"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

Gülencilerin hiç mi kabahati yok

29 Mart 2017


Avam Kamarası raporu, cemaatin kimliği, geçmişteki icraatı, polis, yargı ve ordu gibi kurumlara ne derinlikte nüfuz edebildiği gibi başlıklarda ciddi derecede zayıf bir metin olarak dikkat çekiyor. Raporu hazırlayanların 15 Temmuz’a giden süreçte cemaatin Balyoz ve Ergenekon gibi davalar üzerinden yaptığı hamleleri de tam olarak kavradıkları söylenemez.


Rapor, büyük bir iddia ile 15 Temmuz’un doğrudan Gülen cemaatinin bir tasarrufu olduğu tezini çürütmeye soyunuyor, “Türkiye’deki darbe girişiminden bir örgüt olarak Gülencilerin sorumlu olduğunu kanıtlayan açık ve kesin delillerin bulunmadığını” ileri sürüyor.


Yazının devamı...

Galataport yıkımları çok baş ağrıtacak

28 Mart 2017

Bu soruları şehir plancısı Ahmet Kaya’nın başkanlığını yaptığı koruma kuruluna yöneltmeme yol açan husus, “Galataport” projesini yürüten Salıpazarı Liman İşletmeciliği A.Ş.’nin Karaköy Yolcu Salonu’nun ön cephesinin olduğu gibi yıkılmasından hemen sonra 18 Şubat tarihinde kamuoyuna yapmış olduğu bir açıklamaydı.

Doğuş Grubu ve Bilgili Holding’in ortak oldukları bu şirket, açıklamasında yıkım tasarrufuyla ilgili eleştiriler karşısında restorasyon için “gerekli izinlerin alındığını” duyurmuştu. Açıklamada, “Karaköy Yolcu Salonu ile ilgili restorasyon çalışmaları, ilgili tüm resmi kurum ve mercilerden gerekli izinlerin tamamlanması ile başlamıştır” denilmişti.

Bu açıklamadan kısa bir süre sonra bu kez tarihi yolcu salonunun bitişiğindeki parselde bulunan, yapımı 1911 yılında tamamlanan tarihi Postane Binası’nın denize bakan ön cephesi korunup, içi ve çatısı olduğu gibi yıkılmıştı.

Salıpazarı Liman İşletmeciliği A.Ş., ikinci eleştiri dalgası üzerine 3 Mart tarihinde yaptığı yeni bir açıklamada, yine “gerekli izinlerin alındığını” vurgulamış, “Galataport liman sahasında yer alan diğer tescilli yapıların restorasyon çalışmaları, İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü kararları ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ruhsatları paralelinde, öncelikle kültür varlığı yapıların yerinde korunarak güçlendirilmesi bakış açısıyla planlanmaktadır” demişti.

Bu açıklamalar, her iki tarihi binayı da hedef alan yıkım tasarruflarını koruma kurulunun kararları çerçevesinde meşru göstermeyi amaçlıyor. Ayrıca, belediyenin verdiği ruhsatlara da atıf yapılarak, belediye de denklemin içine dahil ediliyor.

* * * 

Salıpazarı A.Ş.’nin açıklaması, beni yıkımlara koruma kurulunun izin verdiği izlenimine sevk etmişti. Ben de 7 Mart tarihli köşe yazımda, Şirket koruma kuruluna yıkım için ne zaman başvurmuştur. Kurul izin verdiyse bu kararı hangi tarihli toplantısında almıştır. Böyleyse kurul neden 2016 tarihli 4559 sayılı kararından geri adım atmıştır” sorularını yöneltmiştim.

Bu sorularıma yaklaşık üç hafta süreyle bir yanıt alamadım. Yanıt geçen pazar günü Hürriyet’te

Yazının devamı...

Cinsiyet gelişme endeksinde fena çakıldık

25 Mart 2017

Bu raporlardaki temel gösterge “İnsani Gelişme Endeksi”. Bu endeks, A) Uzun ve sağlıklı bir yaşam, B) Bilgi (eğitim imkânlarına erişim) ve C) Ekonomik açıdan kabul edilebilir bir yaşam standardı gibi üç temel ölçüt uzun vadeli bir şekilde izlenerek hesaplanıyor. Dünyadaki ülkeler “Çok Yüksek İnsani Gelişme”, “Yüksek İnsani Gelişme”, “Orta Düzeyde İnsani Gelişme”, “Düşük Düzeyde İnsani Gelişme” kategorileri olmak üzere dört gruba ayrılıyor.

Türkiye, bundan önceki yıllarda olduğu gibi yine ikinci kategoride, yani “Yüksek İnsani Gelişme Grubu”nda yer alıyor. 2016 raporu bir yıl önceki 2015 verilerini yansıtıyor. 2015 raporunda da 2014 verileri esas alınmıştı.

