"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Kitap Fuarı’nda “Sahaflar Sokağı…”

27 Nisan 2017

Dolayısıyla bu tür  âşinalığa, “kadîm” demek yanlış olmaz ! İşte, Turkuaz Sahaf’ın sahiplerinden, Emin Nedret İşli Beyefendi de böyle bir “renk”tir benim için… O, “Turkuaz” bir dosttur ! Mârifetlerini burada takdime kalksam, “pehlivan tefrikası”na döner yazacaklarım. Meraklısı,  “ya bilir, ya da bulur” deyip geçiyorum.

 

İzmir Kitap Fuarı’nın bir bölümünü, hemen hemen kişisel gayretleriyle, birkaç yılda, bir “Sahaflar Sokağı”na çevirdi. Önceki yıllarda yapılmış söyleşilerden birinde, (özetle) “Cerrahîlerin eski Şeyhi merhum Muzaffer Özak’ın, son sahaflar şeyhi olduğu konusunda geniş / yaygın ve oldukça da muhkem bir mutabakat vardır... Bu mutabakattan yola çıkılarak, sahhafların tam 30 yıldır bir şeyhi bulunmamaktadır. Buna karşın; mezkûr meslek erbabının karşılaştığı çeşitli sorunlarda devreye giren ve bunların halli noktasında önemli sorumluluklar alan kanaat önderleri arasında Emin Nedret İşli; eski yazıya ve sahaflık mesleğinin inceliklerine olan vukufiyeti; …yerel yönetimlerle olan yapıcı kontakları; dürüst, samimi ve ilke temelli duruşu sayesinde kurabildiği uzun soluklu ve güven temelli insan ilişkileri; eli kalem tutan yaşayan sahafların en önemlilerinden oluşu gibi çok sayıdaki faktörün oluşturduğu vektör sayesinde, meslek erbâbının hali hazırdaki en önemli kanaat önderi olarak temayüz etmektedir…” ifadelerine yer verilmiş.   İşte burada sözü edilen “kanaat önderliği”nin, Türkiye Sahaflar Birliği Derneği Başkanı sıfatıyla buluşunca, “kişisel gayret”le kolkola girdiği ve katma değer yaratmaya başladığı anlaşılıyor.

 

Biraz dertleştik ayak üstü… “Bu kadar çok kitap yayınlanması, ilk bakışta göze güzel görünüyor. Ama ben tedirginim. Sizce hayra alâmet mi bu ?” diye sordum. “Bence değil” diye yanıtladılar. “Bu kitapların çok büyük bir bölümü, 5-6 sene sonrasına bile kalmayacak; acı ama ‘çöp’ olup raflardan kaybolacaklar. Ciddi bir düzeysizlik ve sıradanlık var…” yakınmasıyla devam ettiler. Biz sohbet ederken, aynı yaş grubundan insanlar, 5 dakika içinde, birkaç kez, ısrarla aynı kitabı sorunca da, (hayret ettiğimi görerek) “artık aranan kitapları, TV dizileri, sinema filmleri, magazin programları tetikliyor ve belirliyor. Meselâ biri bir pot kırınca, bakıyorsunuz herkes ‘Kürk Mantolu Madonna’yı sorar olmuş… Hâlimiz bu…” diyerek toparladılar. Öyle anlaşılıyordu ki, her meslekte olduğu gibi, sahaflıkta da “çember daralıyor… Bildiklerimiz, bildiklerimiz gibi değil artık…” Popüler kültür, neyi sağlam bıraktı ki ?

 

Oysa, lise ve Üniversite yıllarımda bile, “eskiye özlem kokan mekanlar”dı buralar. Kitapların reenkarne olduğunu söyledikleri zaman, pek etkilenmiştim. (Hattâ, buna ‘tenasuh’ deniyordu eskiden. Yani, ruhun bir cisimden ötekine geçmesi, ruh göçü…) Tozlu rafları arasında, adetâ kutsal bir havanın dolaştığı yerlerdi… Bir fırın nasıl ekmek kokarsa, sahaf da eski kokardı. Bir nevi büyü hüküm sürerdi o kokuda… Hayran kalırdım, hiçbir listeye, kataloğa (şimdiki gibi bilgisayar ekranına…) bakmadan, emin adımlarla yürüyerek, binlerce kitap arasından istediğiniz kitabı buluvermelerine. Hattâ bazen, yürürken malûmat da (bilgi değil…) verirlerdi; “…şu tarihli, şu baskısı da var, ciltli olanı da… O biraz yıpranmış ama, yine de siz bilirsiniz…” Hayranlığım, hayretle birleşirdi… Tavaf edilmesi gerek bir ziyaretgâh gibi dolaştım senelerce; dükkân dükkân. Son ziyaretim, Mustafa Cezar’ın, “Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi” kitabının  1971 tarihli “Birinci Baskısı” içindi.

