"Pucca Günlük" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Pucca Günlük" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Pucca Günlük

Pucca Günlük

Canım, siz de ayrılmışsınız?

15 Ekim 2016

Bu aralar, maşallah dediğimizin ömrü üç gün mü sürüyor nedir, ayrılan ayrılana. Acun Ilıcalı- Zeynep Ilıcalı, Johnny Depp-Amber Heard, Angelina Jolie-Brad Pitt derken son bomba: Demet Şener ile İbrahim Kutluay. Üstelik, “Tamam artık bu saatten sonra onlar ayrılmaz” derken!

 

Zaten ilişkilerinin başını yedi düvel biliyor. Şimdi o günleri hatırlatıp, insanları rahatsız etmenin manası yok. Kaç sene geçmiş üstünden. Tarafların hepsi başka yola savrulmuş. Hatta olması gerekenden daha da mutlu olmuş. Her işte bir hayır vardır derler ya, o hesap işte.

 

Ardından, birtakım dedikodular dönmeye başladı. Önce kulaktan kulağa yayıldı bu dedikodular. ‘Orada gördüm’cüler, yok ‘herkes biliyor’cular derken olay patlak verdi bir yerden.

 

 

EVDE OTURUP KANIT TOPLUYORMUŞ

Yazının devamı...

Nerede kapımda cool olduğun günler?

8 Ekim 2016

Ünlü olmanın en kötü yanı bence ilişkilerinde olan sorunları uluorta yaşıyor olman. Mesela, işyerindeki muhasebeci kız, eşinden ayrıldığında en fazla “Aaa yazık olmuş, kocası iyi adama benziyordu” der, konuyu kapatırsın. Hiç, ilişkisiyle yaptığı işi birbirine karıştırmazsın. Ama ünlü olunca maalesef o iş öyle olmuyor. En son Rafet El Roman ve boşanma arifesinde yaptığı abukluklar mesela; çocukluğumun karizmatik yıldızı Rafet meğersem, ayrılırken çocuklaşan adamlardanmış!

 

Rafet El Roman’ın sanırım her ilişkisi uzatmalı garipliklerle devam ediyor. Ben bunu hep, karşı taraf yüzünden diye düşünüyordum. Meğerse olay farklıymış. Basına yansıyan ‘son’ boşanma haberlerinden anladık. Kısaca üzerinden geçersek:Boşanma davası açılmabısından sonraRafet’in eşi Ceren Kaplakarslan mektup yazıp, bunu Rafet’e vermek yerine, her ne hikmetse, gazetelere veriyor. Mektubun içeriği, “Pişmanım, seni kıskandırmak için o hareketleri yaptım. Beni affet, ilk buluştuğumuz yerde buluşalım!.” Mektubu okur okumaz, Allah biliyor ya, “İnşallah Rafet kalkıp gitmez” diye düşündüm. Aşk mektubundan öte, adamı oraya çağırıp, akrabalarına dövdürecekmiş gibi bir his uyandırdı bende. Şüphelenmekte haklı çıktım ama kişileri karıştırdım. Ceren Kaplakarslan, “Mektubu ben yazmadım” diye çıktı ortaya. Üstelik daha şoke edici gelişmeyle, meğer Rafet El Roman mektubu kendi yazmış, kendi basına vermiş! “Tövbe estağfurullah, bu gözler daha ne görecek” derken, bu kez Twitter’dan kayınbabasıyla laf dalaşına girdi. Hem de ne laf dalaşı. Ayyy, ikisinin de  yazdıklarını okurken, başkasının adına utanmak ne demekmiş bir kez daha anladım. Takipçilerine, ‘y.vşak nedir ne değildir’i, birbirlerinden örnek vererek göstermişler. Babası, Rafet El Roman’ı evliliğinin üstünden reklam yapmakla suçlamış. Rafet ise hiç altta kalmamış, kayınbabasına saymış sayıştırmış. Hal böyle olunca şak diye boşandılar tabii. Zaten bu olaylardan sonra birlikte olmaları biraz mantıksız olurdu.

 

 

TUĞBA ALTINTOP RUTİNLERİ

 

Açıkçası Rafet El Roman beni biraz bozguna uğrattı. Gözümde o adam hep cool, az konuşan, evde kendi halinde müzik yapan bir tipti. Hatta ilk karısı yüzünden

Yazının devamı...

Eski sevgilinizi nasıl yeniden tavlarsınız?

