"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Allahaısmarladık Cumhuriyet

11 Aralık 2017


Hasan Pulur, Milliyet’ten ve 1997’den sesleniyordu, “Sokaklarda ya da Küçük Sahne’nin kapısında bu afişi okuyanlardan bazılarının yüreği daralabilir ya da hoplayabilir. Hayır, ‘Allahaısmarladık Cumhuriyet’ ne bazıları için felaketin habercisidir, ne de numaracıların ham hayallerinin gerçekleşmesidir.” 2006’dan da Doğan Hızlan, Hürriyet’le katılıyordu büyük resme: “Selim İleri’nin Allahaısmarladık Cumhuriyet oyunu yıllar önce Sadri Alışık Tiyatrosu’nda oynanmış ve aynı yıl hem Afife Jale, hem de Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri jürilerince yılın en iyi oyunu seçilmişti” diyerek... Cumhuriyet Gazetesi’nde 30 Aralık 2005’te yazdığı, Acı Bir Gogol Güldürüsü’nde ise Selim İleri (ismi lâzım değil) bir repertuvar kurulunun ısrarla, üstelik de birkaç kez tâlip oldukları oyunu (uzun diyaloglar gibi sudan ve havadan gerekçelerle) tiyatro eseri saymayarak koridorlarda reddettiğini ekliyordu sohbete...

Perde inmeden, 50’nci yazarlık yaşını bir başyapıtla kutlayan 2017’deki Selim İleri de kendi repliği ile oyuna katılıyor ve “20 yıl önce yazdığım, bana seçkin iki ödül kazandıran Allahaısmarladık Cumhuriyet’in Tiyatro Tatavla tarafından yeniden hatırlanmasından mutluluk duydum. / Oyunu, kültür gömleği değiştirirken çekilmiş acılar üzerine kurmaya çalıştım. Metinde, sahnede dört kadının dramı önce çıkar ama, geride bütün toplumun yaşadıkları, emeği belirsin istemiştim. Tiyatro Tatavla bu isteğime ruh üfledi. İnsanın kendi yazdıklarından söz açması çok zor, hatta gereksiz. Yine de bu oyunun yakın tarihimizin hüzünlü görkeminden esinlendiğini söylemeliyim. Birçok kaynaktan yararlanmıştım, o kaynak eserleri saygıyla anıyorum” derken perde kapanıyordu. Hiç aynı sahnede buluşmamışlardı, ama işte az önce birlikteydiler...


TAKSAV’ın ev sahipliğindeki 6’ncı Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali, Eraslan Sağlam’ın yönettiği ve Tiyatro Tatavla oyuncularının (Halide Edip / Hale Akınlı, Afife Jale - Fikriye / Tuba Zehra Sağlam, Lâtife / Cansu Diktaş, Terzi Galip / Can Ertuğrul ve (Anastasia’nın sesiyle) Svetlana Çerkosova) yorumladığı Allahaısmarladık Cumhuriyet’le açıldı.


Oyun kendini, “Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesinde kendi hayatlarından, kişisel özlemlerinden, düşlerinden vazgeçmiş, düşlerini feda etmiş dört figür... ‘Ferdin hürriyeti’, ‘Tiyatro bir mekteptir’, ‘Yeni bir vatan kuruluyor’, ‘Siyaset amansız şey’ diye diye iki dünya arasında kalmış mert, yürekli, naif, örselenmiş, ötekileştirilmiş devrimci kadınlar üstlerine toprak örtüldükten sonra, yürekleri can tahtasına çarpmadan önce, birbirlerine son kez sığınmak için Galip Bey’in terzihanesinde buluşurlar” diye târif ediyor. Açıkçası, ‘Cesaret; dehâ, güç ve büyüyü içinde saklar’ fikrini bu târifin içinde bulmakta hiç zorlanmadığımızı itiraf etmeliyim.


Yazının devamı...

“Yaş İtibar”dan “Yaşlı Cin”e kadar tebessüm…

8 Aralık 2017

 

Buradan anlarız ki itibar, “yaş ve kuru” olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcüğün anlamı ve derûnu konusunda, yolumuzu bulmamıza, deyimler de yardımcı olur. “İtibar’dan düştü…” denir meselâ ; vurgu çok güçlüdür: “Demek ki ‘yüksek’ bir şey bu !” diye geçer içinizden. “Allah insanın itibarını eksik etmesin…” diye dua edildiğinde ise, konuşulanın, “fazla” bir şey olduğu anlaşılır. Burada bitmez; “İtibarını kaybetti…” ifadesi, kavramın “var” olanı vurgulamaya eğilimi olduğunu gösterir. “itibarı 5 paralık oldu…” denmesinden, “kıymetli” bir şey olduğu, “kaç paralık itibarı vardı ki ?” sorusundan, “alınır – satılır” bir tarafının da bulunduğu çıkarımı yapılır.

