"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Ne AB, ne de Türkiye kopmayı göze alabiliyor

19 Mart 2019

Gerçi Brüksel toplantısı Türkiye ile AB arasındaki birikmiş sorunların çözümü yönünde somut herhangi bir sonuç getirmiş değildir. Aksine, Türkiye ile AB arasındaki görüşmelerin büyük ölçüde bir sağırlar diyaloğunu aşamadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ancak müzakereler fiilen buzdolabına konmuş olsa da, taraflar yine de tam üyelik hedefine bağlılıklarını telaffuz etmiştir. Geldiğimiz noktaya bakın ki, bu yöndeki bir karşılıklı irade beyanını bile artık kendi başına olumlu bir gelişme olarak kayda geçmek durumundayız.

*

Avrupa Birliği’nin masaya koyduğu ‘tutum belgesi’ni, toplantıdan sonra yayınladığı bildiriyi ve AB’nin Dış İlişkiler ve Savunmadan Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin açıklamalarını, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun beyanları ile birlikte değerlendirdiğimizde tarafların iki ayrı yazılım üzerinden konuştuklarını söyleyebiliriz.

Özellikle ‘yargı bağımsızlığı’ Türkiye ile AB arasındaki en problemli alan olarak karşımıza çıkıyor. AB tarafı “Türkiye’de yargı bağımsız değil” görüşünü ısrarla gündeme getirmiş, Türk tarafı ise “Hayır, bizde yargı bağımsızdır” karşılığını vermiştir.

AB, yaptığı açıklamada temel haklar ve hukukun üstünlüğü alanlarındaki “gerileme”den duyduğu “derin endişeleri” kayda geçirerek, ‘Osman Kavala davası’ olarak bilinen, 16 aktivist hakkında hazırlanan Gezi iddianamesini açık bir dille eleştirmiştir. Bu çerçevede gazeteciler dahil olmak üzere yaygın tutuklamalar ile gösteri ve toplantılara getirilen sınırlamalar üzerinden sivil toplumun kendini ifade alanının süratle daralmasından duyulan kaygılara da yer verilmiştir açıklamada. Görüşmelerin kapalı kapılar ardında yapılan bölümünde Cumhuriyet davasındaki mahkûmiyetlerin istinaf mahkemesinde onaylanmasından duyulan rahatsızlığın da aktarıldığı anlaşılıyor.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ise Gezi iddianamesine ilişkin yorumları önyargılıbulduğunu belirterek, AB’ye bir dizi karşı eleştiri yöneltmiş, hatta çifte standart”la suçlamıştır. Bakan, ‘tutukluluk süresi’ ve ‘yargılamanın uzun sürmesi’ gibi konuların tüm Avrupa’nın da gündemindeki meseleler olduğunu belirtmekle birlikte, “Zaten yargı reformu stratejisiyle tüm bu konuları ele alıyoruz. Bunları da halletmemiz gerekiyor” şeklinde konuşmuştur. Çavuşoğlu’nun bu ifadesi, yargı alanında iyileştirmeye ihtiyaç duyulan bazı sorunların varlığını kabul ettiğini gösteriyor.

*

AB tarafının açıklamalarında Ankara açısından olumlu görülebilecek sınırlı başlıklardan biri “

Yazının devamı...

Yargı bağımsızlığı yalnızca etik bildirge ile sağlanabilir mi?

16 Mart 2019

Hâkim ve savcıların bağımsız ve tarafsız davranmaları, bildirgede deyim yerindeyse bir ‘olmazsa olmaz’ şeklinde takdim ediliyor. Örneğin bildirge, bu kategorilerdeki yargı mensupları için “Bağımsızlıklarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki edebilecek baskı ve tesiri kayıtsız şartsız reddederler” diyor.

Bildirge, bağımsızlığa ilişkin aynı bölümde “Kararlarını kişilerin, kurumların ya da kamuoyunun tepkisini çekeceği endişesi duymaksızın ve onları memnun etme kaygısı taşımaksızın bağımsız olarak verirler” diye devam ediyor.