1 Ekim 2016

Bu tip durumlarda her zaman bir ‘dönüş payı’ bırakma taraftarıyım. Ne olur ne olmaz, dünyanın bin türlü hali var: Aylar sonra belki aşkım depreşir... Ya da o sürede kimseyi bulamam, mal gibi kalırım... Ne bileyim, erkek cinsine bir haller olur, hepsi hastalıktan kırılır; dünyada son kalan adam sadece eski kocam olur... Her an ‘Sana dönebilirim’ mesajıyla gezmek en mantıklısı. O yüzden, kavganı gürültünü dışarı yansıtmayacaksın. Eskiler ne demiş, kol kırılır; yen içinde kalır. Akrabaları asla işin içine sokmayacaksın. Öyle ortamlarda, yok “Allah belasını versin”, vayyy “Öksürürken ciğerleri eline gelsin” türü beddualar etmeyeceksin.

 

Car car car ağzını kapatmayan, her yerde konuşan, konsere çıkmadan röportaj veren şarkıcı gibi demeç vereceksin. “Saygı-sevgi içerisinde bir ilişki yaşadık. Kader... Olmadı. Hayatta mutlu olmasını istediğim tek insan kendisi. Bunları boş verelim, sadece işimle gündeme gelmek istiyorum” türü bir açıklamayla eşi dostu susturacaksın.

 

NE KADAR SÜRER, ORASINI ALLAH BİLİR!

 

Sen bu kadar ağır davranınca, adam bir daha konuşmaya utanacaktır. Ha bu arada birebir kavgalarınızda rahat olabilirsiniz. Sonra, “Sinirden dedim” dersin olur biter. Tek konu; kimse bilmesin neden ayrıldığınızı. Hayatta öğrendiğim şeylerden biri şu: Eski sevgililer çok istedikleri halde yeniden birleşmiyorsa, bunun sebebi, “Sen ona onu dedin, sen buna bunu dedin!” meselesidir.

 

Yazının devamı...

Bir Brangelina’mız vardı, hatırlar mısın?

24 Eylül 2016

 Önce Johnny Depp’in, karısını kıskanıp kanıyla aynaya yazan bir Apaçi olduğu ortaya çıktı. Ardından ideal koca, ideal baba zannettiğimiz Brad Pitt’in çoluğuna çocuğuna bakmaktan aciz, alkolik müptezel biri olduğu anlaşıldı!

 

 

İster ‘ruhsuz’ deyin, ister ‘kalpsiz’: Brad ve Angelina ayrılmak için geç bile kaldı. Bizi yıllardır, mükemmel aşklarına inandırıp durdular. Ödül gecelerinde öyle birbirlerine bakış atmalar filan... Hepsinin numara olduğunu biliyordum. Bu Brad denilen, sarı çocuğun zamanında Jennifer Aniston’la mutlu bir evliliği vardı. Sonra Angelina yılanı girdi aralarına, hoop aldı adamı avcunun içine. “Bak, Brad’cim. Görüyorsun ilik gibiyim. Doğruya doğru sen de öylesin. O koca çeneli kadın yanına yakışıyor mu? Birlikte olursak, dünya yerinden oynar, dünyaa!” diye katakulliye getirdi adamı. Brad, her erkek gibi tabii bir çift meme, iki lokma dudağa tav olup, yuvasını yıktı. Boyu posu devrilesice! 

 

 

JENNİFER’IN ÜMİDİ BİTMEZ

Yazının devamı...

Benim tombul sarı kızım

17 Eylül 2016

 Her sahnesinde “Ulan harbiden böyle!” dediğimiz, günlük hayatta yaşadığımız kadınsal korkuları bir bir suratımıza vuran tek kadın! Ve şimdi son filmi, ‘Bridget Jones’un Bebeği’ ile yine aklımızı uçuracak gibi duruyor. Yani umarım uçurur, çünkü buna inanılmaz ihtiyacım var. 

 

Bütün filmlerde kadın kahramanlar dokunulmaz, inanılmaz iyi, hepsi ‘Binbir Gece Şehrazat’ modeli. Vefakâr, dünyanın kötülükleri karşısında dimdik duruşunu bozmayan, aklından kötülük bile geçmeyen tiplerdi. Yani korkunç derecede tiksindirici! Öfff normal hayatta da kusursuz gibi davranan insanları sevmediğim için, ekranda ya da okuduğum kitapta böyle karakter görünce suratlarına dolu dolu kusmak istiyordum. Ama Bridget Jones öyle mi? Kiloları, sürekli yaptığı hataları, hayalleri, istekleri, uğraşları... Hepsi sıradan bir kadının isteyeceği kadar. Ne bir eksik ne fazla. Her kadın gibi aşk isteyen, aşkının yanında biraz kariyere de hayır demeyen bir kadın. Üstelik ekranda görmeye alışık olduğumuz tiplerden farklı. O yiyip yiyip kilo almayanlara benzemiyor bir kere. Sigarayı bırakmak için uğraşıyor. Öyle trajik bir aile geçmişi de yok. 30 yaş sendromunu, yalnızlık korkusunu, o histerik bunalımları ondan daha iyi kim anlatabilirdi? Onu sevmemizin en büyük nedeni sıradan olmasıydı. Bize sıradanlığı sevdirdi. Normal olanı!