 

Geçen yüzyılın en büyük mimarlarından Louis Isadore Kahn, “Çizgiyle boyanmış her at zebra değildir” derken, söylediği, bir estetik kategorinin tanımını aşar. Boyalarınızın dökülmesi için, karşınıza, “sadece yağmur yağmasını bekleyecek kadar sabırlı birinin çıkması” yetecektir. İşte bu “ıslaklık” ayrıntısı ile daire tamamlanır ve Necati Cumalı’nın, “itibar etmiyor gibi göründüğü ‘itibar’ tarifi”ne, taaa en başa dönmüş olursunuz. Ziya Paşa, bu “zebra, at, eşek” işinin, “donanım” tarafının altını çizer. Terkîb-i Bend’inde, “Bed asla necâbet mi verir hiç üniforma ? Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir”. (aslı kötü olana soyluluk kazandırır mı hiç üniforma; altın semer vursan eşek yine eşektir) demesi, kuşkusuz bundandır. “Yönetilebilen kavramlar” destesinde, İtibar, başkaları tarafından yönetilmeye pek müsait olmasına rağmen, halk arasında , “Kişinin kendi kendine ettiğini, 9 düşman bir araya gelse edemez !” denmesi ise, konuyu özetlemesi bakımından hayli mânidardır…

 

“Detant” (gerginliğin azaltılması, ilişkilerin yumuşatılması) öncesinin meşhur fıkralarının birini hatırlıyorum. “…Şişeden çıkan yaşlı, sevimli, uzun sakallı cin, sormuş Polonyalının birine: ‘3 dileğini yerine getireceğim; ilkini söyle !’ Adam, ‘ilki’ demiş, ‘Kızıl Çin Polonya’yı işgal etsin istiyorum…’ Cin, biraz hayret etmekle beraber, ‘o kolay’ demiş, ‘ikincisi ?’ Adam, ‘ikinci dileğim de aynı’ demiş, ‘Kızıl Çin Polonya’yı işgal etsin’. Yaşlı Cin, ‘ne kadar kolay harcıyorsun, bu paha biçilmez fırsatları ? Sen bilirsin… Son dileğin nedir peki ?’ dediğinde ise, adam gözleri parlayarak aynı dileği tekrarlamış. ‘Kararlıyım’ diye gürlemiş; ‘Kızıl Çin Polonya’yı işgal etsin…’ Yaşlı Cin, ‘tamam’ diye yanıtlamış, ‘halledeceğiz… Ama hâlâ bu saçma sapan isteğine anlam veremiyorum; üstelik 3 kere…’ Polonyalı, tarihten gelen kuyruk acısının rövanşını özetlemiş ve ‘sen ne tarih, ne de coğrafya biliyorsun yaşlı Cin, Kızıl Çin’in 3 kere Polonya’yı istilâ edebilmesi için, geliş gidiş hesabıyla, 6 kere Rusya’nın üstünden geçmesi lâzım; ben daha başka ne isterim ?”

 

Sosyal Medya’da, “-belge çıkışı-nın sahipsiz kaldığına, kamuoyuna iyi anlatılamadığına üzülen CHP’liler” ile, “işin tekniğine vâkıf olanlar”, kendi aralarında sohbet ediyorlardı; göz ucuyla misafir oldum. “…CHP’li biri, Man adası belgelerini açıklıyor. Konuya sıfır hakim. Yalan yanlış mevzuat atıflarıyla saçmalıyor ! Bu parti, hakikaten bu adamlarla asla seçenek olmaz. Tembel, uydurukçu, donanımsız bir anlayış bunların vazgeçilmezi. Basit bir dekontu bile doğru çözümleyemediler. Tepeden tırnağa üzücü bir kadro…./…Para Belwey'in buradaki döviz hesabından gidiyor. Adam bunu bile söylemiyor ve eziliyor karşısındakine… / …Kontrol Edilen Yabancı Kurum diye câri bir mevzuat var. Onu bilse şah mat yapacak…” Altına bir başkası da yorum yapmış:

Yazının devamı...

