"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

15 Temmuz ve İstihbarat 2: MGK’nın 2004 Gülen kararı neden uygulanmadı?

28 Haziran 2017

Bu konuyu değerlendirebilmek için 2011-2015 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş olan Orgeneral Necdet Özel’in komisyona gönderdiği yazılı yanıtlardan yola çıkabiliriz. Orgeneral Özel, FETÖ/PDY’nin devletin tehdit değerlendirmeleri zeminindeki “tarihi geçmişini” üç dönem içinde değerlendiriyor.

BİRİNCİ DÖNEM: 2010 ÖNCESİ GÜLEN TEHDİT

Orgeneral Özel’e göre, birinci dönem 2010 yılına kadar olan yıllardır. Bu dönemde devletin resmi belgelerinde mevcut cemaat ve tarikatların tamamı “Dini Değerleri İstismar Eden Gruplar” içinde görülerek “milli güvenliğe tehdit” olarak değerlendiriliyor. Gülen cemaati de bu çerçevede “tehdit” olarak değerlendirilmektedir.

Özel, bu döneme ilişkin arşiv kayıtlarına dayanarak TSK’dan 1166 personelin TSK ile ilişkisinin kesildiğini, bu toplam içinde 400 kişinin Fetullah Gülen grubu ile iltisaklı olduğunu belirtiyor.

2010-2013: GÜLEN TEHDİT DEĞİL

Necdet Özel’e göre, 2010’da başlayan ikinci dönemde devletin resmi belgelerinde tehdit değerlendirmesi değişmiş, cemaat ve tarikatların faaliyetlerinin “güvenliğe tehdit oluşturmadığı” görüşüne gelinmiştir. Özel Hatırladığım kadarıyla bu dönemde hakkında işlem yapılan personel olmamıştır” diye konuşuyor.

Bu noktada bir süre için Özel’den ayrılıp selefi Orgeneral Işık Koşaner’in komisyon tutanaklarına geçen açıklamalarına bakalım. Koşaner’in milletvekillerinin sorularını yanıtlarken gündeme gelen konulardan biri, Gülen cemaatinin “Kırmızı Kitap” olarak da adlandırılan ve devletin tehdit önceliklerini sıralayan “Milli Güvenlik Kurulu Siyaset Belgesi”nden çıkartılmış olmasıdır.

Orgeneral

Yazının devamı...

15 Temmuz ve İstihbarat 1: Bir istihbarat otoritesinin gözünden 15 Temmuz, Amerika ve Fetullah Gülen

27 Haziran 2017

MİT’in darbeyi neden daha önceden istihbar edemediği, teşkilatın bu istihbaratı yapabilmesi için gerekli yasal zemine sahip olup olmadığı, ayrıca AK Parti iktidarının geçmişte Gülen organizasyonu ile ittifak içinde olmasının hangi boyutlarda bir istihbarat açığı yarattığı gibi sorular bu tartışmada en çok öne çıkan başlıkları oluşturuyor.

Bugünden başlayarak bir dizi yazıda bu soruları tek tek büyüteç altına yatırıp, 15 Temmuz bağlamında istihbarat meselesine somut verilere dayanarak muhtelif açılardan ışık tutmak istiyoruz. Bunu yaparken özellikle TBMM’de 15 Temmuz darbe girişimini incelemek amacıyla kurulan komisyonda yapılan açıklamaları özellikle ön planda tutmak istiyoruz.

Ancak bu soruları tartışmaya girmeden eski MİT Müsteşarı Emre Taner’in komisyonun 9 Kasım 2016 tarihli oturumunda yaptığı ve Türk kamuoyunda yeteri kadar değerlendirilmediğini düşündüğüm bir vurgusunu öncelikle ele almak istiyorum. Bu vurgu, Taner’in darbenin dış boyutuna, daha doğrusu 15 Temmuz’un arkasında dış destek, yani Amerika’nın olup olmadığı sorusuna bakışıyla ilgilidir.

Emre Taner, 2005-2010 yılları arasında MİT’in başında bulundu. Mülkiye mezunu, MİT’in içinden yetişmiş bir istihbaratçı. Teşkilatta tam 43 yıl çalışmış, Müsteşarlık makamına oturmadan önce İstanbul bölge başkanlığı, operasyondan sorumlu müsteşar yardımcılığı gibi kritik görevlerde bulunmuş profesyonel bir istihbaratçının değerlendirmelerinin önem taşıdığını düşünüyorum. Taner’den söz ederken müsteşarlığı sırasında “çözüm süreci” gibi kritik bir inisiyatifin başını çektiğini de hatırlamalıyız.