 

HAYATIMIN BRİDGET KISMINDAYIM!

 

Ama gel gör ki bu son fragmanı izlediğim zaman biraz üzüldüm. Sonra o üzüntüm anksiyetemin pıtır pıtır atmasına neden oldu. Bridget Jones yaşlanmış! Bildiğin eli öpülesi teyze olmuş. Fragman ilerledikçe kalbimin hızlı atışları arttı. Bridget Jones ilk filmini çıkardığı zaman 15 yaşında, dudağıma parlatıcı sürerek okula gitmeyi direniş zanneden şapşaloz bir kız çocuğuydum. Ve hayatımın hemen o kısmına geçmek için canımı bile verirdim. Okulu bitirdiğim, iş bulduğum, üstüne bir de tüyü bitmemiş çocuklara âşık olmak yerine, ‘adam gibi adamları’ seveceğim kısım. Ve şimdi hayatımın Bridget kısmındayım. 15 yaşındayken büyümeyi bu kadar arzulamak mantıklıyken, şu an bir fragmanla daha ilerlemesem mi acaba diye bir korku sardı her tarafımı. Aslına bakarsan ben de kendi Marc Darcy’mi bulmuştum. Onun biraz tıknazı ama olsun. Ülkenin en iyi gazetesinde köşem var. Kendi hayat hikâyemi yazdığım beş kitabım var. Bir de filmim var. 15 yaşında kurduğum hayallerin baya üstündeyim. Allah bereket versin. 

 

Yazının devamı...

Geçmişe saygı duyulmadan gelecek olur mu?

10 Eylül 2016

Bu aralar kadınlar arasında en fazla dedikodusu yapılan kim derseniz, hep bir ağızdan “Şeyma Subaşıııı” diyeceğiz eminim. Acun’un muhafazakâr görüntüsüyle zıtlaşması olsun... Boşandıkları gün, kendisinin attığı “boşandılar” snap’i olsun... Günaşırı iki ülke değiştirmesi olsun... Her saniyesini instagram’da yaşaması olsun... Sağ olsun bizim boş çenelerimizi hiç susturmadı. Ama bu sefer konu bu değil. Acun Ilıcalı’nın boşandıktan iki ay sonra Şeyma Subaşı ile boy boy verdiği pozlar. Buradan yola çıkarak genelleme yaparsak; ayrıldıktan ne kadar zaman sonra yeni ilişkiye başlamalı? Bunu hangi zaman aralığında ilan etmeli? Geçmişe saygı mı duymalı yoksa artık önündeki maçlara mı bakmalı insan?

 

Sizce evlilik ya da uzun soluklu ilişki bittikten sonra, yenisini ulu orta ilan etmek için ne kadar süre geçmeli? Haydi ilişki neyse de, ertesi gün bile ilan etsen ortalık çok karışmaz. En fazla eş dost hakkında, “O da amma karaktersizmiş, ay işte tanımamışız, vay ben kızı bin kez uyarmıştım” gibisinden üç beş dedikodusu döner. Geride bırakılan, aslında buna da geride bırakılan demek pek hoş değil. Sadece elini diğeri gibi hızlı tutmayan taraf biraz üzülür, kalbi inanılmaz kırılır. Üç beş gün beddua eder. Sonra “Allah’ından bulsun” deyip geri alır. Kendini bir süre, yeni gelenle kıyaslar. “Onu da oraya götürdü mü? Ortak arkadaşlarımızla tanıştırdı mı? Benim hakkımda konuşuyorlar mı? Vicdanı hiç mi sızlamıyor? Neden hâlâ üstlerine iki ton çimento dökülmedi?” gibi şeyleri sorgular. Arada sırada, “Köpek gibi pişman olacak, kapımda ağlayacak” diye kendini kandırmaya çalışanlar da yok değil.

 

İş, çoluklu çocuklu evlilik olunca tabii işler biraz daha çirkinleşiyor. İşin içine akrabalar giriyor. Ona verilmiş seneler haram ediliyor. Diğerinde, ‘nasılsa geçecek’ olan umut, bu sefer biraz can acıtıyor. Hatta çok gariptir, adamı suçlamak yerine, kadını suçlamayı tercih ediyorsun. Adamdan böyle bir şey beklemezsin. “Beni bile isteye parçalamazdı, ağzımın içindeydi, omuzlarımdan öperdi” gibi arabeske bağlıyorsun. Ve bu yaptığı ‘saçmalığı’ sadece ve sadece diğer kadına bağlıyorsun. Tek sen kahrolsan iyi tabii. Çocuklar zaten kendi safını anında belirliyor. Hayatlarının daha ilerleyen bölümlerinde yaşamaları gereken, ‘nefret’ duygusunu o an yaşıyorlar. ‘Suçlama’ ‘öfke’ ‘düzen bozulması’ da yanında eşantiyon olarak geliyor.

