"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Sanatçılarımızla toplum arasında köprü olacak

3 Şubat 2017

Heyecanlıyım. İçimde bir işi aşkla yapmış olmanın verdiği bir kıpırtı var.

Mutluluğumun gerisinde yöneticisi olduğum gazetenin ilk kez vereceği haftalık bir kitap-sanat dergisinin haberini okurlarımıza duyuruyor olmanın sevinci yatıyor.

Hürriyet, bundan böyle her cuma günü ilk bölümünde yeni kitapları, edebiyat dünyasının en son eserlerini tanıtan, değerlendiren; ikinci bölümünde ise müzikten baleye, resme ve heykele, fotoğrafçılıktan mimariye kadar sanatın, yaratıcılığın her alanına uzanan bir eki ana gazeteyle birlikte ücretsiz olarak sizlere sunacak.

Hürriyet Kitap-Sanat, bu yönüyle Türk basınında çok uzun bir süre için bir ilk oluşturuyor. Sektörünün lideri konumundaki ana akım büyük bir gazetenin magazin, seyahat ve hafta sonu eklerinin yanı sıra okurlarına düzenli olarak bir kültür dergisi de vermesi önemli bir adımı gösteriyor.

Aslında bazı gazetelerimizin haftalık ya da aylık kitap eki vermeleri geleneği eskiden beri sürüyor. Nitekim Hürriyet de son iki buçuk yıldır cuma günleri yalnızca üç büyük kentimizde ‘Radikal Kitap’ ekini vermekte, ancak bu ek ulusal düzeyde dağıtılmamaktaydı. Yeni derginin özelliği hem ulusal düzeyde Türkiye’nin her noktasında dağıtılması, hem de içerik olarak kitap eki kimliğinin yanı sıra sanatın her alanını kapsayacak bir zenginlik, çeşitlilik taşıyacak olması.

Bu heyecanı bizimle paylaşan, yıllardır sanat alanına değerli katkılarda bulunan iş dünyası temsilcileri ve kültür kurumlarına destekleri için içtenlikle teşekkür ediyoruz. Onları bu kültür hizmetinde paydaşlarımız olarak görüyoruz.



Hürriyet Kitap-Sanat’la okurlarımıza, Türk toplumuna önemli bir hizmette bulunduğumuza inanıyoruz. Basında her zaman yeniliklere imza atmış, öncü rol oynamış bir gazete olarak bu yönümüzü bu kez bir kitap-sanat dergisi vererek sergilemiş oluyoruz. Bunu yaparken okurlarımızı biraz da şaşırtmak istiyoruz.

Ülkenin gündemine bağlı olarak kaçınılmaz bir şekilde sıkça kriz haberlerini manşetlerine taşımak zorunda kalan basın cephesinde pekâlâ kriz haberleri dışında iyi, güzel şeyler de olduğunu hissettirmeyi amaçlıyoruz.

Bunu yaparken Türkiye’de sanatın bütün alanlarında eser veren sanat insanlarına ve edebiyatçılarımıza sahip çıkmayı, onları teşvik etmeyi, toplumda her yaştan, her kesimden insanla buluşturmayı hedefliyoruz. Hürriyet’in kâğıttaki ve dijital sitesindeki erişim gücünü dikkate aldığımızda, bu derginin sanatçılarımızla toplumun geniş bir kesimi arasında önemli bir köprü işlevi üstleneceğini söylemek doğru olur.

Son dönemde birbiri ardına gelen terör saldırıları, ekonominin türbülansa girmesi ve referandum sürecinin tırmandırdığı kutuplaşmanın iç içe geçmesi, olumsuz bir iklimin ülkemizin üzerini kaplamasına yol açtı. Bu ruh halini de sanatla, kültürle aşacağımıza inanıyoruz.

Evet, bu dönemde kitap-sanat dergisi veriyoruz. Yılgınlığa teslim olmayacağız.

Daha çok müzik dinleyeceğiz. Daha çok şiir okuyacağız. Daha çok roman bitireceğiz. Zaman buldukça galerilerimize giderek ressamlarımızın dünyasında daha çok gezineceğiz. Konser salonları, tiyatro salonlarının önünde uzun kuyruklar oluşturacağız.

Çünkü Türkiye’nin gücünün en önemli kaynaklarından biri sanatçılarımızın yaratıcılıklarında yatıyor. Kitap-sanat dergimiz bu yaratıcı enerjinin daha da güçlü bir şekilde seferber olmasına ve toplumla buluşmasına bir nebze katkıda bulunursa, bundan büyük kıvanç duyacağız.

Yazının devamı...

O albaylar gitti darbeciler geldi

22 Temmuz 2016

2010 yazının önemli bir bölümünü birinci Balyoz iddianamesini ve eklerini inceleyerek geçirdim. İlk etapta kesintisiz 30 kadar yazı yazdım. Balyoz davası her ne kadar Birinci Ordu Komutanlığı bünyesinde yapılan bir plan seminerini, yani karacıların bir faaliyetini konu alıyor görünse de, 194 sanık arasında çok sayıda denizci subayın olması garibime gitmişti.

 

Daha ilginci, sanıklar arasında 22 amiralin yanı sıra yine Deniz Kuvvetleri’nden çok sayıda kurmay albayın bulunmasıydı. Bunların önemli bir bölümü amiralliğe terfi sırası gelmiş ya da gelmekte olan subaylardı. Ek klasörlerde bu kurmay subayların personel dosyalarını incelediğimde şu gerçekle karşılaştım: Denizci sanıkların çoğu kendi devrelerinin ilk sıralarında olan, master yapmış, yurtdışında bulunmuş, bazıları kendi devrelerinin de önüne geçmiş parlak subaylardı.

 

KANITLADILAR AMA İKNA EDEMEDİLER

 

Bu subaylar Balyoz darbe planında görev almakla suçlanıyorlardı. Bir bölümü, darbede görevlendirilmeyi kabul ettikleri ileri sürülen tarihlerde yurtdışında olduklarını kanıtladıkları halde savcıları ikna edememişlerdi. Daha önemlisi, aleyhlerindeki delillerin sahteliğini matematik kesinlik içinde kanıtladıkları halde savcılar, sonra hakimler ve daha sonra Yargıtay bu gerçekleri hiçbir şekilde dikkate almadı.

 

2010 yazı sonunda “Bu dava Kara Kuvvetleri’nden çok Deniz Kuvvetleri’ni hedef alıyor” kanaatine varmıştım. Bu kadar parlak subayın sahteliği tartışma götürmeyen düzmece delillerle ‘biçilmesi’ çok büyük bir hukuksuzluktu, açıkça zulümdü.

 

Bir iradenin Deniz Kuvvetleri’nin iyi yetişmiş nitelikli kadrolarının büyük bir bölümünü hedef aldığı, onları ortadan kaldırmak istediği açıktı. Bu subayların fezlekelerini hazırlayan polisler, iddianamelerini yazan savcılar, yargılamalarını yapan yargıçlar, temyiz aşamasında itirazları reddeden Yargıtay üyelerinin hepsi de bugün cemaat soruşturmaları çerçevesinde ya yargılanıyorlar ya da soruşturma aşamasında şüpheli durumdalar. Aralarında firari olanlar da var.
Biz şimdi meselenin bir başka tarafına bakalım. 2010 yazındaki Balyoz iddianamesinin çok sayıda denizci kurmay albayı sanık haline getirmesi, her yıl ağustos ayının başında yapılan Yüksek Askeri Şûra toplantısında Deniz Kuvvetleri’nde terfi sisteminin işlemesine engel bir durum yaratmadı. 2010 YAŞ’ında 7 kurmay albay tuğamiralliğe terfi etti. Ama burada bir haksız rekabet ortamı söz konusuydu. Çünkü o yılki YAŞ’ta amiralliğe yükselme sırası gelmiş olan çok sayıda kurmay albay sanık durumuna düşürülmüş, dolayısıyla şurada değerlendirmeden çıkarılmıştı.

 

EKSİK REKABET KOŞULLARI İŞLEDİ

 

Onlar aradan çekilince eksik rekabet koşulları işledi ve kaçınılmaz olarak Balyoz’dan etkilenmeyenlerin önü açılmış oldu. Şimdi kritik soruya geliyoruz. Peki 2010 yılında Balyoz’da tuğamiralliğe birinci sırada terfi eden “önü açılmış” amiralin bugün nerede olduğu hakkında bir tahmin yapabilir misiniz?
Söyleyelim: Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık. Kendisi, İstanbul’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak geçen hafta gerçekleştirilen darbe girişiminin Deniz Kuvvetleri cephesindeki önde gelen aktörlerinden biri olarak tutuklanmıştır. Nerede mi tutuklanmıştır? Darbe girişiminin Ankara’daki ana merkezi Akıncılar Hava Üssü’nde.

