"Pucca Günlük" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Pucca Günlük" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Pucca Günlük

Pucca Günlük

Taşınmak ya da taşınmamak işte bütün mesele bu

26 Şubat 2017

Nakliye: Gerçekten doğru dürüst ve uygun fiyatlı bir nakliye firması bulmak, koca bulmaktan daha zor. Telefonda konuşuyorsun, adam gelip eşyalara tek tek bakıyor. “Şu kadar fiyat olur” diye sana hesap çıkartıyor. Sonra, “İki merdiven fazla çıktı bizim elemanlar, bunu o gün görmemişiz, 400 TL daha fazla vereceksiniz!” Eşyaları kırıp dökmeleri cabası. “Halat lazım abla, çöp poşeti gerekli, gelirken dört koli bandı al” diyen de var.

Yerleşme: Keşke elimizde sihirli bir değnek olsa, eve girer girmez hooop pırıl pırıl. Dolaplar yerleşmiş, lambalar takılmış, mutfak rafları özenle düzenlenmiş. Abartmıyorum, bir ay sürüyor adam gibi yerleşmesi. Sürekli evde aradığını bulamıyorsun.

Faturaları üstüne geçirme: Yaşarken cehennemi görmenin sözlük anlamı. Oradan oraya git, onu orada yaparken, bunu bu tarafta yap. Onun bilmem nesi, eskisinin borcu... Offff lanet gibi bir şey!

İnternet, TV bağlatma: Reklamlarında sanki saatte hallediyorlarmış gibi gösterdikleri ama sürekli çağrı merkezi çalışanıyla kavga ettiğiniz hadise. Yok, bağlamıyorlar. “Yarın geliyoruz” diyorlar, sonra alt yapı için şu lazım, bu lazım. Onları da hallettiriyorsun, sonunda o teknik servisi zorla eve sokmayı başarıyorsun. Bu sefer de gelip size ne işe yaradığını anlamadığınız abidik gubidik kabloları, olduğundan 80 kat fazla fiyata satma olayıyla karşılaşıyorsun.

Köpeklerin eve alışması: Özellikle erkek köpeğiniz varsa yandınız ki ne yandınız. Her köşeyi işaretliyor. Arkasından viledayla dolaşmak zorundasınız.

Burada eskiden neler yaşandı: Eski evin enerjisini emmek diye bir şey var mı bilmiyorum ama bizden önce oturanların hikâyelerini hep merak etmişimdir. Daha doğrusu, intihar var mı, cinayet var mı, evin sapığı var mı?

Yeni komşular: Her ne kadar “Eskisi gibi komşuluk yok” dense de, yeni taşındığımız yerde anladığımız kadarıyla bayağı bir komşuluk ilişkisi var. Hayatımızda ilk defa sanırım komşularımız oldu, nasıl bir his ileri zamanlarda göreceğiz artık.

Yani demem o ki, inşallah bu son olur. Yenide hayır vardır. Bebek inşallah burada çok mutlu olur da bir daha taşınmak aklımıza bile gelmez.

 

Yazının devamı...

Hayatta en korktuğum şeyler...

19 Şubat 2017

Bu hayatta en korktuğum şeyler, kapı deliğinden bakarken birinin beni tüfekle taraması ya da gözüme şiş batırması. Kaşlarım iple alınırken, huuurrpp diye kirpiklerimin de yanında gitmesi. İskenderin tereyağını cos diye üstüme dökmeleri. Denizde yüzmek ve en önemlisi unutmak. Unutmaktan, yaşadıklarımın bir zaman sonra hiç olmasından çok korkuyorum. O yüzden okuma yazmayı öğrendim öğreneli günlük tutuyorum. Son on senedir ise bu günlükleri basılı hale getirdim.

Kendi kendime verdiğim bir sözüm var benim. Çocuklarım çok konuşuyorum diye beni huzurevine kapattığı zaman, günlüklerimi okuyup “Vay be ne günler yaşamışım!” demek istiyorum. Çocukluğum, ergenliğim, aşklarım, acı çekişlerim; yavaş yavaş olgunlaşmam, bazen olduğum yerde saymam, bir türlü beladan çıkmayan burnum. Hatalarım, yanlışlarım; bunların farkına varıp yine tekrar edişlerim... Kendi hayatımın, nasıl bir eğriyle gittiğini izliyorum anlayacağınız.

