"Naci Cem Öncel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naci Cem Öncel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naci Cem Öncel

Naci Cem Öncel

Dijital bilgi hazinesi

12 Mart 2017

DİJİTAL DÜNYANIN ATALARINDAN

847 yılı civarında vefat eden Harizmî, tüm dünyada algortimanın (cebirin) kurucusu kabul edilir. Hatta “algoritma” kelimesi bile Al-Kharizmi (Alkarizmi, algorizmi) isminden gelir. Harizmî’nin bilimsel başarılarıyla farklı bir aşamaya geçen algoritma, günümüzde kullandığımız bilgisayar yazılımlarının temelini oluşturur. Yani, 21.Yüzyıl’da uçuşa geçen dijital devrim, Harizmî’ye çok şey borçlu.

ANSİKLOPEDİ TÜRÜNÜN ERKEN ÖRNEKLERİ

Harizmî ile aynı yıllarda yaşamış olan İbn Sa’d’ın (ö.845) yazdığı Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir ise, biyografik ansiklopedilerde önemli bir dönüm noktasıdır. Onun ardından gelen Cahiz, Dineverî, Yakut el-Hamevî gibi nice isimler, zoolojiden biyolojiye, coğrafyadan edebiyata kadar farklı alanlarda ansiklopedik eserler kaleme aldılar. İslam medeniyetinin adım adım zenginleşen ansiklopedileri, 15.Yüzyıl’da 65 ciltlik devasa içeriğe ulaştıktan sonra bayrağı 17.Yüzyıl’da Batı devralacaktır.

BİLGİSAYARLARDAN ÖNCE BATI’NIN İSLAM ANSİKLOPEDİLERİ

Batı’da Leibniz (ö.1716) bilgisayarın öncüllerinden mekanik hesap makinesini geliştirirken, ileride yazılımlara dönüşecek matematik buluşlarını ortaya koyuyordu. Onun Newton’la yarışan başarıları yanında “Ansiklopedistler” hareketi Bilimsel Devrim’in önemli unsurlarındandı. Aynı Batı, The Encyclopedia of Islam’ı yayınlanmaya ise 1908’de başladı. Şarkiyatçıların bu eseri sadece Batı’da okunmamış, Müslüman araştırmacıları da etkilemiştir. Hatta Türkiye’de MEB tarafından yayınlanan “İslam Ansiklopedisi” (1940-1987) bunun bazı eklemeler ve değişikliklerle yayınlanmış bir çevirisidir. Ne var ki bu çeviri-uyarlama ansiklopedi, daha tamamlanmadan Batı’nın gerisinde kalmıştı bile… Çünkü The Encylopedia of Islam, yeni bir anlayışla baştan yazılıyordu (1960-2007).

ANSİKLOPEDİNİN GETİRDİĞİ BİLİMSEL GELİŞİM

1980’li yıllar bilgisayar çağının yükselişine tanıklık ederken 1983’te Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) yeni bir ansiklopedinin, yani TDV İslam Ansiklopedisi’nin (DİA) çalışmalarını başlattı. Hedef, İslami ilimler, Müslüman ülkelerin tarihi, kültürü ve coğrafyası gibi konuları kapsayan, yaklaşık 16.000 maddelik tamamen özgün bir ansiklopediydi.

Yazının devamı...

Zenginden derviş olur mu?

5 Mart 2017

BATI’DAN BAKINCA

Son zamanlarda ABD’deki İslam-Ortadoğu araştırmalarında, İslam’ı Sünnîlik, Şiîlik ve Sufîlik olarak üç ana kategoriye ayırma ve müstakil olarak inceleme eğilimi gözleniyor. Klasik oryantalistler Şiîliğin ortaya çıkışında siyasi, Sünnîliğin biçimlenişinde hukuki etkenleri vurgularlar. Sufîliği (tasavvufu) ise daha çok İslam-dışı etkilerin ürünü sayarlar. Bunlardan kimisi Yahudi-Hristiyan, kimi Zerdüşt, kimiyse Hint kültürünün etkisini öne çıkarır. Bu görüşlere bazı temelden itirazlar olsa da tartışılan genellikle İslamiyet üzerinde hangi kültürün daha etkili olduğudur.

GELENEK NE SÖYLÜYOR?

Gelin görün ki tasavvufun klasik kaynaklarında böyle bir etki mevzubahis edilmez. Buna göre tasavvuf, tüm İslami ilimler gibi ‘kulu doğru yola iletme ve yaratıcısına yaklaştırma’ gayesi taşır. Hatta ‘ilm-i tasavvuf’, İslam’ın bir nevi ‘yüksek lisansı veya doktorası’ gibi görülür. Öte yandan kişinin öğrendikleriyle ‘amel’ etmesi, yani bilgisini davranışlarına, haline yansıtması gerekir. Tasavvuftaki ‘hâl ilmi’ de, diğer ilimlerdeki gibi usta-çırak (şakird) ilişkisiyle öğretilirdi. Üstelik mutasavvıflara göre bu ‘öğreten-öğrenen’ usulü sonradan değil Kur’an’da belirtildiği üzere Allah’ın Hz.Adem’e isimleri(ni) öğretmesiyle başlamıştır. Hızır ve Hz.Musa ilişkisinde olduğu gibi peygamberlerce sürdürülmüş ve Hz.Muhammed’le son şeklini almıştır… Hz.Peygamber’in yetiştirdiği Hz.Ali –bazılarına göre Hz.Ebu Bekir- başta olmak üzere, bir kısım sahabe benzer şekilde talebe yetiştirmiş, ve böylece sözlü gelenek kesintisiz devam etmiştir. Dolayısıyla her mürşidin mutlaka Hz.Peygamber’e bağlanan sağlam bir silsilesi olmalıdır. Tüm bunlar tasavvufun kendini İslam’dan ayrı görmediğine dair işaretlerdir.