* *  *

Son listede Türkiye, küresel insani gelişme sıralamasında toplam 188 ülke arasında (0.767 puanla) 72’nci sırada yer alıyor. Geçmiş yıllarla kıyaslandığında, Türkiye’nin bulunduğu küme içinde yukarı doğru bir sıçrama yaptığını söyleyebiliriz. 2010 tablosuna baktığımızda, Türkiye toplam 169 ülke arasında (0.679 puanla) 83’üncü sıradaydı. Brezilya, Meksika, Ürdün ve Azerbaycan gibi bir dizi ülke 2010 sıralamasında Türkiye’nin üstündeyken, 2015 sıralamasında Türkiye’nin altına düşüyor.

Aslında kişi başına düşen milli gelirde 18.705 bin dolarla -kendi grubu içinde- göreceli olarak iyi bir yerde durmasına karşılık, eğitim ve yaşam süresi ortalaması gibi göstergelerin bu kritere kıyasla zayıf çıkması, Türkiye’nin insani gelişme endeksini aşağı çekiyor. Buna karşılık, 5 yıl içinde ortalama eğitim süresi 6.5 yıldan 7.9 yıla çıkmış. Bir başka deyişle, orta ikiden orta üçüncü sınıfa yükselmişiz. Ayrıca, çocukların ortalama okullaşma beklentisi süresi 2010’da 11.8 yıl iken, bu beklenti 2015’te 14.6 yıla yükselmiş. Ortalama yaşam beklentisi de 5 yıl içinde 72.2’den 75.5 yaşına yükselmiş.

Bütün bunlar olumlu kazanımlar olarak görülebilir. Gelgelelim, küresel ligdeki yerimizi karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirebilmek açısından İran ile bir kıyaslama yaptığımızda, 2010’da olduğu gibi hâlâ bu komşumuzun gerisinde kaldığımız ortaya çıkıyor. İran, küresel sıralamada üç basamak (69) üstümüzde yer alıyor. Komşumuz, ortalama eğitim süresinde 8.8 yıl ile bizi geçiyor. İran, çocukların ortalama okullaşma süresi beklentisinde de 14.8 yıl ve yaşam beklentisinde 75.6 yaş ile yine Türkiye’nin at başı önünde.

* *  *

İnsani gelişme endeksini tek gösterge olarak almak çoğunluk yanıltıcı olabiliyor; çünkü ulusal gelirin bir şekilde eşit dağıldığı varsayımına dayanan bir yöntemle hesaplanıyor bu endeks. UNDP, bu sorunu gidermek amacıyla son dönemde

Yazının devamı...

Binbaşı tümgenerale 'Emir aldım sizi vururum' deyince

24 Mart 2017

Saat 23.00 sularıydı. Dört kişilik bir tim konutu kuşatmıştı. Karargâhtaki darbecilerle birlikte hareket eden Binbaşı İbrahim Dede, komutasındaki timde görevli astsubayı evin arka tarafındaki mutfak kapısının önüne dikmiş, iki eri de çevreye dağıtmıştı.


Binbaşı, “Emir aldım konuttan çıkamazsınız” diye seslendi karşısındaki tümgenerale. Angun, “Kurmay başkanıyım, karargâha gitmem gerekiyor” diye karşılık verince, mermiyi silahın ağzına sürerek “Komutanım kati emir aldım, sizi vururum” dedi Dede.


Tümgeneral Angun, “Sakin ol” diyerek eve girdi ve kapıyı kapadı.

Yazının devamı...

Alevilerle aynı tasa kaşık sallamak yetiyor mu?

23 Mart 2017

Ankara Ticaret Odası’nın kongre merkezinde gerçekleştirilen bu etkinlikte, sahnede Hacı Bektaş Veli Anma ve Sultan Nevruz cemi de düzenlendi. Başbakan Yıldırım, Alevi vatandaşlarımıza son derece sıcak mesajlarla örülü bir konuşma yaptı bu törende. Erzincan’da Alevi ve Sünnilerin iç içe yaşadığı bir köyden geldiği için Alevilerin kültürüne aşina olmanın verdiği rahatlıkla konuştu. Anlattığına göre, ailesi kendisine Binali adını, çok sevdikleri bir Alevi komşularının adı olduğu için vermişti.

Biz birbirimizin çocuklarına isim verecek kadar güçlü bağlarla, güçlü bir hukukla birbirimize bağlıyız” dedi Başbakan Yıldırım ve ekledi: “Aynı sofrada aynı tastaki çorbaya birlikte kaşık salladık. Birlikte semaha, birlikte halaya durduk. Bu kardeşiniz Alevi kültürüne çok yakın ve çok sıcak bir komşudur. Bu kültürün içinde büyüdüm. Biz iç içe yaşadık, birlikte yaşadık, bundan sonra da ilelebet yaşamaya devam edeceğiz.”