 

Yazının devamı...

Sanat “bunların” hakkından gelecek demiştim ya…

24 Nisan 2017

’ Eserleriniz, bu dönemin silinemez, değiştirilemez, unutulmaz ve unutturulamaz -gizli- tarihi olsun… / (muhatabın adresi de eklemiştim) …Sanat hakkınızdan gelecek; er ya da geç…” Hızımı alamayınca, bu inancımı aralıklarla tekrarlamayı da sürdürdüm. Fırsat buldukça, ekledim, ekleştirdim buradan: “…Direnme gücümüzdür sanat; yaşama sebebimiz, savaşma gerekçemizdir…” diye. Lâf taşıdım, “sanat tespit etmez, olacakları sezer” diye. Alıntı yaptım, “sanat görüneni tekrarlamaz; görünür kılar” diye. Hemşehri öğüdünü paylaştım; “Bir ülkenin türkülerini yapanlar, kanunlarını yapanlardan daha değerlidir” diye. Elbette ki, sanatın gücünü hafife alanlar, (benim pazartesi ve cuma günleri yazmamı da fırsat bilerek…) “Kuşatma” için, Çarşambayla Perşembe arasını bile boş geçmediler. Tekrar olacak ama, “gaflet, dalalet ve hattâ…” torbasına, daha nice “ibret verici utançlar” atıldı güzel ülkemde… Ama sanmayınız ki kötümserim. Asla ! Çünkü, inancımı, her dem taze tutmak için ayağımıza dolaşan güzel vesilelerle besleniyorum ben. İşte hafta içinde, bu sofralardan birine, İzmir Özel Türk Koleji (İTK) sahnesinde misafir oldum… Gençler, “Sizden öğrenecek değiliz” yollu hafif ve ucuz söyleme, dil çıkarttılar sanatlarıyla… Yine su serpildi yüreğimize. “İyiye, güzele düşman ve karanlıkta bekleyen kim varsa” onlara dönüp yüzünü, “Siz öyle zannedin; sanatçılardan öğreneceksiniz !” dedi tekrar tekrar içimdeki ses; öğrenci dostların sayesinde…

“Flashdance Müzikal Projesi”, Yönetmen Serdar Saatman’ın İTK’daki beşinci senesine rastlıyor... Bugüne kadar, Brecht – Üç Kuruşluk Opera, Mamma Mia ve Grease müzikallerini, büyük prodüksiyonlarla sahnelemişler okulda. Üç Kuruşluk Opera ile Antalya turnesi bile yapmışlar… Diğerleri gibi, bu sezonun ürünü olan Flashdance müzikali de, “profesyonel ışık ve ses sistemleri desteği”nde, (okulun müzik öğretmenlerinden oluşan) orkestranın canlı performansı eşliğinde sahnelendi. “Gençlerin hayallerinin peşinden koşmasının ne denli önemli olduğuna da vurgulamak istedik ve 1980’lerin kült filmi olan, sonradan önce Broadway’de sonra dünyanın her yerinde abartısız binlerce defa sahnelenen Flashdance müzikalini seçtik…” diyor Yönetmen. “Görünen yüz”, gerçekten çok etkileyici idi. Onu burada kelimelerle anlatmam olası değil. “Perde arkası”nı sordum, haliyle… Çalışmalar, Ağustos ayında İngilizce, Türkçe ve müzik bölümlerinin toplantılarıyla başlıyormuş. Sürece, yapılacaklara, seslendirilecek şarkılara karar veriliyormuş. Metnin dramaturgisi de yapıldıktan sonra, okulların açılmasıyla birlikte müzikal oyuncu seçmelerine başlıyorlarmış...

Devamını (özetle) yine, Saatman’ın ağzından dinleyelim: “…Bu sene 97 öğrencimiz başvurdu. Seçmelerde dans – tiyatro ve şan yeteneklerini inceliyoruz. En önemli beklentimiz, istekli ve disiplinli olmak. Müzik ve dans öğretmenleri ile tiyatroculardan oluşan bir jüri adayları izliyor. Flashdance için meselâ, 97 öğrenciden 22’sini müzikalimize seçtik… /…Dans – şarkı – sahne provaları usta eğitmenler tarafından çalıştırılıyor. Eylül – ocak arasında bu provalar sürüyor. Şubat ayında ise hepsini toparlayıp, Mart ayında, oyun için baştan sona akış almaya başlıyoruz. Bu arada dekorlar ve kostümler profesyonel tasarımcılar tarafından yapılıyor. Nisan ayında, kostümlü ve dekorlu provalar… /…Bu sene 7 gösterim yaptık. Dekorlar ses ve ışık sistemleri 8 kişilik orkestra – 6 kişilik teknik ekip – 2 öğretmen ve ben, 2 kamyon ve 1 büyük otobüsle büyük bir turne gerçekleştirdik. Marmaris – Manisa - Bornova – Çiğli’de sahnelediğimiz oyunları toplam 3500 kişi izledi…”

