"Naci Cem Öncel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naci Cem Öncel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naci Cem Öncel

Naci Cem Öncel

Kötü Baba Sendromu

19 Şubat 2017

1960’lı ve 70’li yılların popüler Türk sineması çok sevilen ‘babacan’ karakterle doludur. Elbette bunların başında Hulusi Kentmen’in canlandırdığı babalar gelir. Ayrıca Vahi Öz, Nubar Terziyan, Eşref Kolçak, Kadir Savun, İhsan Yüce gibi oyuncular da pek çok kez sevecen, tatlı-sert, koruyup kollayan, namuslu-onurlu baba figürlerini beyaz perdeye yansıttılar. Münir Özkul, Yalancı Yarim (1973) ve Mavi Boncuk’tan (1975) sonra Bizim Aile’de yine fedakâr bir baba olarak karşımıza çıktı. Üstelik bu defa çocuklarına hem annelik hem babalık yapıyordu. Bu öyle ideal bir babaydı ki kendisini kabul etmeye yanaşmayan üvey oğlunun (Tarık Akan) bile saygısını ve sevgisini kazandı. Benzer şekilde, Hababam Sınıfı’nın Mahmut Hoca’sı çocuk sahibi olmasa bile tüm öğrencilerine babalık eden idealist bir karakterdir.

Bu dönemin popüler filmlerinde kötü babaları ezici bir çoğunlukla üvey babalar veya Bizans kralı, tekfuru gibi ‘düşman’lardı. 70’lerin sonu ve 80’lerde ise popüler filmlerde kötü babalarla zenginlik arasında yakın ilişki görülür. Özellikle arabesk filmlerde zengin baba, fakir oğlanı hor görerek içindeki kötülüğü dışa vurur. Benzer babalar Kemal Sunal komedilerinde de bulunur.   

SON ‘SÜPER BABA’LAR VE BİLGELER

Popüler Türk sinemasının ideal babaları, televizyon dizilerinde, ‘nostaljik’ bir tavırla karşımıza çıkacaktır. Elbette bunların başında 1993-97 arasında yayınlanan Şevket Altuğ’un canlandırdığı “Süper Baba” gelir. Onu 2002 yılında, AK Parti’nin seçim zaferiyle aynı günlerde yayına giren Ekmek Teknesi’ndeki Nusret Baba (Savaş Dinçel) takip eder. Nusret Baba sadece ailenin değil tüm mahallenin bilge-babasıdır aynı zamanda. Akasya Durağı’nın Nuri Baba’sı (Zeki Alasya) da babacan bir karakterdi. 2003 yılında başlayan Kurtlar Vadisi’nde ‘Ömer Baba’ (Emin Olcay), 2014 yılında ölünceye dek daima insani değerleri vurguluyordu. 

Seksenler’in naifliğini yansıtan klasik iyi baba figürü ‘Fehmi’ (Rasim Öztekin) gibi istisnaları bir kenara koyarsak… Son birkaç yıldır dizilere damgasını vuran unsur, artık bu iyi kalpli, sevecen, bağışlayıcı babalar değil; tam tersine ailelerinin ve çevrelerinin hayatını allak bullak eden ‘kötü babalar’.

ALİ KAPTAN EŞİTTİR DRAM

“Öyle Bir Geçer Zaman ki” (2010-13) dizisinin kilit karakteri Ali Kaptan’dı. Karısı Cemile’nin ve ailesinin başına gelen neredeyse her türlü melanet ‘kötü baba’ Ali Kaptan yüzündendir.

‘Arkadaşlar İyidir’, dram türünde adeta ‘kötü babalar resmî geçidi’ gibiydi. Bu dizide çocuklarını zorla filmlerde oynatıp sömüren, paraları metresiyle yiyen babadan, sevgilisinden olan çocuğunu karısından-kızından gizleyen ünlü doktora, evlatlık olduğunu kendisine ölüm döşeğinde söyleyen babaya kadar türlü-çeşit ‘kötü baba’ modeli mevcuttu.

‘Familya’ dizisindeki baba (Uğur Yücel) eşi vefat ettiği halde dört çocuğunu yalnız bırakıp uzaklara gidecek kadar arızalı bir kişilikti. Öyle ki kendini çocuklarına ve seyirciye affettirmeye çalışsa da bu denli büyük bir ‘ahlaki suç’, hazmedilemeyecek kadar ağırdı.

Geçtiğimiz günlerde başlayan ‘Adı Efsane’ ise çocuklarının velayetini baldızına kaptırmış sorunlu bir baba olan Tarık’ın (Erdal Beşikçioğlu) kendini düzeltme çabasını anlatıyor. O ‘iyi bir baba’ olma yolunda ama dizide ‘esas’ kötü baba figürü de var: Tarık’ın öğrencisi Hakan’ın gizli bir ailesi daha olan hoyrat babası. Hakan’ın babasına duyduğu hiddet, kişiliğini ve hayatını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor.

ZENGİN, GÜÇLÜ VE KÖTÜ

Bodrum Masalı’nın Evren Ergüven’i ve Kalbimdeki Deniz’in Alihan Öztuna’sı aile facialarının doğrudan sorumlularıdır. Üstelik düzenbazlıkları hem ailelerinin parçalanmasına, hem de ultra zenginken beş parasız kalmalarına yol açar. Ayrıca sadakatsizliği en pervasız şekilde yaşarlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi eski eşlerinin ve çocuklarının hayatlarını karıştırmaya devam ederler.

Eve ekmek getirmeyen alkolik babası yüzünden hayatı sıkıntı içinde geçen Hülya, aradığı refahı ve güveni zengin ‘kayınbaba’ Bayram Cevher’in (Ahmet Mümtaz Taylan) çatısı altında bulmaya çalışır. Ama onun zenginliği de hukuksuz işler ve gayrı nizami ilişkiler üzerinde yükselmiştir. ‘Aydın ve eğitimli’ oğlu Kerim’in gözünde ise ‘Bayram baba’ baskının ve otoriterliğin sembolüdür. Üstelik ‘zengin ve güçlü’ baba modelinde sıkça gördüğümüz evlilik dışı ilişki ve çocuk onda da karşımıza çıkar.

MAFYA BABALARI

Poyraz Karayel ve büyük aşkı Ayşegül Umman, ideal bir çift olarak mutlu-mesut bir yaşam sürebilecekken mafya ‘babası’ olan babaları (Macit Koper ve Musa Uzunlar) nedeniyle beladan ve acıdan bir türlü kurtulamaz. Bu dizideki temel karakterlerin kaderi adeta babalarıyla birlikte şekillenmiş gibidir.

Kötülük sembolü bir diğer mafya babası ise “İçerde’ dizisinin Celal Duman’ı (Çetin Tekindor). Öz kızını evlatlıkmış gibi büyüten; tehdit amacıyla üç yaşındaki Umut’u kaçırıp, mafya köstebeği bir evlatlık olarak yetiştiren ‘kebapçı’ Celal’in kötülükleri anlatmakla bitmez.

ROMANTİK KOMEDİLERİN PROBLEM BABALARI

Kötü babalar romantik komedilerde bile karşımıza çıkar. Örneğin Kiraz Mevsimi ve No:309’un ana karakterleri, sorumsuz babaları tarafından terk edilmiş; anneleri tarafından nice fedakârlıklarla büyütülmüş kızlardır. Seviyor Sevmiyor’da Yiğit’in kişiliğindeki travmanın nedeni, alkollüyken araç sürerek annesinin ölümüne yol açan yalancı ve sahtekâr babasıydı.

Aşk Yeniden’de sevgilisi Ertan’la Amerika’ya giden Zeynep, Ertan’ın kendi çocuğunu reddetmesiyle ‘kötü baba’nın ne demek olduğunu acıyla öğrenir. Aslında Zeynep Amerika’ya babası Şevket Reis’in (Tamer Levent) baskısından kurtulmak için gitmiş, daha doğrusu kaçmıştır. Şevket Reis, romantik komedilerin gelmiş-geçmiş en problematik babasıdır bir bakıma. Bu inatçı, geri adım atmayan, fevri, şiddete eğilimli, kural tanımaz, son derece otoriter; üstelik otoritesine uymadığı taktirde biricik kızını bile reddetmeye hazır baba, Aşk Yeniden’in kilit karakteriydi.

