"Pucca Günlük" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Pucca Günlük" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Pucca Günlük

Pucca Günlük

Çocukken Sezen Aksu’yu annem zannediyordum

22 Ocak 2017

Acı çekmekten nefes alamaz duruma geldiğim anlarda okul penceresinden dışarı bakarken ‘annem Sezen Aksu’ bahçe kapısından girecek ve ‘Senelerdir seni arıyordum, sonunda buldum!’ dedikten sonra beni alıp götürecek sanıyordum. Gelmedi tabii. O gelmedikçe, umudum da bitti. Belki uzaktan gördü, çirkin bir kız olduğum için benden utanıyor falan diye düşündüğüm de oldu. Allah’tan, büyüdüm de akli melekelerim yerine geldi, kadının peşine sapık gibi takılmadım. Hoş, geçen yıllarda “Bak Sezen Aksu’nun evi burasıymış” diye bana bir ev gösterdiler. Evin bahçesine kitaplarımı attım. Görevli az kalsın polis çağırıyordu!

ELBETTE TARAFLI DAVRANACAĞIM

O yüzden Sezen Aksu denilince hep bir burukluk, bir akraba hissiyatı, bir ‘Onu en iyi ben anlarım’ duygusu yaşıyorum. Son albümü çıkınca çocukken yaptığım gibi bütün şarkılarını sözlerini ezberleyene kadar dinledim. Elbette taraflı davranacağım. Yani, Tarkan’a yaptığı şarkıyı bile beğenmek için çok uğraştım açıkçası.  Ama bu albüm için gerçekten kalbimle söylüyorum ki; çok güzel olmuş. ‘Düğün ve Cenaze’ albümü gibi ama sanki onun daha hafifi... Kendi top beşimi bile hazırladım:

 Canımsın Sen: Boşuna mı yaprak gibi / Rüzgârına kapıldım ben / Unutup kendimi / Bir divaneye takıldım ben!

 Kördüğüm: Bu kördüğüm eski bir yara / Ta çocukken kestiler beni / Bir gün bile iyileşmedi ki / Ben kopardım hep kabuğundan

 Ey Benim Çocukluğum: Ne yapsam, nereye gitsem olmuyor / Hayattayken araftayım / Bir hatıraya sevdalı / Hem kazanan hem kaybeden taraftayım

 Benim Karanlık Yanım: Bak gözüme gör kendini / Koyu kopkoyu asfalt rengini / Söyle neyi arıyorsun / Hangi tartıya göre dengini

 Koca Kıçlı:

Yazının devamı...

İçimde bebek diye çiğköfte büyütüyorum!

15 Ocak 2017

"Asla strese girmem, bebeği en fazla etkileyen stres” dedim. Türkiye’de yaşayıp stres nedir bilmeyen var mı Allah aşkına? Keşke bebeğe en iyi gelen şey; sinir, öfke gibi şeyler olsaymış. O zaman var ya mis gibi olacakmış.

“Sağlıklı beslenmeliyim, iki canlıyım. Ben ne yersem, bebek ondan beslenecek, bunu unutmamam lazım” dedim. Hayatımda daha kötü beslendiğim bir dönemim daha olmamıştır. Oysa ilk üç ay öyle çok mide bulantım vardı ki, “Ohooo ben bu hamileliği Ebru Şallı gibi bitiririm” diyordum. Öyle olmadı ama. O üç aydan sonra midemin içinde bir delik açıldı, hayatım sadece yemek yemek üzerine devam etti. Üstelik pastalar, börekler, Adana dürümler... İçimde bebek diye çiğköfte büyütüyorum!

“Spor yapacağım, hamilelik rutinlerimi değiştirmeyecek” dedim. Popomu kaldırıp şuradan şuraya zor gidiyorum. Yogaya başladım, en kolayı odur diye ama orada da fazla huzurdan huzursuz oldum. Pilatese başladım, her sabah kalkıp, “Bugün gitmeyeyim yaa” diye kendi kendime bahaneler uydurdum. “Bari günde 10 bin adım atayım” dedim. İki adım attım, 15 dakika soluklandım.

