklerinden alır, biriktirdiklerinden alır, ortak değerlerinden alır, gelecek hayallerinden alır, Cumhuriyet’inden alır, demokrasisinden alır.
Suriye’yle, Irak’la, Tunus’la; bir başka ülkeyle Türkiye’yi kıyaslamayın.
Eksikleri olmasına rağmen işleyen bir demokrasisi var Türkiye’nin...
Sivil toplum örgütleri var, topluma yön veren kurumları, kuruluşları var.
O hain darbe girişimine rağmen 15 Temmuz gecesi çalışan Meclis’i var.
Yine o gece itibarını yükselten, topluma güven veren siyasetçileri var.
Fikir ayrılıkları olsa da; Türkiye’nin bekası sözkonusu olduğunda bir araya gelen, elbirliği, güçbirliği yapan siyasi partileri ve yöneticileri var.
Gelenekleri olan bir bürokrasisi ve geniş deneyimi olan devlet mekanizması var.
Dünyanın en donanımlı askeri var. Vatan sevgisiyle kalbi çarpan Mehmetçiği var.
Pırıl pırıl gençleri var.
Dünyanın neresine giderseniz gidin elinde çantası, aklında yeni fikirleri olan girişimcileri var.
Yani var da var...
Evet; bazen demokrasimiz sıkıntılar yaşayabilir.
Olabilir.
Her ülkede zaman zaman sıkıntılar olabilir.
Ama Türkiye her krizden güçlenerek çıkmayı başaran bir ülkedir.
Bizim genlerimizde bu var.
Birlikte yaşamanın, birlikte olmanın keyfini bilen, değerini bilen bu ülkenin insanlarına haksızlık yapmamak gerekir.
Referanduma gidiyoruz.
Kimimiz “evet” diyecek, kimimiz “hayır...”
“evet” de, “hayır” da çıksa Türkiye büyük olmaya, güçlü olmaya devam edecek.
Ben Türkiye’nin geleceğine hep inanan insanlardanım.
Başka Türkiye yok.
Bunu herkesin bilmesi gerekiyor.
AK Parti Genel Merkezi doğru bir karar aldı; bu sözleri söyleyen Manisa İl Başkan Yardımcısı’nın istifasını istedi.
Ama bakıyorum; zaman zaman CHP’de de, MHP’de de, HDP’de de farklı sesler çıkıyor.
Çıkabilir ama ülkenin geleceğini ilgilendiren, bekasını ilgilendiren konularda önemli olan parti değil, Türkiye’dir.
Herkesin bu sorumlulukla hareket etmesinde fayda var.


Geleceğe umutla bakıyorum çünkü...

Bakın Türkiye’nin geleceğinden neden bu kadar eminim biliyor musunuz?
Çocuklarımızdan, gençlerimizden dolayı...
Anlatayım.
Geçen gün liseden mezun olduğum Tevfik Fikret’in ilköğretim okulunun misafiriydim.
Yarın yapılacak bir turnuva var.
Adı “Bilim Kahramanları Buluşuyor...”
Aslında bu bir bilim ligi...
Lego ligi de denebilir.
Gençlerimizle sohbet ettik.
Saint Joseph’te başlayıp Tevfik Fikret’te devam eden günlerimizi, arkadaşlıklarımızı, dostluklarımızı, hayatı anlattım biraz...
Beni dinleyen Ayda Keçi, Naz Alpbaz, Umut Özbek, Yağmur Uğurelli, Dilara Öznur Kaskan, Defne Aktaş, Can Oktay, Barış Eryavuz, Rüzgar Altuncı ve Ekin Güney Okumuş’a onların yaşlarındayken neleri hayal ettiğimi söyledim.
Sonra da sözü onlara bıraktım.
Böyle buluşmalarda kısa bir girişten sonra sözü onlara bırakıyorum.
Ve inanın çocuklarımızı, gençlerimizi dinleyince çok mutlu oluyorum.
İçimi açıyorlar, umutlarımı yeşertiyorlar, geleceğimi aydınlatıyorlar.
Her seferinde kendimi daha iyi hissediyorum.
Yine öyle oldu.
Tevfik Fikret’in ROBOTFO takımı “Hayvanlar yaşam ortaklarımız” temasını seçmişler.
Ve özellikle arıları ele almışlar.
Hazırladıkları projeyle arıların faydalarını anlatmaya çalışıyorlar.
Arıların neslinin tükenmemesi için yapılması gerekenleri, fazla antibiyotik kullanmak yerine propolis gibi faydalı ve doğal ürünleri kullanmanın önemini öğretmeye çalışıyorlar.
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nü ziyaret etmişler.
Sonra da ailelerine, okul arkadaşlarına anketler yapmışlar.
Sonuçları incelemişler, projelerini bu bilgilere göre şekillendirmişler.
Bornova Belediyesi’ni ziyaret ederek Ege Üniversitesi ile işbirliği yaptıkları arıcılık eğitimlerine katılmışlar.
Okulun her yerine görseller asmışlar, broşürler hazırlamışlar.
Yarın turnuvada bunları gösterecekler.
Eminim diğer okullar da muhteşem projeler yapmışlardır.
Kazanmak elbette güzel ama katılmak çok daha güzel, hiçbiri bunu unutmasın.
Ve bütün çocuklarımızı, gençlerimizi sevdiğimizi unutmamalarını isterim.
Onlar bizim gelecek hayallerimiz...
O yüzden Türkiye büyük ülkedir, o yüzden Türkiye’nin hayalleri karşılaştırılan çoğu ülkeden çok daha büyüktür.
Var olun çocuklar...

