"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Resimde ışığın belirleyiciliği

28 Mart 2017

‘Işığın Ustaları’ adlı serginin kataloğunda yer alan giriş yazısında, serginin genel niteliğini şöyle açıklıyor Lucien Arkas:

“Arkas Koleksiyonu Belçika Bölümü’nden seçilen özgün ve güçlü yapıtlar, XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında Belçika’da özellikle Romantizm, Empresyonizm ve Post Empresyonizm akımlarının yorumlanışı sanatseverlere sunuluyor.”  

Arkas Koleksiyonu’ndan alınan resimler aşağıdaki bölüm başlıkları altında sergileniyor:

‘Kadın Portreleri’.

Genç kız ve kadınların bütün ruh hallerini dış ve iç dünyalarını ustaca yansıtan tablolar.

Genç kızların safiyeti, ışığın ustaca kullanılışı ile ziyaretçiyi etkiliyor.

Arkas Koleksiyonu’nda kadınlar büyük yer tutuyor.

‘Nüler’.

Louis Buisseret, Bir Genç Kızın Portresi’nde, bütün dikkatini çıplaklığa vermiş.

Firmin Baes ise üç başyapıtında başka pek çok sanatçının aksine figürün çıplaklığını ayna kurnazlığına başvurmadan tasvir etmiş.

Eleştirmenin notları böyle.

‘Erkek Portreleri’.

Sayıca zengin değil. Sanatçı otoportreleri sözü edilmesi gereken eserlerden.

‘Manzara Resimleri’.

Doğayı değişik yerlerden, değişik bölgelerden tuvale getiren resimler.

Manzara resimlerinde ışığın eşliğinde renk zenginliğini, doğayı göreceksiniz.

‘Natürmortlar’.

‘Enteryör ve Gece Manzaraları’.

Işık unsuruna dikkat ediniz.

Firmin Baes’in pastellerini görmeniz için katalogda önemli bir yargı var.

Arkas Sanat Direktörü Niko Filidis, sergide yer alan ressamların özelliklerine değiniyor yazısında:

“Bu kez ‘Işığın Ustaları’ başlığı atında XIX. yüzyıl sonu XX. yüzyıl başlarında dönemin moda rüzgârına göğüs gererek görsel zarafete ve ‘nesnelerin ruhuna’ gönderme yapan Belçika ressamlarını köşelerinden çıkarıp hak ettikleri aydınlığa kavuşmalarını açıkladı.”

Bana sergiyi ressam Efi Filidis gezdirdi. 

* * * 

ÖNÜNDE durduğum, katalogda da incelediğim yapıtlar: ‘Uyuyan Baküs Rahibeleri’, ‘Deniz’, ‘Liman’, ‘Akdeniz’de Çatışma’, ‘Akşamüstü Kış Güneşi’, ‘Pazar Yeri’, ‘Mum Işığında Bir Çift’, ‘Çizim Dersi’, ‘Piyano’, ‘Gümüş Parlatan Kadın’.

* * * 

SANAT SOKAĞI’NDA BİR GEZİNTİ

URLA’ya götürdüler beni. Orada bir Sanat Sokağı yapılıyormuş.

Yugoslavya’ya gittiğimde severek dolaşmıştım.

Urla’ya Müzik Okulu için gitmiştim. O binada İdil Biret, armonyumda bize Bach çalmıştı.

Sanat Sokağı’nda seramikçiler, hediyelik eşya dükkânları, dinlenebileceğiniz kafeler, karnınızı doyuracağınız lokantalar –restoran sözünü kullanmak istemiyorum– var. Binalar onarılıyor, butik pansiyonlar da açılacak hiç kuşkusuz orada.

İki tane de sahafa rastladım.

Sahaflarda her zaman bir mucize ile karşılaşırım. İstanbul’da arayarak zor bulduğum bir kitap, tezgâhta bana bakıyordu: Vecihi Timuroğlu’nun Ahmet Kutsi Tecer kitabı.

* * * 

SOKAK tamamlandığında tekrar görmek istiyorum. Size de tavsiye ederim.

 

Yazının devamı...