“Hamilelikle ilgili bütün yararlı kitapları okuyacağım, kulaktan dolma bilgilerle asla hareket etmeyeceğim” dedim. Kadınlar Kulübü’nde olumsuz bütün doğum hikâyelerini okuyup kendi kendimi yedim bitirdim.

“Bebek dünyaya gelmeden her şeyi hazır olacak, o geldiği zaman sadece onunla ilgileneceğim” dedim. Neredeyse yedi ay oldu, daha evladıma bir zıbın bile almadım.

“Sosyal hayatım hiç değişmeyecek, eğlenceler, buluşmalar, partiler aynen devam edecek” dedim. Kim benle görüşmek isterse, “Hamileyim, çıkamam, sen gel!” diye direttim. “Gelirken de pasta al” diye eklemeyi unutmadım. Dışarı çıktığım zamanlarda  da yanımdaki herkesin burnundan getirdim.

“Hamilelik bir kadının yaşadığı en ulvi duygu, insan hayatında kaç kez bunu yaşayabiliyor! Bunu en güzel haliyle geçirmem gerekli” dedim. Sinirli, çirkef, çirkin kocaman bir yeşil dev gibi dolanmaya başladım.

“Sevgilimle beraber mutlu, tatlış; beraber bebek odası boyadığımız, alışverişlerde onun göbüşümü öptüğü, birbirimize daha âşık olduğumuz bir dönem olur”

Yazının devamı...

Ülke bu haldeyken önlemlerim...

8 Ocak 2017

Malumunuz, bu senenin başlangıcı iç açıcı olmadı. 2016 hepimiz için ‘Testere’ filminin içinde yaşıyormuşuz da film bir türlü bitmiyormuş gibiydi. Hah, dedik tam bitti! Gelen gideni daha ilk saatten arattı sağ olsun. Açıkçası, başta “korkmuyoruz, hayatımıza devam ediyoruz laylaylom” romantizmine ben de kapıldım. Ama sadece sosyal medyada ve lafta! Sonrasında kusura bakmasın da kimse ama açıkçası iliklerime kadar korkmaya devam ettim. Baktım korkmakla da elime bir şey geçmiyor, kendimi değiştirmeye karar verdim. Ve korkmak en doğal hakkım. Çünkü kendimi korunmasız hissediyorum. “Markette önümde duran adam acaba canlı bomba mı” diye düşünüyorum. “Karşı kaldırımda yürüyen adam neden öyle sıkı sıkı paltosuna sarılmış, içinde bir şey mi var” diyorum. “Metroya binmeden işlerimi nasıl hallederim” diye düşünüyorum. Sonra ana yolda arabanın içinde patlattıkları bombalar aklıma geliyor.

ŞİMDİ İŞLER KARIŞIK AMA DÜZELECEĞİZ

Sürekli ama sürekli ölümü düşünerek yaşıyorum. Kendi ölümümü, sevgilimin ölümünü, babamın ölümünü, kardeşlerimin ölümünü... Her telefon çaldığında, ‘aha birine bir şey oldu’ paniğiyle nefesim kesiliyor.  Bu hayat böyle de gitmeyecek, gitmiyor daha doğrusu. Bir de hamile olunca, kendimden çok bebeği düşünmem lazım. Ben sıkıntıya girdikçe içerde garibim ne yapıyor kim bilir. Korkarak, evden çıkmayarak, battaniyenin altında saklanarak ömür geçmez. O daha çok geriyor insanı çünkü. O yüzden ‘ülke bu haldeyken kendimden başka bir ben yarattım. Neler mi yaptım?

