"Murat Yetkin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Yetkin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Yetkin

Murat Yetkin

Sıcak Analiz: Yeni 6-7 Eylül kışkırtmasına dikkat

21 Temmuz 2017

Herkesin barışçı olduğu, şiddete dökülmediği sürece protesto gösterisi yapma hakkı var ve olmalı; Anayasanın 34’üncü maddesi böyle söylüyor.

Ancak dün akşam göstericiler sinagogun kapısını tekmeleyip, taşlamış ve göstericiler adına konuşan, kendisini Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Kürşat Mican olarak tanıtan kişi ajans haberlerine göre şunları söylemiş: “Siyonistler aklını başına alsınlar. Bizim kardeşlerimizin ibadet özgürlüğünü engellemesinler. Nasıl orada bizim ibadet özgürlüğümüzü engelliyorsanız, biz de sizin burada ibadet özgürlüğünüzü engelleriz. Nasıl bugün burada durduysak, yarın da geliriz. Buradan içeriye giremezsiniz.”

Yani bu eylemde yalnızca şiddet ve şiddeti artırarak sürdürme tehdidi yanı sıra Anayasanın 24’üncü maddesiyle güvenceye alınmış ibadet özgürlüğüne engelleme tehdidi de var; eylem sonunda gözaltına alınan, ifadesine başvurulan ise olmamış.

Eylemcilerin İsrail hükümetinin Mescid-i Aksa’ya yönelik bir tasarrufu üzerine sokağı hareketlendirenlerin Türkiye’deki Yahudi toplumunu ve ibadet özgürlüğünü hedef almaları yalnızca yanlış değil, çok da sakıncalı.

Mescid-i Aksa’daki gelişmelere Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan en üst düzeyde müdahil olmuş vaziyette. Erdoğan dün 20 Temmuz’da hem Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, hem de İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’i arayarak tepkisini dile getirmiş bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın bugün Cuma namazı sırası ve sonrasında meydana gelebilecek tepkiler konusunu dile getirdi.

Bu konuda çeşitli derneklerin, baskı gruplarının bugün Cuma namazı sonrası protesto gösterisi çağrısında bulunuyor. Şiddet içermediği sürece Anayasal haklarıdır. Ancak tepkiler şiddet tehdidi içerecek şekilde Türk toplumunun parçası, vatandaşları olan Yahudi toplumuna yönelmemeli.

Yazının devamı...

Almanya krizi ciddi

21 Temmuz 2017

Krizin son perdesi 19 Temmuz gecesi Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın’ın Alman Dışişleri Bakanlığına çağrılmasıyla tırmanmaya başladı. Aynı saatlerde Alman basınına Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in Türkiye ile krizi çözmek amacıyla “tatilini yarıda keserek” Berlin'e döndüğü duyurulmuştu.

Büyükelçi Aydın’a diplomatik nezaketle uğraşacak zaman olmadığı özellikle vurgulanarak ültimatom gibi bir protesto notası verildi. Notada Türkiye’de tutuklu bulunan Alman vatandaşlarının derhal serbest bırakılması isteniyordu.

Bu kişiler Die Welt gazetesinin Türk asıllı Alman vatandaşı muhabiri Deniz Yücel, Etkin Haber Ajansının Kürt kökenli Türk-Alman vatandaşı tercümanı Meşale Tolu ve geçen hafta Büyükada’daki Uluslararası Af Örgütü semineri sırasında gözaltına alınıp ardından tutuklanan insan hakları savunucusu Peter Steudner idi.

Dün akşamüzeri Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Almanların Türkiye’ye tutukluları serbest bırakmak için 21 Temmuz öğle vaktine dek süre verdiklerini de söyledi.

Yoksa ne yapacaktı Almanya?

Onu da Çavuşoğlu ona cevap vermeden önce Berlin’de bir basın toplantısı düzenleyen Gabriel vermişti. Türkiye’ye yeterince sabretmişlerdi, ama böyle gitmezdi. Türkiye’ye seyahat yasağını da, yatırımları da, yardımları da gözden geçireceklerdi.

Çavuşoğlu ise Suriyeli mülteciler için “vermediğiniz yardımı mı kesmekle tehdit ediyorsunuz?” diye sordu. Türklerin öldürmekten yargılanan neo-Nazi NSU örgütü davasının on yıldır sürdüğünü söyledi. Tutuklu Alman vatandaşlarının casusluk şüphesi altında olduklarını tekrarladı; onları Türkiye’ye gelen milyonlarca Alman turistle karıştırmamak lazımdı.

Tabii bu arada Türkiye’nin Almanya’dan ısrarla istediği 15 Temmuz kanlı askeri darbe girişimi sonrası Almanya’dan siyasi iltica talebinde bulunan –ordudan atılmış- subayların durumu var. Çavuşoğlu “Bizim parlamentomuzu bombalayanı terörist saymıyor” diye yakındı.

