"Murat Yetkin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Yetkin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Yetkin

Murat Yetkin

Petrol Çağı Biterken Uluslararası Siyaset

16 Aralık 2017

Bu sözü edince petrolcüler hemen koro halinde “Daha şu kadar yıl yetecek petrol, bu kadar yıl yetecek gaz” var diye itiraz ediyorlar ama bu sözü eden bir zamanların dünya siyasetine yön veren Suudi Petrol Bakanı Zeki Yamani.

Şeyh Yamani 2000 yılında (aynı zamanda İngiliz parlamentosu üyesi olan) Daily Telegraph yazarı Gyles Brandreth ile mülakatında tam olarak şöyle demiş: “Bundan otuz yıl kadar sonra petrol bolluğu yaşanacak –ama alan kalmayacak. Petrol durduğu yerde bırakılacak. Taş devri, taş yokluğundan bitmedi, petrol devrinin bitişi de petrol kalmadığı için olmayacak.”

Dünya 1973 petrol krizinin başrol oyuncusu Yamani’nin otuz yıl kehanetinin yarısını geride bıraktı ve şimdiden petrol çağının bitişinin işaretleri fazlasıyla ortada.

Baksanıza, ABD’nin Irak işgali 2003’te başladığında petrolün varil fiyatı yüz dolarların üzerine çıkmış ve epey orada kalmıştı. Suriye iç savaşı bir yana, geçen yaz yaşadığımız Suudi-Arabistan-Katar, ya da geçtiğimiz aylarda Yemen üzerinden yaşanan Suud-İran söz düellosu, ye da geçen hafta ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve İslam İşbirliğinin buna tepkisi gibi gelişmeler bundan beş yıl öncesi olsaydı, petrol fiyatları çıldırırdı. Oysa ufak tefek kıpırdanmalar dışında bir şey olmadı.

Neden mi?

Nedenlerinden biri, Suudi Bakanın bu erken uyarısını kendi ülkesi değil, ama başka iki ülkenin ciddiye almış olması. Bunlardan birisi İran oldu, diğeri ABD.

İran’ın son on-onbeş yıldır nükleer enerjiye geçme isteğini sadece doğusunda Pakistan ve Hindistan, batısında İsrail gibi atom bombası ülkeler karşı kendi atom cephaneliğini kurmak olduğuna inanacak kadar saf olamayız. İran, Rusya’nın yardımıyla enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, böylelikle ekonomisini yalnızca petrol, gaz ve silah sanayiine bağımlı kalmaktan kurtarmak istiyor. Ama ABD ambargoları ve kendi içindeki şahin-güvercin çelişkisi nedeniyle dik duramıyor pek.

ABD ise 2005 yılında, yani 2003’teki İran işgali ardından önemli bir saptama yaptı. Orta Doğu’ya müdahaleleri mutlaka kendi lehine sonuçlanmıyordu ama petrol ve gaz fiyatları arttığı için mutlaka Rusya ve İran gibi hasımlarının işine yarıyor, onları güçlendiriyordu. Kongre’de oluşturulan bir çalışma grubu 2006 itibarıyla şu sonuca vardı: ABD petrol ve gaz dış alımını bırakıp, özellikle Orta Doğu’ya bağımlılığını kopartacak şekilde yeni enerji kaynaklarının bulunmasına yönelmeliydi.

Yazının devamı...

Trump’a “Kudüs’e Özgürlük” cevabı

14 Aralık 2017

“Kudüs’e Özgürlük” adı verilen sonuç bildirgesinde bütün ülkeler Filistin devletini ve Doğu Kudüs’ü de onun başkenti olarak tanımaya çağırıldı.

İstanbul’da üç çağrı daha yapıldı. Birincisi yine bütün ülkelere ABD’nin kararına destek olmaktan kaçınma ve büyükelçiliklerini ABD’nin ilan ettiği üzere Tel Aviv’den Kudüs’e taşımama çağrısı. İkincisi ABD’ye kararını geri çekmemesi halinde doğacak tüm sonuçlardan sorumlu tutulacağı beyanı. Ve tabii İsrail’den işgal altında tuttuğu Filistin topraklarından 1967 sınırlarına geri çekilme çağrısı.

Bir çağrı da “Kudüs’ün statüsünü teyit etmesi için” Birleşmiş Milletlere yapılmış.

