"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Türk müziğini nereden dinleyeceksiniz

26 Şubat 2017

Kültür Turizm Bakanlığı’na bağlı heyetlerden, öğretim kurumlarının icralarından gerçek Türk müziğini dinleyebiliyoruz.

Şimdi Cumhurbaşkanlığı’na bağılı bir Türk müziği heyeti var. Vaktiyle Mehmet Güntekin ve Mustafa İsen bunun Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması için çok çaba harcadılar.

Alaturka Records başlığı altında tanınmış bestecilerimizin, tanınmış eserlerini seslendirdiler. Belli bir disiplin içerisinde, klasik anlayıştaki icra ile dinleyebiliyoruz.

Nevzat Atlığ’ın korosunun icralarını şimdi internetten de dinleyebilirsiniz. Görüntüsüne de ulaşabilirsiniz.

Ancak eski tarz icraların yeni bir anlayış içinde çıkan CD’leri de var. Devlet kurumlarının, özel holdinglerin çabasıyla bu müziğe ait kayıtlar da yayınlanıyor.

TRT Genel Müdürü İrfan Şahin’in döneminde TRT kayıtları CD olarak çıkarılmaya başlandı. Birçok besteci ve sanatçının sesini, sazını bu vesileyle duyduk.

Meraklısı başta İstanbul Radyoevi olmak üzere, başka radyoevlerinden bu CD’leri edinebilirler.

Yıldönümlerinde çıkan CD’lerin herkese ulaşamaması sorunu çözülmüş değil.

Çünkü belli kurumlar bunları armağan olarak gönderiyor, ne yazık ki satılmıyorlar. Bunların yerine iyi olmayan, klasik anlayışa ters icralar müzik mağazalarında satılıyor.

Yalnız dinleyicileri düşünmeyin, Türk müziği konservatuvarındaki öğrenciler de bunları dinleyemiyor.

Ölüm-doğum yıldönümleri olmasa bu konudaki çalışmalar da olmayacak.

İki önemli yıldönümü dolayısıyla bir büyük besteci ile bir büyük besteci icracının kayıtlarını dinleyebildik.

Biri Itri, diğeri de Tanburi Cemil Bey.

Ayrıca  saz ve ses sanatçılarının düzenli kayıtları için de çalışmalar yapılmalı.

Sözgelimi Türk müziği için Kalan Müzik’ten böyle bir dizi çıktı.

Klasik icrayla eserleri seslendiren udiler, tanburiler, neyzenlerin kayıtlarını yayınladılar... Bu çalışmaların önemi üslup farklarını, icra farklarını öğretici nitelikte olmasıdır.

Yapılması gereken şey basit. Bir kurul önce doğru notaları saptamalı, sonra da bunların icrasını gerçekleştirmeli.

Başta TRT’nin bu müziğe ilgi göstermesi, açıklamalı konser programları yapması gerekir.

Şimdi de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bu çalımalar yapılıyor, solist günleri düzenleniyor. Ki canlı izleyiş için çok önemli etkinlikler olduğunu söylemeliyim.

Pera Müzesi’nde de Türk müziği konserleri bu alandaki açığı kapatmakta etkili oluyor.

* * * 

BU yazı sırasında neler dinledim?

- Gönül Paçacı Tunçay’nın yönettiği İÜ Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezi (OMAR) Türk Müziği İcra Heyeti’nin Hazine-i Evrâk-ı Musikî Konserleri dizisinden “Tarz-ı Kadîm” kaydını dinledim.

Sanatçıların adını vermeliyim:

Ses solistleri: Işık Birol, Fahrihan Ünsal, Nilay Kulaksız, Oya İşboğa, Tahir Doğru, Sami Dural, Işık Ersin, Murat Erdoğan, Rıdvan Aydınlı.

Saz sanatkârları: Fatih Ovalı (tanbur), Bilen Işıktaş (ut), Nağme Yarkın (klasik kemençe), Neva Gülses Yerden (klasik kemençe), Burak Malçok (ney), Seda Tüfekçioğlu (kanun), Gözde Çolak (kudüm–daire).

Bu CD’de dinlediğiniz bestecilerin bu besteleri, hemen hemen klasik korolar, devlet koroları dışında ne yazık ki hiç seslendirilmiyor.

Repertuvardaki Segâh Yürük Semâi, Buhurizade Itrî Mustafa Efendi’nin

“Tûti-i mucize gûyem ne desem lâf değil” eseri için düşülen notu paylaşmak isterim: Mesud Cemil Bey’in idaresindeki klasik koronun taş plakta yer alan icrası tarzında.