 

 

Balyoz süreci daha sonra iki ek iddianameyle genişlemiş, önce sanık daha sonra hükümlü durumuna düşürülerek önleri kesilen, çoğu TSK’dan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan denizci kurmay albayların sayısı 90’a yaklaşmıştır. Buna daha sonra İstanbul ve İzmir’de açılan casusluk ve diğer davalar üzerinden devre dışı bırakılan, önleri kesilen 50 dolayında deniz kurmay albayı ekleyebilirsiniz.

 

‘SANIK’LAR YAŞ’TA TASFİYE EDİLİNCE

 

Bu tasfiye mekanizması 2010 sonrasında acımasız bir şekilde işlerken, her yıl YAŞ’ta belli sayıda kurmay albay bu engellemelere takılmadan amirallik rütbesine terfi etmiştir. Dün 2010-2015 yılları YAŞ kararlarını 15 Temmuz darbe girişimi çerçevesinde tutuklu ya da firari durumda olan amirallerin listesi üzerinden incelediğimde aslında 2010 yazında vardığım sonucun teyidini de almış oldum.

 

Bakın geçen 6 yıl içinde YAŞ’ta kurmay albaylıktan amiralliğe terfi eden denizci subayların darbe girişimi içindeki rolleri nasıl seyrediyor:

 

TERFİ EDENLERİN YARISI DARBECİ

 

2010 YAŞ: (Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit). YAŞ’ta amiralliğe terfi eden 8 kurmay albaydan biri olan (Harmancık) geride bıraktığımız hafta tutuklandı. (1/8)

 

2011 YAŞ: (Genelkurmay Başkanı Necdet Özel/Deniz Kuvvetleri Komutanı Murat Bilgel) Bu şûrada tuğamiralliğe terfi eden 7 kurmay albaydan 2’si darbe girişimine katıldıkları için geçen hafta tutuklandı, 2’si ise firari. Daha ilginci bu devrede terfi eden iki tuğamiral (Aydın Şirin ve Nihat Doğan) kalkışma sırasında darbeciler tarafından tutuklandı ve daha sonra kurtarıldılar. (4/7)

 

2012 YAŞ: (Özel/Bilgel) Bu şûrada tuğamiralliğe 8 kurmay albay terfi etti. Darbe sonrası bu devreden 3’ü tutuklu, 1’i firari. (4/8)

 

2013 YAŞ: (Özel/Bilgel) Bu şûranın cemaat açısından bir rekor yılı olarak geçtiği anlaşılıyor. Çünkü albaylıktan tuğamiralliğe terfi eden 8 kurmay subaydan 7’si bugün darbe girişimiyle ilişkili olmakla suçlanıyor; 6’sı tutuklu, 1’i firari. (7/8) Önemli bir nokta, bu şûrada tuğamirallikten tümamiralliğe terfi ettirilen Hakan Üstem de darbe girişiminden sonra tutuklandı.

 

2014 YAŞ: (Özel/Bülent Bostanoğlu): Bu şûrada terfi eden 8 tuğamiralden 2’si darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle tutuklu. Ayrıca bir diğer tutuklu Ömer Faruk Harmancık’ın görev süresi uzatıldı.

 

2015 YAŞ: (Özel/Bostanoğlu): Cemaat açısından bir başka verimli yıl. Bu yıl tuğamiralliğe terfi eden 7 denizciden 5’i darbeye katılmakla suçlanıyor. Ayrıca halen ABD’de firari durumda olan Mustafa Zeki Uğurlu da tümamiralliğe terfi ettirilmiş bu YAŞ’ta. Uğurlu 2011 YAŞ’ında tuğamiral olmuştu. O yıl yükselen diğer 3 tuğamiral de geçen yılki şûrada uzatma almış. Yani bir şekilde sistem içinde tutulmuşlar.

 

Bugün Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 51’i muharip 7’si diğer alanlarda olmak üzere toplam 58 amiral kadrosu var. Darbe girişimine katıldığı için tutuklu ya da firari olan amirallerin sayısı ise 24. Bu durumda cemaatin darbe öncesi dönemde Deniz Kuvvetleri’nin amiral kadrolarının yaklaşık yarısına hâkim olduğunu söylemek mümkün. Önümüzdeki günlerde bu sayı artar mı, bilemiyoruz.

 

BALYOZ’A DARBE DİYENLER 15 TEMMUZ’A ‘DESTEK’ ÇIKMIŞ

 

Sonuçta, Balyoz ve diğer kurmaca davaların işlerin bu noktaya gelmesinde çok önemli bir işlev gördüğünü söylemek mümkün. Çok açık görülüyor ki, bu davalarla 150 dolayında denizci kurmay subayın önü kesilirken, darbeci generallerin de önünün açılmış. Bu dönem içinde muvazzaf amirallerin yaklaşık yarısı yine bu davalarla tasfiye edilerek yukarı kademelerin boşaltıldığını da hatırlatmalıyız.

 

Burada çok düşündürücü bir nokta daha var. Cemaatin 17-25 Aralık sonrası dönemde hükümetle açık bir çatışma hali içinde olmasına karşılık, Deniz Kuvvetleri’ndeki kazanımlarını bu durumdan hiç etkilenmeden ilerlettiği ortaya çıkıyor.

 

Balyoz davası başladığında o dönemde cemaat ve Türkiye’deki kanaat önderlerinin bir bölümü tarafından kesinlik içinde bir darbe davası olarak takdim edilmiş, bu davadaki usulsüzlüklere, delillerin sahteliğine dikkat çeken gazeteciler, yazarlar bu kesimler tarafından “darbeci” olmakla yaftalanmıştı.
Bugün geldiğimiz noktada Balyoz ve onu izleyen kurmaca davaların aslında darbe girişiminin önünü açmış olduğunu bizzat tecrübeyle öğrenmiş bulunuyoruz. O dönemde dosyalara bakmadan peşin hükümle Balyoz davasını destekleyenlerin aslında neyi desteklemiş oldukları hususunda hükmü tarihe bırakmak en doğrusu.

Yazının devamı...

Hürriyet’e saldırmanın dayanılmazlığı

27 Mart 2016

Gazetemizin Washington muhabiri Tolga Tanış’ın adını  gördüm ekranda. Bana Reza Zarrab’ın Florida’da tutuklandığını söyledi. Kendisine belge olup olmadığını sorduğumda, hemen göndereceğini söyledi.


Gerçekten de bir-iki dakika içinde ABD’nin Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) Zarrab’ın cumartesi günü Florida’da yakalanıp pazartesi günü çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandığını duyurduğu açıklamasıyla, Zarrab hakkında hazırlanmış olan iddianamenin metnini bilgisayarımda karşımda buldum. İşi sağlama almak için FBI açıklamasında geçen isimlerin Google’dan süratle kontrolünü yaptığımda, gerçekten de bu kuruluşta üst kademe yöneticiler olduklarını teyit ettim. Zarrab hakkındaki iddianame de daha önce okumuş olduğum ABD’deki pek çok iddianamenin formatıyla birebir örtüşüyordu.


Haberin doğruluğu konusunda en ufak bir tereddüt yoktu. Tolga Tanış’a hemen Florida’ya geçmesi talimatını da verdim.


Gececi arkadaşlarımızla süratle hareket ettik. Bu önemde bir haberi hak ettiği şekilde gazetenin sürmanşetine yerleştirdik. Hürriyet’in salı günü piyasaya çıkan şehir nüshalarında Zarrab haberinin “Miami’de Tutuklandı” başlığıyla sürmanşetten çıkmasının kısa öyküsü bu şekilde özetlenebilir.


* * *


Haberin Hürriyet’e ulaşmasından bir süre sonra FBI’ın Zarrab’la ilgili açıklaması internette de yayılmaya başladı. Ertesi gün zaten Habertürk, Sözcü ve Cumhuriyet gazeteleri de Zarrab’ın tutuklandığını birinci sayfalarından duyurmuşlardı.