ÖNCE YABANCI ETKİSİNDE BİR MİSYONER FAALİYETİ

Eski müsteşar, öncelikle Fetullah Gülen’in özellikle 1970’li yıllardan itibaren MİT’in izleme alanı içinde olduğunu ve 1975’li yıllarda İzmir Aliağa vaizliği ve ardından İzmir merkez vaizliğine gelişinin ardından yeni bir yapının ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Taner’e göre, Gülen’e dönük dış ilgi ilk kez bu dönemde başlamıştır:

“Yabancı ülkelerin birçok servis mensubu ‘diplomat’ kisvesiyle, çeşitli maskelerle konuyla ve grupla ilgilenmeye başlıyorlar. 1975’li yıllar bu ilgilerin en çok arttığı ve başladığı yıllardır. Amerikalıları görüyoruz, başkalarını görüyoruz, değişik kitle iletişim örgütlerini görüyoruz.”

Yazının devamı...

Akar’a Çankaya’ya gelmesini Yıldırım söylemiş

24 Haziran 2017

Akıncı üssünün önemi, Adil Öksüz, Harun Biniş, Kemal Batmaz gibi cemaatin sivil kadrolarının da yer aldığı darbenin operasyon merkezinin buradaki 143. filoda üslenmiş olmasıdır.

Bütün anlatımlardan, sabaha kadar uzanan süreçte Akar’ın alıkonduğu üssün komutanlık binası ile 143. Filo binası arasında yoğun bir trafiğin yaşandığı ortaya çıkıyor. Bu trafikte Akar’a Genelkurmay Karargâhı’nda darbeyi tebliğ edip daha sonra onunla birlikte helikopterle Akıncı’ya geçen Tümgeneral Mehmet Dişli ve Yüksek Askeri Şûra üyesi Orgeneral Akın Öztürk de yer alıyor.

***

Akar’ın savcılık ifadesine göre, darbecilerin direncinin kırılmasındaki en önemli noktalardan biri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk Havaalanı’ndan canlı yayında toplanan kalabalığa yaptığı hitaptır. “Sayın Cumhurbaşkanımızın hitabı darbeci hainlerin bütün ümitlerini sanırım yok etti” diye konuşuyor Orgeneral Akar. Bu hitap sabah 06.27’de başlamıştır.

Burada önem taşıyan, darbecilerin vazgeçme noktasına geldiklerinde kalkışmanın nasıl sonlandırılacağı meselesidir. Akar, bu aşamada darbecilere kendisini Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüştürmeleri halinde “teşebbüsün sona erdirileceğini, adalete teslim olacaklarını ve dışarıdaki tüm unsurları kışlalara çekeceklerini bildireceğini” söylüyor.

Bu noktada cep telefonuyla devreye giren Mehmet Dişli’dir. Dişli’nin iddianamede yer alan telefon kayıtlarına baktığımızda, 16 Temmuz sabahı kendi cep telefonu ile saat 08.17 ile 08.47 arasında (505160...) diye başlayan Başbakanlığa ait telefon arasında toplam altı ve 08.22’de yine Başbakanlığa ait (533167...) telefon hattıyla da bir konuşma gerçekleştirildiğini görüyoruz.

Orgeneral Akar, Başbakan Binali Yıldırım ile görüşmesini “Durumu anlattım, telefonda konuşurken orada bulunan tüm bu hainlerin gözlerinin içine baka baka ‘Sayın Başbakanımıza hiçbir pazarlık söz konusu olmayacak, askeri savcı, cumhuriyet savcısı, polis ve inzibata teslim olacaklar’ dedim” diye anlatıyor.

***

Yazının devamı...

Geleneksel gazetecilik değerleri yeniden keşfediliyor

23 Haziran 2017

Özellikle son ABD başkanlık seçiminde sosyal medyayla ilgili olarak yaşanan bazı vakaların bu açıdan göz açıcı bir işlev gördüğü söylenebilir. North Carolina Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Zeynep Tüfekçi’nin geçen kasım ayında New York Times gazetesinde yayımlanan “Mark Zuckerberg İnkâr İçinde” başlıklı önemli yazısında verdiği iki çarpıcı örnek sorunun boyutlarını kavramamıza yardımcı olabilir.