 

Tabii işin bir de diğer kalan kısmını dinlemek var. Çok yılmış olabilir, hayatının aşkını gerçekten bulmuştur. Gözü bir şey de görmüyor olabilir tabii. Neticede aşk bitmiş. Bitmiş ki ilişkilerini sonlandırma kararı almışlar. Ee o zaman? Kime ne tabii. Mesela dedem, karısı vefat ettikten 3 gün sonra, abartmıyorum tam 3 gün sonra, eve taziyeye gelenler arasında anneannemi görüyor. Karısının 7’si okunurken ise anneannemle birlikte kaçıyorlar. Onun kendini aklaması, “Ölen ölmüş. Geri dönmesi de imkânsız. Neden oturup acı çekeyim ki?” Yani belki de haklıdır, kim bilir. Hayatı en güzel nasılsa gamsızlar yaşıyor.

Yazının devamı...

Çıtır mı sarayım, olgun mu?

3 Eylül 2016

Şebnem Bozoklu’nun görüntüleri hakkında tüm hafta atıp tutuldu. Bir Allah’ın kulu “Bu görüntüler kendi isteğiyle çekilmedi” demedi. Haydi neyse... Ama haberde olan sorun, ‘genç sevgili’ diye üstüne basa basa belirtilmesi. Yorumlarındaysa, kimse ‘genç bebe’den bahsetmeyip, kadının üzerine yürüdü.

 

Ağaoğlu da haftanın gündemiydi. Ama farklı bir bakış açısıyla: Kimse ona laf etmedi ama 32 yaş küçük sevgilisi için, ‘para için birlikte’ yorumu en çirkin haliyle yapıldı.

 

Kadınlar, kendinden küçüklerle beraber oldukları zaman suçlu. Büyüklerle birlikte oldukları zamansa çıkarcı... Erkek istediği yaşta kadınla birlikte olabilir. Seks, eğlenmek, güzelliğe tav olmak onların tekelinde. Kadın yaptığı zaman neden anormal, anlamıyorum. Kadın için, partner demek neden, ‘parası, gücü olsun, yaşı olgun olsun, seni çekip çevirsin, korusun, sahiplensin’? Şahsen anamdan babamdan bile para istemeye utanırken, partnerime böyle bir yük bindirmek neden? Etrafımda çekip çevrilmeye ihtiyacı olan kadın da görmüyorum. Tam tersi, salyalarını toparlamaya yeteneği olmayan adamlar var. Koruma işine gelirsek, eve iki büyük köpek almak daha mantıklı.

 

BABA YAŞINDA SEVGİLİ OLUR MU?

 

Yazının devamı...

Doğurmak ya da doğurmamak

27 Ağustos 2016

‘ÇOCUK YAP!’ dayatmalarının klişesine hepimiz alışkınız. Muhabbet ne ara bu konuya geldi diye düşünürken, üç-beş kadının etrafınızda çember oluşturup, ‘anneliğin kutsal görevlerini’ saydığı pozisyonlara hepimiz en az bir kez düştük. “Anne olunca anlarsın”, “Rabbim rızkını da yanında verir”, “Hele bir anne ol...”, “Doğurmayan kadın, kadın değildir” ve daha bunun gibi binlercesi... Bunlara artık o kadar alıştım ki kulağımı tıkayıp, ‘haklısınız’ diyince pek rahatsız etmemeye başladı bile. 

 

Dışarısı it-hırsız-uğursuz dolu

 

Değneğin diğer ucu var bir de. Ki bu aralar çok karşıma çıkıyor: “Çocuk yapma!” diye sürekli uyaranlar, “Çocuk yaparsan bakımsız kalacaksın. Kocan seninle sevişmek istemeyecek (Biri de sormuyor, belki sen istemeyeceksin adamı?), “Bütün hayatın bitecek”, “Gençliğin geride kalacak. Hayata yenileceksin”, “Dışarısı it-hırsız-uğursuz dolu; çocuğunu kaçırabilirler bile”, “Hem babası senle sevişmeyeceği için seni çocuk yapmayan bir kızla aldatacak. Sonra çocuğuna bakamayacaksın, ortada kalacaksınız”, “Çocuğun uyuşturucuya başlayıp, okuldan eve gelince seni dövecek, altınlarını satıp kumar oynayacak. Sonra bir gün evde babasını öldürmek için aldığı silahla seni vuracak!!!!” Bir dakika, bir dakika... Oysa sadece dünyaya minnacık bir bebek getirecektim... “Hitler’in annesi de öyle demişti!”

 

Ya markette unutursam?

 

Yazının devamı...