Yazının devamı...

Neden güçlü demokrasi istiyorum

16 Şubat 2017

Ankara Haymana’da lisede yeni bir taciz skandalıyla karşı karşıyayız.

Geçmişte buna benzer iğrenç olayları hatırlatmak bile istemiyorum.
Bakıyorsunuz; okul müdürüyle ilgili başka bir kentte benzer suçlamalar var.
Tıpkı diğer olaylarda olduğu gibi...
Bir öğretmenin ya da yöneticinin görev yeri değiştirildiğinde her şey bitmiş mi oluyor?
Olmadığı ortada...
Meslekten uzaklaştırmaz, gerekli cezaları vermezseniz hiçbir şey değişrmez.
Bir sümenaltı olayı daha...
“Güçlü bir demokrasi” sözünü çok kullanıyorum.
Nedeni sadece siyaset ve demokrasinin genel kuralları için değil.
İşte bu tür olaylar için de...
Yani yasalarla düzenlenen ayrıntılar eğer uygulamaya geçirilmiyorsa hiçbir şey ifade etmiyor.
Gerçek ve güçlü demokrasilerde ahbap çavuş ilişkisinin bir önemi yoktur.
Yani geçerliliği yoktur.
Bir kişinin nüfusunun, adının, nereye bağlı olduğunun, kimleri tanıdığının hiçbir önemi yoktur.
Önemli olan kurallara uyup uymadığındır.
Doğru vatandaş olup olmadığındır.
Ben demokrasiyi o yüzden önemsiyorum.
İğneyi önce kendimize batırmadığımız sürece toplumsal bu tür olayların üstesinden gelemeyeceğiz.


Ahbap çavuş ilişkilerini bitirelim

Bakın Ankara’da Haymana’daki skandalı bildiren kişi okul müdürünün bir akrabası... Okul müdürünün geçmişte yaptıkları yüzünden cezalandırılmamış olması ahbap çavuş ilişkisine ne kadar güzel bir örnekse; müdürün akrabasının şikayet etmesi ve olayın aydınlatılmasında başrol oynaması da güçlü demokrasi için güzel bir örnektir.


Bu nasıl vicdandır

Dün haberlerde vardı.
Türkiye genelinde 150 sahte öğretmen ortaya çıkarılmış.
Sahte doktorlar, sahte öğretmenler, sahte eczacılar, sahte diplomalar...
Ya arkadaş; bu nasıl bir iş...
Bu nasıl bir vicdan, bu nasıl bir cesaret...
Binlerce öğretmen sırasını bekliyor; sıra gelmediği için sözleşmeli asker, polis oluyor.
Sınırda, El Bab’da, teröristlerin peşinde ülkesini korumak için canı pahasına mücadele ediyor.
150 kişi, belki de çok daha fazlası sahte diplomalarla gerçek öğretmenlerimizin yerine geçiyor.
Milli Eğitim Bakanlığı bu işin peşini bırakmamalı.