- Madem sürekli ölüm, ölmek düşünceleri arasında gidip geliyorum; o zaman sürekli onları sevdiğimi söylemem gerekli diye düşündüm. Babamı daha fazla aramaya başladım. Küs olduğum kim varsa, barışmak için adım attım. Kalbini kırdığım insanlara tatlı hediyeler yolladım.

- İnsanlarla daha fazla iletişim halinde oldum. Daha çok paylaştım, daha çok konuştum. Hissettiklerimi söyledim, akıl aldım, akıl verdim.

- Bazen ağladım. İşin garibi çoğu zaman güldüm. Ve anladım ki ne kadar çok insanla konuştuysam o kadar iyileştirdim kendimi. Markette önümdeki adam acaba bomba mı diye kafayı yemek yerine, onla da muhabbet kurmaya çalıştım. Canlı bomba falan değilmiş, ilerde ki taksi durağında şoförmüş. Kar başlayınca mesai yapacaklarmış, kara kara yolları düşünüyormuş.

- Bu aralar bebek çok tekme atmaya başladı. Şu an bir canlının bütün sorumluluğu bende. O her tekme attığında, ‘ben burdayım’ diyor sanki. Doktor, karnınla konuş sürekli, bebeğe bir şeyler anlat diyordu. Açıkçası konuşacak bir şey bulamıyordum. Suyun içinde vırttt vırttt yüzüyor, konuştuğumdan ne anlayacak diyordum. Bu aralar ama onun bana değil de benim onla konuşmaya ihtiyacım varmış gibi geliyor. Her seferinde, ‘iyiyiz, daha iyi olacağız, şimdi işler biraz karışık ama sonrasında düzelecek. Hep öyle oldu çünkü’ diye anlatıyorum. 

Yazının devamı...

Yarın ne olacağımız belli değil

1 Ocak 2017

EVİM ÇOK GÜVENLİ, İSTERSEN BANA GEÇELİM

Artık flörtleşirken konuştuğumuz konular değişmeye başladı. Eskiden, ‘makarna-şarap-DVD erkekleri’ vardı. Konu, sen nasıl olduğunu anlamadan adamın yaptığı makarnalara gelirdi. Yahu beş dakika kaynar suda pişirdiğin hamur için neyin havası bu! Mantı açan kadının hakkı, Brad Pitt’i eve kapatmak o zaman. Şimdi adamların kendilerini övme durumu ‘Evim çok güvenli’ üzerine kurulu: Binasının depreme dayanıklılık belgesinden tut, “Bizim semtte bomba patlamaz, sen bana gel, evde bize yetecek kadar şarap var zaten. Biraz dişimizi sıkarsak OHAL bitene kadar evden çıkmayız. Hem apartmanımızda bir tane bile FETÖ’cü yok. Bütün gün haber kanallarını izler, Twitter’dan gündem takip edip ülkenin gidişatını konuşabiliriz”...  O naz-niyaz dönemi de bitti. Her gün bir bomba patlayınca ölümlü dünya deyip kimden hoşlanıyorsan açık açık derdini söylüyorsun. Ahmet Kaya şarkılarının Pelinsu ve Berkcan’a uyarlanmış hali yani.

YENİ NESİL PROTEİN TOZLARIYLA GÜMBÜR GÜMBÜR GELDİ

Şu ‘evlilik delisi kadın’ klişesi de ortadan kalkıyor. Etrafımda şu an -tam tersi- ‘evlensem iyi olacak adamları’nı çok görmeye başladım. ‘Kaybedenler Kulübü’, ‘Issız Adam’ erkekleri azalarak bitti çok şükür. Öf bir ara neydi ya öyle, kokuş kokuş adamlar, ‘Ben buyum kızım’ diye yediler ömrümüzü. Yaşlanınca bira göbeği diye bir gerçekle yüzleştiler tabii. Yeni nesil de protein tozlarıyla gümbür gümbür geldi. Ee elin kızı salak mı; bir tarafta karın kası yapmış yağız delikanlı, diğer tarafta ekmek hamuruna benzediği halde, ‘Bağlanamıyorum’ diye ağlayan, gereksiz acı yüklü adam. Ya sen bağlanma zaten, Allah aşkına bağlanma! Artık kadınlar, beraber spor salonuna gidip aynı diyeti yaptıkları, sabahları beraber detoks suyu içtikleri adamları seviyor.

“ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA... HİÇ ÇEKEMEM DOĞRUSU!”

“Dört senedir birlikteyiz”, “Yedi senedir nişanlıyız” insanları da azaldı. Pat diye evlenmeler bence bu sene patlayacak. Ben bunu yine gündeme bağlıyorum. “Yarın ne olacağı belli değil, varsın kirada oturalım, düğünü Çırağan’da yapmayalım ama hep birlikte olalım” romantizmine büründük. Aynı şekilde tahammül denilen şey de azalıyor tabii. Ayrılıklar artık daha kolay, “Eee ben bunu çekmek için mi yaşıyorum be!” diye kestirip atılacak.

Yazının devamı...

Zodi, Capella ve sosisli ekmek

4 Aralık 2016

İlkokuldayız, en yakın arkadaşım benden bir sınıf küçük olan kız kardeşim. Kardeşlik kanununa göre, büyük olan her daim küçüğünü korumak zorunda. Bir gün Yerli Malı Haftası diyerek herkes evinden yiyecek bir şey getirecek. Annem çalışıyor, bırak yerli malını, kadın evde yemek yapmıyor. “Börek falan yapsana” dediğimde, “Kantinden alırsın” cevabını verince zorlamadım kadını. Ertesi gün okula gittim. Üçüncü derste herkes beyaz örtüsünü masaya serdi. Beslenme çantalarından börek, elma ve çikita muzlarını çıkardı. Sınıfı çörekotuyla karışmış ağır yumurta kokusu sardı... Gittim kantinden gevrek ve gazoz alıp sırama oturdum. Önümdeki kız, böreğinden bir parça verdi, ben de ona gevreğimden uzattım. Yemeğim yok ama mutluyum, çünkü ilginç bir şey yapılıyor. Herkes birbiriyle konuşuyor, yanımdaki kızın masa örtüsü çok güzel kokuyor, matematik dersi işlemek yerine yemek yiyoruz, dahası var mı?

Öğretmen de sıra aralarını dolaşarak, uslu duruyor muyuz diye kontrol ediyor. Bana doğru yaklaşınca gevrek ister diye elimi ona doğru uzattım. Bir sinirlendi kadın ama nasıl, o uzun tırnaklarını kulak kıkırdağıma geçirip tahtaya sürükledi beni. Elimde olan gevrek parçası yere düştü, onu almak için eğilmeye çalışırken kulağımı daha da çekiştirip saçımı çekti. Evden yiyecek bir şey getirmedim diye tahtada ayakta bekletip, herkesin yemek yiyişini seyrettirdi.
Ağlarsam kendimi daha küçük duruma düşüreceğim diye ağlayamıyorum, çekip gitmek istiyorum, gidemiyorum. İki-üç çocuğun dalga geçtiğini duyuyorum. Tek istediğim var, zilin çalması, evime gitmem hatta daha acımasızca düşünürsek okulun patlaması ve herkesin hafızasından tahtada duran aç kızın silinmesi... Bütün ders boyunca kafamı iyice önüme eğerek tahtanın önünde bekledim. O günü kendi sıramda hiç kafamı kaldırmadan, hiç ders dinlemeden, dudaklarımı ısıra ısıra ağlayarak geçirdim. Son ders zili çaldı, kafamı kaldırdım. En ön sırada oturan sınıf başkan yardımcısı, defterlerine gözü gibi bakan, öğretmenin en sevdiği kız öğrenci olan Eda, sırasının altında beslenme çantasını unutmuştu.
O da benim gibi
rezil olmamalıydı
Ve o an, sisteme karşı olan ilk öfkem ortaya çıktı. Sinsice herkesin sınıftan çıkmasını bekledim. Ayağa kalktım, tek hamleyle o beslenme çantasını koltuk altıma alıp kaçmaya başladım. Okulun çıkış kapısında beni bekleyen Zodi’ye doğru o kadar hızlı koşuyordum ki, onu gördüğümde nefes nefeseydim. Etrafta kimsenin olmadığını anladığım an, koltuğumun altından beslenme çantasını çıkardım. İçini açtım, elma çöpü, muz kabuğu, bir de hiç dokunmadığı sosisli ekmeği vardı. O sosisli ekmeği Zodi’ye uzattım, “Yarın sen bunu okula götürürsün” diye. Ben rezil olmuştum, o da olmamalıydı! Bundan sonra artık her sabah erkenden kalkıp, ona beslenme çantası hazırlayacaktım. Yüzü asla yere düşmeyecekti. Asla sınıfta açlıkla terbiye edilmeyecekti. Onun bir ablası vardı, gerekirse, çalıp çırpar ona bakardım! Çünkü ablalık bunu gerektirirdi.

