"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Yok, bu bizden olamaz !

27 Şubat 2017

“Invitation a la Valse, La Harpe Caprice ve La Gondole Barcarolle”, Avrupa müzik piyasasına, hep bu yayınevi tarafından satışa sunulmuştur. Meraklısı, Sultanı, daha ziyade “Bî huzurum nâle-i mürg-i dil-i divaneden…” diye başlayıp, “…Terk-i can etsem de kurtulsam şu mihnethâneden” diye biten Muhayyer şarkısıyla, Hicaz Mandra’sı veya Hicazkâr Sirto’suyla tanıdığı için olsa gerek bu ıskalama…

 

Osmanlı padişahları arasında, Batı tarzında en çok eser vermiş olan ise, Sultan V. Murad’dır. Yayımlanmamış el yazması eserlerinin yüzlerce sayfayı bulduğunu biliyoruz.  Bunların, “polka, vals, quadrille tarzı ve dönemin popüler dans müziği şeklinde yazılmış parçalar“ olduğunu, Emre Aracı’dan öğreniyoruz.

 

Tanburî ve neyzen olan III. Selim ise, malûm Sûz-i dilâra makamını terkip eden seçkin bir sanatkârdır. Aynı zamanda bir mevlevî olan ve bu makamdan bir de Mevlevî Âyini bestelemiş bulunan Sultan’ın, dinî mûsikîmize ait âyin, durak, na't, ilâhi formundaki eserlerinden başka, “din dışı mûsikîmizin en büyük formu olan kâr'dan başlayarak beste, semâi, şarkı, köçekçe, peşrev, saz semâisi” olarak 64 eseri elimize ulaşmış durumda. Bunların 17’si saz eseri…  36 Osmanlı Padişahının, 26’sı çeşitli “mahlas”lar altında şiir yazdılar. Kanunî (Muhibbî) ve Fatih (Avnî), II. Mahmud (Adlî) , en meşhurlarıdır. II. Abdülhamit, marangozdu. Hattat olanlar var; ressam bir Hâlife ve diğerleri…

 

Geçmişin bu kısa tahlilinden sonra, arşivimdeki, Çetin Altan’ın, 2000’de, (bugünleri bile görmeden) “Akşam’da  35 yıl önce yazılmış bir yazı... " notuyla tekrar yayınladığı, “Kâbus gibi” yazısına uzanıyor ellerim. Tekrar göz gezdiriyor ve sizler için küçük bir özet hazırlıyorum.

 

“…İhtirasları kafalarından büyük olanlar çoğaldı mı, orada yaşamak ıstırap olmaya başlıyor. Kafalar kozalak kadar... Görgü sıfır... Duygu yok. Zebani görmüş gibi bakıyorum böylelerine… / ...Delice bir karanlıkta oynaşan gözlerinde, sadece eşeklik okunuyor bunların. O ne korkunç aşşağılık duygusu, o ne alçaktan da alçak seviye yoksulluğu ? Kim yetiştirdi insan kılığındaki bu acayip yaratıkları kırk yıl içinde?.  Kim hangi usulle onları bu biçime soktu ?... /…İnsan değil; sadece ihtirasla kızmış kupkuru bir küçük maşa... / …Hep düşündüğüm, hangi uğursuz cehennem bahçesinde yetişti bunlar kırk yıl içinde ? Hangi öğretmen A'yı, B'yi C'yi öğretti bunlara ? Kimlerle top oynadılar mahallede?. Hangi kızı sevdiler ilk defa, hangi kitabı okudular ?  Böyle bir yaşama sürecinden geçmiş hiçbir halleri yok... ‘Kabağın bile tarlada bir geçmişi, bir iç macerası vardır. Bunlar geçmişsiz ve iç dünyasız çağ ve yeryüzü dışı yaratıkları...’ / …O karanlık gözler, o daracık alınlar, o homurdanan ağızlar ve o ihtiras... Ve o müthiş aşşağılık duygusu... / …Zorla burjuva yetiştirme çabası, yetiştire yetiştire bu yemişsiz ve çiçeksiz kozalakları yetiştirmiş. Bazen uzaklara gitmek geliyor içimden… Yorgunluk, sıkıntı ve daha yoğun yaşama arzusundan değil... Sadece tiksintiden… / …Bir düzenin zavallılığı, yetiştirdiklerinden belli oluyor...”

 

Eşzamanlı olarak, mail kutumda, “Usta”nın, yukarıdaki “pek kızgın isyanı”nı sıradanlaştıran başka bir yorum ile yüzleşiyorum. “…Recep İvedik gibi bir film 80’lerde 90’larda çekilemezdi. Çekilse de ilgi görmezdi. Çünkü bir tipleme olarak ‘gerçek’ değildi; yoktu ! Ne zaman ki o tiplemeye toplumun her katmanında rastlar olduk, filmi de peşi sıra geldi ve tabii çok tutuldu; ‘çünkü bu bir çöküşün filmidir’ bence…” diyor bir okuyucu.