Bu rakamlar alarm veriyor

Kasım’da genç işsizliği 22.8 olmuş.
Bu benim masamın üzerindeki CV’lerin çoğalmasından belliydi.
O yüzden Türkiye nisan ayından sonra uzun bir süre siyaseti bir kenara bırakıp ekonomiye odaklanmalı.
Çünkü genç işsizlerin durumunu çok iyi bilirim.
Bir insanın umudu hele o yaşlarda kırılırsa uzun süre bir daha toparlanamaz.
En enerjik, her şeyi yapabileceğine inandığı, dünyayı yeniden kurabileceğini düşündüğü yılları işsiz geçirmemeli gençlerimiz...
Ya ne yapmalı?
Üretmeli, düşünmeli, yeniden üretmeli...


Ben bile üşüdüm

İzmir’e gelen dostlarımız pardesüyü, kazağı bırakıp öyle gelirlerdi. Hafta sonu gelenlere özellikle tembih ettim.
“Kazağınızı alın, pardesünüzü giyin, hatta atkınızı da takın” dedim. “İzmir’in soğuğundan ne olacak” diyenler yorgan döşek yatıyor. Kazaklarını giyenlerin bile sesleri çatallı çıkıyor. Bu sene çok soğuk geçti, çok... Ben bile üşüdüm.

Yazının devamı...

Ben Göztepelilerin yerinde olsam

14 Şubat 2017

 

Spor benim için sadece spor değil.
Bir kentin olmazsa olmazı...
Tıpkı sanat gibi...
Ve ne yazık ki; İzmirliler olarak bu itici güçten yeterince faydalanamıyoruz.


***


Dün Göztepe Spor Kulübü Başkanı Mehmet Sepil ile sohbet ettik.
Sepil, Göztepe için bir şans...
Hem de her açıdan...
Bir kere Göztepeli; çocukluğu, gençliği İzmir’de, bugünkü kulüp binasının hemen karşısında geçmiş, camiayı çok iyi bilen ve gençlik hayalleri Göztepe’ye başkanlık olan birisi...
İkincisi iş hayatında başarılı olmuş, uluslararası deneyimi ve çevresi olan; dolayısıyla dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip eden birisi...
Üçüncüsü... Sadece Göztepe’nin değil, benim gibi sporda İzmir’in başarılı olmasını hayal eden birisi...
Daha ötesi var mı?


***


Ben Göztepelilerin yerinde olsam Mehmet Sepil’in kıymetini bilirdim.
Bilmiyorlar demiyorum.
Daha çok sahip çıkardım diyorum.


Kalıcı başarılara hasretiz

Gazetecilerle sohbette şunu fark ettim.
Meslektaşlarımız hep geçmişin yanlışlarından, eksiklerinden söz ediyorlar.
Haklılar...
İzmir spor kulüplerinin başarı öyküleri çok az; olanlar da artık mazide kalmış durumda...
Bence bakış açımızı da değiştirmeliyiz.
Yani geleceğe bakmalıyız.
Bunun için sabırlı olmalı ve altyapı problemlerini önce çözmeliyiz.
Mehmet Sepil anlattı.
Dedi ki...
“Kalıcı başarılar için sürdürülebilir gelirlere ihtiyacımız var. Benim de yapmak istediğim bu... O yüzden bizim için stat çok önemli... Kira ve sponsorluk gelirleri, çıkabilirsek Süper Lig gelirleriyle biz UEFA’da başarıya koşan bir takım yaratabiliriz. Bunlar olmadan 100 sene yaşayan bir kulüp yapmak mümkün ama biz Göztepe’yiz, daha fazlasını istemeliyiz...”
Göztepe ve Karşıyaka gibi kulüpleri yönetmek çok kolay değil.
Çünkü büyük camialar ve başarıya açlar...
O yüzden ortalama kararlar bu takımlara gönül vermiş taraftarlara yetmiyor.
Yine söylüyorum.
Göztepe iyi yönetiliyor.
Bu yıl olmazsa seneye, seneye olmazsa bir sonraki yıl başarı gelecek.
Ama bu yıl Göztepe şampiyon olacak göreceksiniz.


