"Pucca Günlük" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Pucca Günlük" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Pucca Günlük

Pucca Günlük

Ve Batı geldi…

7 Mayıs 2017

Haftalardır şu durumdayım: Ha şimdi doğuracağım, doğuruyor muyum yoksa, kesin bu gece doğururum! Herkes “Doğum sancısı öyle değil, geldiğinde anlarsın” diyordu, haklılarmış. Hoş, sancı falan çekmedim olayın başında. Aslında olayın başı da biraz garipti, ceviz kabuğunu bile doldurmayacak bir şeye sinirlenip, köpeğimle beraber evi terk etmiştim. Tam otelde rahat rahat kalacaktım ki, aa doğurdum! Neyse bunu uzun uzun anlatırım, şimdi konumuz doğum. Bir anda, ‘Aaa suyum geldi’ dedim. Apar topar hastaneye gittik. Sıfır sancı ama. Ayy millet ne abartmış bu doğum sancısını derken, Allah Allah o nedir yarabbim. Belim koptu belim! Getirin şu epidurali diye bas bas bağırıyordum. O iğneyi vurduktan sonra bebiş gibi oldum. Öğlen 12 gibi doğururum diye düşünürken sabah 8’de bizim ufaklık ‘geliyorum’ dedi. O sırada işte, beni bir korku aldı. ‘Ben doğurmasam olmaz mı?’ ‘Ben ya bakamazsam.’ ‘Bebeğe ya bir şey olursa.’ Elim ayağım nasıl titriyor ama. Eşim Osi yanımda, o zaten panik atak hastası ama artık nasıl bir şeyse, beni o rahatlatıyor. Doğuma girmeyecekti, o benden daha çok korkuyordu çünkü. Bir baktım, ellerimi tutmuş, “Her şey çok iyi olacak, derin nefes, ıkın” derken; Batı’yı gördüm.

SANA SEVMEYİ ÖĞRETECEĞİM

Gerçekten herkesin bebeği kendine güzel gelirmiş. O suyun içinden çıkmış buruşuk hali bile nasıl güzel geldi. Bu arada o doğum anında öyle üstüme bir anda kutsal annelik nuru falan da yüklenmedi. Bir taraftan bebeği göğsüne bastırırken, diğer taraftan doktor orada bir şeyler yapıyor çünkü. Onu göğsüme bastırdığım an, birinin bana ihtiyacının olması. Dünyadan bihaber bir varlığı birey yapma arzusu; o savunmasız hali, o çaresizce nefes alış verişi... O kadar garip ve inanılmaz ki. Karnımın içindeyken, ben onun evreniydim. Ve şu an evreniyle tanışıyordu. O şaşkınlığı, o ne yapacağını bilemez hali... Ağzımdan herhalde onlarca kez, ‘seni çok seviyorum’ çıktı...

Bu serüvende bana prenses gibi davranan Şişli Memorial Hastanesi personeline ne kadar teşekkür etsem az. Değerli doktorumuz Altuğ Semiz sana... İyi ki karşıma çıktın, beni sürekli sakinleştirdin. Beni ikna ettin. Osi ile kafanı şişirmelerimize bile ses etmedin... Sevgilim Osi, hamilelik boyunca bütün hormon değişimlerini çektin. Desteğini asla esirgemedin. Artık bir aileyiz ve bütünüz. Onlarca ortak noktamızın yanında ikimizin de âşık olduğu birine sahibiz. İyi ki varsın, iyi ki sensin.

Ve Batı! Seni her geçen gün daha da çoğalarak seveceğim. Sana en çok sevmeyi öğreteceğim. Çünkü biliyorum her şey sevmekle başlıyor. O kadar çok korkuyordum ki ya sana bakamazsam, ya başaramazsam diye. Ama şu an anlıyorum, o korkular beni ayakta tutuyormuş. Büyük ihtimalle sen büyürken bir sürü hata yapacağım. Onlar için şimdiden beni affet. Öyle güzel bir hayat yaşa ki, “Beni neden doğurdun” deme bana. Hayatımıza hoş geldin, bakalım bizi neler bekliyor.

Yazının devamı...

Bakıcı mı arıyorsunuz, köle mi?

