"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Festival’de, “parantez”e alınan bir gece...

İzmir Avrupa Caz Festivali’nin, bu yılki “destekçileri” arasında; “Dimitri Cantemir Romen Kültür Merkezi” -yine- var. “İşbirliği”nin en somut haline, geçen Perşembe akşamı, AASSM Küçük Salonda, hoş bir konserin izleyicisi olarak tanıklık ettik.  

                                                                                                                         

Sahnede, sesini “insan sesinden ayrı bir enstrüman” gibi kullanan Irina Sarbu ve arkadaşlarını (Ciprian Parghel / Kontrbas ve Tudor Parghel / Davul) orijinal yorumları ve birlikte müzik yapılan 15 yılın “dem”i ile dinledik.

 

Piyanist Puiu Pascu’yu, yukarıdaki parantezin içinde anmadım, çünkü; o bir parantezi “tek başına” hak ediyor. Zaten konser kitapçığında Pascu için yer alan satırlar da, benim bu tercihimi doğrular bir “ayrıcalıkla” yazılmış:“...Varlığıyla, izleyicileri ve basını her mekâna veya festival konserine çekmeyi başarabilen bir piyano virtüözü, bir doğaçlama ustası... İlham verici bir bestekâr ve kariyerinin zirvesinde... / ...Piyano çalarken  yaşadığı coşkunluk ve keyif, karmaşık ve çetrefilli armoniler ve ritimler, orijinalite,  yorumlama ve yaratma sürecindeki yoğun tutku, Pascu’yu Romanya’da eşi benzeri olmayan, biricik bir sanatçıya dönüştürmüştür. Bir etkinlikte o varsa, o etkinlik sıradışıdır ! O hangi sahnede varsa, ismi mutlaka zihinlere kazınır...”

 

Sözü, “parantezler” üstüne devirmişken, yıllardır, özellikle “etnik müziğe yatkın “ olan Romen sanatçıların açmasını beklediğim, “başka bir parantez”den daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Aslına bakarsanız, bu bana düşmezdi ama, madem ki Romen dostlarımız “henüz fırsat bulamadılar”, ben hatırlatmış olayım. Belki gelecek senelere faydası dokunur... Adını, “büyük bir müzik adamı”ndan alan Romen Kültür Merkezi’nin, “zor ödenecek hakkı” da, belki biraz hafiflemiş olur.

 

Bizim, kendisine seslendiğimiz ismiyle, “Kantemiroğlu”,  “...1673 yılında doğdu. Gençliğinde Latin, Yunan ve İslav dillerinin yanı sıra, din bilgisi ve silah kullanmayı da öğrendi. 1684’te Osmanlı Devleti babasını Boğdan Beyliği'ne atayınca, geleneğe göre 1678’de rehin olarak İstanbul’a gönderildi. Öğrenimini İstanbul’da sürdürerek, Patrikhane'deki akademide eski Yunan ve Latin kültürüyle Bizans ağırlıklı Ortodoks kültürünü, Enderun'da ise Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrendi. Osmanlı siyaset ve kültür çevreleriyle yakın ilişki kurdu. Osmanlı Devleti’nin siyaseti, kurumları, etnik durumu, İslâm dini ve sanatına ilişkin köklü bilgiler edindiği gibi Batı’daki hareketleri izlemeyi de ihmal etmedi.

 

İlk müzik zevkini, flütle Boğdan havaları çalan babasından aldı. Boğdan’dayken müziğin temel kurallarını öğrendi... Türk müziği öğrenimi ise, 14 yaşında geldiği İstanbul’da başladı. Kemanî Edirneli Ahmed Çelebi’den bu müziğe ait ilk bilgileri, Tamburi Angeliki’den ise tambur öğrendi; ney üflediği de söylenir...

 

Kısaca “Kantemirloğlu Edvârı” diye de anılan, “Kitab-ı İlmü’l-Müsiki ala Vechi’l-Hurüfat” (Harfler Üzerine Mûsıkî Kitabı) adlı ünlü kitabı, iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde makamlar, perdeler, usuller üstüne bilgiler, ikinci bölümde ise, 16.-17. yüzyıla ait toplam 349 parça eserin notasını bulunur.

 

“Rahip Toderini”ye göre Kantemiroğlu, bu eserini, zamanın mûsıkîşinaslarından “Hazine-i Hümayûn” müdürü İsmail Hakkı Efendi ile Saray Hazinedârı Lâtif Çelebi’nin ısrarı ile yirmi yaşında iken, o dönemin Osmanlıcası ile düzgün bir üslupla yazdı ve Sultan I. Mahmud’a sundu. (Müzik dışında verdiği eserleri -tarih, diplomasi, edebiyat- burada saymaya yerimiz yok...)

 

Bilinen eserleri, muhtelif makam ve usullerde bestelediği 21 peşrev ile 9 saz semaisi ve 2 sözlü eserden ibarettir. Bu eserler “Klâsik Okul”un bütün inceliklerini taşıyan, nazariyata bağlı, sağlam yapılı ve güzel eserlerdir. Sözlü eserleri nişaburek makamından bir beste ile yine aynı makamdan bir aksak semaidir.

 

Gönül ister ki, “komşularımız”, bir konsere de, Kantemiroğlu’nun “Bûselik Peşrevi” ile başlasınlar meselâ veya “Pençgâh Saz Semai”i ile bitirsinler. Ne dersiniz, hoş olmaz mı ?

X