Fabrika ayarlarına dönelim

İster bir spor kulübü yönetin, ister bir sanayi kuruluşunu, ya da bir sivil toplum örgütünü...
Önce sistemi güncel hale getirmeniz gerekiyor.
Sonra kurumsal bir yapı kurmalısınız.
Ve en önemlisi finans edilebilir, kendini idare edebilir bir model...
Göztepe bu yolda ilerliyor.
Karşıyaka’ya tavsiyem Göztepe’ye bakması...
Evet; bir Karşıyakalı olarak bunları söylüyorum.
Biliyorum; sorunlar büyük, finansal kriz yarını düşündürmeyecek kadar derin ama yine de çözümün tek olduğunu bilmeliyiz.
O da fabrika ayarlarına dönmek...
Dönüldüğünde ayağa kalkılacaktır, hiç kimsenin şüphesi olmasın.


Statlara dilerim itiraz olmaz

Göztepe’nin, Karşıyaka’nın stat inşaatında en başa dönüldü; şimdi yeniden ihaleye çıkılacak. Dilerim geçmişte yapılan itirazlar bir daha yapılmaz. Ben bu sefer belediyelerin itiraz edeceklerini düşünmüyorum. Çünkü konuşulan problemlerin büyük kısmı çözülmüş oldu. Eğer iki yıla kadar statlar biterse, sponsorluklar devreye girer ve İzmir futbolu biraz olsun nefes alır. Yoksa inanın birçok kulüp kapısına kilit vurabilir.

Yazının devamı...

Bu hikayeler benim hep içimi acıtır

12 Şubat 2017

50 yıllık evli Altan ve Ülker Çetin çifti, en sevdikleri yer olan Çeşme’de baş başa tatil yaptıktan sonra gece el ele verip Ege’nin o derin sularında kaybolup gittiler.

Geride şöyle de bir not bırakmışlar.
“Çok mutlu bir yaşam sürdük. Yaşlılık ve hastalık sorunlarından kurtulamıyoruz. Kimseye yük olmadan gitmeyi tercih ettik...”
Sonradan öğreniyoruz ki; Kanada’da yaşayan oğullarıyla zaman zaman anlaşamadıkları olaylar varmış.
Telefonlarındaki son mesaj da oğullarına gitmiş.
“Eşyalarımızı ve arabamızı sattık. Her şeyimizi ihtiyaç sahiplerine dağıttık. Geride hiçbir anı kalmadı. Şimdi gidiyoruz. Hoşçakal...”


***


Bazı olayları karşıdan okuyamazsınız.
Dört duvar arasında olanları bilemezsiniz.
Söylenen lafları, verilen sözleri, yapılanları yapılmayanları duyamazsınız.
O yüzden ben birilerini eleştirirken, bazı olaylara yorum yaparken hep ihtiyatlı olmuşumdur.
Ama bu hikayeler beni hep çok üzer.
Canımı sıkar, içimi burkar.
Çünkü bilirim ki; bazen büyük öfkelerin altında aslında küçücük olaylar vardır.
Konuşamamaktan, derdini anlatamamaktan, kendini iyi ifade edememekten olur bütün bunlar...
Bazen inatlaşmalar, bazen egolar, bazen gereksiz refleksler...
Aslında tatlı bir söz, küçük bir dokunuş, el uzatma, sıkıca sarılma her şeyi çözecektir.
Ah şu konuşamamak...
Ah şu gereksiz inatlar...
Ah şu gönül koymalar...


***


Çoğu zaman anlamsızdır.
Düşündüğünde incir çekirdeğini doldurmayacak olaylar vardır arkasında...
Sadece iş hayatımızda mı, özelimizde de böyle değil mi?
Şunu biliyorum.
İnsan en yakınlarındakine daha çok kapris yapar, nazlanır.
Nasıl olsa anne, baba, çocuk garantidir; diye düşünürler.
Ama başkalarına gösterilen hoşgörü asıl en yakındakilere gösterilmez.


***


Benim için birisine “Hoşçakal...” diyebilmek her zaman çok zor olmuştur. Diyemem de, söylemek de istemem.
O yüzden benim lügatımda hiç yoktur.
Ayrılıklar hep zor gelmiştir.
Hele hele böyle öykülerde...