O taş plaklardaki iki icrasını dinledim, gerçekten de bu müziği disiplin içinde icra etme, dinletme konusunda büyük bir addır Mesud Cemil. Koro da aynı icra seviyesini yakalayabilmiş... Bu da en önemli tarafı.

Ayrıca bir sanatçıya, bir ustaya göndermenin vefa borcu açısından ne kadar hoşuma gittiğini tahmin edebilirsiniz.

Ayrıca Prof. Dr. Nevzad Atlığ ve M. Fatih Salgar’ın hazırladıkları, Alaturka Records etiketiyle yayımlanan “Taş Plakların Kaldığı Yerden” serisi içinde, ‘Meydan’, ‘Girizgâh’ albümlerini dinlemelisiniz.  

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından 20’nci yüzyılın ilk çeyreğine Türk müziği klasiklerini, aslına uygun icraların farkını göreceksiniz. 

* * * 

MACERAMIZ şarkılarımızda diyen büyük şairi unutmayın ve bu müziği dinleyin.

 

Yazının devamı...

Sözlükler çağı

25 Şubat 2017

İnternetin ansiklopedileri bir kenara ittiğini hepimiz biliyoruz. Artık kitaplıklarda kocaman ciltlerde ansiklopedi serileri barındırmak veya alıp ona bakmak alışkanlığı sona erdi. Ama ‘sözlük’ her zaman önemli bir anahtar olabilmiştir. Ansiklopedinin sürekli güncellenmesi gereken yapısı da artık interneti cazip kılıyor...

Biraz da bu sayede sözlük her zaman gereklidir.

Nedense, sözlük denilince, ilk önce dil sözlüklerini anlıyoruz. Meslek veya uzmanlık sözlükleri bunun ardından geliyor. Sözlük tarihini şöyle bir karıştırdığınızda, ‘uzmanlık’ veya ‘alan’ sözlüklerinin dil sözlükleriyle çok yakın zamanlarda hazırlandığını göreceksiniz.

Şimdi plastik sanatlardan sinemaya, edebiyattan müziğe, bitkilerden sosyolojiye, mobilyacılığa hatta mutfağa kadar her ‘konu’nun sözlüğü var. Bir dönem TDK tarafından yayımlanan meslek, alan, uzmanlık sözlüklerine genç kuşak okurlar sahaflardan denk gelebilirler...

Yeter ki sözlük kullanma alışkanlığımız olsun...

Necdet Sakaoğlu’nun ‘Osmanlı Tarihi Sözlüğü’nü görünce şöyle bir bakmak isterken, sakin sakin okumaya başladım...

Sözlüğün altbaşlığı: Kavramlar, Kurumlar, Olaylar.

Bu sıralar sürekli dizilerden, gündem üzerinden Osmanlı ile ilgili birçok mesele, kavram, karşımıza çıkıyor. Neyin ne olduğunu bilmek için, gerekli anahtar Sakaoğlu’nun sözlüğü.

Necdet Sakaoğlu (1959) yerel tarih, Selçuklu, Osmanlı ve eğitim tarihleri konularında, ödül alan eserlerin yazarıdır.

Sakaoğlu, sözlüğün ideal okurunu şöyle açıklıyor: “Sözlük kapsamındaki kavramların çoğunu, Osmanlı tarihiyle içli dışlı bilim insanlarının bir kaynağa başvurmadan belleklerinde bulmaları doğalsa da tarih araştırmalarına başlayanların, tarih öğrenimi görenlerin, genel kültür ve tarih konularıyla ilgilenenlerin, bu kitaptan sıklıkla yararlanacaklarına kuşkum yoktur.”

Sözlük Âb Âlemi ile başlıyor. Bu sözün tanımını verdikten sonra, Osmanlı döneminde ve gündelik hayatında, içerdiği anlamını, uzantılarını da aynı maddede izah ediyor.  Divân Yolu’ndan Sirkeci’ye doğru giderken Alay Köşkü adı verilen binayı görmüşsünüzdür. En azından ‘alay köşkü’ bahsini duymuşsunuzdur. Peki nedir bu bina? Ne için yapılmıştır?

Şimdi, ‘Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi’ olarak faaliyetteki binanın ne olduğunu da göreceksiniz.

