"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

31’inci Festival’in ‘Bolahenk’ haftasıydı

26 Haziran 2017

Önce satır aralarında, “Köln, Varşova ve Vancouver’daki piyano eğitimi, 4 kıta ve 40 ülkede performans sergilemiş olması, CD ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gerçekleşen radyo - televizyon kayıtları, 6 farklı uluslararası piyano yarışmasının jüri üyeliğine davet edilmesi, piyano ve orkestra için bestelenmiş eserlerin yanı sıra oda müziği ve cazın seçkin örneklerini de icra etmesi, Uluslararası Chopin Piyano Yarışması için Polonya kamu televizyonuna yaptığı yorumların kazandırdığı popülerite” gibi ayrıntıları yakalıyorsunuz.

Daha sonra Pawel Kowalski için müzikteki kanaat önderlerinin seçerek kullandıkları, “Çok iyi bir icracı, çok yetenekli bir piyanist, son derece akıllı bir müzisyen, mükemmel bir tekniğe sahip, klavyede usta, hâfızası mükemmel, iletişim yeteneği zengin, çağımızın en iyi piyanistlerinden biri” şeklinde uçuşan sözcük, sıfat ve betimlemelerle zihninizde açılan parantezin içi dolmaya başlıyor. İster istemez daha iki gece önce dinlediğiniz “Doğaçlamanın Peygamberi”yle (mukayese olmasa da) yan yana getiriyorsunuz. Benim hesabıma, “Teknik mi, ruh mu?” sorusundan ‘ruh’ galip çıkıyor.

Bir makine düzeni içinde işleyen parmakların müziğin kozasını çatlatan dokunuşlarına şahit oldukça ‘çok yönlü’ ifadesine kafanızın içinde başka biçemler ekliyorsunuz. Derken, (17’nci Yüzyıl’da yaşamış) bir başka Polonyalı gelip oturuyor yanınızdaki koltuğa... Kim mi? Klâsik Türk Mûsikîmizin ünlü bestekârı, santûrî, müzikolog ve (kendi icat ettiği nota sistemi ile yazmış olduğu ve orijinali Londra’da British Library’de saklanan, Şark’ın en eski müzik mecmuası olarak bilinen) “Mecmua - i Sâz - ü Söz” adlı nota ve güfte mecmuasının müellifi, Kitâb - ı Mukaddes’i Türkçe’ye ilk çeviren mütercim... Biz onu Ali Ufkî Bey diye tanıyoruz ama asıl adı Wojciech Bobowski...

Ara verildiğinde, ‘çok yönlü’ ifadesini beğenmediğini imâ ediyor. “Böyle adamlara eskiden ‘Bolahenk’ denirdi” diye iç geçirip, “-Rönesans insanı- yani... Siz bugün ucuzlatıp ‘entelektüel’ diyorsunuz” diye de düzeltiyor. Kowalski, Chopin’in ünlü “Polonez”iyle teşekkür edip ayrılırken sahneden, Ali Ufkî Bey, “Yazınızı okudum” diyor, Hüseyin Sermet’i kast ederek... “-Taburesini yerine koyan piyanist görmemiştim- diye yazmışsınız. Böyle, ‘ikide bir cebinden taze bir mendil çıkartıp, itinâ ile katlarını açtıktan sonra, tuşların tozunu alan’ına rastlamış mıydınız?”

Çıkışta merdivenlerden birlikte iniyoruz. Dili biraz ağdalı ama, Ali Ufkî Bey konuşkan: “Dün de aliyy - ül âlâ bir gece yaşadık” diyor yürürken... “Kâr, Beste, Ağır ve Yürük Semaî... Bu hazineyi bilmeyenlere işte böyle izâhat lâzım. ‘Klâsik Tören Besteciliği’ diye bir lâkırdı edildi, kim işitmiştir bu târifiyle derûnunu?” diye kocaman açıyor gözlerini... Sözü Dede Efendi ve III. Selim’e getirip, makam terkip edenlerin yâd edilmesi ne kadirşinaslık” derken ise heyecanlanıyor.