 

Yazının başındaki “mazi kalbimde yaradır” paragrafına geri dönüyor, benim sakin ve dingin kişisel sentezimle, daha basit bir kanaate ulaşıyorum: “Bu ‘Recep’ bizden olamaz !  1400 salonda ve Türk Sinema tarihinin bütün rekorlarını alt üst ederek yükseldiği ‘gişe’, 1982 Anayasası’na verilen, % 91.37’lik destek kadar sanal ve geçicidir…”

Yazının devamı...

Kent insanla yaşar... “Nasıl mı, neden mi?”

24 Şubat 2017

Öğreniyoruz ki, “...İzmir Büyükşehir Belediyesi, Halkapınar’dan sonra, metronun son durağı Evka 3’teki otobüs durak ve araç otopark alanının düzenlenmesi için açtığı ulusal mimari proje yarışmasını da sonuçlandırmış... 25 Şubat Cumartesi günü Kültürpark’ta düzenlenecek kolokyumla (küçük akademik tartışma toplantısı ile) birlikte yarışmada dereceye giren proje sahiplerine törenle ödülleri verilecek”miş.

Kente kazandırılacak mimari eserlerin yarışma yoluyla seçilmesi, kuşkusuz önemli, saygıdeğer ve hararetle desteklediğimiz bir tercih. Belediyemiz, “ne yapılması gerektiği” konusunda, fikir almayı sevmese de “nasıl yapılması gerektiği” konusunda, kabul etmek zorundayız; çoğulcu ve katılımcı davranıyor. Vapurlarımız, AASSM ve Opera binası gibi...


Mümkün olabilse (hiç değilse zaman zaman) bunun tersini (de) deneyimlemek, kentin yazgısını değiştirebilirdi... Basit anlatımla, “yağmur nasıl yağıyor?” sorusuna, “bilimsel bir yanıt bulmak, hiç de zor değildir.” Oysa, “yağmur neden yağıyor?” sorusunun tartışılabilmesinde gizli kıvılcımlar, bizi, “kentin felsefesi”ni yaratma ve yaşatma kavşağına çıkartır ki, o da “kent insanla yaşar” cümlesinin, bir başka açıklamasıdır. Yani aynı çeşitlemeyi, “meydan nasıl düzenlenmeli?” sorusunu önemsizleştirmeden, “meydan neden düzenlenmeli?” katılım ve paylaşımına da yöneltebilsek, İzmir bambaşka bir kent olabilir. Ama buna da şükür!


“...Bölgeye cazibe kazandırması hedeflenen proje yarışmasına ilgi büyük olmuş. Başvuruda bulunan 100 eserden 99’u uygun bulunarak değerlendirmeye alınmış. 6’sı mansiyon olmak üzere toplam 9 eserin ödüle layık görüldüğü yarışmada, Mimar Sıddık Güvendi (Ekip Temsilcisi), Mimar Barış Demir, Mimar Oya Eskin Güvendi, Peyzaj Mimarı Özge Dominguez Perez ve İnşaat Mühendisi Mehmet Ali Yılmaz’dan oluşan ekip birinciliği kazanmış. Yarışmada, birinci olan projeye 80 bin TL, ikinciye 60 bin TL, üçüncüye 40 bin TL, dördüncü, beşinci ve altıncıya ise mansiyon ödülü olarak 30 bin TL verilmesi ise ayrı bir sevinç kaynağı... Çünkü bu kentte, yerel yönetimlerin şiir yarışmaları için koyduğu ödül, (vergisini kazananın ödeyeceği ayrıntısı, şartnâmede belirtilmeksizin) brüt 4 bin lirayı geçemediği için, bu ayrıntı bile, (tasarımın sanat boyutunu asla ıskalamıyor olmamıza rağmen...) İzmir’de, bayındırlık ve sanata bakış açımızın tuhaf bir göstergesi olarak ayağımıza dolaşıyor. İster istemez, yerel yönetimlerin, yine, “nasıl sanat?” sorusuna yoğunlaştığı, “neden sanat?” sorusunun ayrıcalığını, ikinci sınıf bulduğu çıkarımıyla burun buruna getiriyor bizi.


Basın bülteninden, “...Çevreye duyarlı ve çoklu ulaşımın (yaya, bisiklet, otobüs, raylı sistemler) teşvik edilmesi amacıyla ‘Sürdürülebilir Kentsel Hareketlilik’ kavramının öne çıkarıldığı”nı; yalnızca bir ‘Aktarma Merkezi’ ve bununla entegre bir ‘Sosyal Merkez’ projesi değil, aynı zamanda kentsel alan ve mahalle yaşamıyla bütünleşecek, aktif bir kentsel çevre için gerekli önerilerin de, beklentiler arasında yer aldığını...” öğreniyoruz.