Sufîliğin Sünnîlikten (duruma göre Şiîlikten) ayrı bir ‘mezhep’ olduğu görüşüne gelince… Bunun da karşılığını klasik metinlerde bulmak oldukça zor. İmam Gazzalî’nin, Adülkadir-i Geylanî’nin, Ahmed er-Rufaî’nin ve daha nicelerinin sünnete riayet konusundaki sözleri/yazıları bu teorilerle büyük ölçüde çelişiyor. Benzer bir durum Şia için de geçerlidir.

GELENEĞE BİLİMSEL YAKLAŞIM

Peki ama Batılı araştırmacıların görüşleriyle gelenek arasındaki bu çelişki giderilebilir mi? Madem ‘ehl-i sünnet ve’l cemaat’ veya ‘ehl-i tasavvuf’ gibi kavramlar, yazılı metinlerde Hz.Peygamber’in vefatından hayli zaman sonra belirginleşti… Öyleyse bunlar ‘icat edilmiş gelenekler’ midir (invented tradition)? Yoksa kökleri İslamiyet’in ilk dönemlerine mi dayanır?

Feryal Salem’in Brill akademik yayınlarından çıkan kitabı, işte bu sorulara aradığımız yanıtlar için bize yeni kapılar açıyor. Salem’in “The Emergence of Early Sufi Piety and Sunni Scholasticism” (Erken Dönem Sufî Dindarlığının ve Sünnî Öğretilerin Yükselişi) başlıklı eseri bizi İslamiyet’in ikinci yüzyılına götürürken, Abdullah bin Mübarek’in yaşamına ve eserlerine odaklanıyor.

Yazının devamı...

Kırım ve paranın kırımı

26 Şubat 2017

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, geçtiğimiz günlerde ‘NATO’nun Karadeniz’deki varlığını arttırmakta kararlı olduğunu’ açıkladı. Nedeni malum: “Karadeniz’in kilidi” Kırım, artık Rusya’nın denetiminde. Elbette NATO’nun ‘askeri varlığın arttırması’, Batı ülkelerinin Karadeniz’deki ilk gövde gösterisi olmayacak. Bundan 164 yıl önce, dönemin süper güçleri İngiltere ve Fransa, Rusya’nın Karadeniz’e hâkim olmasını engellemek adına savaşı dahi göze almış; Osmanlı Devleti’yle müttefik olarak Rusya’yla Kırım Savaşı’na girmişti. Ne var ki, zaferle sonuçlanmış gibi görünse de üç yıl süren bu savaşın maliyeti Osmanlı için çok ağır olacaktı… (Tabii Kırım denince bedel ödeyenlerin başında Tatarlar ve diğer Türkî ahali gelir. Ama onların sıkıntılarını ve zorunlu göçlerini ayrıca ele almalıyız.)

RUSLARIN ÇIKARDIĞI ‘GÖK GÜRÜLTÜSÜ’

28 Şubat 1853 tarihinde İstanbul’a yanaşan “Gök Gürültüsü” isimli buharlı geminin önemli bir yolcusu vardı: Çar tarafından özel olarak görevlendirilmiş Prens Menşikov. Menşikov’un görevi Kudüs’teki ‘Kutsal Mekanlar’ üzerinden Osmanlı üzerinde güç gösterisine girişmekti. Elbette, Kudüs’teki hangi kilisenin anahtarının kimde duracağı, hangi sırayla ayin yapılacağı sembolik bir meseleydi. Ruslar, bu bahaneyle Osmanlı’nın Ortodoks tebaası üzerinde açıkça hükümranlık talep ediyordu. Rusya’nın asıl hedefiyse, 1783’te ilhak ettiği Kırım’dan sonra Güney’e, yani Karadeniz ve Osmanlı toprakları üzerinden Akdeniz ve Ortadoğu’ya inmekti. Ancak İngilizler Hindistan yolunda, Fransızlar ise Akdeniz ve Ortadoğu’da Rusları görmek istemiyorlardı. Ama Menşikov taleplerinin kabulü için Osmanlı’yı savaşla tehdit edip herkese gözdağı vermekte kararlıydı. Ne de olsa dünyanın en büyük kara ordusu Rusya’ydı ve Osmanlı’nın derdi başından aşkındı… Ancak tüm nobran ve tehditkâr tavrına karşın Menşikov, payitahta boyun eğdiremedi. Bunun üzerine Rusya Çarlığı, Osmanlı Devleti’ne ültimatom verdi. Artık savaş kaçınılmazdı. İngiltere ve Fransa, Rusları Karadeniz’de durdurmak adına Osmanlı’nın yanında savaşmaya karar verdi. Bu ittifak önemli olsa bile yeterli olacak mıydı? Ne de olsa Osmanlı, bir değil iki savaşa birden giriyordu: Cephedeki savaş ve para savaşı.

