Sevdiklerimizi kurban etmeyelim

Bilim insanlarına göre Türkiye’de 200 bin civarında koronavirüs taşıyıcısı var.

Haberin Devamı

Bu taşıyıcılar herhangi bir hastalık belirtisi göstermese de etraflarına virüs bulaştırabiliyor. Peki ama bizim o 200 bin kişiden biri olmadığımızın garantisi var mı? Elbette yok. Ama “hayalet taşıyıcı” bile olsak hiç değilse sevdiklerimizi, yakınlarımızı nasıl koruyacağımızı biliyoruz: Şarkıda dediği gibi “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli.”

Sevdiklerimizi kurban etmeyelim

BÜYÜKLERİN ELLERİNDEN

Allah’ın Kuran’da geçen sıfatlarından birisi “Bâtın”dır: Yani gözle görülmeyen, duyulara gizli kalan. Sevgi de böyledir. Gözle görülmez, ölçülemez ama hissedilir. “Bâtın” sıfatının bir de tamamlayıcısı var: “Zahir”. Yani görülebilen, aşikâr. Allah’ın varlığı, yarattıkları (mahlukat) ve yansımaları (tecelli) vasıtasıyla görünür. Basit bir örnek verecek olursak, sevdiğimiz kişi “zahir”dir, ona duyduğumuz sevgi ise “bâtın”. Yaradan sevgisinin bir tezahürü, zahiri ibadetlerdir (namaz, oruç vd) İnsanî sevgi ise kucaklaşarak, “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperek” gösterilir.

Haberin Devamı

YANAK YANAĞA DEĞİL GÖNÜLDEN GÖNÜLE

Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’ndaki kısıtlamalar olumlu sonuç vermiş, 10 gün sonraki vaka sayısında yüzde 15 azalma sağlanmıştı. Bu bayramda ise kamusal değil, “gönüllü kısıtlamalara” muhtacız. Gelin hepimiz, kendimizi doğrudan taşıyıcı olarak kabul edelim. Böyle bir durumda, bayram sevincimizi “zahiren” yaşamakta ısrar eder miyiz? Sevdiklerimizi, alışkanlıklarımızı tekrarlamak uğruna, bile bile hasta etmeyi göze alır mıyız? Elbette hayır. Gelin bu bayram, sevgimizin “zahirî” boyutunu “sosyal mesafeli” bir şekilde, “bâtınî” boyutunu ise en içten dileklerle, gönülden gönüle yaşayalım. Sonuçta hepimizin ortak duası, dünyamızı altüst eden bu salgının bir an önce sona ermesi değil mi?

KOLONYALAR HAZIR MI?

Sevdiklerimizi kurban etmeyelim


BAYRAM
ziyaretlerinin vazgeçilmezlerinden olan kolonya, malum sebeplerden ötürü yine revaçta. Kolonya bize Batı’dan gelmiş olsa da çıkış noktası İslam coğrafyasıdır. İslam medeniyetinde Hz. Peygamber’e atfedilen simge (rumuz) güldür. Gülün kokusunu yapraklarından alıp bir şişeye kalıcı şekilde aktarmak hiç de kolay bir iş değildi. Ancak Ortaçağ’ın Müslüman âlimleri, gülün suyunu damıtmayı başardılar. Cabir ibn Hayyan ve El-Kındî’yi izleyen İbn Sina, bir damıtma (distilasyon) tekniği icat etti. İlkeleri halen geçerli olan bu esans çıkarma tekniği, damıtılmış alkol elde etmenin de öncüsüdür. Nitekim Arapçada göze çekilen sürme anlamındaki “al-kuhl”, parfüm yapımında kullanılan imbiğin Avrupalılara geçmesiyle “alkol” olarak anıldı! 18. yüzyılda ise etil alkol, su ve güzel koku kullanılarak kolonya geliştirildi.

Haberin Devamı

MAHLUKATA EZİYET EDİLMEZ

ESKİLER,
nedensiz yere denize taş atmamayı öğütlermiş: “O taş, bu kıyıya varmak için nice seneler yolculuk yaptı evlat. Nice badirelerden geçip karaya ulaştı. Sen o taşı denize atarak kat ettiği onca yolu heba etmiş oluyorsun. Yazıktır, yok yere zahmet verme. Hem balıkları da ürkütmesen keşke.” Ne kadar ince bir düşünce değil mi? (Günümüzde denize taş atan birine bu sözleri söyleyen, bir taş da kafasına yeme ihtimalini göze almalı!) “Eşref-i mahlukat”, yani “insan” olabilmenin temel gereklerinden birisi hayvanlara, bitkilere, eşyalara, hatta kıyıdaki taşa bile eziyet etmemek. Çünkü doğadaki, kainattaki her şeyin üzerimizde bir hakkı var. Köpeklerin, kedilerin, eşeklerin... Bu hak sahipleri içinde bize etinden postuna kadar her şeyini “kuzu kuzu” sunan kurbanlık hayvanlar, ayrı bir değer taşıyor.

Sevdiklerimizi kurban etmeyelim

*

Haberin Devamı

Eski zamanlarda pek çok evin bahçesinde en azından bir kümes olurdu. Büyükbaş hayvanları görmek için şehir surlarının hemen dışına çıkmak yeterdi. Hayvanlarla yan yanalık, deyimlere de yansımıştır. Örneğin beceriksiz insanlara, “Koyun bile güdemez”, ürkek-korkak kişilere “Tavuk bile kesemez” denirdi. Oysa bugün bırakın büyük şehirleri, küçük ilçelerde yaşayanlar bile ne koyun güdebilir, ne tavuk kesebilir. İşte böyle bir ortamda, ehil olmayan kişilerin “kurban kesmesi”, hayvanlara eziyet ihtimalini yükseltiyor. Ayrıca eskiden evlerin bahçelerinde özel ihtimam gösterilerek beslenen kurbanlıklar, günümüzde uzak mesafelerden zor koşullarda şehirlere taşınıyor. Hangi ibadet olursa olsun, ibadet ederken mahlukata eziyet etmemek, rahmet beklerken zahmet vermemek lazım. Neredeyse her bayramda dile getirilen bu konu “tavsiye” ile çözülecek olsaydı şimdiye çoktan çözülürdü elbet. Yine de bir kez daha hatırlatmış olalım. Bakarsınız elinde bıçak, sokaklarda yaralı hayvan kovalayacak birilerinin kulağına gider de bu işten belki vazgeçer. 

Yazarın Tüm Yazıları