Ödül alan projenin görselleri, ortaya hoş bir resim çıkacağını müjdeliyor. Başta tasarımcılar olmak üzere, emeği geçenleri kutluyoruz. Evka 3’te yaşayan bir “hemşehri” olarak, Büyükşehir Belediyesi’ne samimiyetle teşekkür ediyoruz. Sadece, (önyargılardan uzak durarak) “yarışma ve ödül” sözcüğü, zihnimizin labirentlerinde “endişeli tortular” bırakmış olduğu için, hiç değilse bu sefer kazanan projenin, kentimize, “otoparktan konser salonuna ıslanmadan geçmeye ve göz ufkumuza korkuluklar girmeden, balkonun her yerinden sahneyi görebilmeye elverişli bir konser salonu...” kazandırabileceğini ummak istiyoruz.


Bir dakika, bir dakika... Lâfı uzatınca, her zamanki gibi; “ben yarışmaları karıştırdım” galiba! Oysa asıl sormak istediğim şuydu:
Kent insanla yaşar da... “Nasıl mı, neden mi?”

Yazının devamı...

“Lavantaya ve bağlara açılan kapılar…”

20 Şubat 2017

“…Tutku ve istek bir bütünün iki yarısıdır. ‘Yedi Bilgeler’, bu iki duygu ile yoğruldu. Ân’ı yakalamak, yaşama anlam katmak için… Üzüm hevesle işlendi en iyi şarabı yaratmak için. Biz hep heyecanla sunuyoruz şarabı; gerçek içinde saklı (In Vine Veritas…) olduğu için…” Ve (özetle) şöyle devam etse bu davet; ayaklarınız oraya sürüklemez mi sizi ? “…Yalnızca hayali vardı / …sonrasında şarabın zenginliğine ve zarafetine uygun bir mimari için çalışmalara başlandı; Xavier Bindl ile çalışıldı. Bölgenin 2500 yıllık geçmişinde iz bırakmış mimari ögeler kullanılarak projelendirildi bina / ...Şarap geleneğinin Avrupa’daki yansıması olan şato mimarisi ile Anadolu’nun kervansarayları sentezlendi…”

Ya da, “…isim düşünüldüğünde, zaten bu toprakların, bu topraklarda üretilen şarabın hakkıydı bu isim; Yedi Bilgeler... Bizim bu ismi kullanmamız; bu topraklarda yaşamış, insanlığın ortak atalarına, düşüncenin, felsefenin babalarına bir saygı duruşu, bir selam veriştir…” diyerek, “…Efes ile Magnesia arasındaki antik yol üzerinde ve İyonya kent devletlerinin merkezinde yer alan bölgenin, bilim ve düşüncenin yanında şarap ve zeytinyağının üretildiği ve bütün Akdeniz havzasına sunulduğu alan olduğu”nun altı çizilse, merakınız bir kat daha artmaz mıydı ? Ama benim “sebebim” ve beni en çok etkileyen cümle, bunlar değil ! Ben, “nitelik” takıntısını estetikle buluşturan, “seçilmiş” tek bir “sözcük”le vuruldum… “Üzümü üzmeden, ezmeden şaraba dönüştürecek bir şaraphane kuruldu” diyordu. “Üzümü ezmemek sıradan bir kastı tarifleyebilirdi… Ama onu “üzmemek” ayrıntısındaki dantel, benim için, büyük resme gizlenmiş “bir yaşama biçimi”ni anlatıyordu.

Burada bir parantez açıp, M.Ö. 600-500’lerde, yani bilimin, felsefenin gerçek anlamda doğuşunu müjdeleyen ve “Altın Çağ” sayılan bu dönemde yaşayan “Yedi Bilge”nin, bu konudaki ilk “öğütçüler” olduğunu hatırlatmak ve aslında (yine web sitesinden bir alıntıyla) “…birer filozof olmaktan çok felsefeyi başlatan düşünürler” sayılabileceklerini söylemek de yanlış olmayacaktır. “…Onlar iktisadi ve toplumsal dengeleri gittikçe bozulan; bağlı olarak büyük ahlâkî sorunlar yaşayan bir Coğrafya’nın kural koyucuları (öğütçüleri), toplumsal dengeleyicileriydiler. Yedi Bilgeler’in sayısı ve kim oldukları hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, ilk gerçek felsefe tarihçisi Diogenes Laertios yedi kişiyi şöyle sayar: Thales, Bias, Solon, Khilon, Pittakos, Periandros, Kleobulos…” (Meraklısı, bu konudaki ilk yayının 1968 tarihini ve Şadan Gökovalı imzasını taşıdığını unutmasın; belki sahaflarda bulunabilir…)