YENİLEŞMENİN MALİYETİ

Özellikle Ruslar karşısında ağır yenilgiler alan Yeniçeri ordusu 1826’da kaldırılmış yerine ‘modern’ bir ordu kurulması için çalışmalar başlatılmıştı. Üstelik yenilenen sadece ordu değil, Tanzimat’la birlikte devletin neredeyse tümüydü. Eğitimden sağlığa her türlü yenilik için paraya ihtiyaç vardı. Öyle ki 1850-51 bütçesinde gelirlerin giderleri karşılama oranı %87,6’ya kadar gerilemişti. İşte Kırım Savaşı böyle bir ortamda patlak verdi. Normal koşullar altında bile devlet giderlerinin yaklaşık %40’ını oluşturan askeri harcamaların savaş sırasında yükselmesi kaçınılmazdı. Üstelik mesele artık sadece asker maaşı ödemekten ibaret değildi. Modern tarihin ilk büyük savaşlarından olan Kırım Savaşı, lojistiğin hayatî önemini göstermiştir. Askerin cepheye sevki, gıda temini, sağlık hizmetleri gibi konular daha büyük yatırım demekti. Haberleşme için artık telgraf hatları kurmak gerekiyordu. Üstelik ordunun beslenmesi, şehirlerdeki gıda temininde açıklara yol açıyordu.

Böylece 1853-54 bütçesindeki 779 milyon kuruşluk gider, bir sonraki yıl 1 milyar 108 milyon kuruşa yükseldi. Bütçe açığı iki yılda iki katına ulaşmıştı. Kırım Savaşı’nın Osmanlı Devleti’ne 11 milyon sterlinlik bir yük getirdiği düşünülüyor. Bu o kadar büyük bir meblağ idi ki, 1861-62 bütçe gelirlerinin neredeyse tamamına denk düşer!

PARANIN KAĞIT PARÇASINA DÖNÜŞMESİ

Bu ağır yükü karşılamak için öncelikle iç borçlanma yoluna gidildi. Bir tür hazine bonosu-kâğıt para karışımı sayılabilecek olan ‘kaime’ piyasaya sürüldü. Ne var ki bu iç borcun sadece faizi bile hazineye yüktü. Üstelik son derece basit bir şekilde, el yazısıyla hazırlanan kaimeler, kalpazanlar için bulunmaz fırsattı: Piyasa sahte kaimelerle doldu. Ayrıca ‘faiz getirili kâğıt para’ diyebileceğimiz kaimenin çok ciddi ‘konvertibilite’ sorunları vardı. El değiştirmesi ve nakde çevrilmesi sürecinde spekülatörlere gün doğuyordu. Bu da kaimenin (ve paranın) güven - değer kaybını beraberinde getiriyordu tabii… Yetmezmiş gibi, yüksek rakamlı kaimeler nedeniyle piyasada ‘bozuk para’ darlığı baş göstermişti.

Yazının devamı...

Kötü Baba Sendromu

19 Şubat 2017

1960’lı ve 70’li yılların popüler Türk sineması çok sevilen ‘babacan’ karakterle doludur. Elbette bunların başında Hulusi Kentmen’in canlandırdığı babalar gelir. Ayrıca Vahi Öz, Nubar Terziyan, Eşref Kolçak, Kadir Savun, İhsan Yüce gibi oyuncular da pek çok kez sevecen, tatlı-sert, koruyup kollayan, namuslu-onurlu baba figürlerini beyaz perdeye yansıttılar. Münir Özkul, Yalancı Yarim (1973) ve Mavi Boncuk’tan (1975) sonra Bizim Aile’de yine fedakâr bir baba olarak karşımıza çıktı. Üstelik bu defa çocuklarına hem annelik hem babalık yapıyordu. Bu öyle ideal bir babaydı ki kendisini kabul etmeye yanaşmayan üvey oğlunun (Tarık Akan) bile saygısını ve sevgisini kazandı. Benzer şekilde, Hababam Sınıfı’nın Mahmut Hoca’sı çocuk sahibi olmasa bile tüm öğrencilerine babalık eden idealist bir karakterdir.

Bu dönemin popüler filmlerinde kötü babaları ezici bir çoğunlukla üvey babalar veya Bizans kralı, tekfuru gibi ‘düşman’lardı. 70’lerin sonu ve 80’lerde ise popüler filmlerde kötü babalarla zenginlik arasında yakın ilişki görülür. Özellikle arabesk filmlerde zengin baba, fakir oğlanı hor görerek içindeki kötülüğü dışa vurur. Benzer babalar Kemal Sunal komedilerinde de bulunur.   