Yazının devamı...

Yuva, hangi durumlarda yıkılmalı?

26 Kasım 2016

Gülben Ergen’in boşanması, benim için evliliği kadar şok etkisi yaratmadı açıkçası. Gülben Ergen olmasını falan geçtim, eldeki donelere bakınca ayrılık onlar için normal diyorsun. Ortada çoluk çocuk olunca çünkü, ağzını açamıyorsun. Beni asıl şaşırtan, Ebru Gündeş’in adam içeri alınır alınmaz, hooop hemen dava açması. Kadın, Amerika’ya iki temiz çamaşır götürmeye üşendiği için ayrıldı resmen. Sadece ünlüler ayrılmıyor tabii, ayrılık herkesin yaşayacağı bir durum neticede; peki, bir yuva ne gibi durumlarda yıkılmalı?

 

İçinde şiddet varsa! “Dedem de babaannemi döverdi, 60 sene mutlu mesut yaşadılar” diye karşınıza çıkan adamları boş verin. 60 sene boyunca dayakla yaşamak ister misiniz, onu düşünün.

 

Çocuk istismarı! Bu istismar kelimesi sadece taciz anlamında değil. Şiddet, okuma hakkının elinden alınması, küçük yaşta çalıştırılması, ilgisizlik... Çocuklarınıza kötü davranan bir adamla neden aynı evde yaşamak zorundasınız? Gerçi hoş, Türk erkeklerinin sanırım neredeyse hemen hemen hepsi, nikâhtan sonra inanılmaz değişiyor. Evlenmeden önce, sevgilisiyle bir gece daha geçirmek için canını veren adam, evlendikten sonra ‘bu akşam da annemlere gidelim’ diye tutturuyor misal. Bir de nasıl olsa elde biri var diye midir nedir, ne sürprizi oluyor, ne bir adımı.

 

Tabii ki aldatma! Bunu bir kere kabul ederseniz, bir sonrakilerin yolunu açarsınız bence. Hoş, adamlara göre aldatmaları bile dünyanın en normal şeyi. Telefonunda mesaj bulsanız, “Bir mesaj için amma tatava kopardın”, kafede biriyle baya samimi görseniz, “Saçmalama, kardeşim gibidir, abartma”, yatakta bassanız, “Bizim yatağımızda mı yaptım, sen buna cevap ver önce”... Ama aldatan kadınsa, aynı adamın neler yapacağını hiç yazmayayım.

 

Yazının devamı...