Bu sonuç bildirgesi ne kimseyi tehdit ediyor, ne de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kapanış konuşmasında söylediği üzere “altında ABD’nin de imzası olan” Birleşmiş Milletler kararları dışında bir şey söylüyor.

Ama yine de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı dahi hayrete düşürecek şekilde “başarıyla sonuçlanmış ender” bir İslam İşbirliği toplantısı oldu; Abbas haklı, çünkü genel olarak İslam İşbirliği toplantılarında keskin laflarla havanda su dövülür.

Aslına bakarsanız bu toplantı öncesinde diplomatik gözlemcilerin beklentisi de fazla değildi. İtiraf edeyim ki benim de beklentim fazla değildi. Türkiye, İran, Malezya gibi Arap-olmayan Müslüman ülkelerin Kudüs konusunda daha kesin duruşlarının, son zamanlarda ABD-İsrail eksenine daha da yakın duran Suudi Arabistan tarafından sulandırılacağı tahmin ediliyordu. Nitekim ne Suud Kralı gelmişti zirveye, ne dışişleri bakanı; Arap dünyasının, hatta İslam dünyasının liderliği iddiasındaki Krallık, örneğin tıpkı gözlemci konumundaki Rusya gibi dışişleri bakan yardımcısı düzeyinde temsil ediliyordu.

Ancak sabah saatlerinde Kral Salman bin Abdülaziz tarafından İstanbul’a iletilen bir mesaj havayı değiştirdi; Suudi Arabistan da Filistinlilerin Kudüs üzerindeki hakkını teslim ediyordu. Bu değişimin iki temel nedeni olduğu yorumuna varmak mümkün. Biri, Suudi Arabistan’ın İslam İşbirliği içinde ağırlık ve etkisi artan Arap-olmayan ülkelerin talepleriyle uzlaşmak durumunda kalmasıdır. Diğeri de, Suud Krallığının ABD ve İsrail ile ilişkilerini zora sokabilecek de olsa Müslümanların ilk kıblesi Kudüs’ü layıkıyla savunamadan şimdiki kıblesi Kâbe’yi savunmanın zorluğunu hissetmiş olması ihtimalidir.

Öyle ya da böyle İslam İşbirliği Örgütü, belki de tarihinde ilk defa Filistin halkının yanında bu kadar güçlü ve aynı zamanda BM’nin yasal zemininde durmuş bulunuyor.

Yazının devamı...

Ve Esad tehdit olmaktan çıkıyor

13 Aralık 2017

Dün Rus medyasına, belli ki Rus yetkiler tarafından sızdırılan videoyu gördünüz mü?

Bir gün önce, 11 Aralık’ta Türkiye’ye gelmeden önce Mısır’a gitmesi planlanan Rus devlet Başkanı Vladimir Putin, fikir değiştirip önce Suriye’nin Lazkiye kenti yakınlarındaki Hmeymim hava üssüne indi. Suriye iç savaşı başladığında Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki tek Rus askeri varlığı Suriye’nin Tartus kentindeki deniz üssüydü. Rusya 2015 Eylül’ünde Suriye savaşına müdahil olunca ilk iş olarak Tartus’u genişletti ve kapasitesini kısa sürede büyüttüğü Hmeymim hava üssünü ona ekledi.

İşte bu Hmeymim üssünde önce Rus generalden tekmil alıyor, Cumhurbaşkanı Beşar Esad onu karşılıyor, kucaklaşıyorlar, sonra ilerlemeye başlıyor. Esad ona katılmak isteyince iki yanındaki iki Rus subay tarafından, hatta birisi kolunu tutmak suretiyle engelleniyor. Putin orada, Suriye toprağında kimin patron olduğunu göstermek istiyor ama dikkat çekici olan Esad’ın bunu yüzünde mahcup ve çaresiz bir tebessümle, eliyle “tamam” jesti yaparak kabullenişi.

Esad koltuğunu ve belki de canını Putin’e borçludur ve Putin de bunu biraz Rus usulü sergiliyor.

Yani Türkiye’nin 2011’deki Suriye tahminleri isabetsiz çıkmış, Esad altı ayda devrilmemiştir ve hala koltuğunda oturmaktadır ama bir şey kazanmış filan değildir. Ülkesinin geleceği için toplanan konferansta bir geçiş hükümetinde yer alıp alamaması dahi tartışma konusudur. Altı yıl önce nüfus kağıdı vermediği (hatırlarsanız o dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bunun için devreye girmişti) Kürtlere bugün federasyon verip koltuğunu bir süre daha korumaya razıdır.

