"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Hicaz Dua Terkîbi ve Acemaşîran Âyin-i Şerîf...

İzmir’in, alaturkaya karşı olan vefâsızlığını anlamak mümkün değil !

 

 

Mesele, sadece bir “Rakım Elkutlu”nun hakkını verememek,

“Rüştü Şardağ”ı anlamamak, “Avni Anıl”ın kıymetini bilememek olsaydı keşke...

 

Bakmayın; her merdiven altında,

“benlik” savaşlarıyla döndüğü halde,

“rast mahur ile uşşâk muhayyerle döner...” diye vitrinlenen

“mûsikî cemiyeti” âvazelerine...

 

Bırakın, güfte ustası ve bestekârları;

İzmir, uzun yıllardır, “alaturka dinleyicisi” de yetiştiremiyor.

 

Pazartesi akşamı,

Ege Üniversitesi, Devlet Türk Mûsikîsi Konservatuarı,

Klâsik Türk Müziği Korosu’nun,

Halil İbrahim Yüksel yönetiminde

bir (açıklamalı) “Tasavvuf Mûsikîsi” konseri vardı AKM’de...

 

İlk bölümde, Ahmet Hatiboğlu’nun,

“Hicaz Dua, Segâh Esmâ Tezkiri, Hüzzam İlâhi, Segâh Tezkir,

Uşşâk İlâhi ve Uşşâk Esmâ Zikri”nden oluşan “Dua Terkibi” seslendirildi.

Herbirini, elinizde “dua taneleri” ile dinlemelisiniz...

Geleneksel gönül ve ses rengimize, icra edenin yorumu eklendiğinde,

ayaklarınızın nasıl da yerden kesildiğine, hayret edersiniz...

 

İkinci bölümde ise, sekiz yaşında postnişîn tâyin edilmiş Hüseyin Fahreddin Dede’nin,

ilk kez 1885’te okunmuş olan “Acemaşîran Mevlevî Âyin-i Şerîfi” icra edildi.

Mûsikîmizin, en güçlü eserlerinden biriydi bu...

Hemen bütün Mevlevî âyinleri gibi bir “zirve...” olduğu tartışmasız !

Diğer âyinlerden, (rivayete göre, kışın dervişler üşümesin diye...) daha kısa tutulmuş,

ama, yarım saat içinde, bu kadar duygu yükü ile “aşk ve edeb”in,

nasıl anlatıldığına bakıp da, mest olunan bir şâheser...

130 senelik bir beste, dünyanın her yerinde “kapalı gişe” dinlenir.

Hele Ramazan gibi, özel mânâ yüklenmiş günlere de denk getirilmişse...

“Aydınlık İzmir”de, nedense böyle olmuyor ? Olamıyor.

 

Salon boş değildi...

Ama “aks-i sadâ” vermesi gereken heveskâr heyecan da yoktu ortada...

“Kalabalık”lar, televizyonlardaki, yasak savma kabilinden vakit dolduran,

“üçüncü sınıf” tasavvuf mûsikîsi programlarına kapılmış olmalılar ki,

iftar sonrası, bir demli çayın rehavetinden

ve hânelerinden çıkamamışlardı...

 

Halil İbrahim Hoca’nın,

“mûsikîde güzel”e olan tutkusu, “incelmeye devam ediyor”.

“Yazılan notayla çalınan arasında bir fark olmalı” fikrine hayran bendeniz,

Tanbûrî Cemil’den bize miras kalan bu tavrı alkışlamaya devam edeceğim.

 

Gam yok ! Zaten Şair’in “vefâ eksikliği”nin peşine düşmediğini şu dizelerden anlarız;

Vesileyle, “eh-i dîl”e armağan olsun:

 

“...Yâdımda solan mevsimlere, vâh’a yazık !

Kalplerde sönen akşamlara, mâh’a yazık !

-Virân olacak kasra bu zahmet çoktur- diyerek,

Ardınca tüten yangına, eyvâh’a yazık...”

X