17 yıl sonra yeniden Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu

26 Mart 2017

Halk müziğinin iki ustası, otantik icranın ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Halk müziğine yaygınlık kazandıran adlar arasında onları mutlaka anmak gerekiyor.

Albüm, “Gülten Oğur, Mustafa Oğur, Emine Demircioğlu, Mustafa Demircioğlu anısına...” adanmış.

Onları dinlerken, bir Anadolu ses gezisine çıkıyorum. Duygulanıyorum, bozkır geliyor gözümün önüne, saz çalan, derdini ona döken bir müzikçi portresi beliriyor.

Erkan Oğur albümde kopuz, klasik gitar, perdesiz gitar, vokal, ebov ve tüm aranjmanlarda yer alırken, İsmail Hakkı Demircioğlu vokal ve divan sazı ile yer alıyor. İkiliye Rıza Can Özel kemençe ve Çaykara kavalıyla, Emre Sınanmış dudukla, Sinan Cem Eroğlu kavalla, Volkan Kaplan ise bağlama ve divan bağlamayla eşlik ediyor.

Yeni CD’de 15 türkü yer alıyor.

Yüce Dağ Başında. Birçok kişi bu türküyü sanatçılarla birlikte söyleyecek.

Havada Kar Sesi Var. Dinlerken en çok duygulanacağınız türkülerden biri olacak.

Eğer Aşkı Seversen ve İşidin Ey Ulular. Sözleri Yunus Emre’ye müzikleri ise Erkan Oğur’a ait bu türkülere hayran olmamak mümkün mü? Bir kere daha görüyorsunuz ki, Yunus Emre’yi özümsemiş bir müzisyenin bestesi. Yunus Emre’yi bilenler bu besteleri çok beğenecekler.

Ağlama Yar (Mavi Yazma), Celâl Güzelses’ten alınan bu türküyü taş plaktan dinlemiştim. Belleğim beni yanıltmıyorsa, türküyü Türk müziği sazları eşliğinde söylemişti. Albümün favori icralarından biri olacağına hiç şüphem yok.

Sunalar türküsünü ise Murat Oto hatırlatmış ikiliye. Albümde ona da özel bir teşekkür var.

Bunlar haricinde, Mihrican mı Değdi?, Gökte Uçan Huma Kuşu, Ben Meylimi Üç Güzele Düşürdüm (Karacaoğlan), Kar Yağar Karamişa, Derdim Bitmez (Söz: Kemal Eroğlu, müzik: Erkan Oğur), Dağ Üstüne Dağı Koysam, Ahçik ve Mazlum Çimen’in Sen Benden Gittin Gideli adlı eserleri yer alıyor.

Türkülerin seçimi, Anadolu’nun çoğulcu yapısını gösteriyor. Her bölgenin, her yörenin ses zenginliğini getiriyor bize. Sindirerek, özümseyerek yapılmış bu albümü sizin de aynı anlayışla dinlemenizi dilerim.

Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ikilisinin yeniden bir araya gelmek için araya bu kadar zaman koymamalarını temenni ediyorum. Zira bazı türleri sevdirmek için bu tür nitelikli icralara ihtiyacımız var.

* * *

İYİ dinlemeler dilerim.

(*) Kalan Müzik

 

Yazının devamı...

İstanbul’un suç tarihi

25 Mart 2017

Gerek İstanbul’un gerek Türkiye’nin gerekse benzer coğrafyaların, büyük şehirlerin temel ‘gündem’ meselelerinden biridir şiddet. O şehirde, bölgede yaşanan adli vakalar, suç addedilen hadiseler, hangi dönemde olursa olsun, mercek altına alındığında bize gerek kültürel, gerek sosyal, gerek hukuksal, gerek tarihsel, gerek sosyolojik, gerek ekonomik gerekse siyasal açıdan çok şey söyler!

Toplumsal düzeni, suç ekseninde incelemek mümkündür...

Bugünkü halimiz ve sebepleri ortada! Kadın cinayetleri, tacizler, ölümle sonuçlanan kavgalar...