Tolga Tanış Florida’ya giden tek Türk gazetecisi oldu, bu şekilde Zarrab’ın tutuklandıktan sonra nezarethanede çekilen fotoğrafını da elde etmeyi başardı, ayrıca soruşturmayla ilgili yeni ayrıntılara ulaştı. Bu haberleri layık olduğu şekilde değerlendirdik. Örneğin, iddianamenin  aslında üç ay önce hazırlanıp mühürlenmiş olduğunu Tolga sayesinde öğrendik. Tolga, Miami’de başarılı bir gazetecilik mesaisinden sonra Washington DC’ye döndü.


Tümüyle gazetecilik ölçüleri içinde yapılan bir yayının ardından son iki gün içinde Hürriyet gazetesi ve Doğan medyası olarak hükümete yakın yayın organlarında büyük bir karalama kampanyasının hedefi haline gelmiş bulunuyoruz.


Bu kampanyada “Hükümete karşı algı operasyonu yapmak”, “ABD’nin hükümete karşı darbe planına yardımcı olmak”, “AK Parti hükümetini hedef almak” ve “Zarrab üzerinden kirli bir oyuna başlamak” gibi suçlamalarla karşılaşmak mümkün. Bu yazılardan birinde “ABD Savcısı’nın da devreye sokulduğu” iddiasına bile rastlamak mümkün...
“ABD’deki bir iddianameyi en ince ayrıntısına kadar aktarmak ve eklerini çarşaf çarşaf yayımlamak” yöneltilen eleştirilerin en hafif olanı...


* * *


Gazeteci olarak içinde yer aldığınız bir yayın sürecinin dinamikleri ve gerçekliği ile dışınızda sizinle ilgili olarak yaratılan sanal gerçekçilik arasında büyük bir uçurum var.
Konuya hakim olmayan biri, bütün bu yayınları okuduğunda Hürriyet’in, Doğan Medya Grubu’nun ciddi bir kusur işlemiş olduğu izlenimine bile kapılabilir.


Gelin görün ki, 2016 yılında Türkiye’de kamuoyunu ilgilendiren, haber değeri taşıyan önemli bir olayın haberini yapmak bile bir kusur olarak görülebiliyor ve hemen bir karalama kampanyasına konu olabiliyor.


Anlaşıldığı kadarıyla bizden beklenen, arzu edilen, böyle bir haberi görmemek, o habere yokmuş muamelesi yapmak. Yani gazeteciliğimizden feragat etmek, Reza Zarrab’ın tutuklandığı haberlerini okurlardan saklamak...
Bu mantığı izlediğinizde, bir suçumuz varsa, o da merak duyup olay yerine bir muhabir göndermiş olmamız herhalde... 


* * *


Hürriyet, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasıyla ilgili  haberleri verirken gazeteciliğin en temel gereklerini yerine getirdi, tümüyle gazetecilik saikleriyle davrandı. Bunu yaparken hükümete karşı bir çaba içinde değildi. Böyle bir art niyet içinde olmamız da söz konusu olamaz.


Basın özgürlüğünün geçerli olduğu dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir gelişme karşısında nasıl hareket edilirse, biz de öyle davrandık.


Biz işimizi yapıyoruz. İşimizi iyi yapmaya çabalıyoruz. İşimizi yapmaya da devam edeceğiz.

Yazının devamı...

Sınırda DEAŞ’ı görmek istemiyoruz

27 Temmuz 2015

Başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu, önceki akşam bir grup gazetenin genel yayın yönetmeniyle yaptığı sohbet toplantısında, IŞİD’in (DEAŞ) Suruç saldırısına verilen yanıtın ardından Türkiye’nin sınır bölgesindeki en önemli hedefini ‘DEAŞ’ı görmemek’ olarak açıkladı. Davutoğlu, “O civarda bundan sonra Suriye bağlamındaki hedefimiz nedir... Hedefimiz, sınırımızda DEAŞ görmek istemiyoruz. Nasıl yaparız, hangi aşamalarda yaparız, o bizde mahfuz ama görmek istemiyoruz. Yerine ne geçecek, ılımlı muhalefetin oraya yerleşmesini istiyoruz” diye konuştu.
Davutoğlu, Beşiktaş’taki Başbakanlık ofisinde gerçekleşen buluşmada IŞİD’e karşı mücadele için İncirlik Üssü’nün ABD’ye açılması konusunda varılan mutabakatın bazı ayrıntılarını da açıkladı. Davutoğlu, bu çerçevede İncirlik’in açılması karşılığında ABD’ye öne sürülen bazı taleplerin belli ölçülerde karşılandığını da söyledi. Başbakan, bu çerçevede Türkiye’nin kara gücü sokmayacağını, DEAŞ’ın yerini ılımlı unsurların doldurmasının hedeflendiğini anlatarak, bu unsurlara ‘hava desteği’ sağlanacağını vurguladı. Başbakan, bu konudaki bir soruya şu karşılığı verdi:

Kara gücü sokmayız

-ABD ile bazı yaklaşım farklılıklarımız vardı. Biz kapsamlı bir strateji ihtiyacına dikkat çekiyorduk. İkincisi, mülteciler için güvenli bölgeler oluşturulsun, üçüncüsü Suriye’nin geleceğinin belirlenmesinde ılımlı unsurlara yer verilsin. Ama görüş birliği içinde olduğumuz konular da vardı. Geldiğimiz noktada, yapılan anlaşma içinde bizim kaygılarımızı veya beklentilerimizi gideren unsurlar derç edildi belli ölçülerde. Bunun detayına girmem. Ama mesela air cover (hava koruma) önemli bir husus. DEAŞ’a karşı mücadele eden Özgür Suriye Ordusu veya ılımlı unsurların havadan korunması... Alana biz kara gücü sokmayacaksak –ki sokmayacağız- orada kara gücü olarak bizimle işbirliği yapan belli unsurların korunması. Bir de eğit-donat faaliyeti istenilen hızda olmasa da yapılır hale geldi. Burada nihayet şartların gerektirdiği, ihtiyaçların karşıladığı bir ortak zemin oluştu. İncirlik de dahil olmak üzere koalisyon ile işbirliği yapmak konusunda mutabık kalındı. Önümüzdeki günlerde gerekli adımlar atılacak.


Denklem değişti


-Davutoğlu, ayrıca Türkiye’nin son Irak ve Suriye harekâtlarıyla bölgede yeni şartların ortaya çıktığını belirterek, şöyle konuştu: “Bir kere herkesin bu şartları bu çerçevede doğru okumasını bekliyoruz, herkes bunu anlasın ve kendi konumunu gözden geçirsin diye bekliyoruz. Gerek Türkiye içindeki siyasi aktörler, gerek bölgedeki aktörler, eminim 23 Temmuz ile 25 Temmuz’un ayrı iki dönem olduğunu fark etmişlerdir. Gücünü etkin bir şekilde kullanan bir Türkiye’nin mevcudiyeti Suriye’de, Irak’ta, bölgede denklemleri değiştirebilecek sonuçlar doğurur, bunu herkesin görmesi lazım.


Kılıçdaroğlu yorumu: Çok farklı, bu güzel


-Aslında 7 Haziran’dan sonra gerilimli bir dönem yaşamıyoruz. Bu güzel bir şey. Bütün toplumsal kesimlerin payı vardır ama en fazla bizim AK Parti olarak bizim benimsediğimiz yol ve yöntemin rolü oldu. Şimdi geldiğimiz yerde siyasetin rasyonelleştiği ve meşruiyet sınırları içinde yapılabileceklerin araştırıldığı bir psikolojiye evrildi siyaset. Bu güzel bir şey, rasyonelleşti. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve HDP ile konuştuk. Şimdi de heyetlerimiz konuşuyor. Mesela Sabah ile Yeni Şafak’a Kılıçdaroğlu’nun verdiği röportajdaki mesajlar, 8 Haziran’da Kılıçdaroğlu’nun verdiği mesajlardan çok farklı, bu güzel bir şey. Sabah ile Yeni Şafak’ta gördüğüm, kaygısını ifade eden ama hissiyattan daha uzak, bir bloklaşmadan, AK Parti karşıtlığından çok, bir şey bulmaya çalışan bir yöntem. Bizim de görmek istediğimiz bu. Bu olursa, koalisyon kursak da ülke kazanır, kuramayıp seçime gitsek de ülke kazanır. Çünkü hükümet kursanız hangi psikolojiyle kurduğunuz önemli. Hiçbir siyasi alternatif mutlak iyi ve mutlak kötü değildir. Hiçbir siyasi konjonktür mutlak avantajlı, mutlak dezavantajlı değildir. Buna nasıl baktığınız ile ilgili olarak bu şekilleniyor. Dolayısıyla ben 8 Haziran’a göre çok daha rasyonel, daha iletişime ve diyaloğa açık bir siyasi ortam görüyorum. Bunun tek istisnası, HDP’nin terör olayları nedeniyle takındığı tırmandırıcı dildir. Ama ümit ederim onlar da bütün bu yaşananlardan ders alırlar ve siyasetin ancak rasyonel müzakere yöntemiyle yaşanabileceğini görürler, silah ile şiddet ile değil. O bakımdan iyimserim, Türkiye’deki siyasi ortam ve siyasi aktörler arasındaki ilişkiler bakımından daha iyi bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. Bunu bir şey elde etmiş anlamında söylemiyorum ama mesela 7-8 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı makamıyla ilgili ifade edilen hususların bugün ifade edilmiyor olması önemlidir. Ben partilerle görüşmeye giderken hiçbir şekilde konuşmam derken kastettiğim de bu. Hükümet ortaklığı ile ilgili olmayan konuları masaya getirmeyelim. Bir gerilimi arttıracak konuları masada tutmayalım. Seçime kadar siyasetin sosyolojisi önemliydi, şimdi siyasetin psikolojisi önemli. O psikolojiyi yönetmek lazım.