“…Yedi Bilgeler; felsefe, düşünce, bilgi, öğrenme sevgisi, sohbet, paylaşım ve şarapla olmak demek... Bu paylaşımları yapabileceğimiz ortamlar demek…” yollu “manifesto” ise sanatla uğraşanlara başka bir cazibe sunuyordu ve “bağ evinde”ki meselenin, “yemeğin yanına biraz da müzik”ten çok fazlası olduğunu anlatmaya yetiyordu. Bizim “bna / bir nefes alaturka yorumcuları” için ise fazladan, buram buram “aşk” kokuyordu; “üzmemek edep, ezmemek ise ölçü ve huzur ” barındırıyordu… Üstüne, sahnede, birkaç farklı müzik grubunu, “konser” çizgisine sadık kalan bir biçemde dinleyince, “haydi âşıkaan…“ dedik.

İzmir’e, 2015 sonlarında “Sadâ-yı Aşk” konseri ile gelmişti, “bna yorumcuları”. “7 Bilge dostlarıyla sahnede hemhâl olalım o zaman…” fikriyle, “özünde sufî” gala repertuvarının adını, ‘Bilge’ koydular”. “Kanun, ney, ud, klâsik kemençe ve piyano”, 3 Mart Cuma akşamı, Selçuk-Çamlık’ta; “aroma ve buke”sine, “bir hayli de doğaçlama” gizlenmiş, bu “şarabî buluşma”ya hazırlanıyor şimdi...

“Nikrîz, Segâh, Nihavend, Uşşâk…” derken, “şarap, içindeki ‘gerçek’ten haberdar mı ?” ya da “gerçek, şaraba saklandığının ne kadar farkında ?” diye soracağız; hepsi bu ! Bildiğiniz, “Bilge”lerin, “dem bu demdir“ kelâmı yani…

 

Yazının devamı...

İzmir’de, “Uçan Piyano”lu Caz Festivali

17 Şubat 2017

Kaçmasın diye bileğimize bağlarlardı. O yıllarda, daha “elden uçurulan fırsatların sembolü” olacağını bilmezdik. “Uçan Halı” ise 1001 Gece Masalları’nın, varlığına “hayret saklanmış” vazgeçilmeziydi. “Uçan Araba”ya gelince... Fantastik bir müzikaldi, “Chitty Chitty Bang Bang”. 1968’de vizyona girmişti ve bu filmde hikâye, kanatlanan ve uçan bir arabanın etrafında dönüyordu. Arabanı şarkısı hâlâ kulaklarımızdadır. (https://www.youtube.com/watch?v=yBizWE31R78&list=PLB6CD19EEFC449960)

Opera kütüphanesindeki “Uçan Hollandalı”, liberetto ve bestesi Richard Wagner’e ait üç perdelik bir operaydı. Heinrich Heine’nin 1834 tarihli eski bir efsaneyi, hiciv diliyle yeniden söylemesinden uyarlanmıştı ve ilâhi güçler tarafından, kıyamet gününe kadar denizlerde yelkenli kullanmaya mahkûm edilmiş olan Hollandalı bir gemi kaptanını anlatıyordu. (Uvertürünü paylaşalım; https://www.youtube.com/watch?v=HqezCR_XzaI)

“Uçan Süpürge”, önce bir “Kadın ve İletişim Derneği” olarak kuruldu. Giderek, “-Uçan Kalem- Kadınları ve Kadın Filmleri Festivali’ne kadar evrildi bu fikir... Hepsinden bağımsız bakıldığında, “Uçan Kuş”u vurmak”, yaptığınız işte ustalığı tanımlayan bir deyimdi.

Bazı kuşaklar ise bu kadar “uçan şey” arasından, (aynı kadîm öğretilerin felsefesini de bir yana bırakıp, sadece) uzak doğu sporlarına tutunarak, “Uçan Tekme”yi seçtiler. Onun da değişik toplumsal kazanımları oldu. Bugün bile parlamentoda hâlâ kullanılıyor meselâ...

Ama “Uçan Piyano”yu ilk kez, 24. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİ’nin afişinde gördük. (En azından ben onlardan biriyim...) Suzan Kıryaman’ın, 15. ödülle onurlandırılmış tasarımı olan bu “siyah kuş”, herkese farklı şeyler çağrıştıracak kuşkusuz... Kimi düpedüz “karga” diyecek, kimi ona, “Savarona – Kara Kuğu” muamelesi yapacak. Kimi bakınca “Hitchcock”u görecek. Kimi, bir balerinin repertuvarındaki en zor rollerden biri olan, “Kuğu Gölü”nün “Odette / Odile” ikilemi ile yüzleşecek ya da “hiçbiri”... İşte sanatın tartışılmaz ve büyülü raksı! Sanatçımız, afiş çalışması için bir manifesto yazmışsa eğer, bir şekilde, onu da ilerleyen günlerde sanatseverlerle paylaşmayı isterim elbet.