23 Nisan 2017

Doğurmadan hemen önce, bekleme anında “Acaba bakıcıya ihtiyacım olur mu” diye aldı beni bir düşünce. Yani, işin açıkçası hayatımda elime bebek almadım. Çocuk hiç bakmadım. Bunu doğurmadan hemen önce fark etmiş olmam da çok tatlı oldu gerçekten. Acaba diğer aileler bakıcılarıyla nasıl yaşıyor, nereden buluyor, nasıl güveniyor diye şöyle internetten yüzeysel bir araştırma yapayım dedim. Annelerin birbirlerine bu konuda akıl verdiği kadın forumlarından başladım. Bir kere Türk bakıcıya hepsi ‘hayır’ diyor. İlk olarak ücretleri çok yüksek diye; yatılısını bulmak çok zor ve her şeye çok müdahale ediyorlar diye devam ediyor istememe nedenleri. Genelde Filipinli, Özbek ve Türkmenlerden tercih ediyorlar. Her meslekte iyi-kötü insan olacağı gibi bakıcılıkta da mevcut tabii. Kendi çocuğunu teslim edince kılı kırk yarıyorsun doğal olarak. Ama bizim kadınların, bakıcılarla ilgili birbirlerine verdiği akılları okuyunca biraz ürperdim. Tabii ki iyi aileleri konu dışı bırakıyorum ama şu yüzyılda bakıcılığı kölelikle karıştıran kadınlar var.

Bir de pasaport saklama mevzuu var. Sebebini anlamadığım bir şekilde, kadınlar birbirine sürekli olarak bu şekilde akıl veriyor. Sanırım kaçacaklar diye korkuyorlar. “Asla pasaportunu vermeyin!” İlk olarak hemen herkes bunu yazmış.

İzin günleri mevzuu

Normal olarak bu kadınların bi izin günü olmalı. Ama bizimkilerin o bir güncük gözlerine inanılmaz batmış. Hatta bir tanesi, “Pazar günü öğlen 12.00’den 18.00’e kadar izin verin sadece. Nereye gittiğini mutlaka size haber versin” diyor. Bakıcısı sosyal olursa işini iyi yapamayacağını düşünüyor çünkü. “Arkadaşı, dostu olmasın, hele sevgilisi asla! Ajanstansa diğerleriyle görüştürmeyin, birbirlerine akıl veriyorlar” demiş. İşin kötüsü diğer kadınların bu duruma inanılmaz hak veriyor olması.

“Telefonunu sürekli kurcalayın, dolabını araştırın, odasına kamera koyun...”

Biraz haddini bilecekmiş!

İnsan, ‘madem bu kadar güvenmiyorsun, neden inatla bakıcı tutuyorsun’ diye düşünüyor. Ne bileyim, kocamızın telefonunu bile kurcalarken ‘Ayıp’ diye vicdan yapıyoruz. Evde çalışanın telefonunu kurcalamak nedir yani? “Odasına televizyon koymayın. Akşamları fazla televizyon izleyebilir.” Bir de bu kadınların biliyorsunuz, bütün ailesi memleketlerinde. Doğal olarak aileleriyle telefon ya da internette konuşuyorlar. Bunu da istemiyor aileler. Kadının elinden gün içinde telefonunu alan bile var. Bir de kapısının altından kuru ekmek su atın kadına. Hapishane hayatını öyle yaşasın bari.

Ayrı masalarda yemek yeme mevzuu kişiseldir sanırım, yani bilmiyorum. Çocuğuma ablalık eden, evde beraber yaşadığımız birine “Sen ayrı yerde ye” diyemem sanırım. ‘Aşk-ı Memnu’ gibi bir köşkte yaşamıyorsam tabii. Bu konu da biraz sorun olmuş, nerede yediklerinden çok ne yedikleri. Bir tanesi, bakıcısının çok şımarık olduğunu, o yüzden onu kovduğunu anlatmış. Şımarıklık dediği şey, “Şekersiz kola alabilir misiniz?” diye sorması. O kimmiş, ne içeceğine karar verirmiş. Kendi ülkesinde nasıl yaşadığını hemen unutmuş. Biraz haddini bilecekmiş.

Yazının devamı...

Pozitif ol ki genç kalasın!