Metnin ‘tarafsızlık’ bölümünde ise hâkim ve savcılar için “Tarafsızlıklarına ilişkin her türlü kuşkuyu bertaraf edecek bir duruş sergilerler (...) tarafsız olmak kadar tarafsız görünmenin de önemli olduğu bilincindedirler” deniliyor.

*

Keşke bütün mesele bir etik bildirge metni hazırlayıp, bunu HSK’nın onayından geçirdikten sonra Resmi Gazete’de yayımlayıp, ardından hâkim ve savcılara tebliğ etmekle çözüme kavuşuyor olsaydı. Bildirgenin içeriğinin bu alandaki evrensel ilkeleri yansıtıyor olması çözüm için yeterli olmuyor. Sorun dönüp dolaşıyor, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı başlıklarında yaşanan güven meselesinde düğümleniyor.

Sorunun gerisinde hem yapısal hem de uygulamayla ilgili birçok neden var. Başlıca yapısal neden, 2017 anayasa değişikliğiyle getirilen düzenlemede Hâkim ve Savcılar Kurulu’nun oluşumunda siyasal iktidara tanınan geniş yetki alanıdır. Nitekim Avrupa Konseyi’nin hukuk standartlarını belirleyen saygın Venedik Komisyonu HSK’nın oluşumunu yargı bağımsızlığı açısından problemli bulmuştur.

HSK’nın 13 üyesinden ikisi (bakan ve bakan yardımcısı) zaten iktidarı temsil ediyor. Kurulun adli ve idari yargıdan gelen 4 üyesini doğrudan Cumhurbaşkanı seçiyor. Kalan 7 üye (Yargıtay’dan 3, Danıştay’dan 1, akademisyen ve avukatlar kontenjanından 3) ise TBMM tarafından seçiliyor. Ancak buradaki seçim mekanizmasının işleyişi muhtemel bir iktidar çoğunluğuna ya da iktidar blokuna belirleyici olma imkânını veriyor. Nitekim HSK’nın bu kategorilerdeki 7 üyesinin TBMM’deki seçimi ‘cumhur ittifakı’nın genel kurul salonundaki oy toplamına yakın marjlar içinde şekillenmiştir.

HSK’nın hâkim ve savcılar üzerindeki geniş yetkileri dikkate alındığında, oluşumunda siyasal iktidarın bu ölçüde belirleyici olabildiği bir kurulun yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güvence altına alabilmesi her zaman tartışmaya açık bir konu olacaktır.

Yazının devamı...

Adalet Bakanı: İstinaf sistemi gözden geçiriliyor

15 Mart 2019

Tartışmanın temelinde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 286’ncı maddesinde getirilmiş olan cezaların Yargıtay’da temyizine ilişkin 5 yıl sınırı yatıyor.

Bu maddenin ikinci fıkrasına göre, birinci derece mahkemesinin verdiği 5 yıl ve altındaki hapis cezalarının istinaf mahkemesinde onaylanması halinde hüküm kesinleşmiş kabul ediliyor. Dolayısıyla sanıklar açısından kararın Yargıtay’da temyiz edebilmesi yolu kapanıyor. Bu durumda Cumhuriyet davasında mahkûm olan 15 sanıktan 8’i hakkındaki mahkûmiyetler 5 yılın altında olduğundan onların cezaları kesinleşmiş oldu. Sonuçta bu sanıklara yeniden hapishane yolu göründü.

Aynı maddeye göre istinafta onaylanan mahkûmiyetlerin 5 yılın üstünde olması halinde ise ceza kesinleşmemiş kabul ediliyor ve Yargıtay’da temyize gidilebiliyor. O zaman Yargıtay’daki süreç bekleneceğinden -belli suç kategorilerinde- yeniden hapishaneye girilmesi gibi bir risk ortaya çıkmıyor. Cumhuriyet davasında bu durumda olan 7 sanık var.