Her şey bundan 10 sene önce, ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’ adıyla bir blog açmamla başladı. Sonra buradaki yazılar kitap haline getirildi. Ardından, ‘Ve Geri Kalan Her Şey’ geldi. Sonrasında, ‘Allah Beni Böyle Yaratmış’ ile üniversite anılarımı yazdım. ‘Ay Hadi İnşallah’ ile devam ettim, ‘O Adam Buraya Gelecek’ beşinci kitap oldu. Hatta ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’ film oldu. Murat Boz ile Büşra Pekin oynamıştı. Kitapla da alakası yoktu, hâlâ neden yaptılar anlamam valla.

Araya evlilik, hamilelik girince son kitap biraz gecikti doğal olarak. Tam çıkartacaktım, hooop iç kanama geçirdim. Tam çıkartacaktım, hoop hamile kaldım. “Acaba bu bir mesaj mı?” diye korktum ama baktım bir şey olmuyor, “Haydi” dedim, “Ver gazı”. ‘Şimdi Biz Neyiz?’ 14 Şubat’ta raflara çıktı.

Bütün günlüklerde ‘mutlu son’ olsun diye var gücümle uğraştım. Ve artık tam umudumu kestiğim sırada biri çıktı karşıma. “Bundan bir cacık olmaz, biz birbirimize uygun değiliz, kimse evlenmemizi istemiyor, bu çocuğun aklı beş karış havada” derken, üç ay içinde kendimi nikâh masasında buldum. Bu kez evet mutlu sondu ama gerçekten öyle miydi, artık okuduğunuz zaman göreceksiniz.

Senelerdir benimle gülen, ağlayan, küfreden, bana kızan, ara ara benden sıkılan, önce benden tiksinip sonra seven herkese teşekkürler. Sizinle büyüdüm, sizin gözünüzün önünde ne olduysa onu yaşadım. Bana hiçbir zaman sırt çevirmediniz. Bana hep kol kanat gerdiniz, sırtladınız. Hakkınızı asla ödeyemem. Umarım, ‘Şimdi Biz Neyiz?’i de seversiniz. Bir gün beni sevmekten vazgeçeceksiniz diye açıkçası ödüm patlıyor.

 

Yazının devamı...

14 Şubat’ta bana sakın bunu alma!

12 Şubat 2017

OYUNCAK

Allah aşkına kadınların ‘oyuncak ayı’ sevdiğini kim söyledi? Kim bu dedikoduyu etrafa yaydı ve bütün erkek ırkı buna inandı? Bir kadına alınacak şey mi Allah aşkına? Bu bize yapılan haksızlık yüzünden liseden beri yatağımız, dolabımızın üstü, raflarımız, kitaplığımızda bulduğumuz her boşluk o iğrenç tüylü, ne işe yaradığını anlamadığımız oyuncaklarla dolu. Ne olursunuz artık almayın bize bunları.

PAHALI HEDİYELER

Aslında şiir gibi duruyor, özellikle ‘yükte hafif, pahada ağır’ denilince insanın aklı başından gidiyor kabul ama maalesef insanı biraz geriyor. “Şimdi buna kaç para verdi bu, neden bu kadar pahalı aldı ki, yarın ayrılmak istesem geri vermek zorunda mıyım? Bunu satsam kaç lira eder acaba? Sahte mi lan yoksa lak diye koydu önüme gibi paranoyak düşüncelere sürüklüyor insanı.

EL YAPIMI HEDİYELER

Şimdi burada “Bana kendinden bir parça versin, işte içine aşkını koysun yeter” gibi romantik laflarla sizi kandırmayı düşünüyordum ama maalesef. İki kâğıt parçasını uhuyla yapıştırıp bana getirirse biraz üzülürüm. Elbet önemli olan maneviyat, tamam ama iyi bir resim yeteneğin varsa eyvallah. Ne bileyim, sesin güzeldir; şarkı söylersin ona da tamam ama diğer türlüsüne yokum açıkçası.

