"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Ahmet İsvan’a veda ederken

12 Eylül’de sorgulanmak üzere götürüldüğü Davutpaşa kışlasındaki “Otağ-ı Hümayun”, o günlerde işkence çığlıklarıyla İstiklal Marşı’nın kubbenin altında sıkça birbirine karıştığı insanlık dışı bir mekândı.

Bir dönem Osmanlı sadrazamlarının Rumeli’de sefere çıkmadan önce konakladıkları bu tarihi yapıda tam altı gün demir bir iskemlenin üstünde gözleri bağlı bir şekilde oturtuldu. Gözündeki bağ, yağlıboya fırçalarını temizlemek için kullanılmış renk renk boyalara ve nefte bulanmış bir paçavraydı. Neft ve boyanın temasıyla gözkapakları yanıyordu. Çıkan seslerden içeride toplam 30-40 kişi olduklarını tahmin ediyordu. Kendisi dışında hepsi DİSK üyesi sendikacılardı. İçeride dehşetli bir soğuk vardı ve ev içi kıyafetiyle getirildiğinden üşüyordu.

İSTİKLAL MARŞI’NIN CEZA OLMASINI HİÇ AFFETMEDİ

Ve içerdekiler tek tek işkenceye alınıyordu. Ahmet İsvan, şöyle anlatıyor o sesi ilk duyduğu anı: “Sessizlik bir genç adamın yürekler parçalayan feryadıyla yırtıldı. Ben bir insanın böyle bağırdığını, bir insandan böyle bir ses çıktığını o güne kadar duymamıştım. Arkasından daha farklı ve azalmaya yüz tutan çığlıklar, inlemeler geldi, sonra yine feryatlar...”

Biraz sonra “Dikkat” komutuyla İstiklal Marşı söylemeleri istendi. Gözleri bağlı bir şekilde kalkıp İstiklal Marşı’nı söylemeye başladılar: “Biz gözü bağlı 30-40 kişi, bir gürültü ve uğultu biçimine dönüştürerek söyledik. Sesler birbirine öyle karışıyordu ki, binanın kubbesinden öyle yankılanıyordu ki, ortaya çıkan gürültü bizim İstiklal Marşımız değil, o onurlu marşa hakaret ölçüsünde varan bir saygısızlık örneğiydi. İşkence çığlığı, İstiklal Marşı sonra yine çığlık ve feryat...”

İsvan, İş Bankası Yayınları’ndan çıkan “Başkent Gölgesinde İstanbul” başlıklı siyasi biyografisinde, 12 Eylül askeri rejiminin 1980 Kasım ayında kendisini götürdüğü Davutpaşa Kışlası’ndaki tanıklığını anlatırken içine oturan bu konuyu şöyle aktarıyor:

“Bağımsızlığın onuru ve ulusun yüceliğinin simgesi olan İstiklal Marşımızı bütün ömrümce saygıyla, heyecanla dinlemiş ve söylemiş bir kişi olarak, o yüce marşın işkence evinde bir ceza gibi uygulanmasını hiç affetmeyeceğim...”

KENDİSİ 27, EŞİ 36 AY HAPİS YATTI

İsvan, altıncı günün sonunda kışlanın hapishane bölümündeki revire götürülecek, buradan Birinci Ordu Komutanlığı’nın Selimiye Kışlası’nda 16 kişilik kapasitesine karşılık 61 kişi yattıkları bir koğuşa aktarılacak, bir hafta buradaki konaklamanın ardından Davutpaşa’daki askeri hapishaneye sevk edilecekti. İsvan, burada DİSK’li sendikacılarla birlikte 27 aya yakın bir süre kaldı. Kendisi hakkında tam 17 ay sonra tek kişilik ayrı bir iddianame hazırlandı. Yöneltilen suçlama anayasal düzeni kaldırmaya teşebbüs eden DİSK’e yardımcı olmaktı. 1 Mayıs törenlerine katılması bile delil olarak gösterilmişti.

12 Eylül askeri rejimi bütün acımasızlığı ve şiddeti ile İsvan ailesinin üstüne geldi. Kendisinden sonra bu kez eşi Reha İsvan da Barış Derneği davasından tutuklandı, toplam 36 ay hapis yattı.

12 Eylül rejiminin demir parmaklıklar arkasına gönderdiği Ahmet İsvan, İstanbul’un 1973-77 yıllarındaki CHP’li belediye başkanıydı. CHP’nin 1973 Aralık ayında yapılan seçimde İstanbul Belediyesi’ni alması, bu partinin 1970’li yıllarda ülke siyasetinde önemli bir psikolojik üstünlük elde etmesine yol açacaktı. İsvan yüzde 64 gibi kuvvetli bir oy almıştı. CHP, 1977’de yapılan genel seçimde ülke genelinde yüzde 41’in üstüne çıkacaktı.

Ahmet İsvan’a veda ederken

Ahmet İsvan 12 Eylül’de hapisten çıktıktan sonra Barış Derneği davasından tutuklu olan eşi Reha İsvan’ı  Metris Cezaevi’nde ziyaret ederken...

RANT GRUPLARINA KARŞI DURUNCA...