Türkiye’nin Suriye siyaseti hedefine ulaşmış değildir ama Esad galip filan değildir, ABD’nin hesapları da, İran’ın hesaplarında, hatta en çok kazançlı çıkan Rusya’nın hesapları da –değişik oranlarda- çarşıya uymamıştır.

Türkiye, Esad’ın geçiş hükümetinde de yer almaması gerektiği siyasetinde ısrarlı. Başka çoğu konuda anlaşamadığı ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, özetle NATO ülkeleri de böyle düşünüyor. Rusya pazarlığa hazır, Esad’da sonuna dek ısrar edense gitmesi halinde en fazla kaybedecek ülke olan İran.

Ancak Türkiye’nin tutumunda bir değişiklik var. Suriye ve Esad rejimi artık eskisi gibi tehdit ve hedef sayılmıyor; Türkiye’nin hedef algısından çıkmaya başladı.

Yazının devamı...

Enis yatarken, biz yazarken, âlem izlerken

12 Aralık 2017

Zaten biraz “sağ salim yaşamaya çalışmak” gayreti, biraz da –tanırım- sinirinden kendini öyle zorlamış ki sporla, fıtık oldu. Ameliyatı bile çok gördüler, lüks otelde kaldığı yayınıyla ameliyat sonrası ateşi düşmeden koğuşuna döndü, hastane yöneticisi de işini kaybetti.

Az önceki alıntı, hapiste yazdığı notlardan derlediği “Siz Yürürken, Ben Yatarken Yazı-Yorum” kitabından. Malum, Enis (otuz yıllık arkadaşıma ismiyle hitap ediyorum müsaadenizle) 14 Haziran 2017’de gizli örgüt üyeliği ve casusluk gibi akıl almayacak suçlamalarla 25 yıl hapse mahkûm edilip hapse konuldu.

Dün,11 Aralık günü Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan hakkında terör örgütü üyeliği ve 15 Temmuz askeri darbe girişiminden önceden bilgi sahibi olmak gibi suçlamalarla müebbet hapis talep edildi. Tutukluluk halleri 450 güne yaklaşıyor. Burada kastedilen örgüt “FETÖ”, yani Fethullah Gülen’in devlet içindeki yasadışı örgütlenmesi. Aynı çerçevede Şahin Alpay, Ali Bulaç gibi isimlerin tutukluluk halleri 500 gün civarında.

Gizli örgüt hesabına casusluk yapmak kuşkusuyla tutuklanan (buradaki gizli örgüt için gözler PKK’ya dönüyor) Türk asıllı Alman gazeteci Deniz Yücel’in içeride geçirdiği süre 300 günü buldu. Sivil toplumcu Osman Kavala’nın tutukluluğu bile 100 günü doldurdu; dışarıdakiler için zaman su gibi akıp geçiyor, değil mi? Onu bir de içeridekilere sormak lazım. Mesela Cumhuriyet’ten Murat Sabuncu, Akın Atalay 408 gündür, Ahmet Şık 347 gündür, Emre İper 250 gündür içeride.

Türkiye gazeteciler Cemiyeti (TGC) verilerine göre, Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası İnsan Hakları Günü olarak anılan 10 Aralık itibarıyla 146 gazeteci, yazar ve medya çalışanı hapiste.

Enis’in 25 yıla çarptırılmasının gerekçesi, Can Dündar’ın 2014 başında Suriye’ye giden MİT kamyonlarının durdurulmasına dair 2015’te –aslında çoğu önceden yayınlanmış- ve Erdem Gül ile birlikte tutuklanmasına neden olan belgeleri “solcu bir milletvekili arkadaşından” aldığını söylemesi ve o gün Enis ile Can arasında geçen 21 saniyelik görüşme. Gerçi Enis o sırada Hürriyet’ten istifa etmiş, henüz milletvekili seçilmemişi, yani tanıma uymuyor ve CHP’nin basından sorumlu genel başkan yardımcısı olarak zaten hepimizi sürekli arıyor ama mahkeme için bu yeterli kanıt sayıldı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu durumu protesto etmek ve “adaletsizliğe dikkat çekmek” amacıyla, ertesi gün, 15 Haziran’da 25 gün ve 450 küsur km sürecek Ankara-İstanbul “Adalet Yürüyüşüne” başladı. Enis’in kitabının başlığı zaten bu duruma atıf… Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla AK Parti tarafından ısmarlanan kamuoyu araştırmalarında dahi vatandaşı en önemli sorun olarak “adalet ihtiyacı” yanıtını vermesi bu hamlenin bir toplumsal karşılığı olduğunu gösteriyordu.