Bir edebiyat okuru, edebiyata meraklı iseniz, mutlaka Edebiyat-ı Cedide, Edebiyat-ı Kadime, Edebiyat-ı Sahiha maddelerini okuyun. Masanızda bulundurulması gereken sözlüklerden biri.

Osmanlı Tarihi SözlüğüNecdet SakaoğluAlfa Yayınları750 sayfa, 45 TL

Yazının devamı...

Kırtasiye Fuarı’ndan notlar

24 Şubat 2017

Açılışı Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci yaptı.

Yaptığı konuşmada, kırtasiye sektörünün ihracattaki önemine değindi.

Fuar, Tüm Kırtasiyeciler Derneği (TÜKİD) ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) işbirliğiyle düzenlendi.

Kırtasiye Zirvesi’nde Sektörün Geleceği masaya yatırılacak.

Frekans dergisinin özel sayısındaki bir sayfayı okuduğunuzda, fuarı gezmenizin şart olduğu kararına varacaksınız.

Önce 7 maddede Neden Ziyaret Etmelisiniz sorusunun cevapları veriliyor.

Hedef: Dünya başlıklı yazıda, kırtasiye endüstrisinin 60’tan fazla ülkeye gerçekleştirdiği yıllık ihracatı, 2015 yılında 224 milyon lira civarında iken 2016 yılında bu rakamın 225 milyona yükseldiği belirtiliyor.

En çok ihracat yapılan ülkeler sırasıyla İran İslam Cumhuriyeti, Almanya, Irak, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Yunanistan, Azerbaycan-Nahçivan, Hollanda, İtalya, Türkmenistan, Suudi Arabistan, İsviçre ve Suriye.

***

HER yıl fuarı dolaşır, yenilikleri, değişiklikleri, gelişmeleri takip eder, en önemlisi dertleri, şikâyetleri dinlerim.

Hiç kuşkusuz fuarın sadece kâğıt, kalem, defterden oluştuğunu sanmayın. Öğrencilerin bütün gereksinimlerinin cevabını bu fuarda bulabilirsiniz.

Kırtasiye dünyasına bir bütün olarak bakmalı, fuarları bu amaçla gezmeliyiz.

Fuarda zengin bir defter sunumu dikkatinizi çekecektir. İnsan, bunlardan birini alıp mutlaka yazı yazma arzusunu önleyemiyor.

Çocukların kalemlerden kalem kutularına, beslenme çantalarından cetvellerine, silgilerden çantalara kadar her şeye özel tasarımların ve çok renkliliğin hâkim olduğunu görüyorum.

Ürün yelpazesinin genişliği insanı şaşkına çeviriyor. Çizgi film veya sinema filmlerinin kahramanlarına özel tasarımlar en çok ilgi çekeni...

Kırtasiye fuarlarında muhakkak dolmakalemlerin bugünü üzerine konuşurum. Fuar harici kırtasiyecileri dolaştığım zaman, muhakkak satış oranını, gördüğü ilgiyi sorarım.

Öyle kalabalık olmasa da hâlâ alıcılarının olduğunu, takipçilerin varlığını biliyorum.

Fuardaki kırtasiyecilerle de konuştuğumda, eski tempoda olmasa da dolmakalemlerin alındığını söylediler.

Artık dolmakalemler de zengin bir renk ve her zevke göre tasarımla piyasaya sürülüyor. Ergonomik tasarımlardan sanatçılara verilen özel siparişlere kadar uzanan bir çeşitlilik bu.

Kırtasiyecilerin çoğu, radikal değişimlerin gereğini vurguluyorlar.

Dijital çağda bazı yeniliklere ayak uydurulmazsa, geriye gidileceği konusunda iddialar ortaya atılıyor. Haklılar da. Kâğıt-kalemin varlığını ortadan kaldırmak mümkün değil elbette, ancak teknolojik yeniliklerin kullanım alanının yaygınlaşmasının kırtasiyeye etki ettiği de bir gerçek... Bakalım önümüzdeki senelerde nasıl ürünler göreceğiz.

Kırtasiye fuarları ailenin bütün bireylerine hitap eden zenginlikte içeriğe sahip.

***

HAFTA sonunda, önemli bir zevkinizi karşılayacak bu fuarı gezin. Çocuğunuz özellikle çok beğenecektir. 

Yazının devamı...