Peki 19’uncu yüzyılın sonunda İstanbul nasıldı? Adli kayıtlarda kimler daha çok yer alıyordu? Adalet mekanizması nasıl çalışırdı? Suç hangi toplumsal sınıfta daha yaygındı? Bir etnik grupla veya bölgeyle sınırlandırmak ne kadar mümkündü?

Bugün ‘güncel’ haliyle karşımıza çıkan toplumsal sınıflar, o zaman nasıldı?

Bu ve daha fazla sorunun yanıtını Roger A. Deal’ın ‘Namus Cinayetleri-Sarhoş Kavgaları-II Abdülhamid Döneminde Şiddet’ kitabında bulacaksınız.

Namus Cinayetleri, Sarhoş Kavgaları-II. Abdülhamid Döneminde Şiddet Roger A. DealÇeviren: Zeynep RonaKitap Yayınevi176 sayfa, 27.50 TL

Abdülhamid dönemi öncesinden, genel reform hareketleriyle başlayan ilk bölüm, dönemin yargı reformlarıyla devam ediyor. II. Abdülhamid döneminde İstanbul’a değindikten sonra, ceza ve adalet sistemine, etnik ilişkilere, siyasi duruma, suçla ilgili genelgeçer verilere kadar geliyor.

İkinci bölümde dönem içinde ‘suç’la iç içe bir dünya kabadayılar ve külhanbeyleri inceleniyor. Pangaltı Cinayetleri ve Şehzadebaşı Cinayeti gibi dönemin meşhur vakalarına da odaklanıyor.

Yazar, bütün kuramsal altyapıyı kurduktan sonra, tarihi ve sosyal perspektiften somut vakaların analizini yapıyor.

Bu bilgiler ve örnekler ışığında Türkiye’deki bazı olayları bugün de bu verilerle yorumlayabiliyoruz.

Yazarın ‘Giriş’teki bazı saptamalarını okumalıyız:

“Özündeki öneminin ötesinde, kişiler arasındaki şiddeti incelemek için başka birçok neden var. Bu araştırma için II. Abdülhamid dönemi İstanbul’unu seçmemin birkaç nedeni vardır.

“1877–78 Osmanlı–Rus Savaşı’nın yarattığı çöküntünün izleri hâlâ sürmekle birlikte, imparatorluk (bu dönemin büyük bölümünde) barış içindeydi. Hükümet birçok şeyin üstünü parlak bir cilayla örtebilecek kadar güçlüydü, ama bu cila sık sık sıyrıldığında altındaki ilginç olgular açığa çıkabiliyordu...”

Kitap, dönemin ‘suç’ haritasını çıkarırken bugüne dair de önemli veriler sağlıyor.

Örneğin, Galata Limanı bölgesindeki içkili yerlerde özellikle yabancı gemiciler çok içtikleri için bu bölgede daha yoğun ‘şiddet’ kaydının olduğuna dikkat çekiyor. Pangaltı Cinayetleri’nde ise kadın-erkek ilişkilerindeki çarpıklığı görmek mümkün... 

Tarihin gerçeklerini bilmek, bugünü doğru yorumlamak için okunması gereken bir kitap.

Yazının devamı...

Yusuf Franko Bey'in insanlarını tanıyın

24 Mart 2017

Serginin adı: ‘Yusuf Franko’nun İnsanları: Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri’.

Sergide Ömer M. Koç Koleksiyonu’nda yer alan 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın karikatür albümü ilk kez gün ışığına çıktı.

Bunca unvanı elinde bulunduran bir kişinin karikatürlerinin görülmeye değer olduğunu söylemeye gerek yok.

Sergiyi Melih Fereli ve serginin küratörü Bahattin Öztuncay’la birlikte gezdim. Öztuncay, albüme nasıl sahip olduklarının öyküsünü anlattı. Bunda bir serüven lezzeti olduğunu söylemeliyim.

Karikatürlerde kimler yok ki!

Dönemin tüccarları, yüksek cemiyet mensupları, Osmanlı paşaları, Levantenler, sanatçılar ve diplomatlar. Karikatürlere bakarak Beyoğlu/Pera semtinin tarihini öğreneceksiniz. Çünkü, karikatürist de bu camianın bir parçası.