ÇİFTLER İÇİN KOMBİNLER

Aynı tişörtler, aynı eldivenler, aynı ayakkabılar. Iyyyy, ıyyyy, ıyyyyy! Sokakta en tahammül edemediğim şey ikiz gibi gezen sevgililer. Bir de tişörtlerinde mesaj kaygısı gütmüyorlar mı? Allahım çıldırıyorum. Neden bu kadar sinirliyim bilmiyorum açıkçası, isteyen istediğini yapsın tabii de. Ama iş hediye almaya gelince, bana kendine aldığın şeyi de alma!

PARFÜM

Eğer sürekli kullandığım bir parfümü hediye alıyorsa bir nevi kabullenilebilir. Yine de “Hiç mi düşünmedin, aklına ilk geleni aldın” diye bir carlarım. Tabii içimden carlarım. Zorla bi tane bulmuşum, hediyesini beğenmedik diye ondan da olacak değiliz herhalde. Ama yeni koku alırsa da “Bu acaba eski sevgilisinin kokusu muydu”, “Neden bunu aldı şimdi bu adam, benim kokumu beğenmiyor mu” diye de bir kıllanırım.

Valla şimdi artık siz düşünün erkekler. Senelerce erkeklere hediye alınmıyor diye tutuştuk durduk. Günlerce gecelerce kıvrandık. Kusura bakmayın, azıcık da siz kıvranın!

Yazının devamı...

Bebekle köpek olur mu?

5 Şubat 2017

Valla bal gibi olur. Hem de o ev var ya nasıl cümbürtülü, eğlenceli olur. Bu aralar, bizde yaşayan köpekleri gören çokbilmiş ablalar, “Ayy atsana artık bunları”, “Köpekleri yolla, hastalık kapacaksınız”, “Bebek gelince bu köpekler ne olacak?” diye saçma sapan şeyler söyleyip, benim sinirimi tepeme çıkartıyorlar. Bu köpekler bir yere gitmeyecek. Çünkü onlar da benim çocuklarım. Ben doğurmadım, insan da değiller (iyi ki değiller!) ama savunmasızlar; bana muhtaçlar; en önemlisi, biz beraber büyüdük. Şimdi sırf kendi rahatım için o köpekleri bir yere yollayacak değilim. Üstelik insanın doğası gereği hayvanlarla beraber yaşaması gerekirken, kendimizi bu kadar izole etmenin ne anlamı var? Onları sahiplenirken zaten başıma gelecekleri biliyordum. Çocuğumun köpeklerle yaşayıp, hayvan sevgisini bilip, yaşayan herhangi bir canlıya zarar vermeden büyümesini istiyorum.
Hani hep diyorlar ya, “Çocuğun olmadan anlamazsın” diye. Aynı şekilde bir hayvan sahiplenmeden bunun ne demek olduğunu anlayamazsınız! Arkadaşım yeni köpeğini korkunç bir olay sonucu kaybetti. Onun yazdıklarını okuyunca, köpeklerimizin bizim çocuklarımız olduğunu bir kez daha hatırladım.
Sushi anlatıyor
Ben anneme sabrı öğretmek için gittim. Melek oldum ben. Koca ömrümü iki buçuk seneye sığdırdım. Çok hızlı, çok deli yaşadım.
Annemle babamı hiç yalnız bırakmadım. Tuvalette bile takip ettim. Duşta kapılarında bekledim. Her sabah suratlarını yalayarak uyandırdım. Aman maazallah birbirlerini öpmesinler, hemen aralarında bitip aşk puanlarını topladım.