Anıları yok etmek zordur

Büyük ve geleneksel bir aileden geliyorum.
Kalabalıklar içinde olmayı çok severiz.
Anılar biriktirmeyi de...
Ne olursa olsun, nerede olursa olsun, hangi şartta olursa olsun bana göre insanın kendini en iyi hissedeceği yer ailesinin yanıdır.
Hep iyi tesadüfler mi karşımıza çıkar; hayır...
Hiç de hoşumuza gitmeyen, canımızı çıkan olaylar da olur.
O yüzden “Geride hiçbir anı kalmadı” sözü bana dokundu.
Anıları unutmak, çöpe atmak, derin sulara gömmek hiç de kolay değildir.


Berlin’deki o zirve aklıma geldi

Yıllar önce Alman hükümetinin davetlisi olarak Almanya’ya gittim. Birçok şehri dolaştık, farklı sivil toplum örgütleriyle bir araya geldik, gezinin sonunda da Berlin’deki bir medya zirvesine katıldık.
O gün benim içinde bulunduğum panelin konusu “azınlıklar, özgürlükler, sınırların kalkması”ydı.
Konuştum, konuştuk, tartıştık...
Herkes kendi ülke gerçeklerini anlattı, hayalindeki dünyayı tarif etti.
Ben de öyle yaptım.
Sonra da; farklı panelleri izledim.
Örneğin Almanya’daki güncel bir olay tartışma konusu yapılmıştı.
Olay şuydu.
Bir bakımevinde kronik hasta olan bir kadın ölmüştü. Kadının tek oğlu tatildeydi. Uzun süredir hasta olan annelerinin cenaze töreninin tatil sonunda yapılmasını istemişlerdi.
Alman medyası bunu tartışıyordu.
Diyorlardı ki...
“Nüfus yaşlanıyor, ömür uzuyor. Yaşlıların bakımları için alternatifler üretilmeli...”
Ve bazı yazarlar şöyle bir öneri bile getiriyorlardı.
“Acaba yaşlıların çocukları tarafından bakılması yasal bir çerçeveye oturtulmalı mı?”
Bu olay bana o Berlin’deki zirveyi hatırlattı.
Türkiye’de ölüm yaşları uzuyor.
Uzadıkça benzer sorunlar da karşımıza çıkıyor.
Ama...
Şunu söylemeliyim.
Hayat güzeldir.
Aralarında kötüler de olsa anılar biriktirmek güzeldir.
Aile olmak güzeldir.
Çocuklar güzeldir.
Sevmek, anlamak, anlayabilmek güzeldir.


Elimizi uzatalım

Yine de kimseyi eleştirmeyelim, suçlamayalım, herkesi olduğu gibi kabul edelim, karşı tarafı değil önce kendi üzerimize düşeni yapalım. Sonra da olayları akışına bırakalım. Bırakırken de krizleri yönetelim. Elimizi uzatalım. Diyaloğu eksik etmeyelim. Sevgimizi, sevdiğimizi belli edelim.

Yazının devamı...

İyi anlatmalılar

10 Şubat 2017

Gerçi mitingler yok, kapalı salon toplantıları henüz başlamadı ama partilerin il ve ilçe başkanlarına yaptıkları bilgilendirme toplantıları nasıl stratejiler izleyeceklerinin ipuçlarını veriyor.

Aslında “evet” verecek partiler ile “hayır” verecek partiler belli...
Bir vatandaş olarak benim beklentim şu...
“Evet” diyenler ya da “evet”i savunanlar; nasıl bir Türkiye hayal ettiklerini, neler yapacaklarını, değişikliklerin hayatımıza yansımalarının nasıl olacağını iyi anlatmalılar.
“Hayır” diyenler ya da “hayır”ı savunanlar da; bu yönetim sistemi değişikliğine neden karşı çıktıklarını, mevcut parlamenter sisteminin neden devam etmesi gerektiğini, önerilen modelin Türkiye’ye uyup uymadığını ayrıntılarıyla iyi anlatmalılar.
Anlatabiliyorlar mı?
Daha kampanya başlamadı ama bugüne kadar duyduklarımın benim için yeterli olmadığını söyleyebilirim.
Aslında bu yorumu bana sorulan sorulardan anlıyorum.
Vatandaş tam konuya ısınmış değil.
Bizde böyledir.
Yumurta kapıya dayandığında düşünmeye, ilgilenmeye başlar ve karar noktasına varırız.
Yine öyle olacak gibi...