Dolayısıyla, “ödül almış bir afiş”in spekülasyonuna ayrılmış bu yazıda, Festivalin açıklanmış programını, uzun uzun tekrarlamanın bir anlamı yok. 11 konser, 1 sergi, 1 seminer, 1 film gösterisi, atölyeler ve yan etkinliklerin yer aldığı programıyla İKSEV, yine İzmirlilere muhteşem bir caz şenliği yaşatacak. Üstelik “Uçan bir piyano”nun sırtında...

Dünyanın hangi köşesinde, 30 TL’ye, (indirimli grupların 15 TL’ye) konser dinlenebildiğini sormak ve sadece, siz bu satırları okurken, biletlerin “biletix gişeleri”nde satışa çıktığını hatırlatmak yeterli sanırım. Ama yine de derseniz ki, “hangisi?”

Almanya’nın kültürlerarası öncü müzik grubu “Masaa”nın, Arap Şiirselliğini çağdaş caz ile buluşturdukları özel projeleri ile 10 Mart 2017 Cuma günü AASSM küçük salonda olacağını, “Rabih Lahoud (vokal), Marcus Rust (trompet), Clemens Pötzsch (piyano) ve Demian Kappenstein’dan (davul) oluşan Grubun”, caz, yeni klasik, dünya müziği ve pop yelpazesinde seyreden, oryantal seslerle ve Arap şiiriyle bütünleşen sıra dışı bir müzik sunacağını söyleyelim.

Bir de “Polonya Cazının Büyükelçisi” olarak nitelenen piyanist Artur Dutkiewicz’in 11 Mart 2017 Cumartesi günü yine küçük salondaki performansının altı çizilmeli...

Yazının devamı...

“DTCF”de, bir binadan ibaret değildir… 

13 Şubat 2017

Bazıları, bir noktanın özellikle altını çiziyorlardı:

“…Senin de söylediğin gibi,

‘farklı görüşlere kapalılık, gelişimi engeller.

Koşulsuz uyum, mozaik için mevcut fırsatları

gözden kaçırmanıza yol açabilir

Hocalarımızın imzaladığı bildiriyi ben imzalamazdım !

Ama ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ anlamında’,

onları sonuna kadar destekliyoruz…”

 

Bu geri-bildirimleri okuduktan sonra,

Kurthan Fişek Hocam’ın “Burası Ankara” kitabına uzandı elim.

Başkent Ankara’da, “bir binadan ibaret olmayan başka yerler de olduğu”nu

hatırlatan satırlar canımı acıttı…

Ve ister istemez bu rüzgâr, beni İrlanda’ya kadar taşıyıverdi.

 

İrlandalı yazar, elbette DTCF (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) mezunu değildi…

Ama,  daha geçen yüzyılda,

“iki kişi aynı kanaatte ise, İçlerinden biri lüzumsuzdur…” diye hatırlatırken,

giderek yükselen "evet efendimcilik" tehlikesine de işaret ediyordu.

 

Günümüz dünyasında bu cümle, (İzmir’den Ankara’ya, oradan Amerika’ya kadar…)

yeniden yazılmak ihtiyacıyla yüzleşmektedir.

Aşağıdaki örnekler, yerküre üzerindeki kepazeliğin boyunu anlatmak için

kaleme alınmıştır:

 

Üç kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden ikisi lüzumsuzdur…”

Dört kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden üçü lüzumsuzdur…”

Beş kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden dördü lüzumsuzdur…”

Altı kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden beşi lüzumsuzdur…”

Yedi kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden altısı lüzumsuzdur…”

Sekiz kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden yedisi lüzumsuzdur…”

Dokuz kişi aynı kanaatte ise,

İçlerinden sekizi lüzumsuzdur…”

…………….

 

Benim, bugünlük de yerim bitti. Siz, bu (basit bir tekerleme gibi görünen) “tehlikeli matematiği”, istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Ama şunu biliniz ki, “dünyanın her yerindeki , gerçekten lüzumsuz insanlar”, (dil) “tarih” (ve tabii coğrafya) sahnesinde, bu ikinci tertip “lüzumsuz insanlar” sayesinde, kalmaya devam edebiliyorlar.

 

Görünen odur ki, Kurthan Hoca’nın, “sevimli bir Balkan başkenti” dediği Ankara’da, kişiler gibi binalar da birbirine benzemeye ve “aynı kanaatte olmaya” evriliyor. “İki bina aynı kanaatte ise, İçlerinden biri lüzumsuzdur”a çıkar bu yol ! İşte bu sebeple, “Ankara’da, “sadece bir binadan ibaret olan binalar”la, “…bir binadan ibaret olmayan binalar”ı birbirinden özenle ayırmak gerek.  Cumhuriyet kazanımları adına, “bir binadan ibaret olmayanlar”ı korumak ve kollayabilmek için… 

Yazının devamı...