Bazen ayağıma basıyorlardı ama annem babam ya, hemen yalardım. Öperek “Hiç acımadı ki” derdim.
Hiç yerimde durmadım. Hep merak ettim. Hiç muzırlığı bırakmadım. Evden kaçtım. Kedilerden dayak yedim. Her köşeye işedim. Bi iki kere hasta oldum, onda da annem baktı geçti... Annemin bisikletinin arkasında, sepetimde etrafı çok seyrettim...
Tipimle görenleri güldürdüm. Hep çok sevildim. Annem hep kulağıma usulca “Seni çok seviyorum, sen çok kıymetlisin” dediğinde sadece aramızdaki bağı hep hissettim.
Çok komik köşelerden çıktım.
Çok komik yerlerde uyuyakaldım.
Kötülük görmedim. Kavga, kızma nedir bilmedim.
Çok eğlendim. Çok gezdim. Çok özgürleştim. Şimdi uçuyorum...
Anneme babama mutlak sevgiyi öğrettim... Kavga ettiklerinde bi onu öptüm; sonra diğerini, sonra tekrar diğerini, mekik dokudum barıştırana kadar. Evlat oldum ben... Oğul oldum. Aile yaptım bizi. Sevgilim oldu. Aşkı sonuna kadar tattım. Süper bi eş oldum. Aşkımı yanımdayken hep kolladım. 4 tane şu an 6 aylık nurtopu gibi evlat bırakıp gittim ben. Artık kızlarımda yaşıyorum. Çok şey öğrettim. Sizi güldürmeyi sevdim. Annemi gurur duydurdum hep. Bence bi üst mertebeye, daha güzel bi enerjiye, ışığa dönüştüm artık. Tamamladım görevimi bu hayatta. Arkada gözü yaşlı annemi, babamı bıraktım. Sabrı öğretmek için. Kaderimi böyle yazdım. Kızlarıma iyi bakın. Annemle babama da destek olun n’olur, çok perişanlar. Herkesi çok seviyorum.
Melek Sushi

Yazının devamı...

“Çocuğumun anası” da bir yere kadar!

29 Ocak 2017

İlişkilerde, etik olan, beraber olduğun; belli bir süre hayatına ortak olmuş hiç kimse için konuşmaman gerekliliğidir ama kimi kandırıyoruz allasen. Hele evli çocukluysan, hiç ağzını açmaman lazım. “Çocuklarımın anası-babası” artık neyiyse o kişiye laf söyletmemek hayatının amacı haline gelir. Caner Erkin ve Asena Atalay’ın evliliğinin bitişinde yaşanan tam böyle saygı çerçevesi içinde örnek bir ayrılıktı ki, kadın dayanamadı gerçek yüzünü gösterdi.

Valla ben konu ne olursa olsun, haksız bile olsa hep kadından yana olmuşumdur. Caner-Asena olayında ise kendimden beklenmeyen bir performansla Canerci oldum. Yani oradan tutmaya çalıştım, buradan burkmaya çalıştım yok, yok, yok! Asena Atalay’ı bir yerde bile haklı bulamadım. Evlilikleri boyunca zaten skandal üstüne skandal yaşattı kadın. Adam ağzını açmadı, kadına laf söyletmedi, arkasında durdu. Yeter ki mevzular bitsin dedi, yurtdışına transfer oldu. Sonrasında güzel güzel ayrıldılar. Asena Atalay her yeni ayrılan futbolcu eşi gibi kendini tasarıma verdi. “İşimin başında olacağım, işime aşığım, kocamdan tek kuruş para almadım, bi ceketle çıktım evden” gibi kendisinin bile inanmadığı demeçler verdi. Tek bir konuda inanılmaz zeki davrandı. Nasılsa bütün magazinlerde boy boy çıkacaktı; bari gideyim magazin programı sunayım dedi.

Sonra tabii işler istediği gibi olmadı. Tasarımları tutmadı, sunuculuğu vasat kaldı, aşk hayatı büyük ihtimalle evliyken daha hareketliydi. Hikayenin diğer tarafında ise, Caner zil zurna aşık oldu. Adam, bütün geçmişi bir kalemde silmiş, kendine yepyeni bir sayfa açmış gibi davranmaya başladı. Beşiktaş’a transfer oldu. Hayatı artık daha düzenli, daha güzel gitti. Bi de tuttu evlendi. Allaaaah! Zaten ne olduysa oldu ondan sonra oldu.