“Bizi, 14 ve 19’uncu Yüzyıl arasında dolaştırıp bugüne kavuşturan, yani Fasl - ı Atîk’ten Fasl - ı Cedîd’e taşıyan ders niteliğindeki bu emeğin AASSM ile kesişmesine ne dersiniz?” diye soruyorum. “Bu münakaşalar beni alâkadar etmez” diyor. “-Halil İbrahim Hoca- her şeyi fevkâlâde tanzim etmiş. Lâkin, ‘mûsıkîsimiz sazdan ziyade söz mûsıkîsi zannedilir. Esasında (insan) ses(i) mûsıkîsidir’ mütâlâasını uzun uzun fikretmek lâzım kanaatindeyim.” Bu sefer, (eser adedi ve uyum konusunda alaturkacıların zaafı olduğunu düşündüğüm için) ben cesaretleniyorum, “Efendim, -repertuvar hazırlamanın nasıl zor ve ustalık isteyen bir iş olduğunu da görmeyi umuyorum- demiştim” diye üsteliyorum. “Açıkçası, tadındaydı, kararındaydı, zarifti, üstelik (birilerine yaranalım diye) asaletinden de taviz verilmemişti” diyorum. Ali Ufkî Bey, “Taksimlerle de hemen bütün sazların tavrını teşhis etme fırsatı bulduk” diye ekliyor ve devam ediyor: “Lisâna hususî bir merakım var malûmunuz. Güftelerin hayâl perdesine akseden tercümeleri de mûsıkîşinaslara pek faydalı oldu.” Sırayla fikrimizi söylemeyi sürdürüyoruz. Ben, “Birlikte yay çekme konusunda sanki daha iyiye gidiyoruz” diyorum, “Kudüm velveleleri mest etti” diyor. “Rast Nakış Beste ile Münir Bey’in Kârçe’si arasındaki terennüm benzerliği kaç kişinin dikkatini çekti acaba?” diye soruyorum, “-e- harfini hayli açık telâffuz ettiler” diye derinleştiriyor konuyu. “Ben” diyor, “Fasl - ı Atîk’ten de zevk ettim, fâsılayı müteakip ‘Def’ ilâve edildi, fark ettiniz mi? Vasilâki ile başladı, Tatyos ile hitâma erdi, arada gazel müstesnâ... Serhânende’nin meydandan geri geri çekilmesini de görmezden gelmeyin! Alaturka edep ve nezaket budur işte... Mevlevî meşreb olmasın sakın?” Tam, “Benim için pek hoş bir tesadüf oldu” diyecekken, gözden kaybediyorum Ali Ufkî Bey’i... “Radyo günlerine ve oda müziği geleneğimize götürdüler bizi” diyemeden... “-Festival gösterisi- dediğin böyle olur! Acaba İzmir Devlet Tiyatrosu’ndan kimse var mıydı ibret almak için?” diye soramadan... “-Gazel-deki Fuzulî seçiminin, ‘geleneksel mûsikîmizin incelmiş halleri’ndeki nefâseti hatırlatıp, bazı ‘sağırlar’a, ‘tencerenin yuvarlanan kısmıyla iletilmiş bir mesaj olduğu’nu yazımın sonuna taşıyacağımı” müjdeleyemeden... “Derdime vâkıf değil, cânân beni handân bilir / Hakkı vardır, şâd olanlar herkesi şâdân bilir / Söylesem te’siri yok, sussam gönül razı değil... / Çektiğim âlâmı, bir ben bir de Allâh’ım bilir.”
İyi bayramlar...

Yazının devamı...

“Büyük Oda”dan gelenler

23 Haziran 2017

Öncelikle, Efes Büyük Tiyatro’nun, uzun zamandır ilk kez bu kadar dolu olduğunu gördük, sevindirici. “Viyana Oda Orkestrası”nın “gençler ile çeliklenmiş” sağlam gövdesi, tozun toprağın ve tarihin ortasında “frak, rugan ayakkabı” ritüelinden ödün vermeden karşımızdaydı. 50 kişi civarındaki sayılarıyla, alışılmıştan daha kalabalıktılar. “Büyükçe bir oda”da çalıştıkları anlaşılıyor. Program, Beethoven’in “Coriolan” üvertürü ile açıldı. “Usta işi”, bir yorum dinledik.