Bir ihtimal daha var: Asparagas!

4 Aralık 2017


Samimiyetle söylüyorum, Büyükşehir’in web sitesi vasatın üzerinde bir öngörüyle hazırlanmış. Ayrıntılarda, “Hemşehri İletişim Merkezi / Ulaşım / Bilgi Edinme / İhaleler / Dokümanlar / Birimlerimiz / hattâ Nöbetçi Ezcaneler” bile var. Bitmedi, “Kurumsal / Başkan / Hizmetlerimiz / Yayınlarımız / E-İşlem Merkezi / E-Beyanname / Kültür-Sanat / TV’de İBB / Kameralar / Kent Görselleri / Sanal Tur / Meclis / İzmir Kent ve Kültür Gezileri / Kensel Dönüşüm Projeleri...” Ve tabii bunların açılımları...
Ama “1868-2018” vurgusu sadece (deniz hasretini çağrıştırdığı için olsa gerek) sahra rengi bir 150’nci yıl logosu ile duyurulmuş. Bunun dışında sitede “150’nci Yıl Kutlama Programı” diye bir başlık göremedim. İki ihtimal var, ya akıllarına bile gelmedi ya da (bu kadar ciddî işin arasında) “Sizi tefe koyarlar” diye oraya yaz(a)mıyorlar.


Galip ihtimal birincisi olduğu için ekim ayında kentsel dönüşümü parlatan Sayın Bakan’a sorduğum soruyu yineleyip ikinci ihtimale geçelim: “Kentli bu kentsel dönüşümün neresinde acaba? Kent dönüşür ama kentli olduğu yerde kalırsa bunun çok vahim sonuçları olur farkında mısınız acaba? Zira, kentin nasıl dönüşeceği sorusundan daha önemlidir kentlinin nasıl ve neye dönüşeceği sorusu. Kent, kentli dönüşemeden dönüştüğünde dönüşse dönüşse bir ucûbeye dönüşür çünkü. Kentsel dönüşümü başarabilmek için önce kentliyi ruhen eğitiniz ve inceltiniz! Güzeli, iyiyi, doğruyu ve estetik olanı talep etmeye başlasın. Çirkinliğe razı olmamayı içselleştirsin. Bunları ancak sanatla yapabilirsiniz. Bunu yapabildiğinizde binaların hoş bir teferruat olduğunu göreceksiniz.”


İkinci ihtimal bende kutlama programının -sürpriz olması bakımından- kentliden saklandığı hissini uyandırdı. Hattâ duydum ki, oluşturulan kutlama komitesi önce dünyadaki parlak kentlerin yıldönümlerini araştırmış. Yani, Paris’te, New York’ta, Londra’da, Berlin’de, Sidney’de ve (kumamız) Barselona’da nasıl kutlanmış, nasıl kutlanıyor ve nasıl kutlanacak diye ince ince düşünüp öyle hazırlanmışlar. Basına sızar diye köşe bucak sakladıkları programın özeti şöyle: 12 ay boyunca her ay büyük bir gala etkinliği var. Yerli ve yabancı sanatçılar ve kültür insanları adetâ kamp kuracak İzmir’de... Hemen her türde konser, tarih konferansları, söyleşiler, tiyatro, opera-bale ve sinema gösterileri, sergiler, yarışmalar, irili ufaklı etkinliklerle İzmirliye ücretsiz olarak sunulacak. “İzmir” teması üstüne, beste, roman, kısa film, karikatür gibi alanlarda (150’nci yıl kutlamasına yönelik olarak) birkaç yıl önce açılmış yarışmaların ödül törenleri ve eserlerin sanatseverlerle buluşması gerçekleştirilecek. New York Filarmoni’den Bolşoy’a, Andre Rieu’den KODO davulcularına, Klazz Brothers’dan Placido Domingo’ya, Yo Yo Ma ve İpek Yolu’na kadar bir yıldızlar geçidine tanık olacak hemşehrilerimiz. Kasım ve Aralık 2018 ayları ise en özel gündeme sahip.


Yazının devamı...

Bu şehri “Sanat” kurtaracak!