KÖTÜ BABALARIN EN KÖTÜSÜ

Son dönemdeki diziler içinde ‘kötü baba’ karakterlerinin zirvesi ise karşımıza ‘Cesur ve Güzel’de çıkıyor. Muazzam servetini düzenbazlıkla kurmuş olan Tahsin Korludağ (bir kez daha Tamer Levent), kamu görevlilerini kullanarak çıkar sağlayan; rakiplerini ve kendisine karşı çıkanları türlü baskıyla sindiren; nihayetinde Korludağ’ı despotça yöneten, dediğim dedik bir karakterdir. Daha varlıklısını bulduğu için nişanlısını nikah öncesinde terk edecek kadar duyarsız ve fırsatçıdır. Karısına ise yıllar boyu sadece üzüntü vermiştir. Kendi köksüzlüğünü örtmek için başka bir ailenin geçmişini şeceresine katmaktan çekinmez. Sonradan görme ‘kasaba kurnazı’ Korludağ’ın sıçrama tahtası, ölümüne yol açtığı ideal bir babadır: Eğitimli, sanatçı, rafine, romantik, sadık, sevecen; köklü bir İstanbul ailesinden gelen Hasan. Hasan’ın oğlu Cesur’un tüm çabası ‘Korludağ saltanatına; Korludağ’ın baskı ve yolsuzluk’ düzenine son vermektir. Böylece kendisine karşı çıkan kızını ‘hain’ ilan eden; çocuklarını bile oyunlarına alet etmekten çekinmeyen kötü baba tahtından indirilecek; artık hatıralarda kalmış merhum, ‘elit’ babanın ruhu şad olacaktır.

PEKİ AMA NEDEN?

Eğlence sektörünün ‘sanattan’ temel farkı, toplumsal mesaj veya kendini ifade sorunsalından çok gişe hasılatı veya izlenme oranını esas almasıdır. Kanal yöneticisinden yapımcıya, senariste kadar tüm ekibin önceliği budur. Öte yandan her zanaatkâr içinde bulunduğu dönemin ve toplumun koşullarından etkilenir ve onu yansıtır. Yukarıda andığımız dizilerden bazıları Kore’den, Kore kültüründen uyarlama. Dolayısıyla ‘kötü baba’ figürünün bir ölçüde ithal olabileceğini not etmekte yarar var. Ama bu bile 1960’lardan günümüze uzanan süreçte ‘sevecen, tonton, fedakâr baba’ figüründen neden ‘kötü baba’ figürüne kayıldığını açıklamaya yetmez.

ATA – BABA – REİS

Sinemada ‘ideal babalar’ dönemi, yani 60’ların ikinci yarısı ve 70’ler, aynı zamanda siyasete ‘Baba’nın, yani Süleyman Demirel’in damga vurduğu yıllardı. ‘Baba’ bir ‘Ata’ olmasa bile kitlelerin güvendiği bir figürdü. Bir diğer güçlü liderin, yani Özal’ın döneminde ‘zengin babalar’ klişe bir kötü karakter olmayı sürdürdü. ‘Tonton aile babaları’ ise özellikle komedilerde karşımıza çıktı.

Erdoğan döneminin ilk yarısında daha geleneksel, ağırbaşlı, hatta bilge babalar izlerken 2010’larda çok daha sert babalar izlemeye başladık. Türkiye’de özellikle 2010’lu yıllarda yükselişe geçen Erdoğan karşıtlığının ve Erdoğan’ın karşıt eleştirilerinin kültürel iklim üzerinde etkisi olduğu muhakkaktır. Buna karşın Sayın Erdoğan’ın Türkiye’de milyonlarca kişinin gözünde ailesine son derece bağlı ideal bir baba, güvenilir bir aile ‘Reis’i olarak görüldüğünü de unutmayalım. Müşfik, koruyucu-kollayıcı babaların karşımıza genellikle TRT dizilerinde çıkması (Seksenler, Baba Candır, ayrıca Diriliş Ertuğrul vb.) bu doğrultuda değerlendirilebilir.

Elbette yukarıdaki güncel örnekler, sadece senaristlerin öykülerine ilgi çekici ‘kötüler’ bulma çabası olarak okunabilir. Nihayetinde iyiyle kötünün mücadelesi destanların, edebiyatın, tiyatronun ve sinemanın değişmez ögesidir. Yine de popüler kültür, üretildiği ve tüketildiği devrin gerilimlerinden bağımsız düşünülemez. Yukarıda andığımız dizilerin yazarları hiçbir şekilde toplumsal-siyasi gönderme çabasında olmasalar da içinde yaşadığımız dönemin ruhundan (Zeitgeist) etkilenmeleri kaçınılmazdır. Ayrıca bu çerçevede öykü-senaryo yazarları arasında giderek daha fazla kadının başarılı olmasının, ataerkil toplumlarda açıkça dile getirilmemiş sıkıntıları yüzeye çıkardığı gerçeğini de görmezden gelemeyiz. 

Yazının devamı...

Sultan ve alim

12 Şubat 2017

“XIV. ve XV. Asırlarda Osmanlı memleketlerinde dinî ve hukukî ilimlerde ve bundan başka kelam, matematik, felsefe ve astronomide yüksek değerde ilim adamları yetişmiş ve bunlar ilmi eserleriyle daha sonraki asırlarda da şöhretlerini muhafaza etmişlerdir.” İsmail Hakkı Uzunçarşılı, artık klasikleşen 1965 tarihli “Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı” başlıklı eserinde Osmanlı ulemasından (alimler) bu sözlerle bahseder.

Alim-ulema deyince çoğumuzun zihninde ‘din adamı’ canlansa da, aslında bu tanım günümüzün eğitmenlerini, akademisyenlerini, bilim insanlarını, hukukçularını; hatta genel anlamıyla entelektüelleri kapsar. Osmanlı’nın klasik sınıflandırmasında, eğitim ve yargıda görev üstlenenler, “ilmiye” sınıfı olarak adlandırılıyordu. Bunlara üst düzey din görevlilerini de eklemek yerinde olur.

Modern dönemdeki araştırmalarla ilmiye sınıfının niteliklerine dair kapsamlı bilgilere kavuştuk. Uzunçarşılı’nın ardından Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu, Mehmet İpşirli, Cahid Baltacı, Fahri Unan; yurtdışında Richard Repp, Madeline Zilfi, Cornell Fleischer başta olmak üzere pek çok araştırmacı ulema ve ‘ilmiye’ hakkında yazdılar. Son yıllardaki akademik çalışmalarsa bu öncü eserlere derinlik kattı; ilmiyenin eğitim, bilim ve yargıdaki fonksiyonları incelenirken bazı klasik görüşler de yeniden yorumlandı. Yrd.Doç.Dr. Abdurrahman Atçıl’ın kısa bir süre önce Cambridge University Press tarafından yayınlanan “Scholars and Sultans in the Early Modern Ottoman Empire” (Erken Modern Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulema ve Sultanlar) başlıklı kitabı da bu çalışmalardan birisi.  

ALİM-BÜROKRAT

Osmanlı’da yüksek eğitim ve hukuk alanlarında ‘ilmiyenin’ şekillenmesi ve devletle ilişkisi önemli değişimler geçirdi. Atçıl, kitabında bu değişim sürecini kuruluş devri (1300-1453), hiyerarşinin oluşumu (1453-1530) ve hiyerarşinin pekiştirilmesi (1530-1600) olarak üç bölümde ele alıyor. Ayrıca anahtar kavram olarak “alim-bürokrat” tanımını kullanıyor. Aslında medreseler (üniversite olarak düşünebiliriz), geleneksel olarak ‘devlet okulları’ değil, ‘vakıf okullarıydı’. Osmanlı hanedanının kurduğu vakıf medreseleri ise bir tür ‘devlet okulu’ gibiydi. Çünkü Osmanlı’nın Hristiyanlardan aldığı topraklarda zaten medreseler yoktu. Bürokrasi, İstanbul’un fethinden sonra adım adım sistematik yapıya kavuşurken ‘ilmiye’ daha tanımlı bir sınıf haline geldi. İlmiyenin konumu kanunlara bağlandı. ‘Özel’ vakıf medreseleri ‘devlet’ medreseleriyle aynı derecelendirme, maaş ve hiyerarşi sistemine getirildi. Osmanlı, ‘YÖK’ benzeri bir kurum ihdas etmese de zamanla ilmiyedeki terfiler, sultanın onayına sunulan standart bir düzene oturdu. Yani günümüz terimleriyle ifade edersek, gelirleri ve tayin yöntemleriyle akademisyenler / eğitmenler, devlete tam anlamıyla bağlandılar.