DOĞAÇLAMA, ÖZÜNDE “KENDİNE ÇALMAK”TIR
Müzik tarihçileri, Mozart’ın “1782 ile 1786 yılları arasında bestelediği 15 eserin birincisi” diye not düşüyorlar, “12 numaralı La Majör Piyano Konçertosu”nun kenarına... Bu ayrıntının devamında ise bu konçertoları, “öncelikle dehasıyla seslendirmek üzere bestelediği”ni öğreniyoruz. Bence “sihir” burada gizli! Çünkü Fazıl Say’ı yazmak zor! Çok zor! Bazen dinlemek bile zor! Sadece, “Mozart kendi için bestelemiş, Say kendine çaldı...” deyip yetinmek istiyorum. Bis için seçtiği “Kara Toprak” isimli bestesi, çevremizdeki, Mozart yorumunu izlerken soluksuz kalan yabancı sanatseverlere, “nedir bu? kimin bu?” sorularını sordurdu, hayranlıkla... Dünyaya, “Doğaçlama”yı, aslında olması gerektiği gibi, “hakikaten yaşayarak” yapan böyle bir sanatçı armağan edebilmiş olmak, ne ayrıcalık! Ben kendi adıma, yeni bestelerinin merakındayım...


KİMLER VARDI, KİMLER YOKTU?

Yazının devamı...

Festivalde sona yaklaşırken

19 Haziran 2017

20-21 ve 22 Haziran günleri, yani yarın, çarşamba ve perşembe akşamları saatler 21.00’i gösterdiğinde 29’undaki “Ruh İçin Bir Parti” ve 4 Temmuz’daki kapanışa takvimlenen “Kontrbasla Dans”ın arefesi gibi bir zirve yaşayacak İzmirli sanatseverler.

Viyana’dan antik tiyatroya

Yarın Efes Büyük Tiyatro’da (aslında yüksek profilli bir kemancı olan ve önemli opera şeflerinden biri sayılan) İsveçli (madalyalı) şef Ola Rudner yönetimindeki (71 yaşındaki) Viyana Oda Orkestrası, piyanosu başındaki Fazıl Say’a eşlik edecek. Bu iz bırakacak buluşmada sanatçılar iki bölüm halinde Beethoven, Mozart ve Mendelssohn seslendirecekler. Pek çok kişi ünlü piyanisti kendisine Beethoven Academy tarafından 2016’da verilen Beethovenpreis Ödülü’nü aldıktan sonra İzmir’de belki de ilk kez Beethoven yorumlarken dinleyecek. 8 bin 500 yıllık bir kent olmasına rağmen 85 yıllık binası bulunmayan ve bir haftadır eli yüreğinde sallanıp duran İzmir’de Efes konserleri büyüklerimize ayrıca dil çıkartıyor sanki...

Kâr-ı Müştereki merak edenler

21 Haziran’da festival geleneksel mekânına Halil İbrahim Yüksel yönetimindeki “Fasl-ı Atîk’ten Fasl-ı Cedîd’e” (eski fasıldan yenisine) programıyla dönecek ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde Ege Üniversitesi Devlet Türk Mûsikîsi Konservatuvarı Klâsik Türk Müziği Korosu’nu ağırlayacak. Topluluk, Abdülkâdir Merâgi’den Rakım Elkutlu’ya uzanan zengin bir repertuvarla ve iki bölüm halinde mûsikîmizin en temel icra biçemlerinden bir olan fasıl geleneğinin 14 - 19’uncu Yüzyıl arasındaki yolculuğunu resmetmeye çalışacak. Meraklısının pek sık dinleyemedikleri için kaçırmayacaklarını düşündüğüm “Rast Nakış Beste, Rast Kâr-ı Müşterek” gibi butik eserler seslendirilecek. Gecenin günümüzde gerçekleştirilen icra ile aslında olması gereken arasındaki farkı örneklemesi bakımından tam bir festival konseri olmaya aday bulunduğunun altını çizmeliyim. Bu arada, repertuvar hazırlamanın nasıl zor ve ustalık isteyen bir iş olduğunu da görmeyi umuyorum (?!)

Başbakanın da bestesi çalınacak

22 Haziran’da AASSM, Polonyalı bir piyaniste ev sahipliği yapacak. Paweł Kowalski’den ilk bölümde Mozart, Paderewski ve Chopin, aradan sonra Beethoven ve Scriabin dinleyeceğiz. Sanatçı hakkında Yehudi Menuhin’in şu değerlendirmesini okuduktan sonra heyecanlanıp meraklanmamak elde değil:

Yazının devamı...