1 Aralık 2017

 

Son yılların en başarılı afişindeki, “tiyatro mask’ı takmış balık” tebessümüyle “efeleniyor” çünkü; İzmir’e de çok yakışmış! Önce, henüz göz atma fırsatı bulamamışlar için, web sitelerindeki (http://www.izmirtiyatrofestivali.org/index.php) küçük “tarihçe” notunu paylaşayım:
“...İzmir; Antik Romalıların 16 bin kişilik açık hava tiyatrosu inşa ettiği, büyük yazar Victor Hugo’nun onu hiç görmeden adına şiir yazıp bir ‘prenses’e benzettiği; farklı kültürlerin, yaşam tarzlarının, inançların binlerce yıldır bir arada, barış içinde yaşadığı kent; tiyatro tarihimizin öncü kenti... / ...İzmir’in 16. yüzyıldan beri genlerinde taşıdığı tiyatro sanatını yeniden canlandırmak, geçmişte olduğu gibi uluslararası düzeye taşımak, farklı halkların kültürlerini, inanç ve dillerini paylaşabildikleri, bir arada sanat üretebildikleri, seslerini, sözlerini izleyicilerine duyurabildikleri bir şenlik ortamı oluşturmayı hedefleyen TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf), tarih boyunca “tiyatrolar kenti” olarak bilinen, asırlardır tiyatroyu yaşayan ve yaşatan kentimiz İzmir’de tiyatro ateşini yeniden alevlendirmek için, yıllardır Ankara’da gerçekleştirdiği Tiyatro Festivali deneyimini 2012’de İzmir’in yerel değerleriyle bir potada eritilerek İzmir’in ilk Uluslararası Tiyatro Festivali’nin organizasyonuna başlandı. Festivalimizde sanatsal estetiğin, dostluk ve paylaşımla ortaklaşabildiği bir buluşmayı gerçekleştirmeyi hedefliyoruz...”

CESARET TEMASI
Yukarıdaki paragrafın taşıdığı “heyecan ve büyü”, 6. Kez İzmir’de... Geçen 5 yıl boyunca, İzmir’in tiyatro salonlarını, yüzde 80 doluluk oranıyla hareketlendiren TAKSAV Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali, perdelerin, bu yıl 8-18 Aralık tarihleri arasında, “Cesaret” temasıyla açıyor. İzmir 5’i yurt dışından, 32’si Türkiye’den toplam 37 oyun, atölye ve söyleşiye, 13 farklı mekanda ev sahipliği yapacak. Festivalin yabancı konuk oyunları Fransa, İspanya ve iki ayrı grupla Gürcistan olarak belirlendi. Bir yerli yapımın prömiyeri gerçekleşirken, İspanyolca, Gürcüce ve Kürtçe oyunlar üst yazı ile sunulacak...
Festivale ait haber bülteninin ayrıntılarına, yerel ve sosyal medya üzerinden, festival programına ve sergilenecek oyunların bilgilerine ise www. izmirtiyatrofest.org adresinden ulaşabilirsiniz. Ben asıl, öykünün başlangıcına uzanıp, 2017’nin “Manifestosu”nu taşımak istiyorum köşeme. 2012’de “Merhaba” ile yola çıkılmıştı. Tiyatro, 2013’te “İtiraz”la gezindi sahnelerde. 2014’te “Dayanışma”ydı tema; 2015’te, “Özgürlük...” Geçen yıl, “... Roma mitolojisinde son tanrıça Spes’in adıdır ‘Umut’. Yunan mitolojisinde ise Pandora’nın Kutusu açıldığında ortaya saçılan kötülüklerden geriye kalandır; onu saklı kaldığı yerden çıkartıp alan insanlığa direnme ve mücadele gücü verendir Umut!” diye başlayıp, “...Özgür, aydınlık ve daha güzel bir ülke için umudu diri tutanlar: Birlikte tiyatroya, festivale!” diyerek virgüllenmişti şölen. Bu yıl daha da bir “Cesaret”lenmiş tiyatro. Şöyle kaleme alınmış (hiçbiri tesadüfe bırakılmamış olan) manifestoların sonuncusu:

İHTİYAÇ VAR

Yazının devamı...

“Tanrı Misafiri” kapıda mı kalsın ?

27 Kasım 2017

 

 

Bakanlık, ‘TSK’da yemek duası uygulamasının, yıllardır devam eden yerleşik bir uygulama olduğu değerlendirilmiştir’ yanıtını gönderdi…” Bu girişimin, aslında bir prova olduğunu yeni anlıyoruz. Çünkü, “Ordumuzun geleneği, 1 yıl içinde buharlaşmış” olmalı ki, geçen hafta, birliklere gönderilen emirle, “Mehmetçik”in yemek duası “Allah’ımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” şeklinde değiştirildi.