9 Nisan 2017

YOGA
Gevşeyeceğime panik oluyorum
Yoga bir kere dünyanın en güzel şeyi, onda hemfikir olalım. Sonrasında bütün kemiklerimin açılması, sırtımın dikleşmesi, bel ağrımın geçmesi ve daha bir ton şey için ona ne kadar teşekkür etsem az. Ama şöyle bir sorun var, ben daha işin özüne inemedim. Merkezde kalabalık içinde yaptığım zaman kendimi başkalarıyla yarıştırmaktan içsel huzuru bulamıyorum. Bir de son gevşeme esnasında, “Ya uyuyakalırsam, ya horlarsam, ay yere de böyle yattım ama ya soğuk çekersem, ayy herkes gider beni burada unuturlarsa” diye panik oluyorum. O yüzden evde her sabah YouTube kanallarından bakarak yoga yapmaya başladım. Bu sefer de evde duyduğum en ufak çıtırtı beni deli ediyor. Sakinleşmem gereken yerde, “Şu lanet olası evde bana bir gram huzur yok mu!” diye saçımı başımı yoluyorum.

SEBZE AĞIRLIKLI BESLENME
Yüzleşmeye hazır değilim
Bu aralar etrafımda eti hayatından çıkaran insan sayısı fazlalaştı. Kime sorsam, “Şekerim iki aydır et yemiyorum, gözlerimin ışığı yerine geldi” diyor. Bir süre denedim ama başaramadım. Daha doğrusu dışarıda yiyecek bir şey bulamadım. Üstüne üretim çiftlikleri ile ilgili belgeselleri izleyeyim dedim. Onu hiç yapamadım, ağlamaktan canım çıktı. Mutlu ineklerin, gezen tavukların olduğu yerlerden alayım, dedim. O daha kötü oldu; üç gün önce bu inek, dağlarda bayırlarda geziyordu, şimdi tabağımda diye üzülmeye başladım. Pozitif olmam gerekirken, dünya ile yüzleşmeye hiç hazır olmadığımı fark ettim.

İNSANLARA GÜZEL ENERJİ DAĞITMA

Yazının devamı...

‘Onları kullananlar benim malım!’

2 Nisan 2017

BBC röportajının Ağaoğlu kısmını izlemeyenler için özet geçiyorum: Ağaoğlu ve önce kızı zannettiğimiz ama ardından sevgilisi olduğunu söylediği biri, Boğaz manzarasına karşı havuz keyfi yapıyorlar. Ardından ekrana başka esmer bir kız daha giriyor. Ali Ağaoğlu, Kuveyt Prensesi’ne “S...ir git” demiş, ballandırarak anlatıyor. Ardından komşunun evini gösteriyor, ”3 milyon doları verdim, gönderdim onları”. Boğaz’da 13-14 tane daha yalısının olduğunu anlatıyor. Buraya kadar olan kısımda açıkçası çok şaşırmadım. Utandım mı, her zerremle, orası ayrı. Oturup görgüsüzlüğünden dem vuracak değilim. O kadar parası olan bir insan ne yapar, ne hisseder, ne konuşur bilmiyorum. Demek ki bu da böyle deyip geçiştiriyorsun. Nüfusun yüzde 13’ü işsizken, asgari ücretle dört kişilik ailesine bakmaya çalışan adamlar varken... İki üniversite bitirmesine rağmen hâlâ CV yollamaktan eli aşınmış nice mezunlara rağmen, Allah, Ali Ağaoğlu’nun yüzüne bakmış demek ki. O da bu şansını körü körüne görgüsüzlük yaparak, vizyonsuzluğunu öne sererek göstermiş. Kendi tercihi tabii. Asıl sorun bundan sonrası.

O İKİ KIZ NE DÜŞÜNÜYOR?

Muhabir, Ali Ağaoğlu’nun yatak odasında, koltuğun üzerinde iki tane kadın çantası görünce, içeri girmek istemiyor. Çantaları göstererek, şakasına “Bunlar da sizin mi” diyor. Ağaoğlu ise, gayet pişkin bir şekilde gevrek gevrek gülüyor ve konuşuyor: “Hayır, onları kullananlar benim malım!”

Ağaoğlu’nun bundan önce yaptığı, ‘ortanca hanım’ muhabbetleri de çok konuşulmuştu. Ama işte, üniversitede gençlerin yan yana gezmesine izin vermeyen, sevgililik denilen şeyi ahlaksızlık olarak gören toplumumuz, Ağaoğlu ve onlar gibi birkaç kaymak tabakaya nedense büyük kıyak çekti.

Onlar nikâhsız yaşayabilir. Sevgililerinin tangalı fotoğraflarını her tarafta sergileyebilir, istediğinden çocuk yapabilir. Özel hayatı onu ilgilendirir. Allah insanı ballı yaratmasın, işte her taraftan pohpohlanıyorsun, ne yapacaksın?