SON ‘SÜPER BABA’LAR VE BİLGELER

Popüler Türk sinemasının ideal babaları, televizyon dizilerinde, ‘nostaljik’ bir tavırla karşımıza çıkacaktır. Elbette bunların başında 1993-97 arasında yayınlanan Şevket Altuğ’un canlandırdığı “Süper Baba” gelir. Onu 2002 yılında, AK Parti’nin seçim zaferiyle aynı günlerde yayına giren Ekmek Teknesi’ndeki Nusret Baba (Savaş Dinçel) takip eder. Nusret Baba sadece ailenin değil tüm mahallenin bilge-babasıdır aynı zamanda. Akasya Durağı’nın Nuri Baba’sı (Zeki Alasya) da babacan bir karakterdi. 2003 yılında başlayan Kurtlar Vadisi’nde ‘Ömer Baba’ (Emin Olcay), 2014 yılında ölünceye dek daima insani değerleri vurguluyordu. 

Seksenler’in naifliğini yansıtan klasik iyi baba figürü ‘Fehmi’ (Rasim Öztekin) gibi istisnaları bir kenara koyarsak… Son birkaç yıldır dizilere damgasını vuran unsur, artık bu iyi kalpli, sevecen, bağışlayıcı babalar değil; tam tersine ailelerinin ve çevrelerinin hayatını allak bullak eden ‘kötü babalar’.

ALİ KAPTAN EŞİTTİR DRAM

“Öyle Bir Geçer Zaman ki” (2010-13) dizisinin kilit karakteri Ali Kaptan’dı. Karısı Cemile’nin ve ailesinin başına gelen neredeyse her türlü melanet ‘kötü baba’ Ali Kaptan yüzündendir.

‘Arkadaşlar İyidir’, dram türünde adeta ‘kötü babalar resmî geçidi’ gibiydi. Bu dizide çocuklarını zorla filmlerde oynatıp sömüren, paraları metresiyle yiyen babadan, sevgilisinden olan çocuğunu karısından-kızından gizleyen ünlü doktora, evlatlık olduğunu kendisine ölüm döşeğinde söyleyen babaya kadar türlü-çeşit ‘kötü baba’ modeli mevcuttu.

Yazının devamı...

Sultan ve alim

12 Şubat 2017

“XIV. ve XV. Asırlarda Osmanlı memleketlerinde dinî ve hukukî ilimlerde ve bundan başka kelam, matematik, felsefe ve astronomide yüksek değerde ilim adamları yetişmiş ve bunlar ilmi eserleriyle daha sonraki asırlarda da şöhretlerini muhafaza etmişlerdir.” İsmail Hakkı Uzunçarşılı, artık klasikleşen 1965 tarihli “Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı” başlıklı eserinde Osmanlı ulemasından (alimler) bu sözlerle bahseder.

Alim-ulema deyince çoğumuzun zihninde ‘din adamı’ canlansa da, aslında bu tanım günümüzün eğitmenlerini, akademisyenlerini, bilim insanlarını, hukukçularını; hatta genel anlamıyla entelektüelleri kapsar. Osmanlı’nın klasik sınıflandırmasında, eğitim ve yargıda görev üstlenenler, “ilmiye” sınıfı olarak adlandırılıyordu. Bunlara üst düzey din görevlilerini de eklemek yerinde olur.

Modern dönemdeki araştırmalarla ilmiye sınıfının niteliklerine dair kapsamlı bilgilere kavuştuk. Uzunçarşılı’nın ardından Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu, Mehmet İpşirli, Cahid Baltacı, Fahri Unan; yurtdışında Richard Repp, Madeline Zilfi, Cornell Fleischer başta olmak üzere pek çok araştırmacı ulema ve ‘ilmiye’ hakkında yazdılar. Son yıllardaki akademik çalışmalarsa bu öncü eserlere derinlik kattı; ilmiyenin eğitim, bilim ve yargıdaki fonksiyonları incelenirken bazı klasik görüşler de yeniden yorumlandı. Yrd.Doç.Dr. Abdurrahman Atçıl’ın kısa bir süre önce Cambridge University Press tarafından yayınlanan “Scholars and Sultans in the Early Modern Ottoman Empire” (Erken Modern Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulema ve Sultanlar) başlıklı kitabı da bu çalışmalardan birisi.  