Sonuçta karşımızda şöyle bir çelişki beliriyor: Davanın sanıklarından Hikmet Çetinkaya ‘silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme’ suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası aldığı için temyize gitme hakkına sahip. Bu aşamada hapse girmesi söz konusu değil. Ama sanıklardan Bülent Utku aynı suçtan 4 yıl 6 ay hapis cezası aldığından kendisinin yeniden cezaevine girmesi yolu açılıyor.

*

Yasadan kaynaklanan bu durumun beraberinde getirdiği tartışmalara en önemli katkılardan biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin eski dekanı Prof. Adem Sözüer’den geldi. Prof. Sözüer, 26 Şubat’ta Cumhuriyet’te çıkan makalesinde, birden fazla sanığın bir arada ve benzer fiillerden yargılandığı davalarda süre sınırının sorun yarattığına dikkat çekerek, ceza miktarına bakılmaksızın her mahkûmiyetle ilgili temyizin mümkün olması gerektiğini belirtti. Prof. Sözüer, Yargıtay’ın içtihatla bu yolu açabileceğini belirterek, bu çerçevede infazın durdurulması kararı da verebileceğini kaydetti.

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit ise 27 Şubat’ta yaptığı bir açıklamayla Prof. Sözüer’in soruna içtihatla çözüm bulunması önerisine sıcak bakmadı ve “Aynı konumda, aynı nitelikte olan kişilerin cezalarının farklı farklı yerlerde kesinleşiyor olması hak mağduriyetine yol açıyorsa bunun düzeltilmesi gerekir. Ancak bunun yasayla düzeltilmesi gerekir diye düşünüyorum” dedi. Cirit, bu arada geçmişte Yargıtay’a temyiz başvurularında ceza sınırının 5 değil, 2 ya da 3 yıl üzerinden belirlenmesini önerdiklerini ancak bu önerilerinin kabul görmediğini de kayda geçirdi.

Yöntemde farklı düşünseler de bir ceza hukukçusu akademisyenle Yargıtay Başkanı’nın buluştukları ortak nokta, ortada düzeltilmesi gereken bir adaletsizlik olduğu gerçeğidir.

Yazının devamı...

Yargının artık etik bildirgesi var, peki mesele halloldu mu?

14 Mart 2019

Gül, buradaki konuşmasında  “Bildirgede mesleğin yazılı olan ve olmayan davranış kurallarının bütünlük içinde bir araya getirildiğini”, metnin “en başta bağımsızlığın ve tarafsızlığın önemine vurgu yaptığını” belirtti. Gül, “Yargıya güvenin korunmasında yargı mensubunu bir rol modeli olarak konumluyor” dedi etik bildirge için.

Bakan, açıklamasında yargıdan beklentileri, yargının temel görevini de şöyle anlattı: “Her dava bir insan hayatı, her karar ümit ve korkuyla karışık bir bekleyiş demektir. Bu bekleyişin en kısa sürede adaletle sonuçlanması hepimizin ortak beklentisidir. Mazlumun gözyaşını silmek, haklıya hakkını teslim etmek, vicdanları adaletle teskin etmek biricik vazifemizdir. Üstelik mahkeme, kadıya mülk değildir.”

Bütün meselenin özü burada beliriyor: Haklıya hakkını teslim etmek, vicdanları adaletle teskin etmek...

*

Adalet Bakanlığı’nın web sitesinin ana sayfasında ziyaretçilerin hemen karşısına çıkan bildirge, etik ilkeleri tam sekiz ana başlık altında düzenliyor. Bu ana başlıklarda ‘Hâkim ve Savcılar’ın uyacakları taahhüt edilen etik ilkeler şöyle sıralanmış:

1) İnsan onuruna saygılıdır, insan haklarını korur ve herkese eşit davranırlar, 2) Bağımsızdırlar, 3) Tarafsızdırlar, 4) Dürüst ve tutarlıdırlar, 5) Yargıya olan güveni temsil ederler, 6) Mahremiyeti gözetirler, 7) Mesleğe yaraşır şekilde davranırlar, 8) Yetkindir ve mesleklerinde özenli davranırlar.”