Halk tek parti iktidarı demedi


-8 Haziran’dan sonra son derece ilkeli bir tutumla resmi doğru okumaya çalıştık. Halk tek parti iktidarı demedi, hükümet ortaklığı dedi. Bunun gereğini yapmaya çalışıyoruz. Hükümet kuruluşunu geciktirmeden yerine getirmeye çalışıyoruz. Olmayacağı zaman da yine meşruiyet sınırları içinde nelere yapılacağı da belli.


Taşımalı oy kullanma sistemi getirilmeli

-Gerek 2014 yerel seçiminde, gerek Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve son seçimde (PKK tarafından) çok ciddi baskı uygulandığı da bir vaka. Hukuk devleti kuralları içinde bu baskıları nasıl göğüsleyeceğinizin de sınırları var. Mesela, bunları Seçim Kanunu’nda, Siyasi Partiler Kanunu’nda, koalisyon görüşmelerinde ele almayı planlıyoruz. Yani bir köye gelip biri tehdit ediyorsa, ‘Buradan farklı bir oy çıkmayacak’ diyorsa, o tehdit edilenler şikâyet etmiyorsa, yapabilecekleriniz sınırlı oluyor. Yapabileceğiniz şey, onları oy vermeye başka bir yere götürmek ama bunu da Yüksek Seçim Kurulu kabul etmedi, “Var olan Seçim Yasası buna izin vermiyor’ dedi. Şimdi yeni bir hükümet kurulursa, kurulmazsa da bütün partilerle anlaşarak seçime gidilme ihtimalinde, böyle bir yasa değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Mesela, yine yasal düzenlemeye göre oy kullanırken polis, güvenlik görevlileri oy kullanılan yerin 100 metre yakınına yaklaşamıyor ama sivil giyimli bir militan gelip kimsenin fark etmediği bir baskıyı uygulayabiliyor. Bunlar Türkiye’de hep seçim normal şartlarda yapıldığı varsayılarak konulan ve doğru kurallar. Polisin, jandarmanın sandığın yanında olması da doğru değil ama görüyoruz ki bu da istismar ediliyor. O zaman yeni yollar, yeni yöntemler bulmak ihtiyacı var, önümüzdeki dönemde bu konuda da alınması gereken tedbirler yasal değişiklikler de dahil önümüzdeki dönemde alınmak durumunda. Seçim güvenliği meselesi hepimizin ortak meselesi.

7 Haziran’dan bu yana PKK eylemleri

-Davutoğlu, “Rakamlar kimin çatışmasızlık dönemini bitirmek istediğini göstermek bakımından aşikâr” diyerek, 7 Haziran’dan 24 Temmuz’a kadar geçen süre içinde PKK tarafından gerçekleştirilen terör saldırılarının dökümünü şu istatistiklerle açıkladı:


-121 silahlı saldırı
-15 adam kaçırma
-16 yol kesme
-59 araç yakma
-53 patlayıcı madde atma
-17 haraç alma
-Toplam 281 terör eylemi
-Şehit edilen güvenlik görevlisi sayısı: 5
-Yaralı asker: 3
-Yaralı polis: 50
-Kaçırılan polis: 1
-Kaçırılan köy korucusu: 1
-Öldürülen vatandaş: 4
-Yaralı vatandaş: 10


Türkiye Kürtlerin hamisi


-Biz Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarından neden rahatsız olalım. Rahatsız olsak, Kürtlerin Irak’taki kazanımlarından rahatsız olurduk. Barzani’den rahatsız değilsek Kobani, Haseki’den neden rahatsız olalım. Ama Barzani de bizi rahatsız eden bir iş yapmıyor. Burada mesele kazanım değil, hangi politikaların izlendiğidir. Diyorlar ki Kürtlerin devleti yok; Kürtlerin devleti Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Türkiye, Kürtlerin hamisidir.

‘Anlayışla karşılıyoruz işbirliğine hazırız’


-Mesud Barzani ile konuştuk, bana bir memnuniyetsizlik ifade etmediği gibi “Hem anlayışla karşılıyoruz hem de işbirliğine hazırız” dedi. En ufak bir memnuniyetsizlik olmadığı gibi güzel iltifatlarla desteklenmiş son derece saygılı bir konuşma oldu.

DOLMABAHÇE MESAJLARI



3 BOYUTLU OPERASYON GEREKTİ ÇÜNKÜ


ŞİDDET SARMALI AMAÇLADILAR

(Hükümet kurma çalışmaları sürerken) Bazı çevreler Türkiye’de bir kaos ve boşluk ortaya çıkacağı hesaplarını yapmaya başladılar. Bakın 2007 seçimi sonrasında Dağlıca baskını yapıldı. Biz soğukkanlı bir şekilde bir uzlaşı anlayışı içinde hükümet kurma çalışmalarını yürütürken Türkiye’yi çok yoğun bir şiddet sarmalının içine sokmaya çalıştılar. Seçimlerle birlikte siyasal olarak tam bir uzlaşı çabasında bu tırmanış dikkat çekici. Ben bunların tesadüf olduğu kanaatinde değilim.

BU, DEVLETİN VAR OLUŞ MESELESİYDİ

Cenazeler İstanbul’a geldiğinde yüzler kapatıldı, İstanbul sokaklarında silah taşındı. Verilen mesaj burada kamu otoritesi yoktur, kamu düzeni yoktur. Silahı sadece asker ve polis taşımaz şehir milisleri taşır. Böyle bir tablo. Arkasından Adıyaman’da askerimizin şehit edilmesi, ertesi günü iki polisimizin evlerinde uyurken şehit edilmesi. Verilmek istenen mesaj; kamu görevlilerinin bile güvenliğinin olmadığı bir ortamda vatandaş kendini güvende hissetmesin. Bir sokağın ortasında trafik polisimizi görev yaparken şehit ettiler. Bunlar arka arkaya geldiğinde, o andan itibaren bir devlet için varoluşsal bir mesele ortaya konmuş demektir. Devletin var veya yok olduğunun anlaşılacağı yer o andır.

KUDRETİMİZİ TEST ETMEYE KALKTILAR


Biz devlet olarak ne yapmalıyız? Birileri parçalamaya çalışıyorsa biz bütünleştirmek durumundayız, birileri ayrıştırmaya çalışıyorsa biz kuşatmak, birbirine yaklaştırmak zorundayız. Ama şefkat ve kudret devletin iki yüzüdür. Devlet şefkat yönüyle vatandaşlara davranmak durumunda ama kudret olmadan şefkat olunca acziyet, şefkat olmadan kudret olduğunda zulüm oluyor, barbarlık oluyor. Birileri bizim bu şefkat yüzümüzü görüp kudretimizi test etmeye kalktılar.

ALANDAN ‘KUDRETİNİ GÖSTER’ ÇAĞRISI

Seçimden sonra bu sefer 80 milletvekili kazanmış olmanın avantajını Ankara ve İstanbul’da kullanmak, PKK’nın silahlı gücünün avantajını da bölgede kullanmak gibi ikili bir oyunun içine girdiler. Bir taraftan da Türkiye’yi IŞİD ile DEAŞ ile işbirliği yapan bir ülke gibi tanıtıp Türkiye’nin devlet olarak meşruiyetini tartışmaya açmak istediler. Şu anda onların siyasal alandaki otoriter tekelini bölgede kırabilen tek parti AK Parti. AK Parti’yi siyasal olarak bölgeden çıkarttıklarında orası kendilerinin istedikleri düzenin olduğu bir yer haline gelecek. Oradaki Kürt vatandaşlarımız da bu tehlikeyi görüyorlar ve “Bana şefkati gösterdin ama bana kudretini de göstermen gerekir” çağrısı alandan geldi bize. Bu gittikçe artan bir talep olarak gündemimize geldi.