ALİM-BÜROKRAT

Osmanlı’da yüksek eğitim ve hukuk alanlarında ‘ilmiyenin’ şekillenmesi ve devletle ilişkisi önemli değişimler geçirdi. Atçıl, kitabında bu değişim sürecini kuruluş devri (1300-1453), hiyerarşinin oluşumu (1453-1530) ve hiyerarşinin pekiştirilmesi (1530-1600) olarak üç bölümde ele alıyor. Ayrıca anahtar kavram olarak “alim-bürokrat” tanımını kullanıyor. Aslında medreseler (üniversite olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ‘devlet okulları’ değil, ‘vakıf okullarıydı’. Osmanlı hanedanının kurduğu vakıf medreseleri ise bir tür ‘devlet okulu’ gibiydi. Çünkü Osmanlı’nın Hristiyanlardan aldığı topraklarda zaten medreseler yoktu. Bürokrasi, İstanbul’un fethinden sonra adım adım sistematik yapıya kavuşurken ‘ilmiye’ daha tanımlı bir sınıf haline geldi. İlmiyenin konumu kanunlara bağlandı. ‘Özel’ vakıf medreseleri ‘devlet’ medreseleriyle aynı derecelendirme, maaş ve hiyerarşi sistemine getirildi. Osmanlı, ‘YÖK’ benzeri bir kurum ihdas etmese de zamanla ilmiyedeki terfiler, sultanın onayına sunulan standart bir düzene oturdu. Yani günümüz terimleriyle ifade edersek, gelirleri ve tayin yöntemleriyle akademisyenler / eğitmenler, devlete tam anlamıyla bağlandılar.

BÜYÜYEN İHTİYAÇLAR

Zamanla imparatorluk büyüyüp medrese mezunlarının sayısı artınca yeni okullar açıldı; eskilere ‘kürsüler’ eklendi. Yine de mezun sayısı eğitim ve yargıdaki kapasiteyi aşınca açıkta kalanları devletin başka kademelerine kaydırmak kaçınılmaz oldu. Böylece hükümetten tayin bekleyen ‘stajyerler’ de, ‘alim-bürokrat’ sınıfı da giderek büyüdü. Bu görevler, ömür boyu sürebilecek devlet kariyeri içinde vezirliğe kadar uzanabiliyordu.

Atçıl’a göre tüm bu süreç, devletin ulemayı kontrol altında tutma tercihiyle bağlantılıydı. (Ne var ki özellikle Arap eyaletlerindeki ulema bu sistematiğin dışındaydı.) Osmanlı tarihinin en önemli bilim insanlarından Taşköprîzâde, ulemanın tarihini yazarken onları sultanlara göre sınıflıyor; adeta iktidarla ulema arasındaki yakın ilişkiyi yansıtıyordu. Elbette bu tek taraflı bir bağlılık değildi. Saltanat veya hükümet, kimi kararlarında ulemanın olumlu fetvasına, diğer deyişle desteğine ihtiyaç duyuyordu. Sultanın veya vezirlerin bile hükümranlığının sınırları vardı ve bu sınırların çizilmesinde ulema kritik önemdeydi. Bu ‘meşruluk’ arayışı ve desteği, Osmanlı’nın Safevîlerle mücadelesinde farklı bir boyuta taşınacaktır.

Yazının devamı...

80 yıl önceki anayasa değişikliği

5 Şubat 2017

“İnsanlık tarihi Türklerle başlamıştır” diyordu kürsüdeki Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya, güçlü bir inanç ve üst perdeden bir gururla… Bravo sesleri ve alkışlarla kesilen konuşmasına şu sözlerle başlamıştı: “Başta Cumhuriyet Halk Partisi’nin Umumî Reis Vekili Büyük Başvekil İsmet İnönü olduğu halde, Parti’nin mebuslarından 153 arkadaşın imzası ile hazır­lanan Teşkilâtı Esasiye kanunu (anayasa) tadilleri (düzeltmeleri), huzu­runuza sunulmuş̧ bulunuyor. Bu tadilleri icap eden zaruretleri huzurunuzda arz etmeği büyük şeflerim bana vazife olarak verdiler. Bu ödevimi yapmak için müsaadenizi rica edeceğim.” Kaya, anayasaya eklenecek olan ilkelerin bizzat Atatürk tarafından modern bir devletin meydana getirilmesi için tespit edilen ve parti programına eklenen ilkeler olduğunu belirtiyordu. Partinin güçlü ismi Kaya ayrıca konuşmasında devletçilik, milliyetçilik, halkçılık ve laiklik ilkesinden bahsediyor; “laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir (etkili) ve amil (sebep) olmamasını temin et­mektir. Bizde laikçiliğin çerçevesi ve hududu budur” diyor ve ekliyordu: “Hiç̧ bir din kendisini müdafaa için Türkler kadar azim­kâr, Türkler kadar fedakâr bir millet bulamamıştır. Eğer, dünyada İslamiyet yaşıyorsa, 12 asırdan beri kendisini müdafaa eden Türklerin koluna, kanına ve kafasına medyundur (Bravo sesleri, alkışlar).

LAİKLİK KONUSUNDA BİR İTİRAZ

Elbette TBMM’nin 5 Şubat 1937 tarihli oturumunda muhalif bir parti bulunmadığı için anayasa değişikliği hakkındaki itirazların sesini tutanaklarda duyamıyoruz. Buna karşın bazı milletvekillerinin çeşitli noktalara itirazları da yok değildi. Örneğin Muş Milletvekili Hakkı Kılıçoğlu, laiklik ilkesiyle Diyanet İşleri kurumunun çeliştiği görüşündeydi: “İkinci maddeye biraz yan ba­kan, hattâ kafa tutan bir teşekkül var. Diya­net İşleri (Gülmeler). Ben bu teşekkülün aleyhin­de değilim. Dinlerin ve dindarların hasmı da değilim. Ancak bütün dinî işleri vicdanlara bı­raktıktan sonra bir devletin resmî bütçesinde, bilhassa Teşkilatı Esasiye’mizin bu yeni ikinci maddesi karşısında, yeri olmayacağı kanaatin­deyim.” Kılıçoğlu’na göre laik olduğunu söyleyen bir devletin müftülerinin olması dışarıdan bakanların aklını karıştırıyordu. Dini binalara hizmet konusu ise vakıflar çerçevesinde çözülebilirdi.