BÜYÜYEN İHTİYAÇLAR

Zamanla imparatorluk büyüyüp medrese mezunlarının sayısı artınca yeni okullar açıldı; eskilere ‘kürsüler’ eklendi. Yine de mezun sayısı eğitim ve yargıdaki kapasiteyi aşınca açıkta kalanları devletin başka kademelerine kaydırmak kaçınılmaz oldu. Böylece hükümetten tayin bekleyen ‘stajyerler’ de, ‘alim-bürokrat’ sınıfı da giderek büyüdü. Bu görevler, ömür boyu sürebilecek devlet kariyeri içinde vezirliğe kadar uzanabiliyordu.

Atçıl’a göre tüm bu süreç, devletin ulemayı kontrol altında tutma tercihiyle bağlantılıydı. (Ne var ki özellikle Arap eyaletlerindeki ulema bu sistematiğin dışındaydı.) Osmanlı tarihinin en önemli bilim insanlarından Taşköprîzâde, ulemanın tarihini yazarken onları sultanlara göre sınıflıyor; adeta iktidarla ulema arasındaki yakın ilişkiyi yansıtıyordu. Elbette bu tek taraflı bir bağlılık değildi. Saltanat veya hükümet, kimi kararlarında ulemanın olumlu fetvasına, diğer deyişle desteğine ihtiyaç duyuyordu. Sultanın veya vezirlerin bile hükümranlığının sınırları vardı ve bu sınırların çizilmesinde ulema kritik önemdeydi. Bu ‘meşruluk’ arayışı ve desteği, Osmanlı’nın Safevîlerle mücadelesinde farklı bir boyuta taşınacaktır.

ULEMANIN MUHALEFETİ

Ulema, ağırlıklı olarak ‘devlet memuruna’ dönüşse bile bu, idareye her durumda koşulsuz itaat ettikleri, her istenene ‘olur’ verdikleri anlamına gelmez. Öncelikle şunu hatırlatmakta yarar var: İlmiye mensupları –istisnalar dışında- askeri sınıf mensupları gibi idamla cezalandırılmazdı. Ayrıca ilmiye mensuplarının çocuklarına bu meslekte öncelik tanınmıştı. Sadece bunlar bile ulemanın ayrıcalıklı konumunu göstermeye yeter. Bu durumun farkında olan ulema, eleştirilerini bazen açıkça dile getirmekten çekinmiyordu. Bunların başında ilmiyenin durumu, eğitimdeki nitelik düşüşü, kurumlardaki bozulmalar, yöneticilerin bilime yeterli önemi vermemesi gibi konular geliyordu. Öte yandan saltanatın tercihlerine ‘meşru sınırlarda’ karşı çıkmanın bir bedeli oluyordu. Örneğin Atçıl’dan okuduğumuza göre Fatih’in medresesinde ders vermeyi reddeden Hayrettin Halil, –büyük ihtimalle- Kastamonu madenlerindeki gelirinden feragat etmek durumunda kalmıştı. Ayrıca ilmiye mensupları herhangi bir nedenle suçlu bulunduklarında görevden alınır veya sürülürlerdi. Gelirleri veya doğrudan memuriyeti kaybetmenin ‘caydırıcı’ etkisi açıktır.

AKADEMİ, İKTİDAR VE BİLİM

Atçıl’ın kitabı bize ilmiye sınıfının devlet içindeki konumunu ve değişimini kolay izlenebilir bir çerçeve içinde anlatıyor. Ancak söz konusu satırlardan sadece iktidarın ulema üzerindeki kontrol çabasını okumak doğru olmaz. Hiç şüphesiz, eğitim ve yargı kurumlarının sağlıklı işleyişi, devletin ilmiyeye sunduğu ayrıcalıklar ve gelirlerle mümkündü. Öte yandan bunca imtiyaz ve imkâna rağmen Osmanlı’daki ilmiye sınıfının ‘performansı’ zihinlerimizde soru işareti olmayı sürdürüyor: Osmanlı medeniyetinin bilimsel gelişimi neden Batı’dan geri kaldı? Elbette bu hayli karmaşık mesele, Atçıl’ın ‘Ulema ve Sultanlar’ kitabının konusu dışında. Ancak, yeni kuşak akademisyenlerin ilmiye konusundaki eserleri, zihnimizdeki o tarihî soruya ideolojik şablonlardan sıyrılıp daha tutarlı ve bilimsel cevaplar verme ihtimalimizi güçlendiriyor. Bu çalışmaların bir diğer katkısı da iktidarla akademi ve yargı arasındaki ilişkilerin tarih boyunca nasıl hassas toplumsal ve ekonomik dengeler üzerinde seyrettiğini göstermesi. 

Yazının devamı...

80 yıl önceki anayasa değişikliği

5 Şubat 2017

“İnsanlık tarihi Türklerle başlamıştır” diyordu kürsüdeki Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya, güçlü bir inanç ve üst perdeden bir gururla… Bravo sesleri ve alkışlarla kesilen konuşmasına şu sözlerle başlamıştı: “Başta Cumhuriyet Halk Partisi’nin Umumî Reis Vekili Büyük Başvekil İsmet İnönü olduğu halde, Parti’nin mebuslarından 153 arkadaşın imzası ile hazır­lanan Teşkilâtı Esasiye kanunu (anayasa) tadilleri (düzeltmeleri), huzu­runuza sunulmuş̧ bulunuyor. Bu tadilleri icap eden zaruretleri huzurunuzda arz etmeği büyük şeflerim bana vazife olarak verdiler. Bu ödevimi yapmak için müsaadenizi rica edeceğim.” Kaya, anayasaya eklenecek olan ilkelerin bizzat Atatürk tarafından modern bir devletin meydana getirilmesi için tespit edilen ve parti programına eklenen ilkeler olduğunu belirtiyordu. Partinin güçlü ismi Kaya ayrıca konuşmasında devletçilik, milliyetçilik, halkçılık ve laiklik ilkesinden bahsediyor; “laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir (etkili) ve amil (sebep) olmamasını temin et­mektir. Bizde laikçiliğin çerçevesi ve hududu budur” diyor ve ekliyordu: “Hiç̧ bir din kendisini müdafaa için Türkler kadar azim­kâr, Türkler kadar fedakâr bir millet bulamamıştır. Eğer, dünyada İslamiyet yaşıyorsa, 12 asırdan beri kendisini müdafaa eden Türklerin koluna, kanına ve kafasına medyundur (Bravo sesleri, alkışlar).

LAİKLİK KONUSUNDA BİR İTİRAZ

Elbette TBMM’nin 5 Şubat 1937 tarihli oturumunda muhalif bir parti bulunmadığı için anayasa değişikliği hakkındaki itirazların sesini tutanaklarda duyamıyoruz. Buna karşın bazı milletvekillerinin çeşitli noktalara itirazları da yok değildi. Örneğin Muş Milletvekili Hakkı Kılıçoğlu, laiklik ilkesiyle Diyanet İşleri kurumunun çeliştiği görüşündeydi: “İkinci maddeye biraz yan ba­kan, hattâ kafa tutan bir teşekkül var. Diya­net İşleri (Gülmeler). Ben bu teşekkülün aleyhin­de değilim. Dinlerin ve dindarların hasmı da değilim. Ancak bütün dinî işleri vicdanlara bı­raktıktan sonra bir devletin resmî bütçesinde, bilhassa Teşkilatı Esasiye’mizin bu yeni ikinci maddesi karşısında, yeri olmayacağı kanaatin­deyim.” Kılıçoğlu’na göre laik olduğunu söyleyen bir devletin müftülerinin olması dışarıdan bakanların aklını karıştırıyordu. Dini binalara hizmet konusu ise vakıflar çerçevesinde çözülebilirdi.