EMANET BENDE, GEREĞİNİ YAPARIM

Örgüt 11 Temmuz’da “Çatışmasızlık dönemi bitti” diye açıklama yaptı. Arkasından da polisimizi, askerimizi öldürmeye başladılar. O zaman işte an gelir tedbiri alırsınız. Peki bu tahrikler karşısında nasıl bir yöntem benimsenebilirdi? Sessiz kalmak, zamana yaymak... Ben başbakanlık görevini yapıyor isem bir dakika bile beklemem, gereğini yaparım. Siyasi bedeli ne olursa olsun gereğini yaparım, çünkü emanet benim üzerimde…

DEAŞ AK PARTİ’Yİ TEHDİT GÖRÜYOR

Biz olabilecek her ihtimale hazırdık. IŞİD- DEAŞ’ın yaptığı terör devlete bir meydan okumaydı. DEAŞ’ın en büyük tehdit gördüğü yönetim bizim yönetim. Çünkü dünyada İslam ile demokrasiyi, insan haklarını... Onların İslam tasavvurunun tam karşıtı AK Parti. Ona bir cevap verme zarureti zaten hasıl olmuştu. DEAŞ’a karşı yaptığımız operasyon Suruç’taki vatandaşlarımızın katledilmesine ve askerimizin sınırda şehit edilmesine verilen bir tepkidir. Askerimiz şehit edilmeseydi de 33 vatandaşımızın hesabını soracaktık. Askerimizin şehit edilmesi bunu daha da öne çekti. Gecikmesi başka zaaf oluştururdu. Öbür tarafta PKK’nın iki polisimizi şehit etmesiyle tek boyutlu değil üç boyutlu kapsamlı bir operasyon zorunluğu ortaya çıktı. Bir boyutu Suriye’de DEAŞ’a karşı 33 vatandaşımızın ve bir askerimizin şehit edilmesine, ikinci boyut Kuzey Irak’ta şehit askerlerimiz, polislerimizin faili olarak gördüğümüz için PKK’ya karşı, üçüncü boyut da büyük şehirlerimizde her an 6-7 Ekim olayları ya da Gezi olayları gibi provokatif olaylara yönelmek suretiyle huzuru, ekonomiyi, sosyal hayatı etkileyecek hazırlıklar içinde olan çevrelere karşı...

OLAĞANÜSTÜ HAZIRLIK YAPILDI


Ve gururla ifade ediyorum. Benim zihnimde bir planlama vardı, Cumhurbaşkanımızla da görüşmüştük. Ama perşembe günü güvenlik toplantısı için bu üç boyutuyla ilgili en kapsamlı eylem planı hazırlanacak ve bu üç boyutuyla uygulamaya konacak dedik. Askere de “PKK’yı olabilecek en net ve etkin yöntemle caydırıcı ve cezalandırıcı gücünüzü göstereceksiniz”. O geceden itibaren de bu üç ayaklı bir şekilde planlama devreye girdi ve üç dalga halinde gerçekleştirildi. Verilen talimattan kısa bir süre içinde olağanüstü güzel bir hazırlık yapıldı. Türkiye’nin güvenlik birimlerinin etkinliğini, profesyonelliğini gösteren bir başarı temin edildi.


TÜRKİYE’NİN GÜCÜNÜ GÖSTERDİK


Dünya kamuoyunda da hem haklılığımız konusunda hiçbir tereddüt hasıl olmadı hem de Türkiye’nin gücünü göstermesinden herkes memnuniyet ifade etti. Üç şeyi korumaya çalıştık: Birincisi, 7 Haziran sonrasında Türk demokrasisine saldırıyı korumak için yapılan bir operasyondur. Özgürlükleri korumak için kamu düzeni tahkim edildi. İkincisi, kamu düzenini koruyarak Türkiye’de herkesin bir hukuk devleti içinde gereğini yapmasıdır. Üçüncüsü Türkiye’nin caydırıcı gücünü ve kudretini bölgede muhtemel senaryolar içinde hesap eden çevrelere de göstermek. Bu da görülmüştür diye ümit ediyoruz.
-Kandil dahil Kuzey Irak’ta bilinen bütün hedefler, Suriye’de DEAŞ’ın en önemli karargâh ve yığınakları bombalandı. Hedeflerin tümü eksiksiz bir şekilde tasfiye edildi. Etkin bir müdahale oldu. Operasyon bittikten sonra Genelkurmay İkinci Başkanı, Hava Kuvvetleri’nden subaylar bana gösterdiler; o kadar spesifik nokta atışları yapılıyor ki, 10 metre yandaki binada tek bir hasar olmuyor. Bir tek mühimmat deposu olarak kullanılan bir yerde, orada yangın devam ettiği için çevrede şey oldu. Tek bir sivil kayıp olmadı. Suriye sınırını geçmeden güdümlü füzelerle vurdular, bu PKK köyleri için de böyle.


BUNDAN SONRA BÖYLE...


Perşembe gününden bu yana doğu ve güneydoğudan o kadar çok destek mesajı alıyorum ki, teşekkür mesajları geliyor ‘Biz devleti görmek istiyorduk’ diye… PKK’nın baskıları karşısında sessiz kalan halk bundan sonra daha çok sesini yükseltecek. Bu operasyonlar hiç kimsenin sahipsiz olmadığını gösterdi, hiçbir suçun cezasız kalmayacağını gösterdi. Diyarbakır’daki öldürme talimatı Kobani’den değil Kandil’den gitmiştir. Talimatları veren Kandil dahil bütün odaklar cezalandırıldı. Bundan sonra böyle… Bir paralel yapıyla mücadele ettik, burada da bir başka paralel yapı oluşturma çabası var, buna izin verilmeyecek.

ZAMANLAMA ELİMİZDE DEĞİLDİ


Zamanlamayı biz tayin etmedik. Suruç saldırısı ve PKK’nın saldırısına sessiz kalsaydık bu kez DEAŞ ile işbirliği içinde olmakla, ülkeyi PKK’ya terk etmekle suçlanırdık. Daha önce Türkiye hard power’ını (sert gücü) kullanmadan başarılı olamaz diyenler şimdi birden niye kullanıyorsunuz sert gücü diye eleştiri getiriyorlar. Peki ne yapalım? Ne yapmamız bekleniyor? Tepki verirseniz savaşa mı giriyorsunuz, vermezseniz DEAŞ’a yardım mı ediyorsunuz… Üçüncü bir yolu var mı? Zamanlama elimizde değildi. Müdahale kararı bağlamında çabuk karar verip etkin bir şekilde uygulamamız doğru bir zamanlamaydı. Bir hafta sonra olsaydı olayların nereye doğru seyredeceğini mümkün değildi. Hiç kimsenin beklemediği kadar hızlı, hiç kimsenin belki öngörmediği kadar belki etkin bir operasyon olduğu kanaatindeyim.

HDP için koşul

-Silahlı gruplar Türkiye’yi terk edecek. Kamu düzeni müzakere edilecek bir husus değil. Dolayısıyla madem HDP diyalogdan söz ediyor, her şey konuşulabilir diyor, gitsinler kiminle konuşurlarsa konuşsunlar; ister Kandil ile ister orayla, “Çıkın bu ülkeden, silahlı gruplar bu ülkeden çıksın” desinler. Önce silahlı gruplar terk edecek. Öcalan normal bir mahkûm olarak Türkiye’de avukatı ile yakınlarıyla görüşür ama bir siyasi heyetle görüşmesi için önce o siyasi heyetin teröre karşı açık ve net bir şekilde tutum almasını bekleriz. Bütün silahların bırakılacağı ve silahlı grupların Türkiye’yi terk edeceği hususunda hem beyan hem de adımın atılması gerekir. Bunu görmeden sadece bir süreç devam ediyormuş gibi bir görüntü vermek için yapılacak ziyaretlerde bir fayda mülahaza etmiyoruz.