PEKİ YA LİBERALLER VE KOMÜNİSTLER?

İzmir Milletvekili Halil Menteşe’nin de anayasadaki değişikliklerle ilgili mülkiyet hakları başta olmak üzere bazı tereddütleri vardı. “Devletçilik mesela” diyordu Menteşe, “şimdi ekonomide liberal taraftarı ferdiyetçi bir vatandaş ortaya çıkar da propagandaya başlarsa?... Acaba onu polis yakalayıp da mahkemeye verecek midir?” Rasih Kaplan onun bu endişesine oturduğu yerden şu cevabı vermişti: “Öbür dünyaya gitsin deriz.” Kaplan’ın bu sözlerini duymazdan gelen Menteşe, inkılapçılık ilkesinin de anayasa maddesi haline gelmesiyle ortaya bazı çelişkilerin çıkabileceğinden endişeliydi: “Şimdi bir komünist, komünizm propagandası yaptığından dolayı mahkemeye verildikten sonra, hâkim huzu­runda derse ki; ‘beni niçin buraya getirdiniz ve niçin burada maznun sandalyesinde oturuyorum? İnkılapçılık Devlet şekline dahildir. Ben en geniş̧ ve en esaslı bir inkılap taraftarıyım. Vesaiti istihsaliyeyi (üretim araçlarını) kami­len komonize ederek Devletin eline veriyorum. Binaenaleyh beni niçin muhakeme ediyorsunuz?’ O zaman ne olacaktır? (Komünistlik istemiyo­ruz sesleri). Daha sonra kürsüye gelen Şemsettin Günaltay’ın bu sorulara cevabı kesindir: “Bir liberal çıkıp liberalizm esaslarını, bir komünist çıkıp komünizm esaslarını… Hayır, müdafaa etmeyecektir, edemeyecektir!” Keza cevaben kürsüye gelen Şükrü Kaya, komünizmin yanı sıra liberalizm konusunda da çok net bir tavır sergiliyordu: “Bugün liberalizm her yerde ya çökmüş, tarihe intikal etmiş̧ veyahut da sarsıntı nöbetleri içinde can çekişmektedir. Hayata yeni doğmuş̧ olan Türkiye Devletinin hayatı için liberalizm çok fena ve çok zararlı bir unsurdur. Bugün liberalizm demek hukuk bakımından bir anarşi, ekonomi bakımından da bir kısmı yurttaşları diğer yurttaşlar istismar ettirmeye açık bir kapı demektir.”

Muğla Milletvekili Hüsnü Kitapçı ise Devletçilik ilkesi ile şahsi teşebbüs hürriyetini uyumlu hale getirecek düzenlemelerin gerekliliğinden söz ediyor, “ileride yapılacak kanunlarda amme menfaati ile şahsın menfaatini telif etmek için Yüksek Meclisin inceden inceye çalışaca­ğına emin olmak pek tabiidir” diyordu.

KABUL EDİLMİŞTİR…

Elbette Meclis kürsüsünde belirtilen tüm görüşler nihayetinde anayasa değişikliğinin özüne değil ortaya çıkarabileceği çelişkiler üzerineydi. Nitekim Kitapçı, sözlerini şöyle tamamlayacaktı: “Hülasa itibariyle söyleyeceğim şudur: Atatürk’ün işaretini bu memleketin hüsnüniyetle kabul etmesi bu mem­leketin ve bu milletin menfaatinedir”. (Bravo sesleri, alkışlar). Dile getirilen görüşlerden sonra yapılan oylamada anayasa değişikliği başkanın “Kabul edenler? Etmeyenler?... Kabul edilmiştir” ifadeleriyle kısa bir sürede kabul edildi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin “cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı” olduğu anayasaya eklenmiş oluyordu. Ayrıca anayasanın 75. maddesi şu şekli alıyordu: “Hiç̧ bir kimse mensup olduğu felsefî içtihat, din ve mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umumî muaşeret adabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî ayinler yapılması serbesttir”.

Yazının devamı...

Bir Yemin Ettim ki…

22 Ocak 2017

İlk yüksek sesli itiraz, 2006 yılının Kasım ayında başladı. Muhafazakâr yazar Dennis Prager, Minnesota’dan ABD Kongresi’ne seçilen Keith Ellison’ın yemin töreniyle ilgili kararını sert biçimde eleştiriyordu. Prager’a göre “bir Kongre üyesinin nasıl yemin edeceğine Keith Ellison değil, Amerika karar vermeliydi”. Bir süre sonra Kongre’deki Virginia eyaleti temsilcisi Virgil Goode de bu sert eleştirilere katıldı. Peki ama törenin yapılmasına daha birkaç ay varken Ellison’un göreve başlama yemini neden böylesine bir tepkiyle karşılaşıyordu?