Her bir başlığın altında bu ana ilkenin nasıl anlaşılması gerektiği ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor, bu çerçevede somut kurallar sıralanıyor. Örnek vermek gerekirse, 7’nci başlık altında “Görevle ilgili olan veya ilgili görülebilecek hediye, bağış, borç ya da iltimas kabul etmemek”, özel hayata gereken dikkat göstermek, “sosyal hayatta bulunulacak ortamları titiz bir şekilde seçmek” gibi kurallar yer alıyor.

Keza ‘tarafsızlığa ilişkin’ 3’üncü başlık altında “

Yazının devamı...

İdlib’in güneyinden Türkiye sınırındaki kamplara kaçan binlerce kişi ne anlatıyor?

13 Mart 2019

Bir taraftan El Kaide uzantısı Hayat Tahrir Üş Şam’ın (HTŞ) İdlib’de alan hâkimiyetini kazanmış olması, diğer yandan Esad rejiminin burasını yoğun topçu ateşi altında tutmasının yarattığı gerilim tedirginliği derinleştiriyor. Ve bütün projektörler İdlib’de ateşkes sağlanmasına ilişkin 17 Eylül 2018 tarihli Türk-Rus mutabakatına çevriliyor.

Bu durumu geçen ayın hemen sonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Suriye konusunda düzenlediği iki ayrı oturumuna hâkim olan tartışmalarda, ayrıca BM Genel Sekreteri António Guterres’in bu toplantılar öncesinde Konsey’e sunduğu Suriye’ye ilişkin 2019’un ilk raporunda görmek mümkün.

*

BM Genel Sekreteri ile başlayalım. Guterres, 19 Şubat tarihli raporunda öncelikle İdlib’in güneyi ve doğusunu hedef alan (rejimden kaynaklanan) topçu ateşinden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. Ardından, yine İdlib’de önemli ölçüde HTŞ’yi sorumlu tuttuğu kargaşa ve hukuksuzluk ortamına, cinayetlere, adam kaçırma gibi eylemlere dikkat çekiyor.

Genel Sekreter, ülkenin kuzeybatısında artan belirsizliklere değindikten sonra sözü İdlib’deki insani yardım ihtiyaçlarına getirerek şöyle konuşuyor:

“İnsani yardımların sınır ötesine ulaştırılabilmesi hayati önemdedir. Ancak askeri çatışmaların tırmanması ve insani felaketlere yol açması riski sürmektedir. İdlib bölgesinde bütün tarafları gerilimi düşürme çabalarını sürdürmeye çağırıyorum.”

*

Şimdi Güvenlik Konseyi’nin 26 Şubat tarihli oturumuna gelelim. Bu oturumda BM’nin İnsani Yardımlar Koordinasyon Ofisi direktörlerinden

Yazının devamı...

TSK İdlib’de devriyeye çıkarken

12 Mart 2019

AA’nın geçtiği habere göre, devriye görevi TSK’nın Halep’in 25 kilometre kadar güneyinde El Hader ilçesine bağlı Tel Eys köyündeki (6) numaralı gözlem noktasından başladı. Türk bayrakları çekilmiş zırhlı personel taşıyıcısı araçlar güneye doğru yol alarak önce 20 kilometre uzaklıkta Serakib ilçesine bağlı Tel Tukan köyündeki (7) numaralı gözlem noktasına geldi. Askeri konvoyun devriye görevi güneye doğru devam ederek 25 kilometre aşağıda Marreti Numan ilçesine bağlı Surman köyündeki (8) numaralı gözlem noktasında son buldu.