Bir fakültenin 75'inci yılı

23 Şubat 2017

Onun eğitim dünyamızdaki yerini belirlemek, özelliğini öne çıkarmak, yetişenleri anmak için bu yapılmalı. Bu sayede, fakültelerin, eğitim kurumlarının geleceğini belirleyecek kararlar alırken bir kere daha düşünmek gerekecektir...

Hayriye Erbaş’ın hazırladığı “Bir Cumhuriyet Çınarı - Sözlü Tanıklıklarla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin 75 Yılı”* kitabını okuyorum birkaç gündür.

Cumhuriyet’in eski ve köklü kurumlarından bu fakültenin belleğimde üç yönden izi vardır:

1) Yeni bilim dallarında araştırmalar yapması, bilim adamları yetiştirmesi, Türkiye bilimine, kültürüne Cumhuriyet rejiminin ruhunu getirmesi.
2) Siyasi fırtınanın estiği savaş sonrası yıllarında, ‘Cadı Avı’ olarak nitelendirilen tasfiye sonucu, dünyaca tanınan bilim adamlarının ilişkilerinin kesilmesi.
3) 12 Eylül öncesi, Türk Dil Kurultaylarının o binanın salonunda yapılması.

Kitabın içinde bir de DVD veriliyor.

DVD’de özellikle aralarında Halil İnalcık, Muazzez İlmiye Çığ gibi adların yer aldığı eski mezunların anıları, fakültenin tarihine, konumuna ışık tutuyor.

Çalışmanın başında, Rektör Erkan İbiş’in Sunuş yazısı Evrensel Bilim Anlayışı başlığını taşıyor.

Hayriye Erbaş’ın hem fakülte hem kitap hakkındaki bilgileri içeren Modernleşme Tarihi, tanıtıcı yanlarıyla dikkati çekiyor.

Bu yazıları Cemal Taluğ, Rahmi Er, Hayriye Erbaş’la konuşmalar izliyor.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun olanların listesi, hiç kuşkusuz fakültenin eğitim tarihimizdeki önemini, alanlarında doruğa çıkmış insanların da anımsanmasını sağlıyor. Fakültenin tarihi, Cumhuriyet’in tarihiyle paralellik gösterir.

“Modernleşme, Toplumsal Bellek, Okul Kimliği” yazısı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin tarihini öğrenmek için mutlaka okunmalı.

MEZUNLAR listesine baktığınızda, fakülte mezunlarının, Türkiye’de bilime damga vuran isimler olduğunu göreceksiniz.

Alanlarının üç yıldız ismi ‘İlk Öğrenciler İlk Mezunlar (1936-1940) listesinde.

Halil İnalcık, Muazzez İlmiye Çığ ve Nimet Özgüç.

Bu adları 1941-1950 dönemi, 1951-1960 dönemi, 1961-1970 dönemi, 1971’den Günümüze DTFC’liler dönemi mezunları takip ediyor.

Öğretim üyeleri ve mezunlarla yapılan söyleşiler, kitabın renkli sayfaları. Çünkü hem onların biyografisini öğreniyoruz hem birinci elden fakülte hakkındaki düşüncelerini. Muazzez İlmiye Çığ, fakültenin kuruluş amacını bakın nasıl özetliyor: “Fakültenin açılış yılı, açılış nedeni tamamiyle bir doktrindi. Türk tarihi, Türk kültürü, Türk dili üzerinde uzmanlar yetiştirmekti amaç.”

Kitabın Kırılmalar bölümünü okuduğunuzda, o fakültenin tarihindeki kara lekenin, siyasetin bilime müdahalesinin açtığı yaraları öğrenip bir daha tekrarlamaması için tedbirler düşüneceksiniz!

DTCF’nin tarihi birçok açıdan okunması gereken bir kitap değerini kazanıyor.

Cumhuriyet rejimi eğitime nasıl bakıyordu? Öncelik nelere verilmişti? Rejimle eğitim arasındaki bilimsel ilişkinin yararı ne olacaktı?

Bu soruların yanıtını da kitapta bulabilirsiniz.

Siyasi tarihle eğitim arasındaki tehlikeli gelgitlerin tarihi de bu fakültenin tarihinde gizli.

Hayriye Erbaş’ı bu önemli çalışması dolayısıyla kutluyorum.

TÜRKİYE için önemli bir fakültenin 75’inci yılını kutluyorum. Nice 75 yıllara. Çünkü o kuruma daha uzun yıllar ihtiyacımız var.

(*) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yazının devamı...

BUGÜN Samsun’da 3. Karadeniz Kitap Fuarı açılıyor.