Kimdir Yusuf Franko Kusa Bey?

Lübnan’dan İstanbul’a göçen, Osmanlı Hariciyesi’nde yer edinen ve buradan yeniden Lübnan’a uzanan bir ailedendir. Naum Tiyatrosu’nun kurucusu Michel Naum akrabasıdır. 1907-1912 arasında Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı yapmıştır. Sergide karikatür albümünün yanı sıra, başta Ömer M. Koç Koleksiyonu olmak üzere farklı koleksiyonlardan fotoğraf, belge ve yayınlar da görülebiliyor.

İNGİLİZCE yayımlanan özel albüm kitabının kapak yazısı şöyle:

“Youssuf Bey
The Charged Portraits of Fin-de-Siecle Pera
Ömer M. Koç Collection”

Ömer M. Koç, albümün başındaki Önsöz’de, albüm ve karikatürlerin aidiyeti konusunda bilgi veriyor.

Kitabı açar açmaz karşıma çıkan bir karikatüre çok güldüm. Yusuf Bey, jübile karikatüründe kendini darağacına çekmiş. Tepesinde akbabalar dönerken, boynundaki ipi, bugüne kadar karikatürünü çizdiği kişiler tutuyor... Aynı karede sevinenler ve üzülenler.

Albümde, Giriş yazısı Bahattin Öztuncay imzasını taşıyor. Yazıda ‘Yusuf Bey Albümünün Serüveni’ anlatılıyor.

Gerek Yusuf Bey’i gerekse ailesini daha iyi tanımak için Sinan Kuneralp, Guillaume Doizy, K. Mehmet Kentel’in yazılarını okumalısınız.

Sinan Kuneralp’in ‘Yusuf Franko’nun Albümünde Kim Kimdir?’ yazısı, çok yararlı bir notlama. Albümün başında yer alan otoportresini, arkadaşlarına ‘yeni yıl kartı’ olarak göndermiş. Karikatürlerde yoğunluk, yabancı diplomatlar ve eşlerine ait. Bizde de tanınan Kont Roberto Preziosi’nin karikatürünü çizmiş Yusuf Franko.

PERA’nın tarihinden bir kesiti gösteren, İstanbul’dan bir zaman kesitini gözler önüne seren mutlaka görülmesi gereken serginin, albümü de önemli.

Yazının devamı...

İlk Onur Konuğu Cemil Kavukçu için özel bir kitap

23 Mart 2017

Öncelik o kentin yerel yönetiminin çıkardığı kitaplardır, bir de ne yazık ki satış yerleri bulunmayan resmi kurumların fuardaki stantlarıdır.

15’inci Bursa Kitap Fuarı’nda da bu kuralımı bozmadım.

Fuarda Bursa Büyük Şehir Belediyesi ile Nilüfer Belediyesi’nin stantlarından eksik kitaplarımı tamamladım.

Büyükşehrin yayınlarından birçoğunu zaten daha önceki yıllarda edinmiştim, kitaplığımda iyi bir Bursa köşesi var. Nilüfer Belediyesi’nden de aldıklarımla kitaplığımı zenginleştirdim. Müzeler kenti Bursa’nın bu yayınları yapmasını destekliyorum.

Ayrıca Bursa’da yaşayan yazarların, şairlerin de bu fuarlarda kendilerini tanıtmaları, söyleşilere katılmaları fuarların önemli yanlarından biri.

Fuarlarda yazarlar okurları kadar meslektaşlarını da burada tanırlar.

Bursa Kitap Fuarı’nın ‘ilk’ Onur Konuğu iyi yazar Cemil Kavukçu idi.

Kavukçu, İnegöl’de doğduğu için, böyle bir ilişki kurularak seçilmişti.

TÜYAP Genel Koordinatörü Deniz Kavukçuoğlu da ödülü yazara benim vermemi istedi. Zevkle kabul ettim. Sevdiğim bir yazara ödül vermek, doğrusu beni de onurlandırdı.

Bu vesileyle fuarda bir de Enver Ercan’ın hazırladığı ‘Zamanın Aynasında Cemil Kavukçu’ kitabı yayınlandı. Size ondan da söz etmek istiyorum.

