"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

“Hitâbetin mûsikî”si ve “Ferahfezâ Demler...”

 "Şiirin Aynasında Osmanlı Kültürü Üzerine Denemeler" medhali ile, “Önce Aşk Vardı”nın önsözünde;  "...Ne aşk, ne de şiir, bugün olduğu gibi hayat hengâmesinin bir nefeslik molalarına sığdırılan avuntular değildir o asırlarda...

Aksine hayat, aşkın ve şiirin belirlediği güzergâhta yürümeye mecbur bir zaman katarıdır. Kültür, kendisini yaşayarak üreten toplumun önceliklerine göre şekillenir ve bir zamanlar sevdayı gül yaprağıyla, feryâdı bülbül nağmeleriyle tanıyan atalarımız için, her şeyden önce aşk vardır..."diyerek açtığı parantezi, kitabın sonuna kadar açık tutmaya muktedir kalemiyle tanıdığımız Prof. Dr. Ömür Ceylan’ı, geçen Perşembe akşamı (terazide eleği görme gayreti ile) ilk kez dinleme fırsatı buldum.

 

İzmir Tasavvuf Araştırmaları Derneği’nin ikramı olan “Şiir ve Mûsıkî Akşamları” kapsamında, Sabancı Kültür Sarayı’nda, “anlamak” üstüne kurgulanmış  bir sohbet ve bağlı olarak, bir Tasavvuf Mûsıkîsi Dinletisi vardı. Hakikaten, sözcüklerin özenle seçildiği ve dizildiği davetiyete, ne mutlu ki (sadece ve ısrarla yapılageldiği gibi) “anmak” vaadi hiç yoktu; hattâ, (-sığ-a bulanmamak için)  “anmak” , “Hiç” bahse konu edilmemişti. Bu da kâfi görülmemiş ve “Hiç”, özellikle öne çıkartılarak; “Hz. Mevlânâ’yı Anlamak” şuuru, “-Hiç-e düşen gölge” tarif ve tasviriyle tütsülenmişti.

 

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı olan Ceylan Hocamız,Hz. Pîr’in, şiirinde maharetle kullandığı dili ne kadar önemsediğini, (birebir) tercümesinden alıntıyla, “...Aynı dili konuşan ve anlaşamayan, binlerce Hindû ve binlerce Türk var. Hepsi Türkçe konuşuyor ama birbirlerini anlamıyorlar. Lehçe ve diyalekt farklılıkları var. Türklerin pek çok kolu birbirine yabancı gibi... Bu yüzden, karşılıklı anlayışın dili, kalpte olmalıdır...” paragrafında özetledi.  

 

Malûmunuz, ne “Hiç”in (çelişki gibi görünse de) teferruatı bir köşe yazısına sığar, ne de ben “üstüne düşen gölgeyi burada resmedecek kadar” donanım sahibiyim. Bu sebeple, uzun yıllardır dinlediğim en etkileyici konuşmalardan biri olan , dahası “zarf ve mazruf” itibariyle, beni meraklısı olduğum (retorika, belâgat, talâkat gibi...) sahalarda tesiri altına alan bu sohbet için sadece,  erbâbı; “hitâbetin sakin, dingin ve mûtedil bir mûsikîsi olduğu”nu, “öfkeden ve bağırıp çağırmaktan arınmış bir huzur iklimi ile hatırlattı salona” demekle yetineceğim...

 

Akşamın son demlerinde, bu kez,  Berkay Yılmaz (Ney), Selim Şenel (Tanbur) ve (Hânende) Burak Savaş’tan oluşan (ve mûsikî geleneğimizin aslını teşkil eden) bir “oda müziği” dinletisinin esrârında bulduk kendimizi. Tasavvuf’un “saz ve söz” birlikteliğini, taksim, nefes ve şarkı formlarında, samimi bir heyecan ile armağan ettiler dinleyenlere...

 

Genç sanatçılar, bizleri (gelecek ay, Fuzulî için buluşmak üzere) uğurlarken, kulaklarımda hâlâ, Hz. Mevlânâ’ya ait (Nutk-ı Şerif’den alınma ve Feyzi Halıcı’nın manzum çevirisi diye hatırladığım) güfte yankılanıyordu: “Tutarak kalbimin üstünde cefâkâr elini / Yüzünün nûrunu eflâke semâya sererim / Yeryüzünde nereye bassan ayak Sultânım / O mübârek yere ben gizlice yüz-göz sürerim...” Hattâ, Cinuçen Tanrıkorur’un Ferâhfezâ şâheseri, birkaç gündür “dilimde, tuşlarda ve parmaklarımda” diyebilirim. Kapanışta da, “mûsikîşinâs” tarafımdan vurulmuştum, anlayacağınız.

 

Bu efsunlu etkinliklerin mimarı, aynı Üniversitenin, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyelerinden, kadîm dost Yrd. Doç. Dr. Ünal Şenel’in zarif daveti olmasaydı, “yukarıda tarife yeltendiğim rüzgârın önüne düşüp yorulmak”tan mahrum kalacaktım. Bu vesileyle, kendisine de şükranlarımı sunuyorum. Lütfen, beni (nasibimiz varsa) “müdavim” defterine kaydediniz değerli Hocam...

 

X