21 Şubat 2017

Samsun’a epey gittim, konferanslar verdim. Samsun üzerine de aslında çok yazdım diyebilirim. Türkülerinden balıkçılarına kadar, kentin tarihini öğrenmeye çalıştım. Belediyenin hemen hemen bütün yayınlarını okudum.

Bunu neden anlatıyorum. Kitap fuarlarının işlevlerinden biri başka kentlerden oraya gidenlerin, o kenti kültürüyle, tarihiyle tanımalarına vesile olmasıdır. Kültür etkinlikleri bir şehrin kültür tarihinin turnusolü gibidir. Ne kadar kalıcı olursa veya ora halkı ve çevre bölgenin halkından gördüğü itibar, kültür geleneğinin bir yansımasıdır.

İnternet kitapçılığı, kitapçı zincirleri, yaygın dağıtım sisteminin olduğu bir dönemde, okurlar fuarda bilhassa yazarlarla tanışmak, onların yer aldıkları etkinlikleri takip etmek, yazdıklarının dışındaki yazarı görmek istiyor. Fuar bunu da sağlıyor.

Samsun’da okurlarıyla bir araya gelecek yazarların bazıları şunlar: Aysel Çelikel, Canan Karatay, Azra Kohen, Ataol Behramoğlu, Deniz Kavukçuoğlu, Ahmet Günbay Yıldız, Canan Tan, Ali Ural, Ayşe Kulin, Büşra Küçük, Canfeza, Nilgün Ilgaz, Mete Yarar, Mavisel Yener, Yılmaz Özdil, Aret Vartanyan, Elif Doğan, Enver Aysever, Pelin Çift, İsmail Saymaz, Koray Avcı Çakman, Uğur Koşar, Sinan Canan, Koray Yersüren, Bahadır Yenişehirlioğlu, Özgür Bolat, İbrahim Ö. Kaboğlu ve Nuray Sayarı.

Bu yıl fuara 210 yayınevi katılıyor, 50 kültür etkinliği düzenleniyor.

Yayınevlerinden başka sivil toplum kuruluşları da fuarda varlıklarını gösterecekler. Sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra Sahaflar Sokağı’nı da gezebilirsiniz.

BİLHASSA çocuk ve gençlik edebiyatına ve ebeveynlere yönelik etkinlikleriyle dikkat çeken fuar etkinliklerinden bir seçme yaptım:

Adalet Yoksa Gelecek de Yok; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, 25 Şubat Cumartesi günü 14.30’da düzenlenecek etkinlikte, nehir söyleşi üzerine konuşacak.

Annelik Her Zaman Tozpembe Değil başlıklı panelde Elif Doğan, yarın 16.30’da “Annelik şimdiye kadar yaptığım en güzel ama en zor iş” diyenlerin hislerine tercüman olacak.

23 Şubat Perşembe günü ise “Anne Baba Olmak Kolay mı?” sorusuna psikologlar Rabia Ünsaldı Köle ve Ceylan Nur Akgün eşliğinde cevap aranacak.

26 Şubat pazar günü ise “Mutlu ve Başarılı Çocuk Nasıl Yetiştirilir?” meselesi üzerine Özgür Bolat konuşacak.

Şunu biliyorum ki, bu fuarda da gözler en çok Turhan Günay’ı arayacak.

İstanbul Kitap Fuarı’ndan beri gittiğim her fuarda, kitapla ilgili bir etkinlikte, Cumhuriyet Kitap’ın yönetmeni Turhan Günay’ı arıyorum.

Fuar buluşmalarında bir araya geldiğimiz gecelerde söylediği türküler kulağımda çınlıyor.

Neden aramızda olmadığına dair sorulara hâlâ bir cevap veremiyorum... En yakın fuarda sevgili Turhan’ı görmeyi canıgönülden istiyorum.

Çünkü onsuz fuarın eksik olduğuna inanıyorum. Sadece fuar mı? Kitapla, yayınla ilgili her konunun...

* * * 

FUARIN verimli, bol okurlu geçmesini dilerim.

 

Yazının devamı...

Balkanlar’dan Harput’a

19 Şubat 2017

Biri Muammer Ketencoğlu’nun “Balkan Yolculuğu - Sandığımdan Rumeli Türküleri”. Diğeri de Ender Balkır’ın okuduğu Harput Türküleri.