Sohbetimizin (bana göre) kilit cümlelerini de paylaşmak isterim. “…Gençlere gerçek bir tiyatro deneyimi yaşatıyoruz. Profesyonellerle nasıl çalışılıyorsa, öğrencilerle de aynı şekilde çalışıyorum. Sahne deneyiminin onlara her şeyi öğreteceğini biliyorum çünkü... Ekip olmayı, özgüven geliştirmeyi, üretmeyi, düşünmeyi öğrenebilsinler diye…” İsimler çok da önemli değil. Saatman’ın şahsında, bu “başarı öyküsü”ne sebep olan, bu akışın önünü kesmeyen; aksine köpürmesine yol ve fırsat veren veren, arkasında duran, “sınav ve sınavların tek seçenek olmadığı”nı öngören herkese; velilerden en tepedeki yöneticiye kadar herkese (sanatsever kimliğimle) şükranlarımı sunuyorum. Bu gençlerin, başımızın tâcı olduğunu yineliyorum. Çünkü biliyorum ki, “Bir aydınlık biri karanlık iki odanın arasındaki kapıyı açtığınızda, açılan kapıdan, karanlığın diğer odaya sızdığı, sızabildiği görülmemiştir”. Kazanacağız ! Kapıları açmaya devam; birer birer…

Yazının devamı...

Ne işi vardı, Paul Gulda’nın İzmir’de?

21 Nisan 2017

Ve, “sanatı, bir yaşama biçim yapamamış müzisyenler”in, güvenlik endişesiyle program üstüne program iptal ettiği bir ortamda...

Neden olacak?
Olasılıkla, müziği, bütün itiş kakışın üzerinde tutan “Viyanalı ruhu”, “Efelik bu değil; İzmir’den gelen bir dâvet reddedilemez” diye seslenmiş olmalı parmaklarına...

Üstüne, “sadece sevilmiş olanlar”a özgü, gerginlikten uzak kumaşı, müziği, “edebiyat, müzik ve tarih” ile birlikte yorumlayan adanmışlığı, hızlandırmış olmalı adımlarını...

Geçenlerde, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde, şef İbrahim Yazıcı yönetimindeki Olten Filarmoni Orkestrası eşliğinde gerçekleştirilen konseri mutlaka okumuşsunuzdur; yabancı TV’lerin kayıt alabilmek için yarıştığı ve sanatçının peşinden sürüklendiği gece hani... İzmir medyası (?!), bu “olağanüstü ziyaretçi”yi ıskalar mı hiç? Onlarca haber yapıldı hakkında (?!), sayısız mülâkat istendi “Paul Gulda”dan...

Bu sebeple, ben sadece Mozart’ın 3 ayrı “Piyano Konçertosu”nun “aynı programa sığdırılışı”yla İzmir’e armağan edilen görkemli buluşmanın, “o sahneye sığmayan virtüöz”ünden bahsedeceğim.

Önce, “K.459 Fa Majör No.19” Konçerto’yu dinledik kendisinden.

Yazının devamı...

Kuğu Fırtınası (3 Gün)

17 Nisan 2017

(denizcilerin uzun yılların gözlemlerine dayanarak oluşturdukları)

“geleneksel fırtına takvimine itibar eden yapraklar”da;

her yıl 16 Nisan'da başlayan ve “3 gün süren bir fırtına”nın adıdır, “Kuğu Fırtınası…” 

Ve 16 Nisan, aslında, Türk ve dünya tarihinin,

“kırılma noktası” denilebilecek olaylarına da tanıklık eden bir gündür…

 