Birinci vaka, seçimden hemen önce Papa’nın Cumhuriyetçi aday Donald Trump’a onay verdiği yolundaki bir haberin Facebook’ta dolaşıma girip bir milyon kişi tarafından okunmuş olması. İkincisi ise “Denver Guardian” gazetesinin demokrat aday Hillary Clinton’un elektronik postalarıyla ilgili soruşturmayı yürüten bir FBI ajanının evinde ölü bulunduğu yolundaki haberin yine Facebook’ta paylaşılmış olması...

Sorun her iki haberin de baştan aşağı uydurma olması. Göçmen haklarını kuvvetle savunan Papa herhangi bir adaya destek vermekten her zaman kaçınmış. Daha vahim olan, ABD’de “Denver Guardian” diye bir gazetenin zaten yayımlanmıyor oluşu. Ama bu gerçekler milyonlarca insanın bu çakma haberleri Facebook’ta okumalarını engellememiş.

Teknoloji-toplum ilişkisi üzerinde çalışan Tüfekçi, “Bunlar gibi uydurma binlerce haberle karşılaştım; benim gibi yüzde 44’ü haber almak için Facebook kullanan Amerikan seçmenleri de aynı şekilde...” diye yazıyor.

***

Hafta başında Bonn’da katıldığım Global Medya Forumu’nun en önemli temalarından biri işte bu örneklerde karşımıza çıkan sorundu. Yani, sosyal medyadaki bu gibi hayal mahsulü haberlerin yarattığı bilgi kirliliği ile nasıl baş edebiliriz meselesi...

Bu sorunlarla mücadelenin bir yönü sosyal medya okuryazarlığının geliştirilmesinden geçiyor. İkinci yönü ise biz gazetecileri ve mesleğimizi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü çare, teyidi alınmış doğru bilgiye dayanan geleneksel gazetecilik değerlerine dönüş, bu değerleri daha da kuvvetle sahiplenme şeklinde beliriyor.

İzlediğim panellerde söz alan konuşmacıların büyük bir bölümü -ister gazeteci, ister akademisyen, ister siyasi olsun- söz birliği etmişçesine nitelikli, kaliteli gazeteciliğin öneminin –özellikle sosyal medya çağında- her zamankinden daha çok arttığına dikkat çekti. Geleneksel gazeteciliğin bu durumu bir fırsat olarak değerlendirmesi gerektiği vurgusuyla sıkça karşılaştım.

Yazının devamı...

Dünya sosyal medya sorunlarına çare arıyor

22 Haziran 2017

Geçen yılki toplantıya da katılmıştım. Bu yılki forum, dünyanın dört bir tarafından 300’ün üzerinde gazeteciyi bir araya getirdi. Buna ek olarak siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, düşünce kuruluşları, aktivistler gibi kesimlerden de geniş bir katılımla son derece renkli ve zengin bir tartışma ortamı ortaya çıktı. Sonuçta 2017 yılında dünyada medyayı konu alan, medyayı ilgilendiren her şey tartışıldı, büyüteç altına yatırıldı.

SEDAT ERGİN, DW TÜRKÇE'NİN SORULARINI YANITLADI: 3 SORU 3 CEVAP

Buna benzer uluslararası medya forumlarına, özellikle Dünya Gazeteler Birliği’nin (WAN) toplantılarına daha önceki yıllarda katılmıştım. Geçmişteki toplantılarla, son forum arasında gördüğüm önemli bir farka dikkat çekmek istiyorum bugünkü yazımda.

SOSYAL MEDYA ÖNCE BİR DEVRİMDİ

Bundan 10-12 yıl önce düzenlenen bu tür toplantılarda gündemi belirleyen ana konular, teknolojideki yeniliklerin haberleşmeye, gazeteciliğe, iletişim mecralarına getirdiği yenilikler olurdu. Herkes, bu yeniliklerin klasik gazeteciliği, basılı gazeteleri nasıl etkileyeceğine odaklanırdı.