“MÜLKİYE” bir binadan ibaret değildir!

10 Şubat 2017

Yorumların birinde ise, “İhraçların boyutuna bakılınca, ‘bazı okullar’ın içinin boşaltılacağı ve ‘Yeni Türkiye’ fikrine uygun ‘başka okullar’ yaratılacağı”na ilişkin iddialar vardı. Hayır! Hiç de gelişen gündeme uygun ve olması gerektiği gibi “kızgın” bir yazı yazmayacağım. Hattâ “gergin” bile olmayacak... “Hayret” içermeyecek; eleştirmeyecek dahi. Sadece, “unutulmuş olanları, gözden kaçanları, hafifsenenleri”, 2014’te yazdıklarıma kadar uzanıp alıntılayarak ve tabii, asıl makaleyi epeyce bir kısalttıktan sonra, “yine, yeni, yeniden” hatırlatmaya yönelik bir yazı olacak.

 

“Önce Mülkiye sonra Türkiye ne demektir?” diye başlık attıktan sonra, şöyle devam etmişim:
“...Bu cümle ilk bakışta saçma gelir pek çok kişiye. Anlamsız, abartılı, küstahça hattâ... Bir yandan, (önce iyi yetişmek mecburiyeti, sonra hizmet sorumluluğu anlamıyla) gurur vesilemizdir; diğer yandan, (bir yazarın deyişiyle) “Ülkenin yönetimine her devirde musallat olan hırsız - uğursuz takımının karşısında, her zaman devletin çıkarını koruyan bürokratlarıyla tanınan bir camiayı yıpratmak için kullanılır...”
Oysa bildiğiniz gibi Mülkiye Marşı, “Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz...” diye başlar ve nakaratına da, “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz...” diyen bir özgüven gizlenmiştir.

 

Marşın bestecisi Musâ Süreyyâ Bey’dir... 1921 mezunu Cemal Edhem Bey tarafından 10 Nisan 1919’da kaleme alınan “Vatan Şiiri” ile (Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından bir ay önce) haykırılan bu inancın arkasında, “Mülkiyeli’nin, -yetiştik çünkü biz- deme gücünü nereden bulduğu sorusu”nun yanıtı da gizlidir: “Mülkiye geleneği...” Bu marşta, en karanlık günlerde bile yok edilemeyen bir isyan, umut, iyimserlik ve özgüven vardır. Çünkü Mülkiye Marşı’nın diğer adı da (şiirinden gelen yankıyla) “Vatan Marşı”dır. Yani “Önce Mülkiye” demek, aslında “Önce Vatan” demektir! Umutla, sabırla ve bedel ödeyerek hak edilmiş bir duruştur “Mülkiyeli”lik! Şimdi de yaşadığımız günlerle kıyaslanan 1980’lere gidelim...

 

12 Eylül’den sonra, Mülkiye’ye sokulmayan Bahri Savcı, İhsan Doğramacıya sormuştu:
“Ne istiyorsun?” Doğramacı’nın, “Bu Mülkiye’yi dağıtacağız...” yanıtı üzerine, “Mülkiye’yi II. Abdülhamit bile dağıtamadı, sen kim oluyorsun?” diye tekrar sormuştu Savcı... Son yanıtın canlı tanıkları hâlâ yaşıyor: “Ben III. Abdülhamit’im...” Bedel ödeyenler, Mülkiye’ye bu “ardışık numaralılar”dan daha kaç tanesinin musallat olacağını hep merak ettiler.

 

Sosyal medyada, “...Karanlık neden bu kadar koyu, bu kadar çok? / Güneşin bile sönecek günü var da; / Karanlığın ömrü neden yok?” diye içlenmiş aziz dost Prof. Dr. Murat Tuncay... Soruya, benim yanıt vermeme fırsat kalmadı. Çünkü, e-postama sınıf arkadaşlarımdan gelen iletiler, soruyu peşin peşin duymuş da “yetiştik biz...” demeye soyunmuşların çokluğunu anlatıyordu. Özetle, “Mülkiye bir binadan ibaret değildir. / SBF karanlığa yakılan meşaledir, söndürmeye kimsenin nefesi yetmez...” diyen de var, Stuart Mill’e öykünüp, “Ne düşündüğünü açık ve tam olarak söyleyen insanlar kamuya hizmet etmektedir. Bu insanlara, en değer verdiğimiz fikirlerimize saldırdıkları için müteşekkir olmalıyız” yollu kara mizah yapan da... “...Cumhuriyet’in belki de en büyük armağanı bize, fırsat eşitliği idi ve bu okul sormayı, düşünmeyi, itiraz etmeyi, fikrini yüksek sesle dillendirmeyi öğretti. Siyasal’ı farklılaştıran, özelleştiren, hocaların dik duruşu idi. Bugün ise imzaladıkları her ne ise o düşüncenin bir parçası olsak da olmasak da, ‘düşüncesi nedeniyle uzaklaştırılan hocalarımız’, biz sizin eski öğrencileriniz; belki de hiç öğrenciniz olmadık ama yanınızdayız...” diye İzmir’den “efelenen” de var, Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin, “Mülkiye Türkiye’nin vicdanıdır ve bu ses asla susturulamaz” tepkisine, “vicdanımız yaralandı” diye destek veren de... Ben de aynı özgüvenle diyorum ki, “Acılar gelip geçer... Açılan bir kapıdan, aydınlık mutlaka sızar diğer tarafa! Karanlığın öbür tarafı zaptettiği görülmemiştir... Az daha sabır...”