* *  *

KİTABIN ilk yazısı Hayatım başlığını taşıyor. Kavukçu, (d. 12 Mart 1951) yaşamını, ailesini, öğrenim sürecini, ilk ürünün yayınlanışını, edebiyat ortamını bu başlık altında yazmış. Bunu, Cemil Kavukçu’nun bibliyografyası takip ediyor. Yetişkinler için 22 kitap, çocuklar için 8 kitaplık bir külliyat!

Kitabın ilk yarısı, Kavukçu’nun eserlerinden seçme bölümleri içeriyor. İkinci yarısında ise hakkında yazılan yazılar bir araya getirilmiş.

Fethi Naci’nin “Cemil Kavukçu’nun Yeni Kitabı”, Semih Gümüş’ün “Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak”, Turgay Fişekçi’nin “Defne Gölgesi (19 Eylül Gününün yazısıdır)”, Fadime Uslu’nun “Aynadaki Zaman”, M. Sadık Aslankara’nın “Kavukçu Öykücülüğünü Ele Veren Eksenler” ve Zerrin Eren’in “Cemil Kavukçu’nun Üç Öyküsünde ‘Metinlerarası Çerçeve’ Uygulaması” yazısı yer alıyor.

Bu bölümü, Ferhat Uludere, Semih Gümüş, Esma Aras ve Şaban Akbaba’nın Cemil Kavukçu ile yaptıkları söyleşiler takip ediyor. En sonda ise fotoğraf albümü var.

* *  *

İYİ bir yazarı tanımak için yararlanacağınız bir kitap.

 

Yazının devamı...

‘Cinaî Muhabbetler’in zamanı

21 Mart 2017

Son yıllarda polisiye edebiyata artan ilgiyi birkaç açıdan incelemek gerekiyor.

Birincisi; okurun tür çeşitliliğine yönelmesi. Polisiye romanların da edebiyat dairesi içinde yer almasının keşfi.

Belki bu öğelerden de önemlisi, polisiye romanların toplumun anatomisini irdelemesi.

Roman kahramanlarının sevilmesi.

Nedense bizde polisiye roman okunup atılacak bir sınıfa koyulurdu, ciddiye alınmazdı. Oysa edebiyat tarihindeki pek çok önemli romanın, polisiye sınıfına dahil edilebileceği gerçeği apaçık ortadadır. Şehirlerin arka sokakları, klişe deyimle batakhaneleri bu romanlarda anlatıldı, gizli yüzü bunların sayfalarına yansıdı.

Romanların zihin çalıştırıcı yanlarını da anımsatalım.

Kemal Tahir’e, “Bir romana başlamakta sıkıntıya düştüğünüzde ne yaparsınız” diye sorduğumda, “Agatha Christie okurum” demişti.

Ustanın, Mayk Hammer romanlarını ustaca yazdığını bilince, bu cevap daha da anlam kazanır.

Dashiel Hammet’in Malta Şahini’nin başka dillerdeki çevirilerinin önsözünü ünlü yazarlar yazdı, kitap bence modern klasikler arasına girdi.

Eski polisiyelerin de yayınlanması, hem o dönemde polisiye edebiyatın yerini hem de o günün suç haritasını göstermektedir.

Bu eserler sosyoloji açısından da incelenmelidir.

Bugün mafya diye nitelediklerimiz belki dünün külhanbeyleriydi.

İşlenen cinayetlerin tahlili, cezalandırma biçimleri de hukuk düzenini, yargılama sistemini ortaya koymaktadır. Onların bugünkü dile aktarılması, nostalji dalgasında her şeyi asil gösteren cilalanmış kitapları da adeta yalanlamıştır.

221B* gibi polisiye edebiyata dair dergiler de bu alanı genişletmekte, bilgilerimizi yenilemektedir.

Derginin yeni sayısında ‘Agatha!’ dosyası polisiyenin büyük ustasını yeniden hatırlatıp, yeniden okumamızı, filmlerini seyretmemizi sağlayacaktır.

***

SEMPOZYUM programını, konuları ve katılımcıları yazayım. Mekân, MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu.