 

Gelenek deyince, pek eskilere uzanmak gerekiyor aslında… Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan “M.Ö. 209” yılı esas alındığına göre, yerküremizin, (temeli vahye dayanan) semavî din olarak, sadece Musevîliği tanıdığı bir dönemden söz ediyoruz. Yani, Orta Asya lugâtında sadece “Tengri - Tanrı” mevcut ve Peygamber Ocağı’nın, “Allah” sözcüğü ile tanışmasına, daha yaklaşık 800 yıl var… “Arada yaşananlar”a dair özel bir takıntınız yoksa, gündemi meşgul eden duadaki “Yaratıcıya şükran” niyetini, 1277’de, Karamanoğlu Mehmet Bey’in, “Şimdengerû, divânda, dergâhta, bargâhta, meydanda, çarşıda, pazarda Türkçeden özge söz söylenmeye...” şeklinde bilinen fermanıyla buluşturmak mümkündür. Zaten, İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmud’un bastırdığı paranın arka yüzünde de, (günümüz Türkçesiyle) "Muhammed Allah’ın elçisidir. Ebedi Tengri’nin gücüyle...” yazıyordu ve dilin arılığını aynı yüzyılda, “-Yaradan-dan ötürü…” berraklığına taşımaya çalışıyordu; “Tanrı bîzar bahîllerden” diye dövünen Derviş Yunus…

 

Macar Halk Edebiyatı Bilgini Ignaz Kunoş, 1926 yılında İstanbul Üniversitesi'nde verdiği konferansta, 1885 İstanbul’unu ve 13. yüzyıl Türkçesinin, sokakta hâlâ yaşadığını şöyle anlatıyor: "Gel Şehzâdebaşı'ndaki sakin kahvelere… Direklerarası’ndaki kıraathanelere... Biri söylerse öbürü dinler. Akşam da oldu ikindi, mumlar şamdanlara dikildi. Şerefeye çıkmış müezzinler, Kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp, ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak / Çalabdır ancak…"

 

Yazının devamı...

Öğretmenim Saygı Sana…

24 Kasım 2017

 

Saçları için ‘Koyu Kestane’ dendiğini duyardım. Bana sarıldığında, içinin titrediğini hissederdim. Zaman geçtikçe daha iyi fark ediyorum ki, ‘Muazzam’ bir kadındı... Öyleydi ya da bana öyle gelirdi. Ne fark eder? Güzel kadındı vesselâm... ‘Edirne Muallim Mektebi’nden 1930’da mezun oldu. Yatakhanede, devrin moda şarkısı olarak ‘Senelerce aşkı anmış mahzun kalpler hep ağlarmış’ı söylediklerini anlatırdı; sesi güzeldi. Klâsik keman çalardı. Fransızca bilirdi; eski yazıyı da bilirdi. 1932’de anne oldu. Küçücük kızıyla bir köyden diğerine ulaşabilmek için at binmeyi, silah kullanmayı öğrendi. İyi poker oynardı. Rakı içerdi. Kitap da okurdu. Renkli televizyonu gördü, ama internete yetişemedi. Nüfus kâğıdında ‘Karne Devri’nin gölgeleri vardı. O bir Cumhuriyet öğretmeniydi...”

 

Bu paragrafı defalarca kullandım yazılarımda…

Yazmaktan, paylaşmaktan bıkmayacağım; çünkü okumaya doyamıyorum !

Çünkü, her 24 Kasım geldiğinde,

benim için “Öğretmenler Günü”nün kutlanması,

yukarıda anlattığım seviyenin kutsanmasıyla eşdeğer bir hâl alıyor.

Yazının devamı...

Albert Einstein’ın, “KSK’nin halleri” için söyledikleri…

20 Kasım 2017

 

“…Pek az camiaya nasip olacak bir ayrıcalıkla, gelecek yıl 100. onurlu yılımızı geride bırakıyoruz…” diye başlayıp,  “-Karşıyaka ve KSK camiamızı ve taraftar kitlemizi genişletmek, dayanışmayı arttırmak, Karşıyaka lobisini, kamuoyunu oluşturmak- öncelikli hedefiyle yolan çıkan 1912 Karşıyaka Derneğimiz, 2002 yılında bir ‘Arama Konferansı’ ile yol haritasını çizmişti. KSK 2. Yüzyıl’ına adım atmaya hazırlanırken, biz de kendimize yeni bir vizyon yaratmak amacıyla, ortak aklın oluşumuna fırsat vermek ve Kulübümüzün 100. yılında ve geleceğinde alacağımız rolü belirginleştirmek üzere,  22 Ocak 2011 Cumartesi günü bir araya geliyoruz. Moderatörlüğünü Nihat Demirkol'un yapacağı ‘2. Arama Konferansı’mızda…” diye de devam ediyor.

