"Murat Yetkin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Yetkin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Yetkin

Kavala’nın günahı

Yakın zamana dek Osman Kavala’ya bir konuda sesini yükselttiği, ya da bir kampanyaya destek verdiği zaman milliyetçi-muhafazakâr yayınlarda kısa süre öncesine dek takılan isim “Kızıl milyoner” idi.

Bu söylemde Kavala’ya bu kesimce atfedilen bir “zararsız deli” kibri de saklıydı. Ne de olsa Kavala, bu kesimin karşı olduğu çoğu şeye karşıydı: Yerleşik düzenin katı sistemine, militarizme, Kemalizme karşıydı. Kürt sorununda siyasi çözümde ısrarlı olması ve kişi hak ve hürriyetlerini dile getirmesi bazen can sıksa solcular arasından çıkan bu ses zararsız ve hatta zaman zaman yararlı bulunuyordu.

AK Parti’nin 2002 ‘de iktidara gelişinden sonra Kavala’nın yakın zamana dek (o zaman başbakan, şimdi) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti ile büyük bir sorunu da olduğu söylenemez. Zaten ana akım medyadaki eski solcu, sonra liberal bazı etkili kalemleri de aynı çizgideydi.

Kavala’nın yerleşik düzene karşıtlığı, askerin siyasete müdahalesi ve Kemalizme karşı sınırlarda kaldığı müddetçe Erdoğan ve AK Parti açısından da sorun pek sorun yoktu. Hatta Kavala’nın, Ergenekon ve Balyoz gibi davalara olumlu bakışı sempatiyle karşılanıyor, örneğin George Soros’un önayak olduğu Açık Toplum ile ABD ve Avrupa’da Türkiye’yle yakından ilgilenen bazı isimlerle iddia edilen ilişkileri şimdiki gibi sorun olmuyordu. (Gerçi o davalarda bir şeylerin ters gittiğini, örneğin Çetin Doğan özelinde ilk dile getirenlerden biri de o olmuştu.) O davalar şimdi olduğu üzere, devlet içindeki Fethullahçı gizli örgütlenmenin AK Parti’yi devirme planı değil, yolunu açma desteği sayılıyordu; Gülen 2002-2012 arası Erdoğan ve AK Parti’nin yakın destekçisi görülüyordu.

İşler 2013 Haziran’ındaki Gezi protestolarıyla değişmeye başladı. Kavala Gezi’de protestoculardan yana, hükümetin uygulamalarına karşı bir tutum aldı. Aslında bunu yaparken Kavala değişmiş değildi, zaten hep yapageldiği bir işi yapıyor, kendi bakışına göre devlet yetkisinin kötü ve aşırı kullanımına karşı duruyordu. Ancak artık o hep karşı olduğu yerleşik düzenin kontrolünde artık AK Parti vardı, roller değişmeye başlamıştı.

Erdoğan ve AK Parti gözündeyse, Gezi eylemlerinin arkasında kökü dışarıda, özellikle Avrupa’dan yönlendirilen, iktidarı devirme amaçlı solcu, anarşist bir kalkışma vardı. Yine de o aşamada Gezi’nin arkasında Fethullahçıların bulunduğundan söz edilmiyordu ama kökü Avrupa’da liberallerle ara açılmaya başlamıştı; Kavala adı geçtiğinde kaşlar çatılmaya ilk o zaman başlandı.

Ne zaman ki 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarının altından Cemaatçi, Fethullahçı olarak bilinen polis, savcı ve hâkimler çıkmaya başladı o zaman dengeler tamamen değişti. Fethullahçıların başrolde olduğu 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminden sonraysa Cumhurbaşkanı Erdoğan Gezi protestoları, MİT kamyonlarının durdurulması, ABD’nin IŞİD’e karşı PKK’nın Suriye koluyla işbirliği yapması ve askeri darbe girişimini, kendisini devirip Türkiye’yi bölmek isteyen aynı büyük planın parçası olduğu söylemine geçti.

Bu söylem aslında darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü halin baskın siyasi atmosferini de belirler oldu.

Örneğin Cumhuriyet gazetesine açılan davalarda meslektaşlarımızın hem PKK, hem de Fethullahçı örgüte aynı anda yardım etmekle yargılanabilmesi böyle mümkün oldu.

Bu atmosfer içinde polisin kendisine kimliği belirsiz bir muhbir, ya da malum medya tarafından yapılan bir ihbarı, eğer kendisi de aynı suçlamaya hedef olmak istemiyorsa, aynen kabul etmeme şansı gayet zayıfladı. Kendisi de aynı çizgide olsun olmasın, her hangi bir savcı bu siyasi atmosferde polisin getirdiği dosya hakkında, eğer kendisi de suçlanmak istemiyorsa, istisnalar kaideyi bozmaz, gözü kapalı soruşturma açabilir. Aynı şekilde bir hâkim de savcının bu atmosferde önüne getirdiği dosyayı, başı bir başka ihbar, ya da iftirayla belaya girmesin diye ince eleyip sık dokumadan karara dönüştürebilir. Bunları bağımsız Türk yargısına hakaret etmek filan amacıyla değil, bugünlerde yargıya hâkim olan atmosferden bir kesit vermek amacıyla anlatıyorum.

Kavala 31 Ekim gecesi tutuklandı. Tutuklanma gerekçesinde sadece “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” ve PKK eylemlerine yardımcı olmak yok; aynı zamanda DHKP-C ve MLKP de var.

Malum medya dün Kavala’nın kimlerle, nasıl görüşüp bu yasadışı örgütleri yurt dışından aldığı talimatlarla hükümeti devirme planlarını nasıl koordine ettiğini yazıyordu.

Hatırlıyor musunuz? Geçen hafta hepsi tahliye edilene kadar da Büyükada’da tutuklanan insan hakları savunucularının casusluk ve darbecilik faaliyetleri üzerine yazıyor, yayın yapıyorlardı; bir anda bitti.

Kavala’nın bir süre çektikten sonra salıverilmesi, şimdi yapılan ağır suçlamaların hiç yapılmamışçasına buharlaşıp kaybolacağı bu aşamadan sonra kimi şaşırtır.

Peki, başka bir alana girelim: casusluk ve yasadışı örgüte yardım gibi ağır suçlamalarla 25 yıla çarptırılan CHP’li Enis Berberoğlu’nun yarın –umarım- hiçbir şey olmamış gibi serbest kalması kimi şaşırtacak?

Geldiğimiz bu noktada hapisteki pek çok gazeteci, yazar, siyasetçi gibi Kavala’nın da, suçunu bilemem ama bir büyük günahından söz edebileceğimizi üzülerek görüyorum.

Kavala’nın günahı, farklı olmak sanırım; şu an geçerli olan “normal” kalıplarından faklı olmak korkarım bu günah.

X