92 yaşında kaç markan var İzmir?

16 Haziran 2017

Pastane lezzetlerinin ötesine geçmeli, yeni yetme kaçamaklarından ibaret sanılmamalıdır.
Çünkü özünde“kent belleği, tesadüfî müzelerin mesai saati paylaşımlarından ve “Bizim çocukluğumuzda” tekerlemesinin sıradanlığından fazla bir şeydir.
“Eski amca ve teyzelerin isimlerini duraksamadan söyleyebilmek” değil, tedavüle son 10 senede girmiş kavramların kurnaz farkındalığı arkasına saklanıp, ucuzundan “zeytin havarisi” kesilmek değildir.
Kent ve yakın çevresinin pazarlanan hüznü yeterince pirim yapmazsa, oradan hemen “siyah-beyaz yazlık anıları”na zıplamak kolaycılığı da değildir.
Şarkının “Karantinalı Despina” kısmında alkış tutmak, oraya buraya şunun bunun adını verince kendini iş yaptı sanmak değildir.
Kent belleği eski yalı fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıp iç geçirmek hiç değildir!

Sizin hatırlayabildikleriniz ve hatırlayabildikleriniz arasından da anlamlandırıp cümleye dökebildikleriniz yetmez!

Yazının devamı...

Kilise tarzında, selâ eşliğinde

12 Haziran 2017


Lâfı dolandırmadan belirtmek gerekirse, İtalyanca’da “Kilise Tarzı” demektir. Bir an için bazı kaynaklardaki “Rönesans tarzı ile Barok konçertosunu birbirinden ayırmak için geliştirildiği” yollu olumlanmamış açıklamaya itibar etmeyi denerseniz, “konçerto” için verilen “Yazıldığı enstrümanın teknik özelliklerini gösteren eser” tanımıyla burun buruna gelir ve “insan sesinin virtüözitesini çalgı topluluğuna kafa tutmak üzere kullanmak” fikrine yakın düşersiniz.

Sözlüklerdeki bu yaygın anlamı ile yetinirseniz “şarkının sadece vokal kısmı kastedilmiş” olur. Yok, zaman içinde zenginleştirilen bir diğer anlamının da, “şarkıdaki tüm enstrümanların çıkardığı sesleri ağızdan çıkartarak insan sesiyle taklit etmek” kabulünü de tarifinize sokuşturursanız; (ki, buna çok daha az rastlanıyor) bütün ihtişamıyla, şarkı söyleyenlerin, “kendilerini bir orkestraya dönüştürmeleri hâdisesi” düşer kısmetinize... İşte böyle sersemletici bir konser dinledik, 31’inci Uluslararası İzmir Festivali’nin, Çeşme Kalesi’ne adreslenmiş dördüncü buluşmasında. İKSEV’in konserin takdimi için kullandığı ve bir “şaman vurgusu”yla kalemden çıktığı hissi veren “Sesin Büyüsü” başlığı, İtalyan A Cappella beşlisi Alti & Bassi’nin performansına ancak bu kadar yakışabilirdi.

1994’te Milano’da kurulmuş olan ve Andrea Thomas Gambetti, Paolo Bellodi, Alberto Schirò, Diego Saltarella ile Filippo Tuccimei’den oluşan topluluk hakkında küçük bir web turuyla her şeyi öğrenebilirsiniz. Burada tekrara düşmek istemiyorum. Sadece, zaman içinde prestijli organizasyonlarda sahne almaya yoğunlaştıklarının, pek çok TV şovunda yer aldıklarının, sayısız reklam müziğinin sesi olduklarının, başta A Cappella festivalleri olmak üzere çeşitli uluslararası festivallere ısrarla davet edildiklerinin, dünya çapında A Cappella müziğine adanmış en önemli ödüllere aday gösterilerek onurlandırıldıklarının ve daha geçen yıl Los Angeles’taki Akademi Müzik Ödülleri’nde “La nave dei sogni” albümüyle “En İyi A Cappella şarkısı” ödülü aldıklarının altını çizelim yeter.