Türk askeri birliği bu devriye görevinde İdlib’deki silahsızlanma bölgesi içinde toplam 45 kilometrelik bir hatta bayrak göstermiş oldu. Bu hattın kuzeydeki bölümlerinin El Kaide uzantısı olan Heyet Tahrir Üş Şam (HTŞ), güneye doğru bölümlerinin ise HTŞ’ye karşı olan Ulusal Özgürleşme Cephesi’ne bağlı grupların kontrolündeki topraklarda olduğunu belirtelim.

*

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın aynı gün AA’ya yaptığı açıklamaya bakılırsa, TSK birlikleri bu göreve çıkarken İdlib dışındaki sınır boyunca eşzamanlı olarak Rus askerleri de devriyeye başladı.

Türk ve Rus askerlerinin koordine edilmiş devriye faaliyeti 17 Eylül 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında kararlaştırılan Soçi Mutabakatı’nın en önemli unsurlarından biriydi. Mutabakatın yedinci maddesinde, “Türk Silahlı Kuvvetleri ve Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı askeri polisin silahsızlandırılmış bölgenin sınırları boyunca koordine bir şekilde devriye görevleri icra etmeleri ve insansız hava araçlarıyla denetleme yapmaları” öngörülmüştü.

Geçen süre içinde mutabakatın bu maddesi bir türlü hayata geçirilememişti. Devriye faaliyeti neredeyse altı aya yakın bir süre sonra geçen cuma günü başlayabilmiştir.

Akar’

Yazının devamı...

Rusya’dan S-400 alımı ve Türkiye’nin stratejik kimliği

9 Mart 2019

Bu nafile bir çabadır. Türkiye, bu konuda ‘geri dönüşü olmayan nokta’yı çoktan geride bırakmıştır. Bu noktadan sonra alımdan vazgeçmek Türkiye’nin kuzey komşusu ile ilişkilerinde telafisi mümkün olmayan boyutlarda bir hasara yol açacaktır.

Hasardan da öte, projeden vazgeçmek her şeyden önce Türkiye açısından iş yapılabilir ciddi bir devlet olduğu algısını da yerle bir edecektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçenlerde Kanal 24’te yaptığı bir açıklamada “Bize böyle bir ahlaksızlık yakışmaz, bu ahlaki değildir. Kimse bizden tükürdüğümüzü yalamamızı beklemesin” diyerek, zaten tartışmaya son noktayı koymuştur.

Dolayısıyla Amerikan yönetiminin Türkiye’nin S-400’ler konusundaki kesin tercihi ile barışık hale gelip, kendisini gerçekçi bir zemine çekmesinde yarar vardır.

*

Karşısındaki tabloyu gerçekçi bir şekilde okuması gereken bir taraf da Ankara’dır. Bu aşamadan sonra geri adım atmamakta ne kadar haklı da olsa, alınan kararın Türkiye’nin stratejik kimliği üzerinde soru işaretlerini tetiklemesi, bu çerçevede Batı dünyası, özellikle de ABD ile ilişkilerde bir dizi soruna neden olması kaçınılmazdır.

Stratejik kimlik meselesiyle başlayalım. S-400’ler, füze tehdidine karşı koruma sağlayan etkili bir hava savunma sistemi. Türkiye bu sistemi Rusya’dan aldığına göre, S-400’lerin yazılımları gereği üretici/satıcı ülkeye karşı kullanılması zaten söz konusu olamaz. Türkiye’nin tercihi, bu yönüyle Rusya’dan bir füze tehdidi beklemediği kabulünü içermiş oluyor.