Madem benim huzurum yok, senin de huzurun da olmasın diyerek Caner Erkin’e icra üstüne icra, dava üstüne dava. Çocuğuna bakmayan bir baba imajı ekleyerek, kendisini vefakar ana, çilekeş Asena gibi gösterdi de kurban olayım, hiç mi basına çıkmayacaktı istediğin para?

Çocuğunun masrafı için Caner Erkin’den istediği parayı duyunca derin bir yutkundum. 451 bin liralık bir masraftan bahsediliyor. Şöyle diyeyim, kayak masrafına 45 bin TL, barınma masrafına 89 bin TL bir para istiyor. Yani ben çocuğa o kadar masraf yapsam, büyüyünce astronot, yazar, büyük müzisyen ve bunların yanında ABD devlet başkanı olmasını beklerdim. Onca emekten sonra kuru kuru bir vatandaş olarak çıkarsa valla kahrımdan ölürdüm. Sen Türkiye gibi bir yerde yaşayıp, çocuğuna bakmıyor diye bu masrafları adamdan istersen nasıl seni tutsun, arkasına alsın insanlar. Zaten mimlisin, örnek eş klasmanında durmuyorsun. Şurada yapacağın en mantıklı şey, sinsilikti. Mutluluklarını dileyecektin, kendini sadece çocuğuna adamış anne gibi gösterip, neyim var neyim yoksa oğlumundur diye konuşacaktık. Bak senden iyisi mi olacaktı o zaman. Hırs, kötüdür, insanı hep daha dibe götürür. Bunu en iyi bu olayda anladık sanırım.

 

Yazının devamı...

Çocukken Sezen Aksu’yu annem zannediyordum

22 Ocak 2017

Acı çekmekten nefes alamaz duruma geldiğim anlarda okul penceresinden dışarı bakarken ‘annem Sezen Aksu’ bahçe kapısından girecek ve ‘Senelerdir seni arıyordum, sonunda buldum!’ dedikten sonra beni alıp götürecek sanıyordum. Gelmedi tabii. O gelmedikçe, umudum da bitti. Belki uzaktan gördü, çirkin bir kız olduğum için benden utanıyor falan diye düşündüğüm de oldu. Allah’tan, büyüdüm de akli melekelerim yerine geldi, kadının peşine sapık gibi takılmadım. Hoş, geçen yıllarda “Bak Sezen Aksu’nun evi burasıymış” diye bana bir ev gösterdiler. Evin bahçesine kitaplarımı attım. Görevli az kalsın polis çağırıyordu!

ELBETTE TARAFLI DAVRANACAĞIM

O yüzden Sezen Aksu denilince hep bir burukluk, bir akraba hissiyatı, bir ‘Onu en iyi ben anlarım’ duygusu yaşıyorum. Son albümü çıkınca çocukken yaptığım gibi bütün şarkılarını sözlerini ezberleyene kadar dinledim. Elbette taraflı davranacağım. Yani, Tarkan’a yaptığı şarkıyı bile beğenmek için çok uğraştım açıkçası.  Ama bu albüm için gerçekten kalbimle söylüyorum ki; çok güzel olmuş. ‘Düğün ve Cenaze’ albümü gibi ama sanki onun daha hafifi... Kendi top beşimi bile hazırladım:

 Canımsın Sen: Boşuna mı yaprak gibi / Rüzgârına kapıldım ben / Unutup kendimi / Bir divaneye takıldım ben!

 Kördüğüm: Bu kördüğüm eski bir yara / Ta çocukken kestiler beni / Bir gün bile iyileşmedi ki / Ben kopardım hep kabuğundan

 Ey Benim Çocukluğum: Ne yapsam, nereye gitsem olmuyor / Hayattayken araftayım / Bir hatıraya sevdalı / Hem kazanan hem kaybeden taraftayım

 Benim Karanlık Yanım: Bak gözüme gör kendini / Koyu kopkoyu asfalt rengini / Söyle neyi arıyorsun / Hangi tartıya göre dengini

 Koca Kıçlı: Ne hayallerim vardı / Bir Türk filmiydi / Sözüm ona parlak istikbalim / Lafta kaldı / Küfürbaz oldum / Oyunbaz oldum / Eni konu akşamcı /  Yine şişeyi masaya koydum

Yazının devamı...