Samimi ve neşeliydiler. Müzikal anlamdaki rahatlık ve özgüvenlerine, yetersiz olduğunu düşündükleri İngilizceleri ile barışık espriler eklediler. Sinatra’dan Mina’ya, Bach’tan Verdi’ye pek çok iz bırakmış klâsiği, çizgi film müziklerini, hattâ çocuk şarkılarını kendi yorumları ile seslendirdiler. Grubun elemanlarından biri hakkında, “Bas - Filippo Tuccimei” için kendimce özel bir parantez açmak isterim. Sahne performansındaki “android” sükûneti, moda deyimiyle “cool”, fakat “gentleman” tavrı, sesiyle yarattığı “kontrbas tını”sı, nihayet kibar ve aristokrat duruşunu taçlandıran dokunaklı ses rengi ile sanatçının “başka” olduğunu mutlaka paylaşmalıyım.

Açık hava konserlerinin rekabetçi eşliği “ezan vakti”nde ortaya çıkar. Cuma gecesi akış, bu kesişmeyi önleyecek şekilde ayarlanmıştı. Ama ramazana has “selâ” ayrıntısı sanırım zamanlamayı bozdu biraz. Buna rağmen önceden “tembihli” oldukları için sanatçılar bu özel süreyi sahnede (seyircilerden daha fazla) saygı ve olgunlukla bekleyerek geçirdiler. Festivalin “Unutulmazlar”ı arasında yerini alan bu geceden bahsederken, (futbol ağzıyla) “hakem oyunun önüne geçsin” istemiyorum ama, kendimce uydurduğum bir “masal”ı yazının sonuna eklemeden bitirirsem; çatlayacağım...

“Bir varmış, bir yokmuş efendim... Görev yerinin özelliği sebebiyle çok iyi İngilizce konuşan Çeşme Müftüsü, İtalyan A Cappella Beşlisi’nin kaledeki konserini duyunca sanatçılara ‘Hoşgeldiniz’ demeye gelmiş ve provalarını izlemiş. ‘Teolog’ kimliğiyle, A Cappela’nın kendisini hep heyecanlandırdığını söylemiş. Konser arasına rastlayan ‘selâ’nın anlam ve önemi hakkında bilgi vermiş misafirlerimize... ‘Kilise ve cami tarzının buluşması üstüne’ epeyce bir sohbet etmişler. Ve demiş ki, ‘Ben de bu akşam İzmir’deki en güzel sesli, makâma en hâkim müezzinimizi davet ettim. Selâ’yı kale içindeki sahneye bakan minareden çıplak sesle okuyacak. Fırsatını bulmuşken biz de size en iyisini dinletelim istedim.’ Konseri de ön sıradan izlemiş. Gökten üç elma düşmüş vs. vs. vs.”

Yazının devamı...

Bir tel koptu “Kemâne”den…

10 Haziran 2017

Çalışmaları hakkında, en az birkaç akademik tez yazılmıştı. “Kapatılmış bir Okul”un mezunu olarak, “canlı tarih” çalışmalarına konuk edilmişti. Belgesellerde konuşturulmuştu; “sadece yaşadıklarını anlatsın” diye. Anılarından kitap yapılmıştı; albümleri müzik marketlerin raflarındaydı… Yazdığı “Kabak Kemâne Metodu” el üstünde tutulur, bir ömür verdiği bu saz üstüne beste yarışmaları, “ustalık sınıfları” düzenlenirdi. Adı bir derslik ya da okula verilirdi olasılıkla.Heykeli dikilirdi doğduğu yere belki de… Üstüne de,

“…Gel aldanma gönül her yâr çalmaz kemâne

Kıl çadırda mukîm iken eder bizi revâne

Yâr sesidir, bir menendi Azrail

Çok kimsenin cennetini eder virâne…” yazarlardı muhakkak.

 

Ama O, Burdur’un Yeşilova ilçesinde doğduğu,

1939-1945 yıllarında Isparta Gönen Köy Enstitüsünde eğitim gördüğü,

Yazının devamı...

Medyanın festivalle imtihanı (Otur sıfır!)