PEKİ YA LİBERALLER VE KOMÜNİSTLER?

İzmir Milletvekili Halil Menteşe’nin de anayasadaki değişikliklerle ilgili mülkiyet hakları başta olmak üzere bazı tereddütleri vardı. “Devletçilik mesela” diyordu Menteşe, “şimdi ekonomide liberal taraftarı ferdiyetçi bir vatandaş ortaya çıkar da propagandaya başlarsa?... Acaba onu polis yakalayıp da mahkemeye verecek midir?” Rasih Kaplan onun bu endişesine oturduğu yerden şu cevabı vermişti: “Öbür dünyaya gitsin deriz.” Kaplan’ın bu sözlerini duymazdan gelen Menteşe, inkılapçılık ilkesinin de anayasa maddesi haline gelmesiyle ortaya bazı çelişkilerin çıkabileceğinden endişeliydi: “Şimdi bir komünist, komünizm propagandası yaptığından dolayı mahkemeye verildikten sonra, hâkim huzu­runda derse ki; ‘beni niçin buraya getirdiniz ve niçin burada maznun sandalyesinde oturuyorum? İnkılapçılık Devlet şekline dahildir. Ben en geniş̧ ve en esaslı bir inkılap taraftarıyım. Vesaiti istihsaliyeyi (üretim araçlarını) kami­len komonize ederek Devletin eline veriyorum. Binaenaleyh beni niçin muhakeme ediyorsunuz?’ O zaman ne olacaktır? (Komünistlik istemiyo­ruz sesleri). Daha sonra kürsüye gelen Şemsettin Günaltay’ın bu sorulara cevabı kesindir: “Bir liberal çıkıp liberalizm esaslarını, bir komünist çıkıp komünizm esaslarını… Hayır, müdafaa etmeyecektir, edemeyecektir!” Keza cevaben kürsüye gelen Şükrü Kaya, komünizmin yanı sıra liberalizm konusunda da çok net bir tavır sergiliyordu: “Bugün liberalizm her yerde ya çökmüş, tarihe intikal etmiş̧ veyahut da sarsıntı nöbetleri içinde can çekişmektedir. Hayata yeni doğmuş̧ olan Türkiye Devletinin hayatı için liberalizm çok fena ve çok zararlı bir unsurdur. Bugün liberalizm demek hukuk bakımından bir anarşi, ekonomi bakımından da bir kısmı yurttaşları diğer yurttaşlar istismar ettirmeye açık bir kapı demektir.”

Muğla Milletvekili Hüsnü Kitapçı ise Devletçilik ilkesi ile şahsi teşebbüs hürriyetini uyumlu hale getirecek düzenlemelerin gerekliliğinden söz ediyor, “ileride yapılacak kanunlarda amme menfaati ile şahsın menfaatini telif etmek için Yüksek Meclisin inceden inceye çalışaca­ğına emin olmak pek tabiidir” diyordu.

KABUL EDİLMİŞTİR…

Elbette Meclis kürsüsünde belirtilen tüm görüşler nihayetinde anayasa değişikliğinin özüne değil ortaya çıkarabileceği çelişkiler üzerineydi. Nitekim Kitapçı, sözlerini şöyle tamamlayacaktı: “Hülasa itibariyle söyleyeceğim şudur: Atatürk’ün işaretini bu memleketin hüsnüniyetle kabul etmesi bu mem­leketin ve bu milletin menfaatinedir”. (Bravo sesleri, alkışlar). Dile getirilen görüşlerden sonra yapılan oylamada anayasa değişikliği başkanın “Kabul edenler? Etmeyenler?... Kabul edilmiştir” ifadeleriyle kısa bir sürede kabul edildi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin “cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı” olduğu anayasaya eklenmiş oluyordu. Ayrıca anayasanın 75. maddesi şu şekli alıyordu: “Hiç̧ bir kimse mensup olduğu felsefî içtihat, din ve mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umumî muaşeret adabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî ayinler yapılması serbesttir”.

Yazının devamı...

Bir Yemin Ettim ki…

22 Ocak 2017

İlk yüksek sesli itiraz, 2006 yılının Kasım ayında başladı. Muhafazakâr yazar Dennis Prager, Minnesota’dan ABD Kongresi’ne seçilen Keith Ellison’ın yemin töreniyle ilgili kararını sert biçimde eleştiriyordu. Prager’a göre “bir Kongre üyesinin nasıl yemin edeceğine Keith Ellison değil, Amerika karar vermeliydi”. Bir süre sonra Kongre’deki Virginia eyaleti temsilcisi Virgil Goode de bu sert eleştirilere katıldı. Peki ama törenin yapılmasına daha birkaç ay varken Ellison’un göreve başlama yemini neden böylesine bir tepkiyle karşılaşıyordu?

ELLISON VE TARTIŞILAN YEMİN

Keith Ellison beş çocuklu Katolik bir ailenin üçüncü oğlu olarak 1963 yılında Detroit’te dünyaya gelmişti. Ancak 19 yaşındayken Müslüman olmaya karar verdi. Yıllar sonra siyasete atıldı. 2002’de Minnesota Eyalet Meclisi’ne, 2006’da ise %56’lık oy oranıyla aynı eyaletten ABD Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Söz konusu tartışma Ellison’un Kongre’deki görevine başlamadan önce edeceği yeminle ilgiliydi. Ellison ABD tarihinin ilk Müslüman Kongre üyesi olacaktı. Onun tercihi –pek çok kişinin tahmin edebileceği üzere- Kur’an’a el basarak yemin etmekti. Oysa Prager’a göre ABD, İncil’deki değerler üzerine inşa edilmişti ve Ellison’a Kur’an üzerine yemin etme izni verilmemeliydi. İşin ilginci dindar bir Yahudi olan Prager, eğer böyle bir göreve seçilse İncil’e el basarak yemin edeceğini belirtiyordu; çünkü İncil “Eski Ahit” adıyla zaten Tevrat’ı da içeriyordu. Cumhuriyetçi Virgil Goode ise Kur’an üzerine yemin edilecek olması nedeniyle “Amerikalıları uyanmaya çağırıyor”, “eğer böyle giderse daha fazla Müslüman’ın seçileceği” uyarısını yapıyordu!

HUKUKUN GEREĞİ Mİ, GELENEK Mİ?

Aslında Ellison’un Kur’an üzerine yemin ederek göreve başlayacak olmasına itiraz etmenin bir hukuki dayanağı yoktu. Çünkü aslında İncil üzerine yemin, anayasaya bağlılık yeminin bir şartı değil sadece ritüeliydi. ABD’nin ilk başkanı Washington, 30 Nisan 1789’da göreve başlarken İncil üzerine yemin etmişti. Bu gelenek günümüze kadar sürdüyse de istisnalar olmuştur. 6. Başkan John Quincy Adams (1825) ve 14. Başkan Franklin Pierce (1853) hukuk kitabı üzerine yemin ederken “İncil’e el basmayan” bir diğer Başkan, Theodore Roosevelt (1901) idi. Tabii bir de Johnson’ın yemin töreni vardı… Johnson, Kennedy’nin öldürülmesi sonucunda başkanlık uçağı Air Force 1’da yemin ederek göreve başlamak durumunda kalmış, İncil yerine uçaktaki bir Katolik dua kitabına el basmıştı. Özetle, ABD’de başkanların, kongre üyelerinin ve kamu görevlilerinin yeminlerinde kullandıkları kitaplar, hukuki bir nedene değil geleneklere dayanıyordu. Bu doğrultuda Keith Ellison -tüm tepkilere karşın- Kur’an üzerine el basarak yemin etmekte kararlıydı. Şimdi geriye tek bir konu kalmıştı: Yemin töreninde Kur’an’ın hangi baskısı kullanılacaktı?