* * * 

Türkiye’de bir başbakanın Alevilere bu ölçüde sıcak ifadelerle, içtenlikle seslenmesi büyük bir değer taşıyor. Başbakan’ın Alevilerden söz ederken içtenlikle konuştuğuna da şüphe yok.

Gelgelelim, Yıldırım’ın sahne aldığı toplantıda bir dizi eksiklik ya da tartışmalı durum da söz konusuydu. Bir kere organizasyonda başı çeken Alevi şahsiyetler Alevi camiasında daha çok AK Parti’ye yakın görülen isimlerdi. Alevi derneklerinin bir bölümü çağrılmamıştı. Örneğin, Cem Vakfı Başkanı Prof. İzzettin DoğanBizimle temas etselerdi çok daha geniş bir katılımla yapardık” diye konuştu.

Davetli olup katılmayanlar da vardı. Türkiye’de Alevilerin en geniş katılımını temsil eden örgütlerden Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Başkanı Muhittin Yıldız Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada toplantıya katılan Alevileri eleştirerek, “Bu dedeler gri pasaportludur, yol düşkünleridir. Aleviliği yozlaştıran, tekçi bir anlayışı dayatan suni bir anmadır” dedi.

Başka sorunlar da vardı. Örneğin, sahnede Hazreti Ali’nin ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin resimleri asılı değildi. Oysa Alevilerin cem sırasında Hazreti Ali’nin resimlerini asmaları önemli bir gelenektir. Ayrıca, Başbakan Yıldırım’ın programının sıkışıklığı nedeniyle cemin birçok aşamasının atlandığı da ortaya çıktı.

Peki bütün bu etkinliğin anlamı neydi? Cem Vakfı Başkanı Prof.

Yazının devamı...

AB ile büyük kopmaya doğru mu?

22 Mart 2017

Önce birinci şıktan, yani sandıktan “evet” çıkması olasılığından başlayalım. AB, referandum sürecindeki tutumunu kurumsal bir şekilde Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun Anayasa değişikliği ile ilgili hazırladığı eleştirel rapora bağlamış bulunuyor.


Geçen hafta AB’nin iki üst düzey temsilcisi, Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve Avrupa Komisyonu’nun Genişleme Komiseri Johannes Hahn, yaptıkları ortak bir açıklamayla bu rapora açık bir destek verdiler. Açıklamanın en çarpıcı bölümü şu paragraftı:


“Venedik Komisyonu’nun önerilen anayasa değişiklikleriyle ilgili değerlendirmeleri, gereken denge ve denetleme mekanizması ve yargının bağımsızlığı üzerinde olumsuz etki yaratmak suretiyle yetkilerin fazlasıyla tek bir makamda toplanmasına ilişkin ciddi endişelere işaret etmektedir. Ayrıca anayasa değişikliği sürecinin olağanüstü hal altında gerçekleşiyor olması da endişe vericidir.”  

Yazının devamı...

Alman istihbaratına göre Adil Öksüz uzaylı olabilir mi?

21 Mart 2017

Türkiye’yi tanımayan, uzmanlığı istihbarat olmayan ortalama bir Avrupa vatandaşından gelse bu sözleri önemsemeyebilirsiniz ama söyleyen Avrupa’nın en büyük ülkesinin, lider ülkesinin istihbarat örgütünün başındaki kişi olunca, burada durmak gerekiyor.

Konuyu değerlendirmeden önce Bruno Kahl’in sözlerini tam olarak kayda geçirelim. Berlin muhabirimiz Celal Özcan’ın Der Spiegel’den yaptığı çeviriye göre Kahl, “Darbe girişiminin arkasında gerçekten Gülen hareketi mi var” sorusu üzerine aynen şunları söylüyor:

“Türkiye bu konuda farklı düzeylerde bizi buna ikna etmeye çalıştı. Ama bunda şimdiye kadar başarılı olamadı. Darbe girişimi devletin organize işi değil. 15 Temmuz öncesi de hükümet büyük bir temizlik dalgası başlattı. Bu nedenle orduda bir kesim ‘biz de yakayı ele vermeden, elimizi çabuk tutup bir darbe yapmamız lazım’ diye düşündü. Ama geç kalmışlardı ve onlar da birlikte temizlendi. Bizim darbeden sonra gördüklerimiz, belki aynı derinlik ve sertlikte olmasa bile, yine yaşanırdı. Darbe sadece memnuniyetle karşılanan bir bahane oldu.”