Saat 10.00-11.00 arasındaki açılış konuşmalarını MSGSÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kayhan Ülker, Ahmet Ümit ve ben yapacağız.

I. Oturum: (11.15-12.30)

Unutulmuş Yazarlar/Unutulmuş Polisiyeler

Moderatör: Prof. Dr. Abdullah Uçman

Konuşmacılar: Banu Öztürk, Hilmi Tezgör, Didem Ardalı

II. Oturum (13.30-14.45)

Çağdaş Türkçe Polisiyede Kurmaca ve Teknik

Moderatör: Didem A. Büyükarman

Konuşmacılar: Seval Şahin, Tülin Ural, Zeynep Tüfekçioğlu

III. Oturum (15.00-16.15)

Polisiye Kurguda Karakter Yaratmak

Moderatör: Seval Şahin

Konuşmacılar: Ahmet Ümit, Emrah Serbes, Alper Canıgüz

IV. Oturum (17.00-18.00)

Suç-Şehir ve İstanbul

Moderatör: Ahmet Ümit

Konuşmacılar: Celil Oker, Hesna Onbaşı, Derviş Şentekin, Verda Pars

***

POLİSİYENİN konuşulacağı bu renkli programı kaçırmayın.

Yazının devamı...

‘Slava’ on yıl önce enstrümanını bırakmıştı

19 Mart 2017

43 CD’lik bir albüm çıktı, 200 sayfalık da bir kitabı var albümün.

CD’ler hem stüdyo hem canlı yayın kayıtlarından oluşuyor, DVD’leri de var.

Kitapta ise sanatçı hakkında birçok yazıyla aile albümünden fotoğraflar bulunuyor.

Albümün kapağı şöyle:

“Rostropovich

Cellist of the Century

The Complete Recordings”

Sanatçı sazı için ne diyor?

“Çello öğrenmeye başladığımda, enstrümanımla aşka düştüm, çünkü o bir sesti, benim sesim.”

Büyük çellist Rostropovich (1927–2007) Bakü’de doğdu, 80 yaşında Moskova’da öldü.

Toplu kayıtlar, benim için toplu edebiyat eserleri gibidir. Sanatçının bütün sanat yaşamının her aşamasını heyecanla takip edebilirsiniz.

Alman çellist Alban Gerhardt’ın onun için söylediği, bütün iyi müzisyenler için geçerlidir. “Rostropovich mükemmeliyetin peşinde değildi, fakat tutkunun, kendini ifade etmeyi, dramı, yaşamı yansıtmayı seçmişti.”

Her şeyin teknikten ibaret olmadığı bir anlayış, duyarlı bir yaklaşım.

Öğrencisi Karine Georgian, hocasından şöyle söz ediyor: “Bir ‘Rostropovich yöntemi’ yoktu.”

Bu satırları okurken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın derslerini, ders notları, kitaplarını hatırladım. Ders notlarının niteliğini düşündüm. Oradaki notlar, okuyana, dinleyene kendi yeteneğince anlamasını, algılamasını sağlıyor.

Demek ki iyi müzisyenler, iyi edebiyatçılar, teknikten çok müziğin, edebiyatın ruhunu veriyorlar.

Sanatçıların vatandaş olarak elbette siyasal düşünceleri, tepkileri vardır.

Unutulmaz fotoğraflarından biri de ‘Slava’nın Berlin Duvarı önünde Bach çaldığı fotoğraftır.

Daha sonra Moskova’ya döndü, Boris Yeltsin’i destekledi.

***

 BESTECİLER onun çalması için birçok beste yaptılar.

Öne çıkan dört beste ve besteciye yer verilmiş dosyada:

- Şostakoviç – Bir numaralı çello konçerto

Rostropovich. Philadelphia Orchestra / Eugene Ormandy

Çok popüler bir beste.  

- Prokofiev Symphony – Concerto

Rostropovich. RPO / Malcolm Sargent

Birçok kez kaydedildi ama 1957 kaydı en önemlisi.

- Britten – Cello Suites

Rostropovich için besteledi.