ELLISON VE TARTIŞILAN YEMİN

Keith Ellison beş çocuklu Katolik bir ailenin üçüncü oğlu olarak 1963 yılında Detroit’te dünyaya gelmişti. Ancak 19 yaşındayken Müslüman olmaya karar verdi. Yıllar sonra siyasete atıldı. 2002’de Minnesota Eyalet Meclisi’ne, 2006’da ise %56’lık oy oranıyla aynı eyaletten ABD Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Söz konusu tartışma Ellison’un Kongre’deki görevine başlamadan önce edeceği yeminle ilgiliydi. Ellison ABD tarihinin ilk Müslüman Kongre üyesi olacaktı. Onun tercihi –pek çok kişinin tahmin edebileceği üzere- Kur’an’a el basarak yemin etmekti. Oysa Prager’a göre ABD, İncil’deki değerler üzerine inşa edilmişti ve Ellison’a Kur’an üzerine yemin etme izni verilmemeliydi. İşin ilginci dindar bir Yahudi olan Prager, eğer böyle bir göreve seçilse İncil’e el basarak yemin edeceğini belirtiyordu; çünkü İncil “Eski Ahit” adıyla zaten Tevrat’ı da içeriyordu. Cumhuriyetçi Virgil Goode ise Kur’an üzerine yemin edilecek olması nedeniyle “Amerikalıları uyanmaya çağırıyor”, “eğer böyle giderse daha fazla Müslüman’ın seçileceği” uyarısını yapıyordu!

HUKUKUN GEREĞİ Mİ, GELENEK Mİ?

Aslında Ellison’un Kur’an üzerine yemin ederek göreve başlayacak olmasına itiraz etmenin bir hukuki dayanağı yoktu. Çünkü aslında İncil üzerine yemin, anayasaya bağlılık yeminin bir şartı değil sadece ritüeliydi. ABD’nin ilk başkanı Washington, 30 Nisan 1789’da göreve başlarken İncil üzerine yemin etmişti. Bu gelenek günümüze kadar sürdüyse de istisnalar olmuştur. 6. Başkan John Quincy Adams (1825) ve 14. Başkan Franklin Pierce (1853) hukuk kitabı üzerine yemin ederken “İncil’e el basmayan” bir diğer Başkan, Theodore Roosevelt (1901) idi. Tabii bir de Johnson’ın yemin töreni vardı… Johnson, Kennedy’nin öldürülmesi sonucunda başkanlık uçağı Air Force 1’da yemin ederek göreve başlamak durumunda kalmış, İncil yerine uçaktaki bir Katolik dua kitabına el basmıştı. Özetle, ABD’de başkanların, kongre üyelerinin ve kamu görevlilerinin yeminlerinde kullandıkları kitaplar, hukuki bir nedene değil geleneklere dayanıyordu. Bu doğrultuda Keith Ellison -tüm tepkilere karşın- Kur’an üzerine el basarak yemin etmekte kararlıydı. Şimdi geriye tek bir konu kalmıştı: Yemin töreninde Kur’an’ın hangi baskısı kullanılacaktı?

JEFFERSON’IN KUR’AN’I

Keith Ellison yemin töreninden önce Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) nadir kitaplar ve özel koleksiyonlar bölümünün yöneticisi olan Mark Dimunation’dan kendisine “özel bir Kur’an baskısı” bulmasını istemişti. Kaderin garip bir cilvesi olacak ki, bulunan ‘özel’ Kur’an, muhalif Kongre üyesi Goode’nin seçim bölgesindeki tarihi bir evden geliyordu: Bu, ABD kurucu babalarından ve aynı zamanda 3.Başkan olan Thomas Jefferson’ın (1743 – 1826) özel kitaplığındaki Kur’an idi! Jefferson, 17.Yüzyıl’da yaşamış İngiliz düşünürü John Locke’dan esinlenerek 1776’da şöyle yazmıştı: “Bir Pagan, bir Müslüman veya bir Yahudi, dini nedeniyle medenî haklardan mahrum bırakılmamalı.” Elbette Jefferson bu satırları sadece bir temenni olarak yazmamıştı. ABD’nin kurulduğu yıllarda kimlerin ülkeyi yönetebileceğine dair sert tartışmalar vardı. Hâkim konumdaki Protestanlar, azınlık durumundaki Katoliklerin, Yahudilerin, dinsizlerin ve dahi Müslümanların günün birinde göreve gelme ihtimaline şiddetle karşı çıkarken Jefferson bunun tersini savunuyordu. İşte bu tarihi tartışmanın gelip dayandığı noktada… Ellison’ı eleştirenlere, ABD’nin kurucu babalarından birine ait tarihî bir Kur’an, sembolik açıdan son derece güçlü bir cevap olacaktı.