İSVAN’ın belediye başkanı olarak karşılaştığı güçlükler, yaşadığı sıkıntılara ilişkin aktarımları, 1970’li yıllarda Türkiye’de yerel yönetimlerin içinde bulunduğu durumu anlamak bakımından bir laboratuvar niteliğinde. Kitabına “Başkent Gölgesinde İstanbul” adını vermesi de aslında merkezi otoritenin belediye üzerindeki vesayetinden şikâyetçi olmasından. Çünkü belediyenin pek çok alanda yetkisi yoktur; var olan yetkiler de Ankara’daki muhtelif bakanlıkların vesayeti altındadır. Üstelik, 1975’te iktidara gelen MC hükümeti CHP’li belediyeyi cezalandırmak için ödenekleri de kesince Ahmet İsvan iyice köşeye sıkıştırılmış olur.

Sorun sadece merkezi hükümetle sınırlı değildir. İsvan kuralcı bir başkandır, kuralsızlığa göz yumacak, görmezlikten gelecek biri değildir. Böyle bir çizgi, İstanbul gibi ülkenin en büyük rant merkezinde sevimsiz olmak ve pek çok güç odağıyla çatışmaya davetiye çıkartmak demektir. Bu nedenle belediyede daha esnek davranmasından yana olan partisinden unsurlarla da sıkça karşı karşıya gelir. Bu arada, belediye arsalarının üzerinde spor kulüpleri tarafından yasaya aykırı bir şekilde yapılan inşaatları fark edip bu kaçak yapıların üzerine gider. Bunlar arasında Fenerbahçe sahilindeki FB, GS ve Yelken Kulübü yapıları ve ayrıca Elmadağ’daki Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü de vardır. Tabii kıyamet kopar.

İsvan, anılarında yaşanan gerilimi şöyle anlatıyor: “Belediye arsalarını İstanbul tarihinde ilk kez o mülkün asıl sahibi olan İstanbul halkına açıkladığım, bu arsaların o güne kadar kimlerin elinde olduğunu sergilediğim ve bunları o güçlü çevrelerin elinden geri almaya başladığım zaman aleyhimdeki kampanya güçlendi. İlginçtir, tutucu basının ve çıkar çevrelerinin yürüttüğü bu kampanyaya kendi partimin üst il yöneticileri ve onların genel merkezdeki uzantıları da katıldı.”

O dönemde yaşadığı en büyük hayal kırıklıklarından biri, Robert Kolej’deki lise yıllarından çok yakın arkadaşı olan CHP Lideri Bülent Ecevit’in dikkatini bir türlü İstanbul’a ve yerel yönetim meselesine çekememesiydi. İsvan, başkanlık yaptığı dört yıl boyunca Ecevit’e İstanbul sorunları üzerine bir kez bile brifing veremediğini üzüntüyle anlatıyor anılarında. Oysa İsvan’a göre, 1970’li yılların başında CHP’nin büyük kentleri alması aslında parti açısından tarihi bir imkânın önünü açmıştır: “Halkın 1973 seçiminde bize gümüş bir tepsi içinde sunduğu büyük belediyeleri güçlü gerçek yerel yönetim birimleri kimliğine kavuşturabilseydik, inanıyorum ki, hem İstanbul’un yağmalanmasını ve düzensiz gelişmesini durdurabilir hem de ülkemizde demokrasinin kaderi değişirdi.”

İSMET PAŞA’YI KÜSTÜRDÜ

İSVAN’ın anıları CHP’nin 1960 ve 1970’li yıllardaki seyrini anlamak bakımından önemli bir belge niteliği taşıyor. İsvan, ilk gençliğinden itibaren CHP teşkilatlarında çalışmış ve İsmet Paşa’nın da güvenini kazanmıştır. Ancak Ecevit ile İnönü arasındaki yol ayrımında ikisi arasında sıkışacaktır. Oysa tarihi 1972 kurultayı öncesinde Ecevit ile İnönü arasında tek kanal her ikisiyle de konuşabilen, aralarında mesaj alıp götüren İsvan’dan başkası değildir. İsvan tercihini kurultayda Ecevit’ten yana koyunca İnönü kendisine küsecektir.

Daha sonra “dürüstçe yapılmadığını” belirttiği önseçimi kaybettiği için 1977’de İstanbul belediye başkanlığına aday olamayacak, 12 Eylül döneminin sıkıntıları geride kaldıktan sonra da önce SODEP ardından SHP’de bir parti büyüğü kimliğiyle siyasete dönecek, sosyal demokrat ve sol çevrelerde her zaman bir bilge insan olarak büyük saygı görecektir.

Yine İş Bankası’nın yayımladığı “Köprüler Gelip Geçmeye” başlıklı ikinci bir anı kitabı da İsvan’ın çocukluğunu, Robert Kolej’de geçen lise yıllarını, ABD’de üniversitede tarım okuması ve dönüşünde Yalova’daki aile çiftliğinde modern tarıma geçişte yaptıkları atılımları anlatıyor.

Geçen perşembe günü Yalova’da eşinin yanına toprağa verilen Ahmet İsvan’ın anıları, yakın tarihimizi anlamak bakımından büyük bir değer taşıyor. Ayrıca, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı, doğrultusu hiç şaşmayan ve çevresindeki insanlara her zaman saygı ve sevgiyle yaklaşmış bir insanı yakından tanımış olmanın zenginliğini de kazanıyorsunuz bu anıları okurken. 

X