Nitekim, sadece sosyal medyadaki kısa bir araştırmanın, Size “tarihte bugün” başlığı altında, pek çok ilginç olay sunacağını göreceksiniz… (1945 - Kızıl Ordu Berlin'e girdi / 1959 - Ankara Üniversitesi'nde okuyan bir grup genç Said-i Nursî'ye "Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri" imzasıyla Şeker Bayramı tebriği gönderdiler / 1968 - Türkiye İşçi Partisi (TİP) yöneticileri Rıza Kuas ve Prof. Sadun Aren hakkında Akdeniz Ülkeleri İlerici ve Anti emperyalist Partiler Konferansı'na katıldıkları için soruşturma açıldı / 1971 - Türkiye İşçi Partisi yönetimine "Kürtçülük" iddiasıyla dava açıldı / 1972 - İnsanoğlunun 5. ay yolculuğu 'Apollo 16' uzay aracı ile başladı / 1974 - Eski Demokrat Partililere siyasal hakları geri verildi / 1982 - CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince tutuklandı / 1984 - Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, "Çıplak denize girmek isteyen turist Türkiye'ye gelmesin" dedi / 1994 - "RTÜK Yasası" Meclis'de kabul edildi / 1995 - Güney Afrika Cumhuriyeti ağır insan hakları ihlalleri olduğu gerekçesiyle Türkiye'ye silah ambargosu koydu / 1999 - Harvard Üniversitesi, Tansu Çiller'e fahri doktorluk verilmediğini açıkladı…)

 

Yazının devamı...

Yazı, mazı...

11 Nisan 2017

Başka bir kaynakta, “Aralarında anlam ya da ses yönünden benzerliklerin olduğu aynı cinsten veya gruptan en az iki kelimenin tekrarlanmasıyla oluşan sözcük gruplarına ikileme adı verilir” deniyor.

Konuyla ilgili yapılan çeşitli çalışmalarda ikileme yerine “kelime koşmaları, ikizleme, bağlam öbekleri, tekrar grubu, tekrar öbeği” gibi terimlerin de kullanıldığı ve ikilemenin sadece dilimize özgü olmadığının da altı çiziliyor.
“Fransızca’da redoublement, hendiadyoin, İngilizce’de reduplication dual, hendiadyoin, Almanca’da verdoppelung, zwillingsformen, hendiadyoin, Osmanlıca’da atf-ı tefsiri, terkib-i ihmâli, mühmelât” terimleriyle karşılanan ikilemenin “aynı, yakın ya da zıt anlamlı iki veya daha çok kelimenin ‘bir tek kelime gibi anlam göstermek üzere’ yan yana gelmesi durumu” vurgusunda ise birleşiliyor.
İş gelip “bir tek kelime gibi anlam göstermek üzere” ayrıntısına dayanınca, durumu bir daha gözden geçirelim istedim. Aynı ya da zıt kelimelerin tekrarlanmasıyla yapılan ikilemeye pek sözüm yok. Ama, “sesleri birbirini andıran iki sözcüğün yan yana kullanılması” seçeneğinde, “biri anlamlı, diğeri anlamsız iki kelimenin tekrarlanması” halinde, yani “seçilen ya da alışkanlıkla dile yerleşmiş ikinci sakız sözcük” çoğu zaman tek başına anlam ifade etmekten uzak kalabildiği için bu durumun güçlü bir “hafifseme” içerdiğini genellikle ıskalıyoruz. Oysa bu hafifseme bir tâlih ve hattâ kader olarak kendini “ikinci sözcükte gizleyebiliyor”.
“Ev” dediğinizde tamam da, “mev” açıktan açığa “adam sende” der gibidir meselâ... “Kitap” somuttur, gözle görülür ve elle tutulur. Lâkin “mitap”, “boş versene” diye fısıldar sanki... Gündeme uygun olsun diye, son günlerde, referandum sebebiyle sıkça duyduğum ve kavramın anlamını pekiştirmek için müracaat edilen “ikilemeler” üstünde biraz fikredeyim dedim.
Tekrar öbeğindeki ilk sözcüklerden bir cümle kurmaya kalktığınızda sonuç hali vahim ve çarpıcı olmakla beraber, birinci sözcükler olmadan ikincilerin tek başına bir işe yaramadığını anlaşılıyor:
“Meferandum, möstermelik... Memokrasi, madalet yamalak... Marafsızlık, meşitlik, medep munutulmuş. Manayasa, mikâye! Metice, dolan, sapan, mazık!” gibi...

Yazının devamı...

Ayrıntıların unutulduğu Şehir (?!)

8 Nisan 2017

“Şeytan, ayrıntıda gizlidir” filân diye başlasam, çok sıradan olacak. Veya desem ki, “uygarlık sadece ayrıntıdır”; olasılıkla alınanlar çıkacak… “Bir nesne ya da olayın, İlk bakışta fark edilmesi güç olan parçaları” tarifini hatırlatıp geçsek mi acaba ?