Oysa böyle bir kabul NATO’nun Rusya’yı hâlâ potansiyel tehdit olarak gören resmi tehdit değerlendirmesiyle örtüşmüyor. Türkiye’nin eski NATO Büyükelçisi Ümit Pamir, “NATO’nun tehdit değerlendirmesinde Rusya bir tehdit olmayı sürdürdüğü müddetçe, Türkiye ittifak içinde Rusya’ya karşı füze tehdidi bağlamında caydırıcılıktan yoksun bir üye olarak algılanacaktır. Bu durum sadece NATO bakımından değil aynı zamanda Türkiye’yi diğer başka dış politika başlıklarında da Rusya’ya karşı edilgen bir konuma itebilecektir” diye ekliyor.

Büyükelçi

Yazının devamı...

Adana'da ittifaklar arasında kritik bilek güreşi

8 Mart 2019

Adana’yı her seçimde olduğu gibi bu kez de çekişmeli kılan temel etken, AK Parti önde olmakla birlikte, her siyasi partinin burada yerleşik, kuvvetli bir seçmen tabanına sahip olması. Bu durum TBMM’deki milletvekili dağılımına kısmen dengeli bir şekilde yansıyor. Adana TBMM’de AK Parti’den 5, CHP’den 4, İYİ Parti’den 2, MHP’den 2 ve HDP’den 2 milletvekili ile temsil ediliyor.

‘Cumhur ittifakı’ cephesinde AK Parti aday çıkarmayıp MHP’li başkan Sözlü’yü destekliyor. Sözlü, yaşamının son 20 yılı aktif belediyecilikte geçmiş bir şahsiyet. 1999’dan başlamak üzere üç dönem Ceyhan ilçesinin belediye başkanlığını yaptıktan sonra 2014 yılında büyükşehir belediye başkanlığına seçildi.

Sözlü’nün 2014’teki başarısını kısaca büyüteç altına yatırırsak, aldığı 414 bin oy (yüzde 33.51) partisi MHP’nin bu ilde genelde yüzde 20 dolayında seyreden oyunun yaklaşık 13 puan üstündeydi. Sözlü’nün iki yıl süreyle kapı kapı dolaşarak yürüttüğü kampanya sonucu hem CHP hem de AK Parti’den kendisine doğru anlamlı bir oy kayması yaşanmıştı.

Ceyhanlı Hüseyin Sözlü’nün karşısında bu seçimde Seyhanlı Zeydan Karalar var. Adana’nın merkezindeki Seyhan ilçesinin mevcut belediye başkanı olan Karalar makine mühendisi. Hem iş hayatı hem de sivil toplum alanında tecrübesi olan, CHP il başkanlığından ilçe belediye başkanlığına geçen örgütçü bir isim. Karalar, 2014’te bu ilçenin başkanlığına AK Parti ve MHP ile çekişmeli bir yarıştan sonra yüzde 31.7 oyla seçilmişti.

İttifakların güç denklemine baktığımızda şu gözlemleri öne sürebiliriz. AKP, 2010’lu yıllarda Adana’da 30-37 aralığında iniş çıkışlar gösteren bir parti hüviyetinde. MHP ise  son seçime kadar Sözlü’nün 2014’te yaptığı sıçrama hariç genelde yüzde 20 bandında yol almış. MHP, son seçimde İYİ Parti faktörü nedeniyle Adana’da oy kaybına uğrayarak yüzde 11.87’ye indi.

2018 genel seçimi sonuçları baz alındığında Adana’da ‘cumhur ittifakı’ yüzde 46’yı buluyor. Zaten aynı tarihte yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Adana’da Recep Tayyip Erdoğan’a yüzde 44 dolayında oy çıkması bu ilde ittifakın 2 puanlık bir kayba rağmen büyük ölçüde yürüdüğünü gösteriyor. Ayrıca Sözlü’nün adaylığı söz konusu olduğunda, AK Parti ile geçmişte yaşadığı gerilimlerin üzerine sünger çekildiği anlaşılıyor.

‘Millet ittifakı’na gelince... CHP ile İYİ Parti’nin 2018 Haziran seçimi itibarıyla oy toplamı yüzde 39’a yaklaşıyor. Bununla birlikte

Yazının devamı...