İçimde bebek diye çiğköfte büyütüyorum!

15 Ocak 2017

"Asla strese girmem, bebeği en fazla etkileyen stres” dedim. Türkiye’de yaşayıp stres nedir bilmeyen var mı Allah aşkına? Keşke bebeğe en iyi gelen şey; sinir, öfke gibi şeyler olsaymış. O zaman var ya mis gibi olacakmış.

“Sağlıklı beslenmeliyim, iki canlıyım. Ben ne yersem, bebek ondan beslenecek, bunu unutmamam lazım” dedim. Hayatımda daha kötü beslendiğim bir dönemim daha olmamıştır. Oysa ilk üç ay öyle çok mide bulantım vardı ki, “Ohooo ben bu hamileliği Ebru Şallı gibi bitiririm” diyordum. Öyle olmadı ama. O üç aydan sonra midemin içinde bir delik açıldı, hayatım sadece yemek yemek üzerine devam etti. Üstelik pastalar, börekler, Adana dürümler... İçimde bebek diye çiğköfte büyütüyorum!

“Spor yapacağım, hamilelik rutinlerimi değiştirmeyecek” dedim. Popomu kaldırıp şuradan şuraya zor gidiyorum. Yogaya başladım, en kolayı odur diye ama orada da fazla huzurdan huzursuz oldum. Pilatese başladım, her sabah kalkıp, “Bugün gitmeyeyim yaa” diye kendi kendime bahaneler uydurdum. “Bari günde 10 bin adım atayım” dedim. İki adım attım, 15 dakika soluklandım.

“Hamilelikle ilgili bütün yararlı kitapları okuyacağım, kulaktan dolma bilgilerle asla hareket etmeyeceğim” dedim. Kadınlar Kulübü’nde olumsuz bütün doğum hikâyelerini okuyup kendi kendimi yedim bitirdim.

“Bebek dünyaya gelmeden her şeyi hazır olacak, o geldiği zaman sadece onunla ilgileneceğim” dedim. Neredeyse yedi ay oldu, daha evladıma bir zıbın bile almadım.

“Sosyal hayatım hiç değişmeyecek, eğlenceler, buluşmalar, partiler aynen devam edecek” dedim. Kim benle görüşmek isterse, “Hamileyim, çıkamam, sen gel!” diye direttim. “Gelirken de pasta al” diye eklemeyi unutmadım. Dışarı çıktığım zamanlarda  da yanımdaki herkesin burnundan getirdim.

“Hamilelik bir kadının yaşadığı en ulvi duygu, insan hayatında kaç kez bunu yaşayabiliyor! Bunu en güzel haliyle geçirmem gerekli” dedim. Sinirli, çirkef, çirkin kocaman bir yeşil dev gibi dolanmaya başladım.

“Sevgilimle beraber mutlu, tatlış; beraber bebek odası boyadığımız, alışverişlerde onun göbüşümü öptüğü, birbirimize daha âşık olduğumuz bir dönem olur” diyordum. Adamın nefes alması bile gözüme batmaya başladı. Suratını cırmalama, kafasına tencere geçirme, dişlerini kerpetenle sökme gibi hayaller kurmadan uykuya dalamaz oldum.

Oysa ne umutlarım vardı. O yüzden bebek doğduktan sonrası için plan yapmamaya karar verdim. O bir doğsun da kendi yolumuzu buluruz kafasındayım şu an. Kendimi rahat bırakıyorum artık. Yapamadığım şeyler içinse üzülmüyorum. Kendimi şartladıkça olaylar daha sarpa sarıyor çünkü. Gerçekten dedikleri gibi, her hamilelik dönemi kişiden kişiye değişiyor. Siz de “Ben neden diğerleri gibi değilim” diye düşünmeyin. Çünkü o ‘diğerleri’ dediğimiz insanlar inanılmaz azınlıktalar, hatta bence hiç yoklar. Bizi kandırıyorlar.