 

Oysa,meseleye ‘bir bütünün, önemce ikinci derecede olan ögelerinden her biri’  gözlüğünden bakarsanız, başka bir resme ulaşırsınız ki, işin içine, ‘ayrıntıyı ıskalamak’ eylemi dahil olmaya başlar...” diye lâf sokuşturulmayınca da, o işimiz rast gitmeyecekmiş gibi gelir bana hep.

 

Hele, “Şiirhâne”sinde;

 

“…Ayrıntı güzeldir,

Ayrıntıyla farklılaşmak daha bir güzel,

Yazının devamı...

Seyyan Hanım ve “EXPO Ege…”

3 Nisan 2017

“…Sahibinin Sesi 7 numaralı kataloğunda, Seyyan Hanım’ın özgeçmişi şöyle verilmiştir:  Değerli muganniyelerimizden Bayan Seyyan, 1913 senesinde İstanbul’da doğmuştur. Pek küçük çağında, sesinin fevkalâde güzelliği ve musikîye olan merakı dolayısıyla, orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuvarına giderek Mösyö Talariko’dan ders almaya başlamıştır. Az zamanda büyük bir kabiliyet gösteren Bayan Seyyan, Türk Ocağı konserlerine iştirak etmiş ve büyük muvaffakiyetler kazanmıştır… Sesinde billuri bir ahenk çağlar, dinleyenleri zevkin ufuklarına çıkarır…”

 

Albümün bir başka sayfasından devam ediyoruz: “…1931-32 yıllarında, 78 devirli taş plâğa bir tango kayıt edilmiş; adı, ‘Mazi…’ 1920’li yılların başında onsekiz, ondokuz yaşlarında bir genç olan Necip Celâl (Andel) bestelemiş bu tangoyu. İlk Türk tangosu olmuş; bu ‘Mazi kalbimde bir yaradır’ diye başlayan tango…”

 

Bu paragrafta verilen bilgi, bir başka sayfada, şöyle bir açıklamayla zenginleştirilmiş: “…Mazi, ilk Türk tangosu kabul edilirse de, burada bir noktayı aydınlatmak gerekmektedir.

Muhlis Sabahattin Bey’in, ‘Tango Türk’ adıyla, Sahibinin Sesi firmasından yayınlanmış sözsüz bir tangosu vardır ve firmanın 1928 yılı kataloğunda AX 467 numara ile kayıtlıdır. Bu durumda ‘Mazi’yi, ‘sözlü ilk Türk tangosu’ olarak anmak daha doğru olacaktır…”

 

Sevgili Sipahi’nin son yazısında, EXPO ile ilgili gelişmeleri okuyunca;  hele işin,

Yazının devamı...

Sanat için mesaiden vazgeçer mi İzmirli?

31 Mart 2017

İzmirli iş insanlarını kastediyorum, bir “açık mektup” sayın bu yazıyı...

Tam günün yarısında... Mesai saatleri içinde... “Haydi toplanın” diyeceksiniz çalışanlarınıza. Herkes işini gücünü bırakıp gelecek. Ne oluyor? Artık vazgeçilmez bir “kurumsal”a dönüşmüş “Pazartesi Dinletisi” var.
Yani 15 günde bir düzenli olarak, bazen geleneği bozmak uğruna, her hafta... Arada sırada, dışarıdan birkaç misafir de katılabiliyor, bu “tazelenme saatlerine”...
İşte bu “hoş fırsatlar”dan biri dolaştı ayağıma... Geçen haftaki, “Pazartesi Dinleti”sinde, 30 dakikalık keyifli bir performansta, Beste Başcı, Ercan Atasoy ve Gülce Karagözcük’den oluşan “Olten Trio”yu dinledim, “Mühendislik Ofisi”nin orta yerinde... Daha birkaç hafta önce Maestro Yazıcı varmış, piyanonun başında. İşte böyle bir şey...
Bir yandan da fabrika bahçesinde, “Olten Taş Heykel Sempozyumu” devam ediyordu. Dinleti sonrasında, heykel ve müzik sanatçısı dostlarımıza sorular sorup, onlarla sohbet etme olanağı da bulduk.
Ben bu satırları yazarken, sempozyumda görev alan heykeltraş dostlar, Tonguç Sercan, Şule Atasoy Tansel, Tülay Çakmak, Evrim Kılıç ve Dilşad Yiğitcan Akçayöz, 2 hafta süren çalışmalarını tamamlamışlardı, heykeller halen fabrikada sergileniyor...
Bundan 3 yıl kadar önce, bir okuyucu, “Festivaller Kenti İzmir” fikrimizi yadırgayanlar için, hoş bir cevap göndermişti, paylaşmıştım...

Yazının devamı...