Bence Yunanistan kaybeder

Yunan basınında yer alan haberlere gör Avrupa Birliği Komisyonu “kapıda vize” uygulamasına yeni sezonda onay vermemiş.
Belli ki; Yunanlılar uygulamanın devam etmesini istiyor.
Çünkü Yunanistan’ın Avrupa İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Vekili Yorgos Katrougalos ısrarcı olmuş.
Yanıt değişmemiş ama adalardan gelecek baskı belki bir çözüm yolunu açar.
Net söyleyeyim.
Bundan Yunanistan zarar görür.
Çünkü eğer Türk turistler olmasaydı; Yunanistan’ın yaşadığı bu ekonomik krizden çıkması çok daha zor olurdu.
Yine de şu vize meselesi herkes gibi benim de çok canımı sıkıyor.
Bazı meslek gruplarına esnek davranmıyor değiller ama yine de istenilen belgeler, bürokrasi, bekleme süreci ve daha birçok detay insanın sabrını zorlayan şeyler...
Bazı dostlarımızın ise çok kısa vize aldıklarını ya da reddedildiklerini de biliyorum.
Oysa her şey net ve ortadayken...
Biliyorum Yunanlılar; vize uygulamasının kalkmasını ya da esnetilmesini istiyorlar.
Ama Avrupa Birliği ısrarını sürdürüyor.
Bundan sadece Yunanlılar değil, tüm Avrupa zarar görür.
Çünkü Türkler sadece turist olarak değil, iş olarak da eskiye göre çok daha fazla seyahat ediyor.


Biraz da özeleştiri

Adalar daha ucuz diye bir algı var.
Ki...
Ben de buna katılıyorum.
Çeşme’nin, Bodrum’un otel ve restoran fiyatlarını karşılaştırdığımızda adalar kesin daha ucuz...
Artan dolar kuruna rağmen hem de...
Turizmciler haklı olarak kötü geçen 2016’dan sonra planlar, gelecek yıllara hazırlık yapıyorlar.
Ama bunu da düşünmeliler.
Döviz kuruna rağmen hala Türkiye’nin kıyıları pahalıysa biraz da özeleştiri yapmalılar.


Uzak kaldım çok iyi geldi

Bu ara tartışma programlarından uzak kaldım; kendime geldim.
Sosyal medyadan uzak kaldım; kendime geldim.
“Ne olacak bu ülkenin hali” sohbetlerinden uzak kaldım; kendime geldim.
“Aslında öyle değil, böyle” dedikodularından, kulis bilgilerinden uzak kaldım; kendime geldim.
Peki ne yaptım?
Uzun zamandır bir araya gelemediğim arkadaşlarımla buluştum, çocukluk, gençlik anılarına daldık; çok iyi geldi.
Oscar adayı filmleri izledim; çok iyi geldi.
Spotify’da hiç tanımadığım, hiç dinlemediğim sanatçıları keşfettim; çok iyi geldi.
Tarih değil biraz roman okudum; çok iyi geldi.

Yazının devamı...

Nasıl iyi geldi

6 Şubat 2017

O kadar çok siyasete boğulduk ki, o kadar çok siyaset konuşuyoruz ki, biraz sanatı okumak, sanatı dinlemek, çok ama çok iyi geldi.

Gerçi bazen kendime küçük detokslar yapıyorum.
Örneğin haber ve tartışma programlarını dinlememeye çalışıyorum.
Biraz uzaklaşınca gerginliğimin azaldığını fark ettim.
Ama bir hatam var.
Televizyon açık, ama sesi kısık...
Nasıl bir reflekstir ki, sanki televizyona ya da telefonuma düşen “son dakika haberine” bakmasam bir şeyleri kaçırıyorum zannediyorum.
Bu ruh halinden de biraz uzaklaşmam lazım.
Hürriyet Kitap Sanat, gündemden birkaç saat uzaklaşmanın dışında bana yeni şeyler de söyledi.
Fark ettim ki, kapak konusu olan “gelecek vaat eden genç yazarların” büyük bir kısmını ben keşfetmemişim.
Şimdi sıraya koyup tek tek onları okuyacağım.
Sonra da kendi satırlarımın arasında kaybolup gideceğim.
Bu ara yazmak iyi geliyor.
Yazarken, müzik de dinliyorum.
Kitaptaki yazar tutuculuğum müzikte yok örneğin...
Spotify’in “Keşfet” bölümüne girince gerçekten de keşfediyorum.
“Yeni çıkanlar”a girdiğimde de kafam yenileniyor.
Tavsiye ederim.
Siyasetten çok daha iyi geliyor...