Yazının devamı...

İzmir “renksiz” bir kenttir !

6 Şubat 2017

Henüz köşesine taşımadığı bir tartışma başlattı “sosyal medya”da…

“Bir rengimiz olmalı…” diyor yazısında.

“Rengimiz belli olsun kardeşim” yollu bir açılım değil bu.

Kent kimliğini ifade eden “görsel bir betimleme, hattâ vurgu” peşinde dostumuz.

Bu mecranın özelliği itibariyle, herkes işini gücünü bıraktı; bir renk öneriyor.

Şükürer bilmez mi işin buraya varacağını ?

Ellerini ovuşturarak koltuğunda bizi izliyor şimdi;

“spekülasyon hayatın ta kendisidir” diye keyiflenerek.

Nitekim, “İzmir rengini arıyor diye bir kampanya başlatalım” diyenler bile var.

Ben de ”şeffaf” yazdıydım. Vay sen misin, İzmir’e şeffaf diyen ?

Moda tabiriyle, “özelden yazıp”, epeyce yüklenenler oldu.

“Sen İzmir’e sıradan mı demek istiyorsun; yoksa kimliksiz mi, yoksa omurgasız mı ?”

Düşününce hak verdim. Aceleyle sözcüğü yanlış kullanmışım. Şimdi düzeltiyorum.

Ben aslında “renksiz” demek istemiştim; İzmir için…

 

Bu tartışma, herkesin kendine sakladığı “unutulmuşları”da ortaya çıkardı; daha şimdiden. Önceden belirlenmiş ve uygulanmamış renklerden, İZKA araştırmalarına kadar pek çok şey çıkıyor sandıktan… Ben de buna, (İZTO’nun ev sahipliğinde) moderatörlüğünü yaptığım ve raporu buharlaşan “İzmir Kent Kimliği Simgesi” arama konferansı sonuçlarını ekleyebilirim meselâ. Ama görülüyor ki kentli, hem böyle bir şeye ihtiyaç duymuyor, (belki böyle bir ihtiyacın farkında değil) hem de “sivrileni” sahiplenmeye, köpürtmeye, parlatmaya, yaşatmaya eğilimi yok. Çünkü herkes, “sentezden ziyade kendi öneri ve tercihinin mutlak doğru olduğu savıyla yaklaşıyor” hadiseye. “Tamam tartıştık bitti. Şimdi uzlaşalım ve uzlaşılanı birlikte yükseltelim” demiyor İzmirli. “Benimki daha doğru ve güzeldi” diye söylenmeye devam ediyor. “Niye böyle yapıyorsun ?” diye sorana da, “bu bizim çok renkliliğimiz, çok sesliliğimiz; biat etmeyiz de ondan…” diye yanıt veriyor.

 

“Aykırılığı bir kültüre çeviremeden sürdürmek”, (Şair’in dediği gibi, an gelir…) işin tadını ve lezzetini kaçırır. Ve bunun adı, “çok renklilik” filân değildir. “Renksizlik”tir bunun adı…

İzmir’i, simgelerle ifade edebilirsiniz.

İzmir’in bir sesi, bir müziği de olabilir.

Hattâ, bir “kokusu” bile olabilir İzmir’in.

Ama renk bahsinde “bir”lemek (bence) zor görünüyor.

Bir “değerler kümesi”ne, “hayata tutunsun ve hayatın içinde kalsın” diye sahip çıkmak yerine; onu içselleştirmeden, sadece diliyle ve gözüyle sahip kabullenmeye çalışmak, mevcudu “sınırlamak, zorlamak” gibi geliyor bana.