JEFFERSON’IN KUR’AN’I

Keith Ellison yemin töreninden önce Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) nadir kitaplar ve özel koleksiyonlar bölümünün yöneticisi olan Mark Dimunation’dan kendisine “özel bir Kur’an baskısı” bulmasını istemişti. Kaderin garip bir cilvesi olacak ki, bulunan ‘özel’ Kur’an, muhalif Kongre üyesi Goode’nin seçim bölgesindeki tarihi bir evden geliyordu: Bu, ABD kurucu babalarından ve aynı zamanda 3.Başkan olan Thomas Jefferson’ın (1743 – 1826) özel kitaplığındaki Kur’an idi! Jefferson, 17.Yüzyıl’da yaşamış İngiliz düşünürü John Locke’dan esinlenerek 1776’da şöyle yazmıştı: “Bir Pagan, bir Müslüman veya bir Yahudi, dini nedeniyle medenî haklardan mahrum bırakılmamalı.” Elbette Jefferson bu satırları sadece bir temenni olarak yazmamıştı. ABD’nin kurulduğu yıllarda kimlerin ülkeyi yönetebileceğine dair sert tartışmalar vardı. Hâkim konumdaki Protestanlar, azınlık durumundaki Katoliklerin, Yahudilerin, dinsizlerin ve dahi Müslümanların günün birinde göreve gelme ihtimaline şiddetle karşı çıkarken Jefferson bunun tersini savunuyordu. İşte bu tarihi tartışmanın gelip dayandığı noktada… Ellison’ı eleştirenlere, ABD’nin kurucu babalarından birine ait tarihî bir Kur’an, sembolik açıdan son derece güçlü bir cevap olacaktı.

4 Ocak 2007 tarihinde, Keith Ellison, Kongre’deki yemin töreninin ardından, Temsilciler Meclisi sözcüsü Nancy Pelosi’nin huzurunda Thomas Jefferson’a ait iki ciltlik, İngilizce Kur’an mealine el basarak yemin etti. 

(Foto: Michaela McNichol, Library of Congress)

Ellison aynı gün, Kongre’nin açılış törenindeki dua seremonisinde, Kur’an-ı Kerim’den Hucurat Suresi’nin 13. ayetini okumuştu: “Ey insanlar! Doğrusu biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır”.

O GÜNDEN BUGÜNE

Keith Ellison, bugün Demokrat Parti’nin Kongre’deki önde gelen isimlerinden biri olmayı sürdürüyor. Onu 2008’de Kongre’ye seçilen ikinci Müslüman olan André Carson takip ederken, ABD’nin ilk Müslüman ve ‘başörtülü’ kadın temsilcisi olan Ilhan Omar, 3 Ocak 2017’de Minnesota Eyalet Meclisi’nde yemin ederek resmen göreve başladı. 2006’da Ellison’un yeminine karşı çıkan Goode ise Trump’ın başkanlığına açık destek verdi. Göçmen politikaları konusunda Goode ile ortak çizgideki Donald Trump, 20 Ocak 2017’de milyonlarca izleyici çeken bir törenle yemin ederek ABD’nin 45. Başkanı oldu. Unutmadan… ABD’nin İsviçre ve Liechtenstein Büyükelçisi Suzi LeVine, 2014’te, Amazon’un tableti Kindle ekranına açtığı anayasa metni üzerine yemin ederek meseleye dijital bir açılım getirdi! 

Yazının devamı...

Yeni Müfredat, Geçmiş, Gelecek

15 Ocak 2017

Millî Eğitim Bakanlığı’nca açıklanan yeni öğretim programlarında dikkat çeken iki önemli yenilikten biri geçmişimizi, birisi de geleceğimizi doğrudan ilgilendiriyor: İlki tarih, ikincisi ise bilişim dersleri.

GEÇMİŞ, ASLA SADECE GEÇMİŞ DEĞİLDİR

Yeni programda tarihle ilgili dersler ağırlığını koruyor: Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler, T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, Tarih, Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi. (Bu listeye ‘Peygamberimiz'in Hayatı’ ile ‘Türk Dili ve Edebiyatı’ derslerini eklemek de mümkün). 9 - 11. sınıflara yönelik tarih dersinin içeriği, o bildik ‘savaşlar ve fetihler’ ekseninden biraz daha medeniyet tarihi alanına doğru kaymış gibi duruyor ki, bu olumlu bir değişiklik. Tabii bu değişimin pratiğe nasıl yansıyacağı, hazırlanacak kitaplar ve malzemelerle ortaya çıkacak. Dolayısıyla ilgili ders kitapları hazırlanırken olayların ve isimlerin azaltılıp, kavramların genişletilmesi yerinde olacaktır. Unutmayalım ki çağımızda ansiklopedik verilere ulaşmak giderek kolaylaşıyor. Buna karşın bilgi yığını içinden bütünlüklü bir bakış açısı geliştirmek giderek zorlaşıyor.

ÇAĞDAŞ TARİHE AÇILAN KAPILAR

Açıklanan taslak programda tarih adına iki yenilik dikkat çekici. İlki T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine yeni bir ünite olarak eklenen 1950-2016 arası dönem. Diğeri ise “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” dersi. Türkiye’nin yakın tarihinin okullarda işlenmemesi, sadece müfredat adına değil toplum geneli için de çok önemli bir eksiklikti. Gençler (ve dolayısıyla yetişkinler), derslerde işlenmediği için yakın tarihteki en önemli olaylardan bile haberdar olamıyordu. ‘İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrası adeta yaşanmamıştı! Bu durum haliyle kulaktan dolma, yanlışlarla dolu yorumlara yol açıyordu. Oysa günümüz olaylarına sağlıklı bakabilmenin bir koşulu yakın tarihi iyi bilmek. Dolayısıyla bu eksikliğin giderilmesine yönelik adım atılması yerinde olmuş. Ancak müfredatta yakın tarihe son derece kısıtlı bir çerçevede yer verildiğini belirtmeliyiz. Açıkça görülüyor ki tartışmalı konulardan bilinçli olarak uzak durulmuş.

Ders malzemeleri oluşturulurken dikkat edilmesi gereken noktalara gelince… İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine eklenen bölümlerle birlikte genel bir kavrayışın ve anlatımda sürekliliğin korunması gerekiyor. Ders içeriği, keskin siyasi tartışmalara zemin hazırlayan ‘dönemsel kopuş’ algısına kurban edilmemeli. Bilindiği üzere yakın tarihin tarafları iktidardan ayrı kaldıkları dönemleri çok ağır bir dille eleştirirler. Mesela, bir grup için Tek Parti dönemi Altın Çağ, diğeri içinse baskı dönemidir. Tam tersi Demokrat Parti devri için de söylenir. Örnekleri çoğaltmak mümkün… Tüm bu katı bakış açıları, Türkiye tarihine süreklilik içinde bakmayı ve olgularla konuşmayı son derece güç hale getiriyor. Dolayısıyla ders kitapları yazılırken bu keskinliğin yumuşatılması sadece toplumsal değil aynı zamanda bilimsel bir gereklilik.

DÜNYA TARİHİ Mİ, TÜRKİYE TARİHİ Mİ?

Yeni müfredatta yer alan “Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi” dersi beş ana bölümden oluşuyor: İki Dünya Savaşı arasında dünya; 2. Dünya Savaşı; Soğuk Savaş̧ dönemi, yumuşama dönemi ve sonrası (1960’lardan 1990’lara uzanan dönem kast ediliyor); küreselleşen dünya. Öncelikle şunu söylemek gerek: Ders, “Çağdaş Dünya Tarihi ve Türkiye” başlığını daha fazla hak ediyor. Çünkü üniteler, Batı merkezli 20.Yüzyıl dünya tarihinin evrelerini esas alıyor. Türkiye’nin yakın tarihinden kesitler, bu süreçle bağlantılı olarak derse yerleştirilmiş. Dolayısıyla karşımızdaki bildik anlamıyla bir “Çağdaş Türkiye Tarihi” dersi değil. Dersin özü, dünya tarihi ve Türkiye’nin dış politikaları gibi görünüyor.

Ders içeriğinde uluslararası ölçekte pek çok önemli olaya ve kavrama değinilmesi öngörülmüş. Umarım ders kitabı tamamlandığında ortaya öğrencileri fazla bilgiyle bunaltacak ‘olay ve isim bombardımanı’ çıkmaz. Hele de ağırlık yabancı ülkelerin tarihleriyle ilgiliyken…

GEÇMİŞ TAMAM, PEKİ YA GELECEK?