Yazının devamı...

Kabine değişikliği: Dağ fare doğurdu

20 Temmuz 2017

Kabine değişikliği daha Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bütün yürütme yetkilerini makamına aldığı 16 Nisan referandumundan önce konuşulmaya başlamıştı. Özellikle de 21 Mayıs’ta AK Parti genel başkanlığına yeniden seçilmesinden sonra son derece kolay ve yakın görünüyordu.


Ankara’daki siyaset gazetecileri AK Parti kulislerinden gelen işaretlere bakarak sık sık kapsamlı bir kabine değişikliğinin an meselesi olduğunu yazıyor, Dışişleri, İçişleri, Adalet, Maliye gibi bakanlıklar dâhil tahminler havada uçuşuyordu. Hatta 16 Nisan’la gelen icracı başkanlık sisteminin ruhuna uygun olarak, Meclis grubu dışından teknokrat isimlerin de kabinede yer alacağı yorumlarına rastlanıyordu.


Bakanlar Kurulundaki değişiklikler dün, 19 Temmuz’da, Başbakan Binali Yıldırım’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı 1,5 saat süren bir görüşme sonrası ilan edildi; bir gece önce daha uzun süre bir araya gelip çalışmış oldukları bildiriliyordu.


Ancak açıklanan değişiklikler hükümetin yeni bir döneme girdiğini göstermek, karar mekanizmalarında bir değişimi yansıtmak bir yana, önemli dahi sayılmayacak, adeta yapmış olmak için yapılan yer değiştirmelerden öteye gitmemişti.


Yazının devamı...

Başbakana MİT söylemediyse kim söyledi darbeyi?

19 Temmuz 2017

En son Fikret Bila’nın 15 Temmuz kanlı darbe kalkışmasının yıldönümü üzerine kendisiyle yaptığı mülakatta okuduk.

Başbakan MİT Müsteşarı Fidan’ı 22.30 ile 23.00 arasında bir saatte, “22.40 olabilir” aradığını söylüyor.

Fidan’ın daha önce kendisini arayıp aramadığını bilmiyoruz. Çünkü Bila “MİT Müsteşarı bu bilgiyi vermiş miydi size, siz aradığınız zaman?” diye sorduğunda, düzeltme yapmadan yanıtlamış: “Hayır, MİT Müsteşarından o bilgiyi alamadık.”

Başbakan Bila’ya o sırada Emniyet Genel Müdürü, Ankara ve İstanbul Valileri ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dâhil çok sayıda yetkiliyle görüştüğünü de söylemiş; “22.40 olabilir” dediği, 22.30-23.00 arası konuşma da o sürece denk geliyor.

Bu saat önemli… Çünkü Başbakan saat 23.03’te telefonla NTV’ye bağlanacak, halka hitap eden ilk hükümet yetkilisi olarak “kalkışmanın” Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir komutası içinde olmayıp, ordu içinden bir cuntanın işi olduğunu, arkasında da Fethullahçıların bulunduğunu söyleyecektir.

Kimliği açıklanmayan Binbaşı O.K.’nın Yenimahalle’deki MİT karargahına 16.10’da gidip, daha sonra verdiği ifadeye göre darbe hazırlığı dahi olabilecek şekilde MİT’e saldırı ihbarında bulunması üzerinden saatler geçmiş durumdadır. Keza Fidan’ın 18.10’da Genelkurmay’a gidip “İhbarın daha büyük bir planın parçası olabileceğini” söylemesinin de.

Darbeciler Ana Karargah iddianamesine göre saat 21.00’da düğmeye basmışlar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, İkinci Başkan Orgeneral Yaşar Güler ve kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ı silah zoruyla etkisiz hale getirmişlerdir.

Saat 21.30’da darbecilerim “Yurtta Sulh Konseyi” adını verdikleri yasadışı yapı adına Tuğgeneral Mehmet Partigöç, sırasıyla “Atama”, “Katılışlar” ve “Sıkıyönetim Direktifi” mesajlarını ilgili ordu birliklerine Genelkurmay’ın gizli haberleşme sistemi MEDAS aracılığıyla yayınlamaya başlamıştır.

Yazının devamı...

Darbecinle göz göze

18 Temmuz 2017

Onu hayatımda ikinci defa dün gördüm. İlk görüşüm bundan bir yıl, bir gün önce, 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece olmuştu.

Darbe kalkışmasının başlamış, halk sokağa dökülmüş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan CNN Türk aracılığıyla halka hitap etmiş, hatta İstanbul’a inmişti.