Yazının devamı...

Ülke bu haldeyken önlemlerim...

8 Ocak 2017

Malumunuz, bu senenin başlangıcı iç açıcı olmadı. 2016 hepimiz için ‘Testere’ filminin içinde yaşıyormuşuz da film bir türlü bitmiyormuş gibiydi. Hah, dedik tam bitti! Gelen gideni daha ilk saatten arattı sağ olsun. Açıkçası, başta “korkmuyoruz, hayatımıza devam ediyoruz laylaylom” romantizmine ben de kapıldım. Ama sadece sosyal medyada ve lafta! Sonrasında kusura bakmasın da kimse ama açıkçası iliklerime kadar korkmaya devam ettim. Baktım korkmakla da elime bir şey geçmiyor, kendimi değiştirmeye karar verdim. Ve korkmak en doğal hakkım. Çünkü kendimi korunmasız hissediyorum. “Markette önümde duran adam acaba canlı bomba mı” diye düşünüyorum. “Karşı kaldırımda yürüyen adam neden öyle sıkı sıkı paltosuna sarılmış, içinde bir şey mi var” diyorum. “Metroya binmeden işlerimi nasıl hallederim” diye düşünüyorum. Sonra ana yolda arabanın içinde patlattıkları bombalar aklıma geliyor.

ŞİMDİ İŞLER KARIŞIK AMA DÜZELECEĞİZ

Sürekli ama sürekli ölümü düşünerek yaşıyorum. Kendi ölümümü, sevgilimin ölümünü, babamın ölümünü, kardeşlerimin ölümünü... Her telefon çaldığında, ‘aha birine bir şey oldu’ paniğiyle nefesim kesiliyor.  Bu hayat böyle de gitmeyecek, gitmiyor daha doğrusu. Bir de hamile olunca, kendimden çok bebeği düşünmem lazım. Ben sıkıntıya girdikçe içerde garibim ne yapıyor kim bilir. Korkarak, evden çıkmayarak, battaniyenin altında saklanarak ömür geçmez. O daha çok geriyor insanı çünkü. O yüzden ‘ülke bu haldeyken kendimden başka bir ben yarattım. Neler mi yaptım?

- Madem sürekli ölüm, ölmek düşünceleri arasında gidip geliyorum; o zaman sürekli onları sevdiğimi söylemem gerekli diye düşündüm. Babamı daha fazla aramaya başladım. Küs olduğum kim varsa, barışmak için adım attım. Kalbini kırdığım insanlara tatlı hediyeler yolladım.

- İnsanlarla daha fazla iletişim halinde oldum. Daha çok paylaştım, daha çok konuştum. Hissettiklerimi söyledim, akıl aldım, akıl verdim.

- Bazen ağladım. İşin garibi çoğu zaman güldüm. Ve anladım ki ne kadar çok insanla konuştuysam o kadar iyileştirdim kendimi. Markette önümdeki adam acaba bomba mı diye kafayı yemek yerine, onla da muhabbet kurmaya çalıştım. Canlı bomba falan değilmiş, ilerde ki taksi durağında şoförmüş. Kar başlayınca mesai yapacaklarmış, kara kara yolları düşünüyormuş.

- Bu aralar bebek çok tekme atmaya başladı. Şu an bir canlının bütün sorumluluğu bende. O her tekme attığında, ‘ben burdayım’ diyor sanki. Doktor, karnınla konuş sürekli, bebeğe bir şeyler anlat diyordu. Açıkçası konuşacak bir şey bulamıyordum. Suyun içinde vırttt vırttt yüzüyor, konuştuğumdan ne anlayacak diyordum. Bu aralar ama onun bana değil de benim onla konuşmaya ihtiyacım varmış gibi geliyor. Her seferinde, ‘iyiyiz, daha iyi olacağız, şimdi işler biraz karışık ama sonrasında düzelecek. Hep öyle oldu çünkü’ diye anlatıyorum. 

Yazının devamı...