Tarih dersleriyle ilgili söylenebilecek daha pek çok söz var. Ama ülke olarak geçmişe ayırdığımız enerjinin fazlasını geleceğimize vermek durumundayız. Elbette bu da toplumsal bilimlerin yanında fen ve teknoloji alanındaki nitelikli eğitimle mümkün. ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin son yıllarda eğitimde eğildikleri STEM (Science, Technology, Engineering, Mathematics) eğitim modelinin yeni müfredata yansıması ihtimali sevindirici. Ancak bunu istemekle başarmak arasında oldukça geniş bir alan var. Ayrıntılara girmeden şunu söyleyelim: Konunun öncülerinden olan ABD, STEM modelinde ders verecek öğretmenlerin yetiştirilmesini orta ve uzun vadeli bir programa bağladı; bu ‘yeni’ öğretmenlerin görev alacağı pilot okullar seçildi; bütçede özel bir pay ayrıldı. Umarım MEB, benzer bir bakış açısıyla ve somut bir planla yola çıkar. F.A.T.İ.H. projesinde hedeflenenlerle erişilen sonuçlar arasındaki fark henüz kapanmış değil.

Yeni müfredatın en önemli yeniliklerinden biri de bilişim teknolojisi dersleri. Bu konu, Türkiye’nin geleceği açısından hayati bir önemde. Çağımızda sadece alfabe okur-yazarlığı değil, kodlama okur yazarlığı da adeta temel bir ihtiyaç; ‘bir dil, bir insan’ sözü sadece yabancı dilleri değil aynı zamanda yazılım dillerini de kapsıyor. Tüm dünyada (ve tabii Türkiye’de) en fazla talep gören meslekler bilişimle ilgili. Üstelik konu sadece yazılımcı veya uygulamacı olmaktan ibaret değil. Artık bankacılıktan otomotive, turizmden sağlığa kadar hemen her türlü iş kolu yazılım bilgisine ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle müfredattaki “Bilişim Teknolojileri ve Yazılım Dersi” çok önemli.

Bilişim dersinin ilkokul çağından lise sona kadar her sınıfta okutulması gerektiğini vurgulayalım. Hal böyleyken derslerin süreleri ve içeriği kadar araç-gereçlerin ve öğretmenlerin yeterliliği çok kritik. Bu doğrultuda üniversitelerdeki Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümlerinin (BETÖ) vites yükseltmesi ve daha donanımlı hale gelmesi şart. Özetle… Kullanımdaki yeni teknolojilere hâkim olmayan öğretmenlerimiz olmadan bilişim eğitiminde başarılı olmamız; bilişim eğitimi olmadan da daha iyi bir gelecek inşa etmemiz çok zor.

GELECEĞİN TARİHİ?

Geleceğe daha güzel satırlar yazmak için bir yandan tarihle ortak bir bilinç oluşturmak, diğer yandan da bu ortak yaşam alanını günümüz teknolojileriyle daha yaşanılır kılmak ve geliştirmek zorundayız. Umarım yeni müfredat ve ona uygun olarak hazırlanacak dersler bu hedefe en iyi şekilde hizmet eder.

Yazının devamı...

Her yerde kar var…

8 Ocak 2017

SOĞUKTAN KAÇANLAR

Buzul Çağı’nın sona ermesiyle “Ice Age” (Buz Devri) filminden tanıdığımız mamutlar ve uzun dişli kaplanlar yeryüzünden silinirken insanlık, ısınan dünyada daha geniş alanlara yayılacaktır. Son Buzul Çağı’ndaki sert iklim koşulları Avrasya genelinde pek çok topluluğu göçe zorlamış, bu da dillerin ve kültürlerin etkileşiminde rol oynamıştır. Bazı Asyalıların –ki onlara bugün Kızılderililer diyoruz- Son Buzul Çağı’nda Bering Boğazı’nı yürüyerek Amerika kıtasına geçtikleri düşünülüyor. Britanya adaları da yaklaşık 9000 yıl önce buzulların erimesiyle anakaradan kopmuştu. Karadeniz Havzası’ndaki göçler, iklim koşulları ile doğrudan bağlantılıydı. Keza İstanbul ve Boğaz, Son Buzul Çağı’nın doğrudan etkilediği noktalardan birisidir.

HALİÇ’İ DONDURAN KÜÇÜK BUZ DEVİRLERİ

Dünyamız daha sonra gerçek anlamda “Buzul Çağı” yaşamasa da kışların çok ağır geçtiği dönemler oldu. Hatta bilim insanları bu ara dönemleri “Küçük Buzul Devri” olarak adlandırdılar. Örneğin Avrupa 1250-1300 arasında aylarca süren uzun ve sert kışlara tanıklık etti. 1315-1319 yıllarında Avrupa’da yaşanan büyük kıtlığın da bu dönemin çevresel sonucu olduğu düşünülüyor. Bir sonraki kara kış devri, 1600’lü yılların ortalarına doğru yaşandı. 1621’de İstanbul’da Haliç’in bazı bölümleri donmuştu. (Yeri gelmişken… Boğaziçi yüzeyinin Kuzey’den gelen buz kütleleriyle dolması ve buzlar üzerinden yürüyerek karşı kıyıya geçilmesiyle, “Boğaz’ın donması” aynı şey değildir.) Kar ve buz, çocuklar için kızaklı eğlence anlamına gelse de İstanbul gibi bir metropol için ciddi iaşe ve beslenme sorunları demekti. Hatta soğuk hava şehirde can kaybına neden oluyordu.

Soğukla mücadele, insanlığı yeni çareler aramaya yöneltmiş; o yıllarda düğmeli giysi, soba ve seramik karo yapımında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Hatta bazı araştırmacılar, dünyaca ünlü Stradivari kemanlarına benzersiz sesini veren ağaçların da 17.Yüzyıl’daki Küçük Buz Devri’nin ürünü olduğunu öne sürmüşlerdir.

ACIMASIZ KOMUTAN: KARA KIŞ

Kar ve buzun tarihteki en kritik etkileri elbette fetihler ve savaşlarda görülür. Örneğin havaların yumuşayıp denizlerin açılmasından yararlanan Vikingler, Grönland (ve bir ihtimal Amerika) kıyılarında koloniler kurdular. Ancak yıllar içinde giderek sertleşen kışlar sonucunda bazı koloniler ortadan kalkmış, ayrıca uzun yıllar Grönland’ın anakara ile bağı kopmuştur.

Vikinglerin uzak torunları sayılabilecek İsveç ordusu ise, 1658’de donan Büyük Kemer’i (Kuzey Denizi’ni Batık Denizi’ne bağlayan boğazlardan) geçerek Danimarka üzerine yürümüştü. Ne var ki soğuk, İsveçlilerin güçten düşmesine de yol açacaktır. 1708-1709’daki bahar aylarına sarkan kara kış, Rusya’ya ilerleyen İsveç Ordusu’nun lojistiğini bozmuş; yaşanan açlık ordunun yönünü değiştirip güneye yürümek zorunda kalmasında etkili olmuştu. Gücünü yitiren ve bağları kopan İsveç Ordusu, Ruslara Poltava’da yenilmişti. Bu ağır yenilgiyle İsveç güç kaybederken Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsız kalma beklentisi sönmüştü. Hatta Osmanlı, Ruslara karşı savaşa katılmak durumunda kaldı.

Kış, kar, buz ve soğuk Rusları 1812’de de Napolyon komutasındaki Fransız-Koalisyon ordusunun işgalinden de kurtarmıştır. Eğer Haziran’da başlayan işgal, kar ve soğuklar bastırmadan sonuçlansaydı tarih elbette farklı şekilde akardı. Kış, yüz yıl kadar sonra, Aralık 1914 – Ocak 1915’te Sarıkamış’ta da Rus ordusunun zırhı olmuş; donma, açlık ve hastalık nedeniyle Osmanlı III. Ordusu çok ağır bir bedel ödemiştir. Bu facia, I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı ve Doğu Anadolu için vahim sorunlara yol açacaktır. Gelin görün ki Napolyon ve Enver Paşa’nın yaşadıkları son olmadı. Kış koşulları bu defa da Hitler’in Rusya’daki ilerleyişi önünde çok önemli bir engeldi. Nazi Almanya’sının bu yenilgisi, ordunun gıda ve enerji kaynaklarına erişimini engellediği için tüm II. Dünya Savaşı’nın sonucunu etkilemiştir.