Tiyatrolarda yer bulamadım

GEÇENLERDE bir dostumun annesi aradı.
Birkaç günlüğüne İzmir’e gelmiş.
“Üç akşamımı da boş bıraktım. Tiyatroya gitmek istiyorum, bir gece de sinema yapacağım” dedi.
Beni aramasının sebebi tiyatrolarda bilet bulamaması...
“Buluruz, merak etmeyin” dedim.
Ama ben de bulamadım...
Devlet Tiyatrosu’nun tüm oyunları belirli tarihe kadar kapalı gişe oynuyor.
Ve müdavimler günler öncesinden biletlerini alıyor.
İnanın bulamadım.
Tabii, oyun günleri de uymadı.
Özel tiyatrolar ağırlıklı olarak hafta sonları İzmir’e geliyorlar.
Bu hoşuma gitmedi değil.
Ben gerçekten tiyatroyu çok severim.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Türkiye’nin en modern opera binasının ihalesini yapacak.
Burada oyun izlemek için sabırsızlanıyorum.
En son teknolojilerle yapılacak ve alternatifli bir sahnesi olacağı için dünyaca ünlü oyuncuları da izleyeceğimizi düşünüyorum.
Çünkü, referans Ahmed Adnan Saygun’dur.
Birçok sanatçı dostumun sırf Adnan Saygun’da konser vermek için İzmir’e geldiğini biliyorum.
Bunlardan biri de Joshua Bell’di.
Bell, İzmir Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İzmir Festivali için gelmişti.
Kendisiyle sohbet ettiğimizde Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin akustiğinin çok başarılı olduğunu söylemişti.
Bunu teyit eden birçok sanatçı biliyorum.
Karşıyaka’daki opera binası da öyle olacaktır.
Tiyatroya geleyim.
İzmir’in büyük bir tiyatro binasına da ihtiyacı var.
Karşıyaka sahnesi uzun zamandır devre dışında, Konak’taki en azından iyi durumda.
Ama bu ilgi gösteriyor ki, İzmir’de çok koltuklu ve modern bir tiyatro sahnesine de çok ihtiyaç var.
Eğer bunlar tamamlanırsa, İzmir gerçek anlamda bir sanat şehri olur.
İzmir’e de çok yakışır.


İzmir model oldu

CUMA günü Hilton Oteli’ndeki “İhracatın Yükselen Yıldızları Ödül Töreni”ne gittim. Ege İhracatçı Birlikleri üyesi 56 ihracat şampiyonuna ödüllerini Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci verdi.
Ekonomide bir durgunluk var, ama o gün konuştuğum birçok kişi bunun aşılacağını söyledi. İhracatçılar gelecekten umutlu... Bir de kurdaki artış, ihracatçıya biraz nefes aldırmış.
Gecede Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, geçmiş yıllarda ısrarcı olduğu bir konuyu yine dile getirdi.
İzmir’in “Serbest Bölgeler Kenti” olması gerektiğini hatırlattı ve önümüzdeki hafta bir adım atılacağını söyledi.
Daha da önemlisi Bakan Zeybekci’nin şu sözleri...
“İzmir’deki serbest bölgeler, Türkiye’deki en başarılı serbest bölgelerin başında geliyor. Demek ki, İzmir coğrafyası, pazarı buna çok yatkın. Bunun yanı sıra global yatırım firmalarının proje bazında yararlanacakları destekler kapsamında İzmir’e oldukça iş düşecek. Zira en fazla yabancı firmanın olduğu illerden biri olan bu kent bu sayede birinci bölge, üçüncü bölge tartışmasını yaşamadan proje bazlı desteği kullanacak.”
Yıllardır söylediğimiz şey de bu...
İzmir’e güven duyar, biraz katkı sağlarsanız kat ve kat geri alırsınız.
İzmir öyle bir şehirdir.
Modeller yaratır, örnek olur.


İzmir’in havası

ÖNCE yağmur sonra güneş...
Bazen yavaş, bazen hızlı...
Ama sonrasında hep güneş...
İzmir’in havası böyledir.
Güneş bir yerden gösterir kendini...
Güzel olan da budur.
İzmir’in havası başkadır.

Yazının devamı...