Onları dinlerken, sesin ardındaki insanların serüvenini anımsadım. Acıları, aşkları, gündelik yaşamın güzellikleri, engebeleri bu seslerin içindedir.

Harput adını gençliğimde, Cevat Fehmi Başkut’un Harput’ta Bir Amerikalı oyunundan öğrenmiştim. Sonra sonra yörenin türkülerini, tarihini öğrendikçe ilgim daha da artmıştı.

CD’deki parçaların tümü anonim, ortak bir ses daha güçlü, daha otantik biçimde yansımış müziğe.

Harput kitapçığındaki sanatçının yazdıklarını okuyun, sanırım o zaman bu parçaları daha içten, daha duyarlı bir ruh halinde dinleyeceksiniz.

“Anadolu toprağının her rengine âşık bir müzisyen ve Pertekli bir ailenin evladı olarak babamdan ve dedemden işittiğim Harput türküleriyle büyüdüm.

Aşina olduğum türküleri söylemeye başladığım günden bu yana Harput’un gönlümde hep özel bir yeri oldu.

Sonsuz bir aşk ve minnet duygusuyla türküleri bugüne ulaştıran, güzel sedaları ile Harput’u çınlatan ustaların izinde yol alırken, hatam, kusurum varsa affola.

Albüme sadece yirmi eser sığdırabildik. Dinleyin ve Harput’u seyre dalın...”

Türkülerin bazılarını daha önce başka seslerden dinledim ama bu yeni söyleyişi birkaç kez yeniden dinledim, yeniden sevdim.

Sözlerinden bazıları, bugün de aşk şiirlerinin en unutulmazı.

Harput türkülerini, türkü diskoteğimin seçkin bir yerine koydum. Türkülerin insanımızın serüvenini anlattığını bir kez daha vurguluyor.

***

MUAMMER KETENCOĞLU’nun Balkan Yolculuğu albümü ise farklı kişilerde farklı duygulara yol açacak bir CD.

Bu CD’yi dinleyen mübadiller, mülteciler, göçmenler, yerinden yurdundan olanlar, tazelenen anılarıyla, kimi zaman üzüntüyle kimi zaman tatlı acı anılarıyla dinleyecek.

Birçok kişi de benim gibi, onları dinlerken, oradakilerin tarihini öğrenecek.

Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Yunanistan, Romanya... Bu ülkelerin seslerini bu CD’de dinliyoruz.

Ketencoğlu’nun Sunuş’unda, CD’nin yapılış, ortaya konuş aşamaları yazılmış.

Sandığımdan çok Bulgaristan türküleri çıktı diyor sanatçı. Sofya radyosu Türk halk müziği arşivinin kayda değer bir bölümünü incelediğinde, hem sayısal açıdan hem de ritim ve makam çeşitliliği açısından son derece zengin bir kayıt dağarcığı ortaya çıkmış.

Ketencoğlu, bu kayıtlarda ‘50’lerden ‘80’lere birçok yorumu bulmuş.

Oralarda yaşayanlar duygularını, özlemlerini nasıl dile getirmişler, nasıl yaşamışlar hepsini bu türkülerde bulacak yaşayacaksınız.

Önemli yanı, insanların maceralarının müziğe yansıyışını bir kez daha ispatlamaları. Türk dinleyicilerden birçoğu bu türkülerden birçok yeni parçayı öğrenecekler... Ayrıca komşularının hayatına dair de bazı ipuçlarını bunlardan çıkaracaklardır.

Ketencoğlu, Sunuş’unu şöyle bitiriyor:

“Rumeli türkülerinin yalnızca eğlenceye indirgendiği yaygın kanıya karşı bu eski ama dinleyici için yepyeni türkülerin dinleyenleri için yeni bir seçenek oluşturması umuduyla...”

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, zevkimiz için dinlediğimiz müzikten bile bilgi almak istiyoruz.

Özellikle Balkanlar gibi tarihi bağlarımızın önemini algıladığımızda, bu müziği daha iyi bir temele oturtmamız mümkün.

Gerçekten dinlediğimiz bu müzik, eğlencenin ötesindeki bir tarih dilimini belirleyen siyasi unsurları da içeriyor.

***

ZEVKLE dinleyeceğiniz, anıları tazeleyeceğiniz, tarihimizden önemli bir kesiti ve Anadolu’nun sesini dinleyeceğiniz CD’ler.

İki CD de Kalan Müzik tarafından çıkarıldı.

Yazının devamı...