SOĞUYAN HAVALAR, BOZULMASIN ARALAR

Tabii medeniyete şekil veren sadece kış, kar ve soğuk hava değil. Bir de “Soğuk Savaş” (1947-1991) örneğindeki gibi uzun süreli gerilimler, ülkeler arası soğuk rüzgarlar ve dondurulmuş diplomatik ilişkiler var. Önümüzdeki yıllarda dünyamızın yeni bir “Soğuk Savaş” dönemine gireceğini öne sürenler az değil. Elbette gönlümüzde yatan ne Soğuk Savaş havası, ne de Ortadoğu’daki yakıcı, yüksek ateşli sıcaklar… En güzeli, Anadolu ve Akdeniz’in ılıman iklimi değil mi?  

Yazının devamı...

2016, Diriliş, Vatanım Sensin…

1 Ocak 2017

Artçı etkileriyle uzunca bir zaman uluslararası gündemi belirleyen 11 Eylül saldırıları nedeniyle 2001 yılı, 21.Yüzyıl’ın ilk dönüm noktasıydı. 2008’den sonra 2016 da böyle bir yıl oldu ve hem Türkiye, hem de dünya tarihinde derin izler bıraktı. 15 Temmuz Darbe Girişimi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin asker-sivil otorite mücadelesi ve demokrasi yolculuğu açısından bir dönüm noktasıdır. 15 Temmuz’un 28 Şubat 1999 post-modern darbesini ve 27 Nisan 2007 e-muhtırasını çok aşan bir ölçekte, çok yönlü toplumsal, hatta uluslararası etkileri olduğu açık. 

Bu yılın bir diğer tarihi gelişmesi de “Fırat Kalkanı” oldu. Bu, 1974 Kıbrıs Harekatı’nda bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği en geniş kapsamlı askeri operasyon. Doğrudan parçası olduğumuz Suriye ve Irak’taki gelişmeler, bir yandan 3 milyonu bulan mülteci akınıyla, bir yandan da bu kaynaktan sızanların gerçekleştirdiği terörist eylemlerle ulusal bir mesele halini aldı. Aynı şekilde uluslararası ilişkilerimiz de Ortadoğu’nun gölgesinde şekillendi. Türkiye-Rusya ilişkilerindeki zirve gerilim yerini bir yıl içinde zirve işbirliğine bıraktı. Ayrıca uzun süreli Türkiye-İsrail kopukluğu adım adım ortadan kalktı. 2016’nın son sürprizi ise Irak’la yılın son günlerinde sağlanan yumuşama oldu. ABD ve AB ile ilişkilerin merkezinde de Ortadoğu, mülteciler ve terör örgütleri konusundaki bariz görüş ayrılıkları vardı. 15 Temmuz’a verilen tepkileri dahi aynı sürecin bir devamı olarak okumak mümkün.

2016, özellikle Batı’da 2008 küresel finans krizinin siyasal etkilerinin kendini sandıkta açıkça belli ettiği bir yıl oldu. Küreselci, entegrasyoncu ve çok kültürlü değerlerin savunucuları karşılarında izolasyoncu, koyu milliyetçi tepkiler yükselişteydi. ABD’de Trump’ın seçim sürecindeki argümanları, İngiltere’de Brexit (AB’den ayrılma) ve kıta Avrupası’nda aşırı sağ, hatta yarı-ırkçı partilerin yükselişi tarihi gelişmeler olarak yerini aldı. Soğuk Savaş’tan bu yana karşılaştığımız en açık ABD-Rusya gerilimi de yine 2016’nın son günlerinde yaşandı. Ayrıca dünya ekonomisi daralma, zayıflama eğilimini sürdürürken kitlesel tüketici ürünlerinin içeriğinde de belirgin bir duraklığa tanık olduk. 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da tarih alanında pek çok yüksek lisans ve doktora tezi tamamlandı. Daha önce tamamlanmış tezlerin bazıları kitap haline gelerek raflardaki yerini aldı. Bazı popüler tarih kitapları ciddi satış rakamlarına ulaştı. Ancak kitlelerin tarih bilincini etkileyen bu kitaplar değil 15 Temmuz gibi kritik deneyimler oldu. Türkiye’de yaşayan herkes bir şekilde bu olaylardan doğrudan etkilendi. Dolayısıyla bu tür dönüm noktaları kitlelerin geçmişe olan bakış açıları üzerinde çok etkilidir. Örneğin 15 Temmuz sonrasında, Kurtuluş Savaşı’na dair algıda belirgin değişimler gördük. Ayrıca Cumhuriyet Devrimleri sürecinde şekillenen ‘tarih oluşturma’ (anıtlar, özel günler, meydan-cadde isimleri verme, ders kitaplarına ve okul malzemelerine dahil olma vb.) sürecinin bir benzerine tanık olduk. 2016 yılının öne çıkan demeçlerini incelediğimizde, dünyanın pek az ülkesinde görülebilecek yoğunlukta tarihe atıf olduğu görülebilir. Tarihin bu kadar çok siyasi tartışmaya malzeme olması dikkat çekiciydi.

Geçtiğimiz yıl kitlelerin tarih bilinci üzerinde kitaplardan, makalelerden, söyleşilerden çok daha etkili olan bir diğer unsur da elbette televizyon dizileriydi. Diriliş dizisi bu yıl da kendi gününde liderliğini sürdürürken izlenme rekorları kırmaya devam etti. Filinta ve Muhteşem Yüzyıl – Kösem dizileri de tarih kontenjanından ekrana çıksalar da bu alanda Diriliş’ten sonra yüksek başarı sağlayan tek dizi Vatanım Sensin oldu. Diriliş, Osmanlı’nın filizlenme dönemlerine odaklanırken, Vatanım Sensin’in temelinde Osmanlı’nın dağılıp parçalanma süreci var. Yani bir dizide tarihin en önemli imparatorluklarından birinin ortaya çıkışı, diğerinde ise ortada kalkışı işleniyor. Bu ikisi ortasındaki zirveyi, yani Kanuni devrini ise daha önce Muhteşem Yüzyıl dizisinde izlemiştik. Yani Osmanlı’nın kuruluş, yükseliş, dağılma parametreleri hala zihnimizdeki en temel konu olmayı sürdürüyor.

Eninde sonunda ‘hayal mahsulü’ olan tüm bu diziler gerek tarihe uygunluk açısından, gerekse oluşturdukları veya oluşturmaya çalıştıkları algı açısından eleştiriye ziyadesiyle açık. Ancak köşe yazılarında, sosyal medyada veya televizyon tartışmalarındaki yer alan bu tür eleştirilerin etkisi, milyonlarca izleyiciye ulaşan dizilerin kitlesel etkisiyle kıyaslanamaz. Bu dizilerde ve popüler tarih anlatımında güncel gelişmelerin geçmişe bakış açımızdaki en temel belirleyici olduğu bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Tarih bilinci, bir toplumun en önemli ilişki ve birliktelik oluşturma unsurlarından birisi. Öte yandan tarih aynı şekilde toplumdaki ayrıştırmalara ve ayrımcılığa da dayanak haline getirilebiliyor. Umarız, tarihin bize gölge ettiği değil, ışık tuttuğu daha günler ve takvimdeki daha parlak dönüm noktaları bizi bekliyordur.

Yazının devamı...

‘Elçiye zeval olmaz’ mı?