4 Ocak 2007 tarihinde, Keith Ellison, Kongre’deki yemin töreninin ardından, Temsilciler Meclisi sözcüsü Nancy Pelosi’nin huzurunda Thomas Jefferson’a ait iki ciltlik, İngilizce Kur’an mealine el basarak yemin etti. 

Yazının devamı...

Yeni Müfredat, Geçmiş, Gelecek

15 Ocak 2017

Millî Eğitim Bakanlığı’nca açıklanan yeni öğretim programlarında dikkat çeken iki önemli yenilikten biri geçmişimizi, birisi de geleceğimizi doğrudan ilgilendiriyor: İlki tarih, ikincisi ise bilişim dersleri.

GEÇMİŞ, ASLA SADECE GEÇMİŞ DEĞİLDİR

Yeni programda tarihle ilgili dersler ağırlığını koruyor: Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler, T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, Tarih, Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi. (Bu listeye ‘Peygamberimiz'in Hayatı’ ile ‘Türk Dili ve Edebiyatı’ derslerini eklemek de mümkün). 9 - 11. sınıflara yönelik tarih dersinin içeriği, o bildik ‘savaşlar ve fetihler’ ekseninden biraz daha medeniyet tarihi alanına doğru kaymış gibi duruyor ki, bu olumlu bir değişiklik. Tabii bu değişimin pratiğe nasıl yansıyacağı, hazırlanacak kitaplar ve malzemelerle ortaya çıkacak. Dolayısıyla ilgili ders kitapları hazırlanırken olayların ve isimlerin azaltılıp, kavramların genişletilmesi yerinde olacaktır. Unutmayalım ki çağımızda ansiklopedik verilere ulaşmak giderek kolaylaşıyor. Buna karşın bilgi yığını içinden bütünlüklü bir bakış açısı geliştirmek giderek zorlaşıyor.

ÇAĞDAŞ TARİHE AÇILAN KAPILAR

Açıklanan taslak programda tarih adına iki yenilik dikkat çekici. İlki T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine yeni bir ünite olarak eklenen 1950-2016 arası dönem. Diğeri ise “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” dersi. Türkiye’nin yakın tarihinin okullarda işlenmemesi, sadece müfredat adına değil toplum geneli için de çok önemli bir eksiklikti. Gençler (ve dolayısıyla yetişkinler), derslerde işlenmediği için yakın tarihteki en önemli olaylardan bile haberdar olamıyordu. ‘İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrası adeta yaşanmamıştı! Bu durum haliyle kulaktan dolma, yanlışlarla dolu yorumlara yol açıyordu. Oysa günümüz olaylarına sağlıklı bakabilmenin bir koşulu yakın tarihi iyi bilmek. Dolayısıyla bu eksikliğin giderilmesine yönelik adım atılması yerinde olmuş. Ancak müfredatta yakın tarihe son derece kısıtlı bir çerçevede yer verildiğini belirtmeliyiz. Açıkça görülüyor ki tartışmalı konulardan bilinçli olarak uzak durulmuş.

Ders malzemeleri oluşturulurken dikkat edilmesi gereken noktalara gelince… İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine eklenen bölümlerle birlikte genel bir kavrayışın ve anlatımda sürekliliğin korunması gerekiyor. Ders içeriği, keskin siyasi tartışmalara zemin hazırlayan ‘dönemsel kopuş’ algısına kurban edilmemeli. Bilindiği üzere yakın tarihin tarafları iktidardan ayrı kaldıkları dönemleri çok ağır bir dille eleştirirler. Mesela, bir grup için Tek Parti dönemi Altın Çağ, diğeri içinse baskı dönemidir. Tam tersi Demokrat Parti devri için de söylenir. Örnekleri çoğaltmak mümkün… Tüm bu katı bakış açıları, Türkiye tarihine süreklilik içinde bakmayı ve olgularla konuşmayı son derece güç hale getiriyor. Dolayısıyla ders kitapları yazılırken bu keskinliğin yumuşatılması sadece toplumsal değil aynı zamanda bilimsel bir gereklilik.

DÜNYA TARİHİ Mİ, TÜRKİYE TARİHİ Mİ?

Yeni müfredatta yer alan “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” dersi beş ana bölümden oluşuyor: İki Dünya Savaşı arasında dünya; 2. Dünya Savaşı; Soğuk Savaş̧ dönemi, yumuşama dönemi ve sonrası (1960’lardan 1990’lara uzanan dönem kast ediliyor); küreselleşen dünya. Öncelikle şunu söylemek gerek: Ders, “Çağdaş Dünya Tarihi ve Türkiye” başlığını daha fazla hak ediyor. Çünkü üniteler, Batı merkezli 20.Yüzyıl dünya tarihinin evrelerini esas alıyor. Türkiye’nin yakın tarihinden kesitler, bu süreçle bağlantılı olarak derse yerleştirilmiş. Dolayısıyla karşımızdaki bildik anlamıyla bir “Çağdaş Türkiye Tarihi” dersi değil. Dersin özü, dünya tarihi ve Türkiye’nin dış politikaları gibi görünüyor.

Yazının devamı...