Suriye politikamız destan


Sayın Cumhurbaşkanımız da ben de Suriye politikası nedeniyle çok eleştirildik. Ama ikimiz de sıradan insanlar olarak kimin karşısına çıkarsak çıkalım Suriye konusunda başımız dik durur. Çünkü kapıyı kapatmadık, biz görür müyüz göremez miyiz bilemem ama onlarca yıl sonra bile bir destan yazılacak bu konuda.


Terörün matematiği olmaz

PKK’yı çok, DEAŞ’ı az vurdular diyorsa birileri, terörün matematiği de olmaz, geometrisi de olmaz… O az, o çok olmaz, herkese hak ettiği cevap verilir. Burada önyargılı bir tutum söz konusu. İkisi de teröre karşı mücadeledir. Her ikisinde de kafamız net.

Yazının devamı...

Akşener olayında Hürriyet mi sorumlu?

17 Mayıs 2015

Anlamlandırmakta gerçekten zorlandığımız bir durumla karşı karşıyayız. Turkuvaz Medya Grubu bünyesindeki Sabah gazetesi, dün manşetten verdiği “Kasetçibaşının Şantaj Hürriyet’i” başlıklı haberinde, MHP Milletvekili Meral Akşener’in maruz bırakıldığı karalama skandalında Hürriyet’e de sorumluluk yüklemeye çalıştı.
Doğan Grubu’nun Onursal Başkanı Sayın Aydın Doğan’ın fotoğrafıyla verilen bu haberde, “Paralel’in başı Fetullah Gülen’in Pensilvanya’dan şantaj talimatları verdiği, Doğan medyasının da alçakça iftiraların sözcülüğünü yaptığı” ileri sürülüyor.
Bu suçlamaya göre, Akşener’e atılan alçakça iftiranın arkasında aslında
Gülen cemaatine yakın Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı var. Yani, bize “Akşener olayında bize değil cemaate saldırmanız gerekirdi” mesajı veriliyor.


* * *


Doğrusu, bu iddianın neresinden tutacağımızı bilemiyoruz. Ama bildiğimiz olgular şunlar:
Yine Turkuvaz Medya Grubu’nun kontrolünde A-Haber adında bir haber kanalı var. Geçen pazar günü bu kanaldaki bir programda, Cemil Barlas tarafından yöneltilen bir soru üzerine Latif Erdoğan, Akşener’in “uygunsuz” bir kaseti olduğu iddiasını ortaya attı.
Bu iftira Türkiye çapında derin bir infiale yol açtı, gösterilen tepkilerde partiler üstü bir büyük vicdani konsensüs şekillendi. Meral Akşener’i arayarak bu karalamadan duydukları rahatsızlığı aktarıp, kendisiyle dayanışma içine girenlerin başında bizzat Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan da vardı.
Hürriyet de önceki gün “İftira Ters Tepti” manşetini atarak bu olaydan duyulan infiali en çarpıcı şekilde yansıttı.
Ancak dünkü Sabah’ın manşetine bakarsanız kasetçi olan Hürriyet’tir.


* * *


Gerçeğin sınırlarını bu kadar zorlayan bir iddiaya mantık ölçüleri içinde kalarak yanıt verebilmek kolay değil. Tek söyleyebileceğimiz, Akşener olayıyla ilgili olarak Hürriyet’i suçlamanın akla ziyan bir tutum olduğudur.
Bu noktada, köşeye sıkışan insanların her zaman başvurdukları klasik bir taktiği hatırlatalım. Kendi hataları ya da günahlarıyla yüzleşmekten kaçınan, özür dileme erdemini gösteremeyen insanlar sıkça başkalarına saldırarak, “cambaza bak” diyerek dikkatleri kendi üzerlerinden atmaya çalışırlar.
Turkuvaz grubunun yöneticileri de benzer bir taktikle Hürriyet’e saldırarak, bir medya kavgası-çekişmesi görüntüsü yaratarak, bu olaydaki sorumluluklarının üzerini kapatmaya çalışıyorlar. Bu yola girmek yerine kendi sorumluluklarının hesabını vermeleri daha isabetli olurdu.
Sabah’ın, Hürriyet’i “cemaatin sözcüsü” olarak suçlamasına gelince... Şu çelişkiye bakın ki, cemaatin sözcüsü olmakla suçlandığı sırada Hürriyet gazetesi, iki gün arka arkaya eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın cemaatin polis ve yargı üzerinden yürüttüğü operasyonları konu alan son kitabını haberleştirmişti.
Sabah’ın dünkü manşeti, iftirayla ve kuralsız gazetecilikle mücadele edebilmenin ne kadar meşakkatli bir uğraş olduğunu gösteriyor bizlere.
Yazar olarak, mizah yönüm gelişmiş olsaydı belki de çok kolay bir şekilde üstesinden gelebilirdim bu güçlüğün.

BAŞBAKAN’A TEESSÜF

Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu, dün Bursa mitinginde Doğan Grubu’na son derece haksız bir suçlama yöneltti. Suçlamasının gerekçesi, gazetemizin internet sitesinin Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi hakkında verilen idam kararını “Dünya şokta: Yüzde 52 ile seçilen Cumhurbaşkanına idam” başlığıyla vermiş olmasıydı.
Davutoğlu, “Bugün Doğan medyası, kartel medyasının internet sayfası üzücü ve acı olduğu için doğrudan veriyorum, manşeti ne biliyor musunuz” diyerek bu manşeti aynen tekrarladı ve ekledi:
“Ne demek istiyorlar? Eğer kastettikleri Türkiye’de yüzde 52 ile Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan ise bilsinler ki bu topraklarda bir daha seçilmiş cumhurbaşkanı ya da başbakan idam sehpasına gönderilmeyecek.”
Şu tesadüfe bakın ki, kısa bir süre sonra İstanbul’da bir açıklama yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan da konuyu anlatırken “Mısır’da halkının yüzde 52 oyuyla Cumhurbaşkanı seçilen Mursi ile ilgili maalesef idam kararı verilmiştir” diye söze girdi.
Görüleceği gibi, Erdoğan da Mısır’daki idam kararını Mursi’nin aldığı yüzde 52’lik oy yüzdesini vurgulayarak
duyurma ihtiyacını hissetmişti.
Niyet okuması yaparak grubumuza yönelttiği ima yollu suçlama nedeniyle Başbakan Davutoğlu’na teessüf etmek dışında söyleyecek bir söz bulamıyorum.
Görüleceği gibi, bugünlerde mesaimizin önemli bir bölümü suçlamalara yanıt yazmakla geçiyor.

Yazının devamı...

Bir veda yazısı

27 Ağustos 2014

“AB, yolsuzlukla mücadele istiyor” başlığını taşıyordu. Yazı, Avrupa Komisyonu’nun 2009 yılı Türkiye ilerleme raporunda yolsuzlukla mücadelede mevzuat açısından gördüğü yetersizliklere ilişkin saptamalarını, siyasilerin tabi olması gereken bir etik yasasının hâlâ çıkarılmamış olmasına ilişkin eleştirisini aktarıyordu.
Bu yazıdan sonraki 4 yıl 10 ay gibi bir süre içinde bugünkü hariç 1146 yazım çıkmış bu köşede. Bugün izninizle geçen bu dönemin bir muhasebesini yapmak istiyorum. Okurlara bir hesap verme çabası gibi de alabilirsiniz bu yazıyı.

* * *

Önce nasıl bir anlayışla yola koyulduğumu anlatmak istiyorum.
Bu süre içinde kendimi daha çok bir seminer öğrencisi olarak gördüm. Merakımı uyandıran, kafamı meşgul eden, kurcalayan konuları, sorunları derinlemesine anlamaya çalıştım. Ve her seferinde yeni bir şeyler öğrenmenin heyecanı içinde yazdım. Çalıştığım müesseseye, bana bu yazıları yazabilmem için sağladığı imkânlar, ama en önemlisi yazılarımı tam bir özgürlük içinde kaleme alabileceğim bir ortam yarattığı için müteşekkirim.
Bu köşede kanaatlerimi
ön plana çıkaran yazılardan çok olayları tahlil etmeye, hadiselerin arkasındaki faktörleri ortaya koymaya çalışan analitik yazılara daha çok ağırlık verdim. Bu tarzı benimsemem kuvvetli kanaatlerim olmadığı anlamına gelmiyor. Yeri geldikçe kanaatlerimi de pekâlâ paylaştım. Örneğin Türkiye’nin otoriterleşme yönündeki gidişatından duyduğum kaygıları değişmeyen bir çizgi içinde başından beri belirttim.
El attığım konuları etraflı bir şekilde araştırmak beni genellikle dosyalar halinde yazı dizilerine yöneltti. Örnek vermek gerekirse, geçen nisan ayında yeni MİT Yasası’nı incelediğim dosya beş yazı sürdü. Geçen yıl mart ayında tıp eğitiminin durumunu mercek altına yatırdığım dosyaya başladığımda iki-üç yazıyla işin içinden çıkabileceğimi zannederken, onuncu yazıda zorlukla noktayı koyabildim.
2010 Temmuz ayının sonunda Birinci Balyoz İddianamesi’ni okumaya başladığımda dört-beş yazıyla işin içinden çıkarım diye düşünüyordum. Eylül ayının ortasına doğru diziyi bitirdiğimde aralıksız 29’uncu yazıyı tamamlamıştım.