Gün 16 Temmuz’a dönmüştü, saat 03.00 sıralarıydı. Biz işimizin başındaydık. Düzgün habercilik yapmanın demokrasiye sahip çıkmanın parçası olduğuna inanarak işimize sahip çıkıyorduk.

Helikopterle geldiler, otoparkımıza indiler. Bir kısmı CNN ve Kanal-D nin bulunduğu Doğan Medya Bağcılar yerleşkesindeki TV-radyo binasına girdi, bir kısmı da Hürriyet, Hürriyet Daily News, internet yayınları ve Doğan Haber Ajansının bulunduğu, bizim “gazete binası” dediğimiz binaya.

Yüzbaşı Süleyman Ahmet Kaya’yı işte ilk olarak o sırada gördüm. Bizi basan timin başındaydı. Ben de binadaki en kıdemli editör olarak diğer arkadaşlarımızla birlikte (Sefer Levent, Deniz Zeyrek, Ateş Yalazan en önde duranlardandı)onun karşısındaydım.

Önce askerlerine G-3 otomatik tüfeklerini namlusunu indirme emri vermesine ikna etmeye çalıştım. Biz silahsızdık. Erler ne olduğunun farkında bile görünmüyordu ve birinin eli tetiğe gitse felaket yaşanabilirdi. Birkaç cümle sonra o talimatı verdi. O ilk kırılma anı oldu.

Birkaç defa üsteledik. Aldığını söylediği emirler sahteydi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, generaller televizyonlarda konuşmuş, darbe girişiminin hedefine ulaşmadığı belli olmuştu. “Kendini yakıyorsun, mesleğini yakıyorsun, vaz geç” diye birkaç defa üstelediğimi hatırlıyorum.

Uzatmayalım, olmadı, bizi silah zoruyla dışarı çıkardılar. Polisle çatışıp yaralanarak en son teslim olan Yüzbaşı Kaya olmuştu.

Yazının devamı...

AK Parti yetkilisi Fethullahçılarla ilişkiyi böyle anlattı: Yağmurdan kaçarken...

17 Temmuz 2017

Üstelik herhangi birisi de değil. Örneğin 2012’de AK Parti Grup Başkan Vekilliği yaparken, bir grup AK Parti milletvekili Pennsylvania’ya, o zaman “Hocaefendi” diye önünde diz çöktükleri Gülen’i ziyarete gitmek istediklerinde izin vermeyen bir siyasetçi. Hocaefendilerini görmekte ısrarlı vekiller izni bir başka grup başkan vekilinden almışlar. Onun kim olduğunu henüz teyit edemedim, teyit edince paylaşırım, söz.

Ünal Kültür ve Turizm Bakanlığı da yaptı. Şimdilerde AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü.

Mahir Ünal’ın bugün Hürriyet Daily News gazetesinde Barçın Yinanç ile yayınlanan önemli mülakatında söyledikleri AK Parti ile Fethullahçıların, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana özellikle tartışılan sorunlu ilişkisine ışık tutar nitelikte.

Ünal soru üzerine “Bizim dönemimizde güçlenmediler” diyor ve şöyle devam ediyor:

* “Biz devletin demokratikleşmesi adına sivil topluma geniş bir alan açtık ve dolayısıyla, siyaset üzerindeki vesayet odaklarının temizlenmesi için mücadele verdik. Biz bu mücadeleyi sivil toplumla verdik. Sivil toplum örgütü görünümündeki bu yapı, demokratikleşme ve vesayetle mücadele sürecine destek verirken devletin içindeki yapılanmasını hızlandırdı.

* “Çünkü düşünün, 367 garabeti ile karşı karşıya kalan, kapatma davasıyla karşı karşıya kalan, darbe tehdidiyle karşı karşıya kalan, Genelkurmay’dan, yargıdan tehdit üstüne tehdit alan bir hükümet ne yapacak; sivil alanı daha çok güçlendirmeye çalışacak… Ama siz sivil alanı güçlendirmeye çalışırken yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorsunuz. Çünkü sivil alanda yapılanmış legal görünümlü illegal bir örgüt bu defa devletin içine giriyor.”

Ünal’ın “Bizim dönemimizde güçlenmediler” savunmasını, parti sözcüsü olmasına bağlayabiliriz, çünkü evet, Fethullahçılar 1980 askeri darbesinden itibaren devlete sızmaya başladılar ama kademelerde yükselmeleri ve etkili konuma gelmeleri AK Parti döneminde oldu.

Yazının devamı...

Erdoğan’ın da darbeye direnenlere bir borcu var

16 Temmuz 2017

Karşı karşıya kalınan korkunç bir haksızlıktı. Artık Türkiye’de askeri darbeler devrinin kapandığını düşündüğümüz bir sırada vurdular.