- Lutoslawski. Cello Concerto

Rostropovich. Orchestre de Paris - Witold Lutaslowski

***

 PAZAR günü sanatçıyı herhangi bir CD’si ile anabilirsiniz.

Bach Süitleri size dinginlik verecektir.

(*) Gramophone, Rostropovich, March 2017, p.11 sayılı dergiden derlenmiştir.

Yazının devamı...

A’dan Z’ye Anadolu’yu keşfetmek

17 Mart 2017

Yayın danışmanlığını Emre İskeçeli’nin yaptığı kitabı Ufuk Kaan Altın yayına hazırlamış. Kitabın başında Adnan Aslan, Claudio Tomasi ve Simge Balaban’ın yazıları yer alıyor. Ayşe Arman, Derin Sarıyer, Günseli Özen, Mete Horozoğlu, Mutlu Tönbekici, Refika Birgül, Saffet Emre Tonguç, Sunay Akın, Yaşar’dan oluşan yazar grubu gittikleri kentleri, beldeleri, köyleri yazmışlar. Bülent Çamcı ve Gökhan Kali de fotoğraflamış.

Bu albüm/kitabı okuduktan sonra özellikle Türk kadınının, fırsat bulduğu anda nasıl harikalar yarattığına tanık olacaksınız.

Şöyle söylemeliyim, kitapta adın geçen yerlerin doğal güzelliklerine insani güzellikleri de katın, yerel lezzetlerini, damak tadını da ekleyin... Gönlünüz ve midenizin birlikte doyacağı bu yerlere neden gitmeyesiniz ki?

Uzundere/Erzurum, Doğu Anadolu Turizm Geliştirme Projesi (DATUR) ile başlıyor ve Türkiye’nin dört bir tarafından birbirinden etkileyici hikâyeler aktarıyorlar.

İpekyolu Misafir Evi’ne gittiğinizde Mardin’in kadim kültürüne hayran kalırsınız, kadınların başarısını bir kez daha kutlarsınız. Hazır gitmişken kadınların yaptığı sabunlardan almadan dönmeyin. Bursa’nın Nilüfer ilçesine bağlı Misi Köyü. Kadınlar ipek kozasından yeni bir başarı hikâyesi yazdıkları gibi, yöresel lezzetleri de her gelene sevdirdiler.

10 Yıl 10 Şehir 10 Hikâye, Kültür ve Turizm Bakanlığı-UNDİP(Güçlü Bireyler, Güçlü Toplumlar), Anadolu Efes (Kitabı www.gelecekturizmde.com/ebook adresinden okuyabilirsiniz)

Seferihisar’a gitmiştim. İzmir’e giderseniz, mutlaka uğrayın. Geleneksel mutfağından tatmadan ayrılmayın. Kitapta Seferihisar için ayrılan bölümün başlığı çok doğru: ‘Yavaş Şehrin Hızlı Kadınları’.

Şanlıurfa bölümünde Göbeklitepe’deki taş işçiliğinden hareketle, yok olmaya yüz tutan bir sanatın yeniden canlanmasını anlatıyorlar.

Safranbolu’yu hepimiz biliriz. En azından duymuşuzdur. Yıllardır ‘deniz-güneş-kum’ olmadan da turistik değer yaratılabileceğinin kanıtıdır.

Isparta’yı bilirsiniz. Peki Keçiborlu’ya bağlı Kuyucak Köyü’nü? Lavantanın Türkiye’deki başkentidir. Kuyucaklı güleç kadınların fotoğrafını görünce ziyaret etmek isteyeceksiniz.

Kitapta Malatya Battalgazi, Adana Saimbeyli, Balıkesir Edremit’ten de hikâyeler yer alıyor.

Bir kere daha göreceksiniz ki, bir yere/bir şeye kadın eli değince, orası değişiyor, canlanıyor, bereketleniyor... Anadolu kadınının kendi topraklarında başardıklarını büyük kentlerde yaşayanlara göstermek bile yeter. Kültür turizminin hayatımızdaki önemini gösteren, lezzetli yazılar ve güzel fotoğraflarla dolu bu kitabı okuduktan sonra oralara gitmek isteyeceksiniz.

 

Yazının devamı...