 

“Renksiz” tasvirime, “eldiven fırlatıp -öyleyse angart- diyen dostlar için”, birkaç cümle daha edeyim. “Renksiz”i, “içi dışı bir, aklının arkasında farklı bir gündemi olmayan, içten pazarlılık ile tanışmamış...” anlamında kullanmayı deneyin bir de… Hiç fena görünmüyor değil mi ? Ama ben bunu dahi kastetmemiştim; çok ötesindeyim… Sözlükler, “tayf” diyor buna malûm. “Şeffaf görünen ışığın renksizliğine gizlenmiş bir gökkuşağı ahengi… / Birleşik bir ışık demetinin bir kırılımdan-biçmeden geçtikten sonra basit-temel renklerine ayrılması…” (Meraklısı, tayf’ın, arapça bir isim olarak -görüntü, hayalet, ruh- karşılığı verdiğini, İzmir için yerel yönetimin rengi olarak kaydetsin…)

 

Renklerin, (hattâ seslerin, elektromanyetik dalgaların ya da diğer fiziksel gerçeklerin…), “belli bir değer kümesi ile sınırlanmadan, birbiri ardına süreklilik içinde sonsuz değişmesi” haliyle barışık yaşamak… Yakışmadı mı şimdi “aydınlık ve ışıklı kent”e bu renksizlik iddiası?

Yazının devamı...

“Mükemmel ve Derin” üzerine

3 Şubat 2017

Bu kadar eskidiğini fark etmemiştim. Sayfaları karıştırırken rastladığım ve (yatağın başucunda durup uykuya dalmadan okunan son birkaç satır diye varsaydığımız) “yastık altı öyküleri”nden birine göz attığımda ise, “içeriğin ne kadar taze kaldığı”na hayret ettim bu kez...

 

Örneğin bu sayfalarda 20’nci Yüzyıl’ın en büyük çello sanatçılarından biri kabul edilen Mstislav Leopoldoviç Rostropoviç, 75’inci doğum günü için hazırlanan albümün satır aralarında yöneltilen soruyu gülümseten bir tevazu ile şöyle yanıtlıyordu: “Bach’ı çok severim! Ama eserlerini çalmaya daha birkaç yıl önce cesaret edebildim.”


Cümleyi bir çıkarıma hattâ belki bir aforizmaya bağlayan yorumda ise, “Oysa herkes biliyordu ki, 2007’de dünyadan ayrılan büyük usta doğruyu söylemiyor. Kendini usta ilân etmek aslında ‘Daha değilim’ demektir. İşin büyüsünü bozmayın. Usta olduğunuzu siz söylemeyin, başkalarına bırakın” deniyordu.
İsterdim ki, fikir ve öneri, “yaşadığımız bu garip coğrafya”da bir şekilde eskiyor, tükeniyor ve evriliyor olsun.
Ne gezer! Ama işin hoş tarafı “aynı topraklar”da umut da tükenmiyor.


Örneğin, Fazıl Say da birkaç yıl önce yayınlanan bir söyleşide (özetle), Chopin çalmayı -bir süre- ertelemesinin nedenlerinden biri olarak, bir dönem diğer bestecileri özümsediği kadar Chopin’i özümseyemediği’ni söyleyip, “30 yaşıma kadar Chopin çok çaldım ben. Yaklaşık 12 yıldır ara vermiştim. Bu sene yeni parçalarla tekrar başlıyorum. Uzun yıllar Chopin çalmamamın sebebi istediğim seviyede Chopin çalamayacağımı düşünüyordum. Yani istediğim derinlikte. Mükemmel çalmak kolaydır, ama derin çalmak zordur. Bir yorumcu olarak besteciyi anlamanız ve onun ruh haline girmeniz lazım. Bu da zor bir şey” diye tamamlamış “söz resitali”ni.


Son paragrafı bir çıkarıma bağlamak istediğinde ise, daha çetrefilli bir sorgulama ile karşı karşıya kalıyor insan.
Çünkü, “Mükemmel olan zaten derin değil mi?” benzeri ucuz bir soruyla yüzleşmek gerekiyor önce...


Biraz üsteleyince zihniniz “mükemmel”in burada sadece “notayı hatasız, eksiksiz çalmak anlamında kullanıldığı”, ama yükseldiğiniz bu kesitin bile “bestecinin ruhu ve kastı da dahil esere bir üslûp ve yorum katabildiğiniz anlamına gelmediği” ayrıntısını yakalıyor.


Müzikten edebiyata, spordan siyasete, medyadan iş dünyasına kadar hayatımızda ve yansımalarındaki “ustalık iddiası ve ısrarlı algı yönetimi”nin toplumu, “mükemmel ve derin”, üstelik de “bunu başkalarından duymak edebi” gibi “incelmiş” kavramlardan nasıl hızla uzaklaştırmakta olduğunu görmek gönlümüzü yoruyor artık!


Federer–Nadal finalinin tozu daha yere inmemişken “tenis maçının sadece ‘score board’a bakmak olmadığını bir türlü anlayamadık” deyip bitirelim.
“Yastık altı öyküleri”ni arada sırada ısıtıp tekrar okumak “hepimize iyi gelecek” diye düşünüyorum.

Yazının devamı...