Kendi adıma, darbeye kalkışıldığına kani olduğum an evden fırlayıp işe koşarken de, köprüyü tutup halka acımasızca ateş edip öldürenlerin, ihanet içinde Meclis’i bombalayanların, zorbalıkla Yurtta Sulh Konseyi dedikleri çete bildirisini yayınlayanların haberini yaparken de, haber merkezimizi darbecilerin baskınına karşı arkadaşlarımızla savunmaya çalışırken de duyduğum his sadece öfkeydi.

Ayrıntılarına artık girmeyeceğim. Yeterince yazıldı. Herkes hayatın kendi önüne çıkardığı payıyla o geceyi yaşadı. Kim kime o geceyi nasıl atlattığını, nasıl anlatırsa anlatsın, kendi vicdanına karşı ne yaptığını, o geceden alnının akıyla çıkıp çıkmadığını biliyor.

Önümüzdeki Pazartesi günü, 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece Doğan Medya binasının Hürriyet gazetesi ve CNN Türk televizyonunun basılması ile ilgili dava başlayacak. Darbe kalkışması adına baskını yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunduğumuz için Erdoğan Aktaş ve ben kendi payımıza (ve kurumumuz payına) düşen hesaplaşmayı mahkemede yapacağız.

Ancak açılan davaların bu adaletsiz, haksız, kanlı darbe kalkışmasıyla hesaplaşmada yeterli olmayacağını biliyorum.

Çünkü Türkiye’de zaten 15 Temmuz 2016 öncesinde de gayet sorunlu işleyen demokratik hayata, hatta muhtemelen cumhuriyet rejimine Cumhurbaşkanının şahsında yapılan bu yıkım hamlesi siyasidir.

Mahkemeler, eğer işlerini gereğince yapıp adalet dağıtabilirlerse, kalkışmanın suçla ilgili kısmıyla hesaplaşmayı yapabilir. Siyasi hesaplaşma mahkemeleri de içeren, ama onun ötesine geçen siyasi bir süreci gerekli kılıyor.

Ne yazık ki son birkaç ayda yaşanan bazı gelişmeler, siyasi hesaplaşmanın, üstelik darbe girişiminin hedefi halindeki AK Parti tarafından ötelenmekte, seyreltilmekte adeta unutturulmakta olduğu kuşkusunu doğuruyor bende.

Yazının devamı...

94 Kuşağı: Fethullahçılar orduda nasıl yükseldi?

14 Temmuz 2017

Darbe girişiminin bastırılmasından sonra “Fethullahçı Terör Örgütü-FETÖ” adına darbeye katılmak suçlamasıyla 3 defa ömür boyu hapis istemiyle yargılanıyor. İsmi darbecilerin AK Parti hükümetini devirip Meclis’i kapatmaları durumda kurulacak yeni yönetimde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak geçiyordu, kalkışma sonrası bulunup iddianamelerde yerini alan belgelerde.

Onu hayal meyal hatırlıyorum. Yıllar önce Harp Akademilerindeki bir toplantıyı izlemek için gittiğimde yanlışlıkla onun subaylar arasındaki yerini bana vermişlerdi, yanlışlığı anlayınca yer kartlarımızı değişmiştik; ben gazeteciler bölümündeki yerime geçmiştim.

İşin dikkat çekici yanı, Tuğgeneral Yetkin’in daha önceki rütbelerindeyken yıllarca eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un özel karargâhında çalışmış olması. Malum, 2010 yılında emekli olması ardından 2012 Ocak ayında Başbuğ’u AK Parti hükümetini devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklayıp, sonra ömür boyu hapse mahkûm eden hâkimlerin bir kısmı şimdi FETÖ’cülük suçlamasıyla yargılanıyor, bir kısmı da aranıyor.

Tuğgeneral Murat Yetkin’in halen darbecilikten yargılanıyor olması bir rastlantı değil.

Aslına bakarsanız 15 Temmuz sonrası orduyla ilişkisi kesilen, tutuklanan, yargılanan yüksek rütbeli subaylar arasında kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral yoğunluğu dikkat çekecek yoğunlukta.

Hatta darbeye ön ayak olan “Yurtta Sulh Konseyinin” 38 üyesinden 28’i kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral rütbelerinde, 6’sı da kurmay albaylığa bir adım kala kurmay yarbay rütbesinde.

Bu subayların yaş ve kıdemlerini geriye doğru işlettiğimizde gerçekten insanı rahatsız eden bir tablo ortaya çıkıyor: 15 Temmuz darbe girişimine nedeniyle yargılanan eski subayların çoğunun Harb Okulu mezuniyeti 1993, 1994, 1995 yıllarında; ama daha çok 1994.

O nedenle onlara “94’lüler” deniyor derin Ankara’da; biz de 94 kuşağı diyebiliriz.

Yazının devamı...