Nâzım’ın yaşamından bilmediğimiz notlar

18 Şubat 2017

Önce kitabın yazarı M. Melih Güneş’ten kitabın öyküsünü okuyalım: “Almanya’da yaşayan Mustafa Doma’dan baharda bir e-posta aldım. Henüz tanışmıyorduk. Kocası Hayk Açıkgöz’ün ardından 1930 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış Anjel Açıkgöz’ün kendisine emanet ettiği Nâzım Hikmet’in oyun müsveddelerinden bahsediyor, devretmek istiyordu.

“Ne zamandır görüşmek istediğim biriydi Anjel Abla, iletişimimiz böyle başladı; bazen Mustafa Doma aracılığıyla, bazen telefonlaşmalarla. Giderek yüz yüze görüşme ihtiyacım arttı ve yazın günübirliğine Leipzig’e gittim. Anjel Açıkgöz, kocası Hayk Açıkgöz’ün çektiği Nâzım Hikmet’in fotoğraflarını da verdi.”

Böyle başlıyor, ‘Suyun Şavkı-Leipzig’de Bir Aile ve Nâzım Hikmet’ kitabı ve öyküsü...

Suyun Şavkı–Leipzig’de Bir Aile ve Nâzım Hikmet, M. Melih Güneş, YKY,

164 sayfa, 14 TL

Cevat Çapan, ‘Bir Uzak Kalma Öyküsü’ başlıklı Önsöz’ünde, kitabın özü ve Açıkgöz ailesinin serüvenine değiniyor.

‘Muhacir Bir Ailenin Öyküsü’nde Vedat Türkali ve Hasan Basri Alp ile Açıkgöz’ün dostluğu, ileride Türkali’nin romanlarındaki ithaflarda yer alacaktı. ‘Güven’ romanını, “27 Ocak 1945’te Sansaryan Han’da güvenlikteki soruşturması sırasında yaşamını onurlu biçimde yitiren gerçek insan, yiğit devrimci Hasan Basri Alp’in yüce anısına...”, ‘Bitti Bitti Bitmedi’yi ise Dr. Hayk Açıkgöz’e aşağıdaki satırlarla adadı:            “Mahalle, ilkokul, üniversite ve uzun yıllar süren TKP içinde birlikte çalışma onurunu kazandığım, çektiği bütün işkencelere karşın  hiçbir tutuklamada  beni ve birçok sorumlu kişiyi ele vermeyen Dr. Hayk Açıkgöz’e yürekten  sevgi ve borçluluk duygularımla...”

Melih Güneş, kitabında Açıkgözlerin, İhmalyan’ların Türkiye’den yurtdışına kaçış serüvenini anlattıktan sonra ‘Açıkgöz Ailesiyle Nâzım Hikmet’in karşılaşmasını detaylarıyla aktarıyor.

Açıkgözler, 1955’in ağustos ayı sonunda Budapeşte Garı’nda Nâzım Hikmet’le tanışırlar. Akşam da aynı sofrada yemek yerler.

Nâzım Hikmet aracılığıyla Varşova Radyosu’nda çalışmaya başlarlar.

Açıkgözler Leipzig’e, İhmalyanlar Moskova’ya gönderilir. Varşova Radyosu’nda Nâzım’ın dikte ettiklerini Anjel düzenler. Münevver Andaç, eski eşinden kızı Renan ve  Memet’le Varşova’ya gelir, Nâzım onların yaşamlarını sağlayacak işleri bulur.

Nâzım’ın sosyal hayatına ve dost dünyasına dair çarpıcı bir kesiti aktaran kitabın ‘Anjel Açıkgöz Anlatıyor’ bölümü, yalnız Nâzım’ın değil, Nâzım ekseninde dönemin komünistlerinin, solcularının çektikleri, yaşama koşulları ve Nâzım’ın onlara yardımları söz konusu ediliyor.

Özellikle Türkiye’den buraya göç edenlerin, kaçanların durumu ve Nâzım’ın yaptıkları ortaya konuyor. Münevver Andaç’ın Türkiye’den Varşova’ya gelişi, sonra yaşadıkları yine Anjel Açıkgöz’ün tanıklığından anlatılıyor.

Anjel Açıkgöz’le M.Melih Güneş’in konuşmaları, Nâzım’ın çevresi, arkadaşlıkları, oraya gelenlerle ilişkileri, aşkları konusunda birinci elden bilgi veriyor. Tüm bu serüvenlerden Nâzım’ın şiirinin aşamalarını, içeriğini bile görmek mümkün...