Kılıçdaroğlu’nun kendisi bu günlerde giderek daha fazla soruşturmanın hedefi oluyor. Sadece o değil, partisi de. Geçen hafta İstanbul Ataşehir’in CHP’li Belediye Başkanı Battal İlgezdi hakkındaki soruşturmalar nedeniyle İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı. İlgezdi hakkında çoğu Kılıçdaroğlu’nun isteğiyle kendisinin suç duyurusuyla açılmış yolsuzluk iddiaları dosyaları vardı, bir kısmı da takipsizlikle sonuçlanmıştı. İlgezdi’nin yolsuzluk iddiasıyla soruşturulmasında değil CHP’lilerin adaletsizlik bulduğu; İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir’in AK Partili belediye başkanları istifaya zorlanmışken, onlar istifa ettikten sonra milyonluk projeler çöpe atılmışken ve bunlar hakkında herhangi bir soruşturma açılmamışken CHP’li belediyeye yüklenilmesi. CHP’liler bunu “intikam” ve “muhalefetin yargı yoluyla susturulmak istenmesi” olduğunu öne sürüyor.

Yazının devamı...

Suriye’den sonra Kudüs’te de Rusya ile çözüm arayışı

9 Aralık 2017

Yetkililer, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 11 Aralık Pazartesi günü Türkiye’ye yapacağı ziyarette hem Suriye, hem Kudüs konusunun gündemde olacağını söylüyor. Bu ziyaret Erdoğan’ın çağrısıyla 13 Aralık’ta olağanüstü toplanacak İslam İşbirliği Örgütü toplantısının hemen öncesinde yapılacak olması bakımından ayrıca önem taşıyor.

Bu Erdoğan ve Putin’in bu yıl içinde yedinci görüşmesi olacak. İki lider daha 22 Kasım’da (İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de katılımıyla) Soçi’de Suriye'yi konuşmuşlardı. Ondan önce de 13 Kasım’da yine Soçi’de ikili görüşmüşlerdi.

Bunu niye mi hatırlatıyorum? Erdoğan, Türkiye’nin en önemli müttefiki sayılan ABD Başkanı Donald Trump ile bu yıl içinde iki defa görüştü. Bunlardan birisi Mayıs başındaki olaylı sonuçlanan görüşme, diğeri de Eylül’de Birleşmiş Milletler toplantıları çerçevesinde yapılan görüşmeydi. Sonuçları ortada. Erdoğan’ın bu yıl Putin’le yaptığı telefon görüşmelerinin sayısı ise Trump ile yaptığının birkaç katı.

Erdoğan, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı öncesi ve sonrasında itirazlarını dile getirmek için Trump ile telefonda konuşmadı, ya da zaman denk gelmedi konuşamadı, bilemiyoruz. Ama kararın hemen ardından 7 Aralık’ta resmi Yunanistan seyahati sırasında Putin ile konuşabildi ve 8 Aralık’ta da Putin’in hafta başı Türkiye’de olacağı açıklandı.

Başka açıdan bakarsanız Türkiye’nin NATO müttefiki ABD ile olması gereken yakın işbirliğinin misli, NATO’daki hasmı Rusya ile var.

Eğri oturup doğru konuşalım. Rus uçağının düşürülmesi ardından –Cavit Çağlar ve Nursultan Nazarbayev’in katkılarıyla- sağlanan barışla birlikte ortaya çıkan işbirliği önce 2016 yazında (15 Temmuz darbe girişiminden yalnızca beş hafta sonra) Fırat Kalkanı harekâtıyla Suriye toprağına girildi. Bu harekât ABD’nin isteksizliğine karşın sadece IŞİD değil, YPG’ye karşı da yapıldı ve Rusya’nın Suriye’deki Beşar Esad rejimi üzerine kurduğu baskıyla yapılabildi. Sonra, 2017 başında (Rusya ve İran ile) Astana süreci başladı. Bu ateşkes girişimiyle Türkiye ABD ve Batı Avrupa’dan bulamadığı siyasi çözümün parçası olma desteğini buldu. Sonra İdlib’de ateşkes gözlemciliği geldi. Diyebilirsiniz ki Türkiye bunların karşılığında Suriye’de Rusya’nın istediği gibi bir federasyona razı olabilir. Haklısınız ama Türkiye zaten bunu daha önce Irak’ta da, kendi iç işleri ve anayasal sürecidir diyerek kabul etmişti.