Gerçekten de cep telefonlarının önce fotoğraf, daha sonra video çekme yeteneklerini kazanması yepyeni ufuklar açmış, geleneksel gazeteciliğin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Cebinde akıllı bir telefon bulunan, bununla fotoğraf ya da video görüntüsü çekebilen, bu içerikleri başkalarıyla paylaşabilen herkes artık potansiyel bir gazeteciydi. Böylelikle “vatandaş gazeteciliği” kavramı hayatımıza girmiş oldu.

Buna paralel bir başka gelişme internet hızının artması oldu. Üçüncü dalga, bunun ardından Twitter, Facebook ve WhatsApp gibi program ve yazılımların ortaya çıkmasıyla şekillenen sosyal medya devrimiyle gerçekleşti.

Sosyal medya, büyük toplumsal değişimleri de zorladı, siyasi depremleri tetikledi. 2011’de dünya gündemini sarsan Arap Baharı, büyük ölçüde sosyal medya üzerinden yürüyen bir hadiseydi.

Yazının devamı...

Trump’a karşı ABD basınına Avrupa’dan destek

21 Haziran 2017

Almanya’nın kamu yayıncısı Deutsche Welle’nin “ifade özgürlüğü ödülü” bu yıl ABD Başkanı Donald Trump’ın basını hedef alan çıkışları karşısındaki kararlı duruşuyla takdir toplayan Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin oldu.

Ödülün gerekçesi üzerine konuşan Alman Federal Basın Konferansı’nın başkanı gazeteci Gregor Mayntz, “Ben burada ne yapıyorum, bir yanlış anlama olmasın” diye espriyle söze başladıktan sonra ifade özgürlüğü ödülünün daha önceki sahiplerini hatırlattı. İlk ödülü 2015 yılında Suudi Arabistan’da hâlâ tutuklu bulunan blog yazarı ve aktivist Raif Bedevi almıştı. Geçen yılki ödül de Hürriyet merkezine yapılan saldırıların ardından gazetenin o tarihteki genel yayın yönetmeni olarak bu satırların yazarına verilmişti.

Mayntz, bu atıflardan sonra sözü kendisi açısından şaşırtıcı olan unsura getirdi: İfade özgürlüğü ödülünü bu kez özgürlükler ülkesinden meslektaşlara veriyor olmak... İnanması güç...”

Ödül, Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin başkanı Jeff Mason’a verildi. Reuters haber ajansının Beyaz Saray muhabiri olan Jeff Mason, ödülü aldıktan sonra yaptığı kabul konuşmasında durumun biraz garip gözüktüğünü ifade etmekten kendini alıkoyamadı. “Geçmişte dernek olarak ifade özgürlüğü ödülü almamız düşünülemezdi herhalde...” diye söze girdi ve şöyle sordu “Nasıl oluyor da Beyaz Saray Muhabirleri Derneği olarak bize böyle bir ödül verilmesinin düşünüldüğü bir noktaya geldik?”

‘BİZ ÇAKMA HABER DEĞİLİZ’

Mason’ın başında olduğu dernek, Beyaz Saray’da ABD Başkanı’nı izleyen muhabirleri bir araya getiriyor. Basın brifing odası ve gazetecilerin küçük çalışma alanı, Beyaz Saray’ın batı bölümünde Başkan’ın özel kaleminin bulunduğu koridorun hemen bitişiğinde.

ABD’de gazetecilik dendiğinde ilk akla gelen kuruluşlardan biri Başkan’ı izleyen gazetecilerin örgütü Beyaz Saray Muhabirleri Derneği oluyor. Ve Başkan

Yazının devamı...

ABD Anayasası açısından son Türk-ABD krizi

20 Haziran 2017

“ABD Dışişleri Bakanlığı ve Gizli Servis, Anayasa Mahkemesi’nin göstericilerin büyükelçiliklere yakın mesafede protestoda bulunma hakkına onay veren kararının Washington D.C.’deki yabancı temsilciliklerin güvenliğinin sağlanmasını daha da güçleştireceği hususunda kaygılarını belirtti.”

Bu haber, ABD Anayasa Mahkemesi’nin (Supreme Court) başkent Washington D.C.’deki büyükelçiliklerin önünde düzenlenen protesto gösterileriyle ilgili aldığı bir kararın sonuçlarını tartışıyor.