5 Haziran 2017

sevgili Deniz Sipahi’ye kızanların sayısı bir hayli fazla... Neymiş? “Siyasette bülten gazeteciliği yapılıyor” diye yazılar yazıyormuş. “Dönen tekere çomak sokuyor” diye bozuluyorlar, “pişmiş aşa soğuk su katıyor” diye de... Aslında herkes kendine göre haklı. Sevgili Sipahi, “doğru bildiği”ni söylüyor. Bu eleştiriden rahatı kaçanlar ise “statüko bozulmasın” diye homurdanıyorlar.

Bir de Deniz Sipahi’ye kızmayan “uyanık”lar var. Onlar bu tespiti “yeterli buldukları için” daha tehlikeliler aslında... Medyadaki statükonun “meslekî yetkinlikten nasibini almamış” labirentlerinde “bülten gazeteciliğini sadece siyaset gündemiyle sınırlı gibi” göstermek isteyenler bunlar... “Sanatta bülten gazeteciliği” ne olacak?

İşte son örnek: DHA’dan Mehmet Kurt, (altını kendi haberinde usta muhabir gözlüğü ile çeşitlendirdiği) bir bülten geçmiş. Başlık şöyle: “İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) tarafından düzenlenen 31’inci Uluslararası İzmir Festivali, Yunus Emre Oratoryosu ile başladı.” O kadar acınacak haldeyiz ki, 1-2 önemsiz istisna hariç (artık doğru dürüst bölge gazetesi de kalmamış olan) İzmir’den sanal medyaya seslenen haber portallarının hepsi, hem bu başlığı aynen kullanmışlar, hem de bültenin içeriğini... Bu kaynağı yaratıcı bulmayanlar da (?!) onun yerine İKSEV Basın Danışmanlığı’nın bültenindeki başlığı kesip yapıştırmış: “31’inci Uluslararası İzmir Festivali Yunus Emre Oratoryosu ile başladı...”

İnsan önce mesleğine olan saygısı kaybetmeyecek demek ki... Bu “fotokopi ile çoğaltılmış” haberlerin içeriğindeki yetersizliği, tekdüzeliği, meraksızlığı ve lezzet eksiğini bir “sanat haberi yazmak için gerekli olan yetkinlik ve birikim yoksunluğu”nu geçtim; çok mu zordur, benim bile bir çırpıda aklıma geliveren aşağıdaki basit başlıklardan birini sunmak okuyucuya? “Trende okunan Yunus Divânı 75 yıl sonra İzmir’de / İlk festivalin BİS gecesi ‘Yunus Emre’ ile yapıldı / İzmir’de bir ‘Magnum Opus’ gecesi / 31’inci Festivalde Hâtıra Defteri’nin ilk sayfasına döndük / Festival 800 yıllık libretto ile ‘Merhaba’ dedi / Festival Saygun’un ‘bir ömürlük düş’ü ile açıldı / Festival 4.5 ayda bestelenen oratoryo ile başladı.”

Bakınız, ben iş edindim, bülten ve haberleri taradım. Merak eden çıkarsa, biri de şunu araştırsın lütfen: “31’inci festivalin açılışı ile ilgili İzmir medyasında yayınlanmış 1 tane (yazıyla bir) köşe yazısı” var mı acaba? Bu sorunun yanıtına ulaştığınızda “sosyal ve kültürel iktidar” fikrinin gündeme servis edildiği şu günlerde, “İzmir’de sanatı manşete taşıyamayan yerel medya”nın “yerelden ulusala, oradan küresele uzanan vizyondan habersiz” maalesef kendini yiyip bitirdiğini de fark etmiş olacaksınız.

Birkaç yıl önce, “28 bin nüfuslu Avusturya-Bregenz’de düzenlenen festivalin 20 milyon euro olan bütçesiyle başlayan bir yazı yazmıştım. Etkinlikleri yılda 260 binden fazla kişinin izlediğinden, festivalin doğrudan yarattığı ekonomik etkinin 160-175 milyon euro, yarattığı katma değerin 100 milyon euro’nun üstünde olduğundan, festival için yapılan 1 euro’luk yatırımın 4 ila 5 euro’luk bir getiri sağlamakta olduğu hesaplandığından” bahsetmiştim. Burun kıvıranlar olduysa da, üstüne, değerli okuyuculardan başka festivallere ilişkin “çok daha çarpıcı” örnekler de gelmişti, sizlerle paylaşmıştım.