Erdoğan ve Putin’in görüşeceği konular arasında Rusya’nın bu yılın başlarında, 6 Nisan’da yaptığı bir önerinin de bulunması muhtemel. Rusya bu çıkışıyla eğer Doğu Kudüs bir Filistin devletine başkent olarak tanınacaksa, Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya hazır olduğunu açıklamıştı. Üstelik Trump’ın dünya çapında tepkiye yol açan Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma açıklamasının satır aralarında dahi, bu tür yeni çözümlere kapının kapalı olmadığı görülüyordu.

İsrail’i kolunu arkaya büküp böyle bir çözüme razı edebilecek iki güç var ortada: ABD ve Rusya, ayrı ayrı ve birlikte.

Yazının devamı...

Kudüs derken Lozan nereden çıktı?

8 Aralık 2017

Devam etmeden önce şu soruyu soralım: Dünyanın öfkesinin burnunda olduğu, Hamas’ın yeni intifada ilan ettiği, bugün dünyanın her yerinde milyonlarca Müslümanın Cuma namazı sonrasında sokaklara döküleceğinin tahmin edildiği sırada Erdoğan’ın ateşli Kudüs demeçleriyle harareti artırmasını mı tercih ederdik? Yarın zaten dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi Türkiye’de de Amerikan ve İsrail karşıtı protestolar beklenirken Türkiye Cumhurbaşkanı bu protestoları zaten siyasi ve diplomatik zeminde dile getiriyorken ayrıca ateşli nutuklarla kitleleri daha da hareketlendirmiş olmasını mı talep ederdik?

Doğruya doğru diyemezsek, eğriye eğri deme hakkımız zayıflar.

Erdoğan İslam Konferansını olağanüstü toplantıya çağırdı, bölge ülkelerinin liderleriyle konuştu, beklenmedik şekilde ters köşede duran Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile temasta ve çoğu Müslüman Arap ülkesinden daha tutarlı bir Kudüs çıkışı yapan Katolik Hristiyanların dini lideri Papa Francis ile diplomasi yelpazesini genişletiyor. Ayrıca şu yaşanan siyasi kutuplaşmaya karşın Meclis’teki siyasi partilerin tamamı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana ilk defa yeniden ortak duruş sergileri Kudüs konusunda. Şu aşamada yapılabilecek olan yapılıyor bence. Dolayısıyla Erdoğan’ın dün yangına körükle gitmek yerine diplomasiye ağırlık vermesi ve kamuoyu dikkatini başka yere çekmemesi daha doğruydu.

Ama dikkatlerimizi çevirdiği konu Lozan Anlaşması oldu.

Aslında 65 yıl önce Celal Bayar’dan bu yana bir Türk cumhurbaşkanının dün, 7 Aralık’ta Yunanistan’a yaptığı bu ilk ziyaret sırasında ev sahibi Prokopis Pavlopoulos’un konuyu canlı yayında açmasını affetmezken kendisi de söyledi: Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında bir anlaşma değil.

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te Türkiye ile deyim yerindeyse “yedi düvel” arasında imzalanan Türkiye’nin kurucu belgesidir. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından İsmet İnönü’nün daha sonra dünyanın en yetenekli diplomatları arasında sayılmasına neden olan antlaşma 29 Ekim’de Cumhuriyetin Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilanına da zemin hazırlamıştı. Bu anlaşma Birinci Dünya Savaşı bitiminde Türkiye’yi işgale başlayan Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Ermenistan ve Gürcistan ordularına ve aynı zamanda işgalcilerle işbirliği yapan Padişah Vahdeddin’e bağlı kuvvetlere karşı verilen İstiklal Savaşının millici kuvvetler tarafından kazanıldığını artık İstanbul’un değil, Ankara’nın siyasi muhatapları olduğunu belirliyordu.