25 Aralık 2016

DİPLOMAT ŞEHİTLER

Rusya Federasyonu Büyükelçisi Andrey Karlov’a Ankara’da düzenlenen suikast, ev sahibi ülke olarak Türkiye’yi üzdü ve sarstı. Üstelik Türkiye bu acıyı çok iyi biliyor. Fazla söze gerek yok. Teröristlerce şehit edilen diplomatlarımızın, idari görevlilerin ve yakınlarının adlarını anmak bile yeterli:

1973, Mehmet Baydar, Santa Barbara, ABD

1973, Bahadır Demir, Santa Barbara, ABD

1975, Daniş Tunalıgil, Viyana, Avusturya

1975, İsmail Erez, Paris, Fransa

1975, Talip Yener, Paris, Fransa

1976, Oktar Cirit, Beyrut, Lübnan

1977, Taha Carım, Vatikan Şehir Devleti

1978, Necla Kuneralp, Madrid, İspanya

1978, Beşir Balcıoğlu, Madrid, İspanya

1979, Ahmet Benler, Lahey, Hollanda

1979, Yılmaz Çolpan, Paris, Fransa

1980, Galip Özmen, Atina, Yunanistan

1980, Neslihan Özmen, Atina, Yunanistan

1980, Şarık Arıyak, Sydney, Avusturalya

1980, Engin Sever, Sydney, Avusturalya

1981, Reşat Moralı, Paris, Fransa

1981, Tecelli Arı, Paris, Fransa

1981, M. Savaş Yergüz, Cenevre, İsviçre

1981, Cemal Özen, Paris, Fransa

1982, Kemal Arıkan, Los Angeles, ABD

1982, Orhan Gündüz, Boston, ABD

1982, Erkut Akbay, Lizbon, Portekiz

1982, Nadide Akbay, Lizbon, Portekiz

1982, Attila Altıkat, Ottawa, Kanada

1982, Bora Süelkan, Burgaz, Bulgaristan

1983, Galip Balkar, Belgrad, Yugoslavya

1983, Dursun Aksoy, Brüksel, Belçika

1983, Cahide Mıhçıoğlu, Lizbon, Portekiz

1984, Işık Yönder, Tahran, İran

1984, Erdoğan Özen, Viyana, Avusturya

1984, Evner Ergun, Viyana, Avusturya

1991, Çetin Görgü, Atina, Yunanistan

1993, Çağlar Yücel, Bağdat, Irak

1994, Haluk Sipahioğlu, Atina, Yunanistan

2004, Nihat Akbaş, Musul, Irak

2004, Bilal Urgen, Musul, Irak

2004, Adem Çiçek, Musul, Irak

2004, Bülent Kıranşal, Musul, Irak

2004, Süleyman Karahasanoğlu, Musul, Irak

2013, Sinan Yılmaz, Mogadişu, Somali

BARIŞ KARŞITLARININ KURBANI ELÇİLER

Puslu siyasi emeller adına diplomatlara düzenlenen saldırılar tarihin hemen her döneminde karşımıza çıkar. Örneğin, Osmanlı-Avusturya barışına aracılık etmesi için İngiliz Kralı tarafından görevlendirilen elçi Sir William Hussey, bu barışı arzulamayan Fransız ajanları tarafından 1691’de Edirne’de zehirlenerek öldürülmüştü. (Ne var ki bu bağlantı tam olarak kanıtlanamamış, bazı kaynaklara göre İngiliz Elçi hayatını veba salgını nedeniyle kaybetmiştir.) Kasım 2015’te Türkiye-Suriye sınırında Rus uçağının vurularak düşürülmesi de Büyükelçi’ye suikast da benzer bir şekilde iki ülkenin barışçıl ilişkilerini bozmaya yönelik eylemler olarak görülüyor.

ORTADOĞU VE OSMANLI – RUS İTTİFAKLARI

Rusya ve Osmanlı 200 yıldan uzun süre boyunca defalarca savaşmış olsa da yakınlaştıkları zamanlar oldu. Örneğin iki devlet, Kafkasya’nın ve Afgan isyancıların elindeki İran’ın bazı topraklarını paylaşmaya yönelik olarak 1724’te İstanbul Muahedesi’ni (antlaşmasını) imzalamışlardı.

Osmanlı’yı Rusya’dan yardım isteme noktasına getirense 1832’de isyancı Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya bağlı kuvvetlerin Kütahya’ya kadar ilerlemesi oldu. Bu durum karşısında Rus kara ve deniz kuvvetleri, Osmanlı’nın ‘daveti’ üzerine İstanbul, Beykoz’a geldiler. Aslında Rusya’yla yakınlaşma Osmanlı’nın ilk tercihi değildi. Osmanlı Kavalalı’ya karşı önce İngilizlerden yardım istemiş, ancak destek bulamayınca mecburen Rusya’ya yönelmişti. Bu olay ardından iki ‘düşman’ ülke 1833’te Hünkâr İskelesi Antlaşmasıyla ‘müttefik’ oldular. Tabii bu denklik ilkesinden çok uzak bir ittifaktı ve haliyle kısa ömürlü oldu.

“ŞARK’IN EN ESASLI İKİ HÜKÜMETİ”

İki ülke arasındaki asıl yakınlaşmaysa Rus Çarlığının 1917 Devrimi ile Sovyetlere, Osmanlı’nın da TBMM Hükümeti’ne dönüşmesiyle başladı: “Bu mukaddes mücadelede, Şark’ın en esaslı iki hükümeti Türkler ve Sovyetler, Şark’ın kurtuluşu davasında samimiyetten değil, onun kadar siyasetten ve pek hayati olan menfaatlerden kaynaklanan bir zorunlulukla aynı mücadeleyi yapmaya çalışacaklar; aynı düşmanlara karşı zafer kazanmak için yan yana duracaklardır.” 21 Şubat 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesi iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrini böyle özetliyordu. Moskova’ya atanan (20 Kasım 1920) ilk büyükelçinin Millî Mücadele’nin önde gelen isimlerinden Ali Fuat (Cebesoy) olması bu ilişkiye verilen önemi yansıtır. (Bu gelenek sonraki yıllarda da sürmüş, Moskova Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli temsilciliklerinden biri olmuştur). Sonuçta Sovyetlerin silah ve para yardımları Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında kritik bir öneme sahipti. Elbette bu yakınlaşmanın yanı sıra Sovyetlerin Batı’yla rekabeti Türkiye’ye Lozan’da bazı avantajlar getirdi. 

Lozan’da çözüme kavuşmayan Musul ise Türkiye’nin istemediği yönde ilerliyordu. Musul Meselesi 16 Aralık 1925’te İngiltere lehine sonuçlanırken Türkiye, 17 Aralık 1925’te Sovyetler ile “Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması” imzaladı. Böylece bir kez daha Ortadoğu’daki sorunlar Türkiye’yi Rusya’ya (Sovyetlere) yaklaştırmış oldu. Bu saldırmazlık antlaşması 1929, 1931 ve 1935 yıllarında imzalanan uzatma protokolleri ile 20 yıl yürürlükte kaldı. Ta ki, II. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Sovyetler, “antlaşmanın günün koşullarına uymadığını” açıklayıncaya dek…

Türkiye 1946’dan itibaren Sovyet yayılmasına karşı Batı ile açık ittifaka yöneldi ve 1952’de NATO üyesi oldu. Ne var ki 1957’de Suriye ile yaşanan kriz ve özellikle 1958’de Irak’taki darbe karşısında Batı’nın sergilediği tavır, Başbakan Menderes’i ve Dışişleri Bakanı Zorlu’yu hayal kırıklığına uğrattı. Bu nedenle Menderes’in 27 Mayıs Darbesi’nden bir süre önce Sovyetlerle ‘buzları kırma’ ve ilişkileri düzeltme arayışı içinde olduğu dile getirilir. Elbette asıl amaç NATO’dan çıkmak değil Sovyet kartıyla Ortadoğu’da çok seçenekli, esnek politikalara yönelmekti.

ZORAKİ İTTİFAK

Günümüze dönecek olursak… Kısa bir süre önce Türkiye’nin Suriye’deki İç Savaş’ta kendi güvenliğini, ABD ve Batı ittifakı çerçevesinde sağlama planları tıkandı. Ve Türkiye, 1832, 1921 ve 1925’den sonra bir kez daha Rusya ile ortak hareket etmeye yöneldi. Temel etken yine Ortadoğu’daki gelişmeler. Karşılıklı ticareti bir yana koyarsak… Bu durum, Millî Mücadele’den bu yana iki ülke arasındaki en kapsamlı siyasi-askeri işbirliği gibi görünüyor. Hakimiyet-i Milliye’nin 1921’de yazdığı gibi: “Samimiyetten değil, siyasetten ve pek hayati olan menfaatlerden kaynaklanan bir zorunlulukla”.

Yazının devamı...