Bu sene de becerebilirsem “İzmir’in perişan halleri”yle mukayese ettiğim (ve yine temmuz–ağustos aylarında düzenlenecek olan) bu festivalin “Vorarlberg Eyaleti yerelinden Avusturya basınına yansıyan” medya öyküsünü sayılarla köşeme taşıyacağım “ibret-i âlem için...”

Kimse kızmasın, Deniz Sipahi haklı!

Yazının devamı...

Adnan Saygun İle Mülakat…

2 Haziran 2017

 

Sizin, “bu kronolojiye ve öykünün böyle sayılarla anlatılması”na, eklemek istediğiniz bir şey var mı ?  /  SAYGUN: “…Bir ömür boyu Yunus’u düşündüm. 4,5 ayda besteledim

 

HÜRRİYET: Efendim, bir sanatçının hayatı boyunca ortaya koyduğu en görkemli esere, “Magnum Opus” denilmesi geleneğinden söz edilir.  Lâtince “büyük iş” anlamına gelen bir deyiştir bu... Sizce “Oratoryo”, böyle bir hediyeyi hak etmiyor mu ?  /  SAYGUN: Bu yeterince büyük bir hediye mi acaba ?  Bakın… Konserlerden beş, on gün sonra, bir gün evimin kapısı çalındı. Baktım, bir kaç köylü… İçeri aldım. Büyük bir saygıyla bana bakıyorlardı. “Hoş geldiniz” dedim.  İçlerinden yaşlıca olanı söze başladı: “Yunus Emre'yi siz radyoya iki defa verdiniz. Köyde, halk odasında bizim bir radyomuz var. Orada köy halkı, kadın erkek hepimiz dinledik. Ciğerimize işledi. Allah senden razı olsun deyip, elini öpmek için buraya geldik…” diyerek elindeki gazete kâğıdına sarılı paketi bana uzattı. “Bunu da bacın sana hediye gönderdi” dedi. Paketten, bacının benim lçln ördüğü bir çift yün çorap çıktı. Bugüne kadar aldığım hediyelerin en değerlisidir… Hala saklarım. Oratoryo’yu bilemem. Ona zaman karar verecek. Ama çoraplar, şüphesiz “büyük iş”ti !

 

HÜRRİYET: Madalyonun bir de öbür yüzü var. Sizin “Devlet katı”nda da 1935’ten sonra, bir süre protesto edildiğinizi biliyoruz. “Yunus Emre”nin seslendirilmesindeki gecikme, biraz da bu yüzden. Radyo yayınını İstanbul’dan dinleyen Cemal Reşit’in, “Maaile, sabahlara kadar kustuk” demesi, Yahya Kemal’in ise, “Katedralde mevlid dinlemiş gibi oldum!” yakıştırması, sanat dünyasının “gel-git”leri arasında sayılabilir. Saadettin Arel’in, “Bestenigâr, Evc, Segâh gibi makamlarımızı kullanmışsınız ama o makamlardaki nim hicaz, ırak gibi perdeler yok…” eleştirisi, Cinuçen Tanrıkorur’un çok ağır makaleleri… Bu kısacık mülâkatın sonunda, bu konular hakkında da bir şeyler söylemek ister miydiniz ?  /   SAYGUN: “…Biliyorsunuz Oratoryo, Hıristiyan diye düşünülen bir şeydir. Halbuki oratoryo batıda yazıldığı tarihlerden çok önceki tarihlerde bizde mevcuttu; ama adı oratoryo değildi. ‘Mevlid’ esasında bir oratoryodur. Resitatifleriyle, korosuyla, aryalarıyla her şeyi ile bir oratoryodur. ‘Yunus Emre’ mevlid değil bambaşka bir şey, oratoryo tabirini onun için kullandım ve biliyorsunuz oratoryo dinî noktadan hareket etmiş olmakla beraber, gayrı dinî sahaya da çıkmıştır… Sonra Saadettin Bey’e cevaben, ‘Evet bu küçük perdeler yok, amma buna rağmen siz saydığınız makamların izlemini alabildiniz. Çünkü çokseslilikte makamları ben birer renk olarak düşünüyorum…’ dedim”. Cinuçen Bey’e gelince; keşke bu konularda, ikimiz de ölmeden yüz yüze konuşup, birbirimizi daha iyi anlayabilseydik…

 

HÜRRİYET:

Yazının devamı...