Bugün nostaljik romantizme neden olan Türk ve Rum nüfusların değişimi, yani mübadele, bugün etnik temizlik ve soykırım felaketlerine karşın ülkesini ve halkını düşünen iki lider olarak Atatürk ve Elefterios Venizelos’un bulduğu insani cevaptır: insanlar karşılıklı olarak yaşadıkları yerden olmuş ama hayatta kalmış ve soylarını sürdürmüşlerdir.

Karşılıklı azınlık hakları da yine Lozan’ın bir parçasıdır.

Yazının devamı...

Kudüs: Trump gözünü karartmış, Erdoğan öfkeli, Putin sessiz

7 Aralık 2017

Trump, dünyanın gözünün içine baka baka dün gece çıktı ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ilk ülke oldu. Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliğinin de Kudüs’e taşınacağını ilan etti.

“Karşı çıkanlar olacaktır” diye de meydan okudu. “Zaten 70 yıldır İsrail’in başkenti Kudüs” diye kararını izah etmeye çalıştı; “Parlamento orada, yüksek mahkeme orda, başbakanlık orada”. Trump bu kararın aslında Amerikan Kongresinde 1995’te alındığını ama daha önceki başkanların uygulamadığını söyleyerek hamlesinin sadece dünya siyasetini iyice zıvanadan çıkarıcı boyutu değil, aynı zamanda Amerikan iç siyasetine yönelik olduğunu da gösterdi.

O nedenle Erdoğan görüşseydi de muhtemelen bir şey değişmeyecekti diyorum. Düşünsenize sadece ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanımasına karşı çıkan yalnızca “Müslümanların kırmızıçizgisi” ilan edip İslam İşbirliği Örgütünü 13 Aralık’ta acil toplantıya çağıran Cumhurbaşkanı Erdoğan değildi ki. Dün Erdoğan’ın konuğu olarak Ankara’da bulunan Ürdün Kralı Abdullah değildi ki yalnızca…

Mesela dün akşam 21’deki açıklaması öncesinde Vatikan’da Papa Francis açıkça karşı çıktı. İngiltere Başbakanı Theresa May, “tek taraflı karar almamasını” istedi. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel böyle bir kararın Orta Doğu’yu daha da karıştıracağını söyledi. İran Dini Lideri Ali Hamaney Trump’ı açıkça tehdit etti. Çin kararı gözden geçirmesini istedi.

Dün, 6 Aralık, Meclis’teki bütün partiler Kudüs konusunda birlik oldu.

Kimseyi takmadı Trump. Bir de gerçekten insanın sinirlerini oynatan bir kibirle bunun “İsrail ve Filistinliler arasındaki barışa hizmet edeceğini” söyledi.

Dün gece CNN yayınına çıkan Filistinli liderlerden Saab Erakat, öfkeden ağlamaklı bir sesle Trump’ın hayatının hatasını yaptığını, Filistinlilerin Güney Afrika’da yıkılan Apartheid rejimine benzeyen bir ırk ayrımcılığına maruz kalacağını söyledi.

Yarın Cuma. Muhtemelen dünyanın her yerindeki camilerde Cuma namazı çıkışında gösteriler yapılacak.

Yazının devamı...

Zarrab davası birkaç kelle alabilir

6 Aralık 2017

Hayır, sadece CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün hatırlattığı 2013 yılından kalma MİT raporu iddiası nedeniyle değil.

Kılıçdaroğlu'nun dün hatırlattığı 18 Nisan 2013 tarihli rapor -ki bugüne dek yalanlanmadı ama ona rağmen iddia diyoruz- demiş ki, Reza Zarrab adında bir İranlı buralarda bir işker karıştırıyor ve bu işler ABD'nin İran yaptırımları nedeniyle Türk-Amerikan ilişkilerini bozabilir.

Başka ne demiş rapor? Demiş ki, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve İçişleri Bakanı Muammer Güler'in bu kişiyle ilişkileri nedeniyle Türk hükümeti zor duruma düşebilir.

Kim kime sunmuş raporu?

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, dönemin başbakanı, şimdi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a sunmuş?

Peki, ne zaman sunmuş?

17-25 Aralık 2013 soruşturmalarından  8 ay önce sunmuş.

Kılıçdaroğlu dün buna dayanarak ve Zarrab'ın mal varlığının casusluk kuşkusuyla dondurulmasına atıfta bulunarak "Gizli bilgileri veren senin bakanlarındı, sen de bunu biliyorsun" dedi.

Yazının devamı...