Ama burada “Onları kullananlar benim malım” dediği o iki kızın ne düşündüğünü merak ediyorum. Ağaoğlu umurumda bile değil. Bu kızları zorla evinde tutmuyor, bu kızların anasını babasını kaçırıp, tehdit etmiyor. O muhteşem evinde havuzda iki cıp cıp yaparak eğlendiriyor.

O pahalı çantaları onlara veriyor. Büyük ihtimal güldürüyor, yediriyor, içiriyor, güzel bir hayat sunuyor. Karşılığındaysa dünyaya, “Benim mallarım” diye yayın yapıyor. Bilmiyorum, değer mi bunun için? Acaba o sözü duyunca ne hissettiler? Benim kadar utandılar mı? Kızdılar mı?

Yazının devamı...

Neden hâlâ Aşk-ı Memnu?

26 Mart 2017

Bir kere sadece zenginlerin hayatlarının içinde değilsin. Hikâyeye evin çalışanları da eşlik ediyor. Diğer zengin dizileri gibi, çalışanlar sadece yemek yaparken dedikodu yapmıyor. Bir nevi ‘Asmalı Konak’ta olan kurulum aslında.

Kıyafetler! Evin içinde abiyeyle gezen kadınlara nasıl hayran olabilirsin ama oluyorsun işte. Çünkü giydikleri o kına gecesi kıyafetleri değil. Ağzının suyu aka aka izliyorsun. Bihter çizmesi için az dolaşmadık mağazalarda.

Karakterler, iyi-kötü diye ayrılmıyor. “Hımm madem kötüyüm, o zaman dur şu umreden dönen babaanneme tekme atayım” diyen o karikatür karakterler yok. Kocasının yeğeniyle fingirdeşen Bihter’e sempati duyuyorsun. Onun aşkını anlıyorsun. Hatta onun için üzülüyorsun. Behlül’ün o gelgitlerini bile yaşıyorsun. Ayyy o Nihal uyuzunu ‘iyi’ olduğu için bağrına basman gerekirken, karakterin o iticiliği yüzünden kızcağızdan tiksiniyorsun hatta.

Anne-kız ilişkisini farklı bir konuda ele alıyor. Türk dizilerinde ‘ana’ olayı inanılmaz ulvi ve dokunulmazlık hakkı olan bir konu. Ana dediğin fedakâr, cefakâr, yemez yedirir, içmez içirir! Ama Firdevs Hanım öyle mi! Heyy gidi heyyy, göz koyduğu adamla kızı evlendi diye çıldırdı kadın. Ama yine de asil, yine de gözbebeğimiz, yine de vardır bir bildiği!

Histerik Bihter’le; saf mı, kadın delisi mi, çocuk beyinli mi anlamadığımız yakışıklı Behlül’ün o imkânsız aşkı. Her bölümün sonunda, “Kesin bu kez öpüşecekler, aha vallahi işte bu bölümde kesin” diye sündüre sündüre uzatmaları.

Paran var, 34 bedensin, yalılarda yaşıyorsun diye mutlusun sanıyorlar ama işte kocanın yeğenine âşıksın diye bütün hayatını karartıyorsun. Biz fakirlere daha güzel bi umut var mı?

Ve unutulmaz replikleri! Her repliğini ezbere biliyorum, o ayrı mevzu. Ama atasözü gibi kafamıza işleyen sözleri de unutmamalı! “Behlül Kaçar”, “Sen Bihter Ziyagil’sin aptallık etme!” ve en sevdiğim, “Ölüyorum anlasana! Gözlerimin önünde birbirlerini seviyorlar. Ben işkenceler içinde kıvranırken onların mutluluğundan ölüyorum. Anne ben ölüyorum yardım et!”

Yazının devamı...

Biz bu adamla sahiden neyiz?