‘O KIZ’

19 Kasım 2016

O dönem, bizim okulda bile ortalık büyük bir fısıltıya boğuldu. Kızlar tuvaletine erkekler telefon yerleştirmiş, görüntülerimizi çekiyorlarmış! Soyunma odasına kamera koymuşlar. Yürürken etek altımıza bakıp, internete atacaklarmış! Hepimizi bir korku kapladı. Tabii daha kötüsü de oldu, “Onun fotoğrafları, şunun elindeymiş” diyerek, tehdit edilen bir sürü kızdan bahsedilmeye başladı. Okul artık bizim için, arkadaşlarımızla eğlendiğimiz yerden çıkıp; her an kendimizi korumamız gereken alana dönüştü. Daha iki gün önce yanında oturduğum sınıf arkadaşımdan artık kendimi korumam gerekliydi.

 

Ardından korkulan oldu. Bir sabah, her gün okula giderken kullandığımız o uçaklı parkta, kız çocuğunun biri kendini asmış bir şekilde bulundu. Sevgilisi (?) tarafından tehdit edilmiş, çocuk, kıza arkadaşlarıyla da birlikte olması gerektiğini söylemiş. Yoksa, kızı ailesine söyleyecekmiş. Ailesi duyarsa, kızın arkasında durmak yerine onu öldürür diyerek o da kendini öldürmeyi tercih etmiş. Minicik yaşında, ailesinin bile ona sırt çevireceğini düşünecek kadar yalnız bir çocuk. İlk aşkın masumluğunu yaşamak yerine, ona iğrenç tekliflerde bulunan, onu tehdit eden bir sevgiliye sahip çocuk!

 

ERKEK ÇOCUKLARINIZA SEVGİYİ ÖĞRETİN!

 

Mahallede babaannemler dahil, çok konuşuldu bu konu. “Su testisi su yolunda kırıldı” dendi, “Eee belliydi başına bir şey geleceği” dendi. “Zaten fink fink geziyordu” diye içlerini rahatlattılar. En kötüsü de tehditler yüzünden sorgulanan çocuk için söylenenlerdi. “Olan çocuğa oldu!” Kızın ailesi, hemen başka şehre taşındı.

 

Yazının devamı...

Varsa bir iyi niyetinizi alırım

12 Kasım 2016

Bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum ama bir ‘mucize’ oldu. Onca koruma yöntemlerimize rağmen; alınan sol tüpümden hamile kaldım. Yine aynı şeyleri yaşayacağım diyerek öyle korktum ki, kimseye söylemedim. Kabullenmeme, “bu kez de olmazsa” diye sevinmeme, kendimi en kötüsüne alıştırmaya çalışma derken 17’nci haftaya girdim. Daha yeni yeni, işin tatlı kısmını hissetmeye başladım. O yüzden, “Tamam artık insanlara anlatabilirim” dedim. Bu kez de etrafın baskısı garip gelmeye başladı. Ben hamileliği, yiyip içip, kocanı manava göndermek zannediyordum. Meğer alakası yokmuş. Çünkü herkesin hamilelikle ilgili bir bildiği var, herkes bir laf söyleme ihtiyacında hissediyor kendini. Ve sen, sudan çıkmış balığa dönüyorsun.

 

Hamilelikle ilgili herhangi bir şikâyet halinde hemen, “Allah’ın sana vermiş olduğu bu mucizeye böyle diyemezsin” diye üstüne saldıranlar... Ne yapabilirim, midem bulanıyor. Hayatımda ilk defa dört ay boyunca kesintisiz kusuyorum. Bırak, azıcık şikâyet edeyim!

 

GÖBEK GÖRMEK İSTİYORUUUZ!

 

Sürekli olarak, “Daha bunlar iyi günlerin” diye seni korkutanlar. “Dördüncü aydan sonra iştahın açılacak, şişmanlayacaksın, o zaman ararsın bu kusmaları!” “Ooo karnın kocaman olsun, sen o zaman gör”, “Çocuk doğsun, ben seni görürüm”, “Çocuk bi konuşmaya başlasın hele...”

 

Yazının devamı...