***

Alman istihbarat şefinin sözleri, aslında Batı dünyasında 15 Temmuz’dan bu yana zaten var olan ancak son zamanlarda iyice güçlenme yönelişine giren bir görüşü yansıtıyor. Böyle bir görüşe nasıl olup da itibar edildiğinin bir dizi nedeni var. Batı dünyasının Gülen cemaati konusundaki genel bilgisizliği bu nedenlerin başında geliyor.

Ayrıca, AK Parti iktidarının 15 Temmuz sonrasında başlattığı OHAL rejimini FETÖ dışındaki bütün muhalifleri susturmak için kullanması ve cemaatle uzaktan yakından ilgisi olmayan aydınların, bilim adamlarının, kamu görevlilerinin ayrım gözetilmeksizin mağdur edilmesi, bu bağlamda vahim hak ihlallerinin yaşanmasının yarattığı olumsuz hava da bu bakışı perçinleyen bir etki yapıyor. Özetle, Batı’da AK Parti’nin içteki uygulamalarına duyulan tepkiler 15 Temmuz’un gerçekçi bir şekilde algılanmasını, okunmasını perdeliyor.

Buradaki eleştiriler ne kadar gerçekçi olsa da, 15 Temmuz darbe girişiminin planlaması ve icrasında Gülencilere mutlak bir kusursuzluk, mutlak bir masuniyet atfetmek neresinden bakılırsa bakılsın gerçeğe saygısızlıktan başka bir şey değil. 15 Temmuz’un akışına bakmak, ana aktörlerin kimliklerine göz atmak, pek çok sanığın ifade metinlerini okumak, Gülen cemaatinin kalkışmadaki belirleyici rolünü görmek için yeterlidir. Daha şimdiden Gülencilerle 15 Temmuz’u birebir ilişkilendiren ciddi bir külliyat oluşmuştur.

Dolayısıyla Alman dış istihbarat örgütünün başkanının sözleri

Yazının devamı...

Vahit Halefoğlu ve diplomaside zarafet

18 Mart 2017

İki yıl sonra 1939’da Hatay Türkiye sınırlarına resmen katıldığında, artık Türk vatandaşı olabilmesi için hiçbir engel kalmamıştı. Hayatta kendisini en çok mutlu hissettiği günlerden biri Mülkiye öğrencisiyken Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanını aldığı gündü.

Halep’te 1919 yılında dünyaya gözlerini açmış olan Antakya nüfusuna kayıtlı, Antakya Lisesi mezunu bu genç, Mülkiye’yi bitirdikten sonra Dışişleri Bakanlığı’na girerek, 10 yıl Bonn Büyükelçiliği yapacak, iki kez Moskova’da büyükelçi olarak bulunacak ve bu parlak diplomasi kariyerini emekli olduktan sonra Dışişleri Bakanlığı göreviyle taçlandıracaktı.

Dışişleri Bakanlığı, 1962 yılında kendisini büyükelçi olarak yurtdışına gönderme kararı aldığında Arapça bildiği için seçilen yer Şam’dı. Ancak Suriye’deki rejim, eski Suriye vatandaşı olan bir diplomatın kendisine Türk büyükelçisi olarak gönderilmesinden rahatsızlık duyarak agreman vermeyi reddedince, Halefoğlu bu kez Suriye’nin komşusu Lübnan’ın başkenti Beyrut’a gönderilecekti. Büyükelçi unvanını aldığında henüz 43 yaşındaydı.

Annesi Halep’in köklü Cabri ailesinden Saniye Hanım, babası Antakyalı toprak sahibi bir çiftçi olan Mesrur Bey’in oğlu olan Vahit Halefoğlu, Hataylı olmasının verdiği tecrübe ile Arap dünyasını, bu dünyaya hâkim olan bakışı, psikolojiyi iyi bilen bir isimdi.

“Ortadoğu’da Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” Halefoğlu’nun sıkça vurguladığı bir temaydı. Bakanlığı sırasında kendisinin özel kalem müdürlüğünü yapan Büyükelçi Akın Algan’ın dünkü sohbetimizde aktardığı önemli bir tavsiyesi daha vardı Halefoğlu’nun maiyetindeki diplomatlara: “Araplar arasındaki ihtilaflardan uzak duracaksınız.”

* * * 

Geçen ocak ayında 98 yaşında aramızdan ayrılan Vahit Halefoğlu, Cumhuriyet dönemi klasik diplomasi ekolünün önde gelen temsilcilerinden biriydi. Türk kamuoyunun geniş bir kesimi tarafından tanınması Özal’ın 1983 yılındaki seçim zaferinden sonra kurduğu ilk kabinede Dışişleri Bakanlığı’nı üstlenmesiyle oldu.

Yazının devamı...