* * *

Bu köşeye başlarken iç ve dış politikaya ağırlık vermekle birlikte müzik de dahil olmak üzere pek çok alana yayılan bir konu çeşitliliği içinde yazmayı tasarlıyordum. Başlangıçta bunu belli ölçülerde yapmaya çalıştıysam da son dönemde hukuk ve yargıya ilişkin yazıların payı giderek genişlemeye başladı. Bu planladığım bir şey değildi. Hukuka ilişkin konuların ülkenin gündemini kilitlemesi ve ayrıca pek çok başka alanda yaşadığımız sorunlarda çözümün hukuk-yargı boyutunda düğümlenmesi karşısında bu yöneliş kaçınılmazdı.
Bu durum beni Türkiye’nin tabi olduğu Avrupa hukuk rejiminin kurallarını, yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarını incelemeye yöneltti. 2012’den sonra 40’tan fazla yazım doğrudan AİHM içtihatlarını konu almış. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularla ilgili kararlarını vermeye başlamasından sonra geçen aralık ayından bu yana 20’ye yakın yazım da doğrudan AYM içtihatlarına odaklanmış.
Yargı sorunlarına paralel bir şekilde hak ihlalleri de bu köşede giderek daha geniş bir yer tuttu. Özellikle Gezi olaylarından sonra biber gazı ve toplanma hakkına ilişkin AİHM içtihatları uzun bir süre gündemimde kaldı. Biber gazının insan sağlığına ilişkin mahzurları da dahil olmak üzere 15 kadar yazı yazmışım. Ayrıca Uludere dosyasını da ısrarlı bir şekilde takip ettiğimi söyleyebilirim.
Özel ilgi alanım olarak takibe aldığım bazı dosyalardan kopmamaya çalıştım. Örneğin telefon dinleme konularını 2009’dan beri hep gündemde tuttum.
AB ilerleme raporlarını bütün dudak bükmelere rağmen her yıl ayrıntılı bir şekilde etüt ettim. Önemsediğim bir konu da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarının tahlil edilmesiydi. Erdoğan’ın düşünce dünyasını, söylemini sık sık tematik başlıklar halinde analiz ettim.

* * *



Tabii, fikren olgunlaşmış olan pek çok yazı konusu da ne yazık ki bir türlü sıra gelmediği için köşede yer bulamadı. Zaman bulamadığım ya da başka olaylar ön plana çıktığı için kaleme almayı ertelediğim ve sonuçta yazamadığım için bugün üzüntü duyduğum bir dizi konu var. Geçen temmuz ayında hayata veda eden Amerikalı ünlü kontrbasçı Charlie Haden’ı anlatan bir yazı kafamda şekillenmiş olduğu halde bir türlü kâğıda dökülemedi ne yazık ki.
Yeni görevim olan Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmenliği’nde düzenli bir köşe yazmayacağım. Buna zamanım da yok zaten. İşte bu nedenledir ki, şimdi kendimle ilgili gerçekçi bir karar alarak Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin sıfatımla bu köşeyi, köşe yazarı Sedat Ergin’e kapatıyorum. Sevgilerimle.

Yazının devamı...

HDP bayrağı artık her yerde

22 Ağustos 2014

10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimlerini değerlendirirken en çok sürpriz barındıran sonuçlar BDP’nin adayı Selahattin Demirtaş cephesinde karşımıza çıkıyor. Çıkış noktası itibarıyla Kürt siyasi hareketini temsil eden bir adayın ilk kez Anadolu’nun her noktasından oy alabilmesi, bu seçimin siyasi açıdan en anlamlı sonuçlarından biri oldu.
Bu duruma çarpıcı bir örnek olarak Zonguldak’ı gösterebiliriz. Bu ilimizde 30 Mart yerel seçiminde il genel meclisi sandıklarında HDP için 1615 vatandaş oy kullanmış. Toplam oyun yüzde 0.4’ü ediyor. 10 Ağustos’ta ise Selahattin Demirtaş’a 6536 oy çıkmış. HDP’nin oyları tam dört kat artmış.
Buradaki artışın başka partilerden, ağırlıklı olarak da 30 Mart’taki 136 bin dolayındaki CHP oyundan gelen sınırlı bir kayma olduğunu tahmin edebiliriz.

* * *

Bu kalıp, mütevazı artış aralıkları içinde Trakya’dan Karadeniz’e ve Ege’ye, Anadolu’nun her bir köşesine, HDP’nin geçmişte seçime bile katılmadığı en milliyetçi illere kadar yayılan bir coğrafi çeşitlilik içinde karşımıza çıkıyor. Örneğin HDP/BDP’nin 30 Mart’ta seçime bile girmediği Çankırı’da Demirtaş’a 1040 oy çıkmıştır.
Türkiye’de Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu HDP’nin oy deposu durumundaki coğrafyadaki artış oranları değişkendir. Demirtaş’ın oyu bazı illerde, örneğin Adıyaman’da neredeyse iki katına çıkarken, bazı illerde artışlar sınırlı kalmıştır. Örneğin Diyarbakır’daki artış ancak 15 bin dolayındadır. Van, Şanlıurfa ve Iğdır’da ise 30 Mart’taki BDP oylarının gerisinde kalmıştır Demirtaş.
Buradaki temel sorun, mevsimlik işler için her yıl yüz binlerce vatandaşın bu bölgeden batıya, güneye ve Karadeniz’e göç etmesi ve bunun sonucu oy kullanamamasıdır. Demirtaş, bu kesimden kaynaklanan kaybını büyük ölçüde Türkiye’nin diğer bölgelerinden ve başka partilerden gelen oylarla fazlasıyla telafi etmiştir.

* * *

Demirtaş’ın 10 Ağustos’ta aldığı toplam 3 milyon 914 bin oyun coğrafi dağılımına baktığımızda şu tabloyla karşılaşıyoruz: Kürt nüfusun ağırlıklı yaşadığı doğu ve güneydoğudaki 18 ilde aldığı oyların toplamı 1 milyon 972 bin ediyor. Bu rakamdan, Türkiye toplamındaki HDP oylarının tam yarısının Kürtlerin yoğun yaşadığı bu coğrafyadan geldiğini anlıyoruz. Ayrıca, İstanbul, Ankara ve İzmir’deki Demirtaş oylarının toplamı da 933 bin. Bir başka anlatımla, Demirtaş’ın oylarının dörtte üçü doğu ve güneydoğu ile üç büyük ilden geliyor.
HDP adayı, 30 Mart’ta en çok oy artışını da zaten üç büyük kentte gerçekleştirmiştir. İstanbul, 237 bin oyla en yüksek artışı getirmiştir. CHP’nin kalesi İzmir 100 bine yaklaşan artışla ikinci sıradadır. Ankara’daki artış 67 binin üstündedir. Bu illerde Demirtaş’a yönelen yeni seçmenler içinde ana gövdenin CHP kökenli olduğu söylenebilir. Ancak özellikle İstanbul’da da AK Parti’den Demirtaş’a doğru bir miktar geçişkenlik söz konusudur.






Demirtaş, Türkiye’nin her bir tarafında kendini solda konumlayan CHP ya da CHP dışı seçmenlerden oy alırken, aynı zamanda Alevilerin Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığından rahatsızlık duyan kesimleri de yine tercihini Demirtaş yönünde kullanmıştır. Demirtaş’ın özellikle Tunceli’de İhsanoğlu’na fark atması, Kürt Alevilerin çoğunlukla kendisine yöneldiğini gösteriyor.
HDP’li adayın AK Parti’den aldığı oyun da azımsanmayacak miktarda olduğu anlaşılıyor. Sandıkta Kürt kimliğini vurgulamak isteyen çok sayıda Kürt kökenli AK Partili seçmenin bu kez Demirtaş’ı desteklemiş olması muhtemeldir. Araştırmacı Adil Gür’ün bulgularına göre, 30 Mart’ta AK Parti’ye oy vermiş olan seçmeninin yüzde 3’ü bu kez Demirtaş’ı tercih etmiştir. Bu, kaba bir hesaplamayla 600 bine yakın seçmen demektir.