Yazının devamı...

Bedri Rahmi İzmir’de

17 Şubat 2017

İzmir’de Folkart Galeri’de kapsamlı bir Bedri Rahmi Sergisi açıldı.

Serginin küratörleri: İbrahim Örs ve Hanefi Yeter.

Serginin başlığı şu: “Sevmek güzel meslek reis”.

Sergi kataloğunun ilk sayfasında Bedri Rahmi’nin bir şiiri var:

“Biz dünyadan gider olduk

Kalanlara selâm olsun

Ama hep böyle gidecekse bu dünya

Kalanlara haram olsun”

Bedri Rahmi gibi hem ressam, hem hoca, hem şair, hem yazar olan biri, her yönüyle resimseverlerin ve edebiyat okurlarının ilgisini çekiyor.

Ressamın Yemini’ni okuyun, sonra da sergiyi gezin.

Sergide hem Bedri Rahmi’nin hayatını izleyeceksiniz hem de önemli yapıtlarını göreceksiniz. Ayrıca ona ait başka objeler de hayatı ile sanatının kesiştiği noktaları gösteriyor. Sanatçının en güzel fotoğrafları, en tanınmış eserlerini bu sergide görebilirsiniz.

Bedri Rahmi’nin farklı türlerdeki çalışmaları, hayatının ve sanatının değişik dönemleri de fotoğraflarla bezeli sayfalarda okunabiliyor, seyredilebiliyor.

Çeşitli koleksiyonlardan ve ailenin elinde bulunan malzemeden oluşan serginin İzmir’de açılması benim için ayrı bir önem taşıyor. Bugüne kadar çoklukla İstanbul’da düzenlenen sergilerde eserleri yakından görülebilecek Eyüboğlu’nun eserleri İzmir ve çevre illerdeki sanatseverler tarafından daha yakından görülebilecek.

***

KATALOGDA kimlerin yazısı var?

Hıfzı Topuz, ‘Bedri Rahmi Paris’te yazısında 1954’te başlayan dostluğunu yazıya getiriyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Bedri Rahmi’nin Sergisi’ yazısının ilk paragrafında ressamı bakın nasıl övüyor:

“Bedri Rahmi son günlerde, çoğu bu yazın mahsulü olan tablo, desen, suluboya ve etütlerden mürekkep bir sergi açtı. Bize çok sevdiğimiz sanatıyla tekrar karşılaşmak, paletine, zengin fantezisine, eşya ile konuşma edasına, hülasa her an oluş halinde bir dünya gibi kaynayan ruhunun cümbüşlerine bir daha hayran olmak fırsatını verdiği için aziz ressama ne kadar teşekkür etsek azdır.”

Ara Güler, ‘Bedri Rahmi Eyüboğlu’ yazısını aşağıdaki cümleyle noktalıyor:

“Bedri gönül adamıydı, öyle yaşadı, öyle olmayı sevdi. Öyle olmasaydı, ne mavileri, yeşilleri, sarıları bulurdu, ne de kelimelerin ardında gizlenen şiir denen sevgiyi.”

Aziz Nesin, ‘Bedri Rahmi’ye Mektup’unu, “Sevgili Bedri Rahmi: Yaşamanın yeri ve zamanı olmaz ve sen bunu çok iyi bilerek yaşadın” diyerek noktalıyor.

İlhan Berk, ‘Bedri Rahmi’nin Yaşamında yazısında, onun kalenderliğini, içtenliğini, halk adamlığını, hiç değişmeyen bu özelliklerini sıralıyor.

Mehmet Pesen, ‘Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Ardından’da, nasıl usta çırak ilişkisine inandığından örnekler veriyor.

Turan Erol, ‘Hocam Bedri Rahmi’de; ressamlığını, şairliğini ve dostluğunu kaleme almış.

Yaşar Kemal, ‘Yedi Yürekle Giden’de; “Onu bizim kuşak uzun yıllar izledi, şiirlerini, resimlerini, kişiliğini” diyor.

Ferid Edgü, ‘Aşkın Resimleri’nde ondaki aşk temasını benzersiz işleyişini bir cümlede özetliyor: “Eski yeni, yerli yabancı pek az ressamın yapıtlarında böylesi bir aşkın izdüşümleriyle karşılaştım.”

***

İYİ bir ressamın yapıtlarını bu sergide görebileceksiniz.

Yazının devamı...