ABD YÜKSEK  MAHKEMESİ’NİN KARARI

Yüksek mahkeme, 1988 yılında aldığı bu kararla, 1938’den beri yürürlükte olan ve Washington D.C.’de büyükelçiliklerin önünde gösteri yapmayı yasaklayan bir yasayı ABD Anayasası’nın tanıdığı ifade özgürlüğüne aykırı bularak iptal etmiş.

Bu yasa, Washington D.C.’de yabancı diplomatik temsilciliklerin önünde düzenlenecek gösterilerin, bu binaların 500 feet (150 metre) uzağında yapılmasına dönük bir sınırlama getiriyormuş. Yasanın bir diğer hükmü de bu gösterilerde yabancı hükümetleri itibarsızlaştıran işaretlerin taşınmasını yasaklıyormuş.

ABD’de sivil hakları savunan kuruluşlar, uzun yıllar yürüttükleri bir kampanyayla büyükelçiliklerin önünde protesto hakkına getirilmiş olan bu sınırlamaların anayasanın tanıdığı ifade özgürlüğünü engellediği görüşüyle meseleyi Anayasa Mahkemesi’ne kadar taşımışlar. Yüksek mahkemenin, “barışçıl gösterilerin engellenmesinin ifade özgürlüğünün ihlali olacağı” görüşüyle aldığı bu karar, sivil hak savunucularından o yıllarda Sovyet Büyükelçiliği önünde gösteri yaptıkları için sıkça tutuklanan Sovyet Yahudilerine kadar çok geniş bir kesim için büyük bir zafer olarak görülmüş.

GİZLİ SERVİS NEDEN PANİKLEDİ?

Washington Post

Yazının devamı...

FETÖ ile mücadelede ciddiyet gereği

17 Haziran 2017

Sözcü gazetesinin sahibi Burak Akbay ile internet sitesinin yöneticisi Mediha Olgun ve İzmir muhabiri Gökmen Ulu, terör örgütüne “üye olmamakla birlikte yardımcı olmakla” suçlanıyorlar. Olgun ve Ulu, Fetullahçı terör örgütünü (FETÖ) destekledikleri suçlamasıyla 26 Mayıs tarihinden bu yana cezaevinde demir parmaklıklar arkasında bulunuyor. Yurtdışında bulunan Burak Akbay hakkında da yakalama kararı çıkartıldı.

*

Sözcü gazetesini FETÖ ile irtibatlandırabilmek için şüphelilere birçok suçlama yöneltiliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu suçlamaların neresinden tutacağımı bilemiyorum.

Suçlamalardan biri, Sözcü gazetesinin 15 Temmuz 2016 günü internet sitesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otelin adını geçirerek darbecilere adres gösterdiği iddiası.

Bir demokraside Cumhurbaşkanı’nın nerede kaldığının yazılabilmesi basın özgürlüğü çerçevesinde olağan bir durumdur. Geçmişte gazetelerin Ankara büroları cumhurbaşkanları ya da başbakanlar tatile çıkıp ortadan kaybolduklarında, onların nerede kaldıklarını bulup birbirlerini atlatmak için kıyasıya rekabet ederlerdi. Geçmişte övgü konusu olan bir gazetecilik çabasının bugün terör suçuna dönüşmüş olması, basın özgürlüğünün ülkemizde ne kadar zemin kaybettiği konusunda bize yeteri kadar fikir veriyor.

Kaldı ki ortaya çıkan deliller, darbecilerin Erdoğan’ın nerede olduğunu öğrenebilmek için Sözcü gazetesinin yardımına ihtiyaç duymadıklarını da ortaya koyuyor. Erdoğan’ın beş yaverinden dördünün FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle bugün sanık olmaları bunun en açık kanıtıdır. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’ndaki darbe girişimiyle ilgili olarak hazırlanan iddianamede, 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ı yakalamak üzere Çiğli’den helikopterle yola çıkan ekibe otelle ilgili bilginin Başyaver Kurmay Albay Ali Yazıcı tarafından verildiği belirtiliyor.

*

Sözcü hakkında ortaya atılan iddiaların neredeyse tümü geride bıraktığımız günlerde bu gazete ve şüphelilerin avukatları tarafından çürütülmüş bulunuyor. Bu arada iktidara yakın gazetelerde

Yazının devamı...