* * *

HDP-BDP çizgisi, 30 Mart yerel seçiminde 51 ilde il genel meclisi ve 30 büyükşehirde belediye meclisleri toplamında yaklaşık 2 milyon 967 bin oy almıştı. Demirtaş’a, 10 Ağustos’ta 3 milyon 914 bin kişi oy vermiştir. Yani yaklaşık 950 binlik bir artış söz konusudur. Ancak mevsimlik göçün bölgede yaratmış olduğu oy kayıplarını dikkate aldığınızda, Demirtaş’a HDP dışından katılan oyun miktarı Türkiye toplamında 947 binin çok üstündedir.
Bu seçimin en kayda değer sonuçlarından biri, HDP’nin kendi geleneksel sınırları dışına çıkarak Türkiye’nin dört bir tarafında mütevazı ölçülerde de olsa bir varlık gösterebilmiş olmasıdır. Bunda Kürt kökenli AK Parti seçmeninin bir bölümünün teveccühünün yanı sıra, Demirtaş’ın seçim platformunda sol ağırlıklı, bütün Türkiye’ye mesaj veren kapsayıcı bir dil kullanmış olmasının önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez.
Böyle bir dil kullanıldığında Kürt siyasi hareketinin toplumun Kürt kökenli olmayan kesimlerinden de destek alabileceği anlaşılmıştır. Ancak 10 Ağustos’ta beliren siyasi yönelişin kalıcı olup olamayacağı bugün itibarıyla yanıtı belli olmayan bir sorudur. Yanıtın nasıl şekilleneceği önümüzdeki döneme ilişkin çok sayıda değişken faktöre bağlıdır.

Yazının devamı...

Tehlike çanları CHP için daha kuvvetli çalıyor

21 Ağustos 2014

CHP, Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği üstlenmesinden sonra girdiği ilk seçim sınavı olan 2011 genel seçiminde toplam 11 milyon 122 bin oy alarak yüzde 25.98’lik bir oran yakalamıştı.
CHP, geçen mart ayının sonunda yapılan yerel seçimde ise 51 ilde il genel meclisi ve 30 büyükşehirde ilçe belediye meclisi sandıkları toplamında 11 milyon 480 bin dolayında (yüzde 25.58) oy aldı. Seçmen sayısının 2.5 milyon kadar arttığını hesaba kattığınızda, CHP reel olarak artış değil, çok küçük bir gerileme yaşamıştı aslında 30 Mart’ta.
Peki CHP’nin 10 Ağustos performansı sayısal verilerle bu tablo üzerinden değerlendirildiğinde nasıl gözüküyor?

* * *

CHP’nin 10 Ağustos’ta 30 Mart’a kıyasla sert bir düşüş yaşadığı kesin. Ancak CHP ve MHP’li seçmenlerin oyları çatı aday üzerinde birbirine karıştığı için buradaki gerilemeyi kesin olarak ölçebilmek kolay değil. Ama şu gözlemleri yapabiliriz.
MHP, 30 Mart yerel seçiminde ‘il genel meclisi+belediye meclisleri’ toplamında 7 milyon 909 bin oy almıştı. Buna CHP’nin 30 Mart’taki yaklaşık 11.5 milyonluk oyunu eklediğimizde yaklaşık 19 milyon 390 bin oya ulaşıyoruz.
Bu rakam bize teorik olarak çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na yönelebilecek CHP-MHP ittifakının temsil ettiği potansiyel oy zeminini gösteriyor. Buna karşılık, İhsanoğlu, 10 Ağustos’ta ancak 15 milyon 434 bin oy alabildi. Bir başka anlatımla, bu potansiyelin dört milyon kadar altında kaldı.
Buradaki kaybın ne kadarının CHP, ne kadarının MHP kökenli seçmenlerden kaynaklandığını kestirebilmek güç. Ayrıca, CHP’den Selahattin Demirtaş’a, MHP’den de Recep Tayyip Erdoğan’a gitmiş olan oylar, bu arada 30 Mart’ta oy kullanmış olan 6 milyondan fazla seçmenin bu kez sandığa gitmemiş olması gibi faktörler bunun ölçülmesini daha da zorlaştırıyor. Ancak yapılan ilk araştırmalar, 30 Mart’ta CHP’ye oy vermiş seçmenin 2.5 milyona yaklaşan bir bölümünün bu kez sandığa gitmediğine işaret ediyor

* * *

Aslında tabloyu daha yakından görebilmek için CHP-MHP toplamının 10 Ağustos’ta ne ölçüde İhsanoğlu’na yöneldiğini il bazında incelemek yararlı olabilir. Buna baktığımızda İhsanoğlu’nun 81 ilin 74’ünde aldığı oyun, bu illerde 30 Mart’taki CHP-MHP toplam oyunun altında kaldığını görüyoruz. CHP-MHP ittifakının oy gerilemesi Türkiye genelinde çok yaygındır.
Bazı illerde bu makasın çok açıldığını, bazı illerde ise kısmen daraldığını görüyoruz. Farkın azaldığı yerlerin başında CHP’nin geleneksel olarak güçlü olduğu Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne gibi Trakya illeri, ayrıca Çanakkale hemen dikkat çekiyor. Ancak Edirne’de bile 9 bin dolayında bir gerileme var. Yazının içinde yer alan tabloda görülebileceği gibi, bu ilimizde 30 Mart’ta 166 bin olan CHP-MHP toplamı, 10 Ağustos’ta İhsanoğlu için ancak 157 bin olarak gerçekleşmiştir.
Buna karşılık makas, hem CHP hem de MHP’nin önemli destek zeminine sahip oldukları Adana’da 178 bine, Antalya’da 186 bine, Mersin’de 115 bine, keza Bursa’da 125 bine çıkıyor. Fark 30 Mart’taki belediye başkanlığı oyları üzerinden karşılaştırıldığında, İzmir’de 134 bin, Ankara’da 391 bine yükseliyor. Farkın en yüksek olduğu yer 30 Mart’taki oylar esas alındığında yaklaşık 827 bin oyla İstanbul’dur.
İstanbul’da 30 Mart’ta belediye başkanlığı için çatının toplam oyu 3 milyon 768 bine çıkarken, 10 Ağustos’ta İhsanoğlu’na sandıkta ancak 2 milyon 941 bin oy gelmiştir. Arada 827 binlik bir fark söz konusu. Bu farkta CHP’nin payının MHP’den çok daha büyük olduğunu varsayabiliriz.

* * *

CHP’deki gerileme değişen oranlarda pek çok faktörün bileşkesi olarak karşımıza çıkıyor. HDP adayı Selahattin Demirtaş’a yönelen CHP oyları bunlardan biridir. İhsanoğlu’nun adaylığına duyulan tepki ya da sonucu kabullenme nedeniyle sandığa gitmeme tavrı bir diğer önemli faktör olarak beliriyor. Ayrıca, mevsimlik iş ve göç faktörünün AK Parti ve MHP tabanını olduğu kadar CHP’li seçmenin bir bölümünü de etkilemiş olması muhtemeldir.
CHP seçmeni içinde bir kesimin seçim günü tatil yörelerinde kalma tercihini kullanarak Türk siyaset literatürüne soktukları “tatilciler” kavramı da CHP’deki kaybın arkasındaki kayda değer etmenlerden biridir.
Liste başka faktörlerle uzatılabilir. Ama CHP yönetimi ve kadrolarının kendi resmi adaylarını desteklemek konusunda büyük bir çaba ve heyecan içinde gözükmemeleri ve partinin dışarı yansıttığı genel dağınıklık görüntüsü, bütün bu faktörlerin en üstüne yerleştirilmeyi hak ediyor.
30 Mart yerel seçiminden sonra yazdığımız CHP değerlendirmesi, girilen duraklama nedeniyle “Tehlike çanları CHP için çalıyor” başlığını taşıyordu. 10 Ağustos sonrasında bu başlığı “Tehlike çanları bu kez daha kuvvetli çalıyor” şeklinde revize etmek doğru olacaktır.
Peki CHP kadroları ve tabanı duyuyor mu?

Yazının devamı...