 

“Basın Bülteni”ni, tesadüfen çıkmıştı karşıma…. Ama 2002 yılında yönettiğim “ilk Arama Konferansı”nın (ki, Galatasaray’dan sonra, bir spor kulübünün Türkiye’de yaptığı benzer nitelikli 2. Toplantıdır…) sonuç bildirgesini, özellikle arayıp buldum. Sayfalar dolusu notlar arasından, sizlerle sadece, “ibret olsun diye” aşağıdaki satırları paylaşacağım. Bakınız, 15 yıl önce katılımcılar, “KSK İle ilgili bulgular”ı, hangi cümlelerle ifade etmişler ?

 

“…MARKA GÜCÜ YÜKSEK, GELENEK VE SEMBOLİZMA SAHİBİ, ÇOK GÜÇLÜ BİR AİDİYET VAR, DEĞERLENDİRMELER GELECEĞE YÖNELİK DEĞİL, OBJEKTİFLİK YERİNE KİŞİSEL YORUMLAR BASKIN, HEDEFLERLE YÖNETİM ALIŞKANLIĞI YOK, ÇÖZÜMLER KISA VADELİ, FANATİZM, BİREYSELLİĞİ ÇAĞRIŞTIRIYOR, ELİTİZM – POPÜLİZM ÇELİŞKİSİ YAŞANIYOR, TABANA YAYILMA YETERSİZ, KALICI BİR EKONOMİK MODEL YOK…”

 

Yine, 15 yıl önceki

Yazının devamı...

Picasso tükürdüğü zaman…

17 Kasım 2017

 

Gidip-gelenler, farklı farklı yönleriyle kenti ballandıra ballandıra anlatmasın… Hayret uyandırmakla birlikte, İzmir’in “aksak usulündeki” yerel medyası bile, bloglarına varıncaya kadar, bu heyecana iştirak ediyor. Çünkü Eskişehir, sosyal demokrat (?!) yelpazede, İzmir’in keyfini kaçıran bir “kuma…”

 

“Methiye”lerin sonuncusunu, sevgili dost Nedim Atilla paylaştı. Yazısının sonunda (özetle)diyor ki; “…Başarılı bir başkan olmak nedir, her türlü olumsuzluğa rağmen, çalışmak-durmadan çalışmak nedir, yerinde görmek gerekir. Çünkü ben ne kadar anlatsam, az kalır. Şu kadarını söyleyeyim: Aziz yurdumda, İstanbul dışında bir kentte, müzeye giriş kuyruğu gördüm ben... /…Yineliyorum; Büyük düşünenlerin hedefleri vardır, dar görüşlülerin ise sadece istekleri ! Türkiye’de Eskişehir var diye mutluyum; Eski bir şehir, yepyeni bir hayat çünkü…”

 

Bugün, ben de bu kervana katılacağım. “Kuma”nın , “sanat performansı”ndan küçük bir kesit paylaşacağım. Ülkemizin, “ilk ve tek Üniversite Tiyatrosu” olan Tiyatro Anadolu, 25. yılını kutluyor.  Geçen hafta, Amerikalı yazar ve yönetmen Neil LABUTE’nin “Şeylerin Şekli” adlı oyunu ile açtılar perdelerini. Sîmten DEMİRKOL’un çevirisiyle Ozan KARAAHMET’in yönettiği “sert” oyunda; “Sîmten DEMİRKOL, Ozak ÇOLAK, Kübra AKKAYA ve Berk KIRLAK’ı, soluksuz  izledik. Yönetmen, şöyle diyor “kitapçık”ta:

 

“…Herkesin aynı olmaya zorlandığı, güzellik, çekicilik ve normallik kavramlarının medya ve çevre aracılığıyla dikte edildiği bir dünyada, elbette sanat yapmak çok güç. Sanatı ve sanatçıyı tereddütte bırakan her durumda suçlanabilecek çok kişi ve şey var. Bununla birlikte, ‘Sizin düşünceleriniz farklı olabilir. Farklılık iyidir. Harikadır. Hattâ hayatîdir’ diyen yazar, oyunda bir sanatçının eseri için yaptığı fedakârlıklardan fazlasını ele almış.

Yazının devamı...