19 Mart 2017

Herkesin aklındaki soru: Neden hep ilişkilerini yazıyorsun? Ve yazarken ne kadar samimisin?
-Valla yeterince samimiyim ama anlatmadığım şeyler de vardır elbet. Onlar da bana özel kalsın istedim. Durup dururken reklamını yapmanın gereği yok diye düşünüyorum.
Bu kitap yazma olayına ilk nasıl başladın?
-Zaten çocukluğumdan beri günlük tutuyordum. 2007’de bu günlükleri artık internette ‘Pucca’ mahlasıyla, blog’da yazmaya başladım. 2010 yılında bir yayınevinden teklif geldi, ‘Küçük Aptalın Büyük Dünyası’ çıktı bu sayede. Sonrası da çorap söküğü gibi işte. Hepsi çok satanlar listesine girdi ama hepsi çıkmadan önce ‘bu kez kesinlikle kimse beğenmeyecek, artık kimse beni sevmeyecek!’ diye gecelerce uykusuz kalıyorum korkudan.
Eski kitaplarını okumamı yasaklamıştın-O yüzden bilmiyorum ama...
-Başta zaten anlaşmamızı yapmıştık, sen benim eski kitaplarımı okumayacaktın; ben senin eski ilişkilerini kurcalamayacaktım. O yüzden bu konuyu açmayalım bence.
Son kitabında bizim nasıl evlilik sürecine girdiğimizi yazdın. Anlatmadığın hikâyeler oldu mu hiç?

Yazının devamı...

Sezaryen mi normal doğum mu?

11 Mart 2017

Hamileliğimin ilk günlerinde, “Beni bayıltsınlar; hiçbir şey hissetmeyeyim; uyandığımda bebeği elime versinler” diyordum. Zaman geçtikçe, normal doğuma karar verdim. Aslında bu işlerin karar vermekle de alakası olmadığını anladım.

Sezaryeni istememin en büyük nedeni, acı çekmekten korkmamın dışında; etrafta dolanan “Normal doğum yapmayan kadın; kadın değildir!” diyenlerdi. Ayyy beni çıldırtıyorlardı resmen. O bilmiş bilmiş tipleriyle: “Çocuğunla aranda bağ olmaz, amannn diyeyim”...

Valla doğum esnasında azıcık uyudum diye oğlum benle bağ kuramayacaksa, keserim valla okul harçlığını görür gününü.

Bu kadınlar üstelik doğumdan sonra da sizi rahat bırakmıyor. Bu kez, “Emzir o çocuğu emzir, aranda bağ olmaz yoksa, çocuk hasta olur bak” diye seni darlıyorlar. Sütün var mı yok mu umurlarında değil. Kadınsan sütün olmalı, aksi mümkün mü? Zaten sudan çıkmış balığa dönen anneye bir de bu işkence neden yani?

KISKANÇLIKTAN KUSASIM GELİYOR

Ardından doğum hikâyelerini okumaya başladım. “Ben ettim; siz etmeyin” diyorum. Kötü doğum hikâyesi okumak ya da dinlemek, evde yapayalnız korku filmi izlemek gibi. Beni oradan kestiler, doktor geldi üstüme oturdu, karnımdan sırtıma dikişlerim var, öfff!

Okudukça, “Bebek sonsuza kadar içimde kalsa ne zararı var yani” diye düşünüyorsun. İyi doğum hikâyeleri de beni geriyor açıkçası. Ayy kadının biri var, hamileliğin birinci ayından sonuna kadar ülke ülke dolaşmış.

Yazının devamı...

Hevesimi kursağımda bırakan Oscar’lar

5 Mart 2017

- Üniversite sınavlarına hazırlanırken, dershanede ışık hızında soruları çözüp, dersten koşarak kaçan benken... Sınav zamanı matematik sorularını yetiştiremem.

- Bir ödül gecesinde Sıla Gençoğlu’na ödülü sen vereceksin dedikleri için kadının yanında pire gibi kalmayayım diye 2 metre topuklularla oraya gidip. Gecelerce ödülü verirken yapacağım konuşmayı hazırlamama rağmen; ‘nasılsa geç kalır Pucca’ diyerek, ödülü başkasına verdirmeleri.

- Kesin hamileyim diye test yaptığım günün ertesi günü regl olmam...

- Ne zaman romantik akşam yemeği türünde evde bir şey hazırlasam, o gece Beşiktaş’ın maçının olması.

- Kesin kilo verdim diye kendi kendime sevinirken tartıda 3 kilo aldığımı gördüğüm an...

Ryan ve Emma, ne hissettiğinizi biliyorum. Ben de geçtim o yollardan...

- Bir tomar para verip aldığım kıyafetin, ertesi gün indirimli haline rastlamak.

- ‘Şehirlerarası ilişki olmuyor’ diyen sevgilimin ayrılık sinyalini yanlış anlayıp, çocuğun olduğu şehire taşınmam.

Yazının devamı...