"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Melike Karakartal

Kaçış mı, “işine öyle geliş” mi?

26 Temmuz 2017

Haklılardı, zira biz de geceleri yatağımızda bir sağa, bir sola dönerek bu konuyla ilgili anksiyete krizleri geçiriyor değildik ama...
Magazin alanının en çok tıklanan haberlerinden biriydi Adriana-Metin ilişkisi. Birileri okuyordu, merak ediyordu; ünlüsü ünsüzü, tanıyanı tanımayanı, herkes bunu günlerce konuştu... Sadece medyada değil, WhatsApp gruplarında, telefon konuşmalarında, her yerde malum çift çıktı karşımıza. Yoğun ilgi gören bir magazin haberiyle ilgili magazin alanında da kalem oynatanlar olarak, bu konuda yayın yaptık haliyle.
Yayının bir yerinde kendimizi “Yani... Efendim şimdi tabii... Yani ciddi konular da konuşuyoruz bu programda, şimdi konu bu olduğu için bu çifti konuşuyoruz” diye kem küm ederek yaptığımız işi savunur halde bulduk kendimizi.
Türkiye gibi çok büyük dertleri olan, yaşam alanlarımızda ve mesleğimiz çerçevesinde hareketlerimizin kısıtlandığı bir ülkede, temel insan haklarının çiğnenişini, temel yaşam ihtiyaçlarımızı, haksızlıkları, çarpıklıkları, herrr şeyi ama her şeyi bir kenara bırakıp Adriana’yı, Metin’i konuşuyorduk sahi. Biz ne yapıyorduk?
İnsanların canını acıtan adaletsizliklere yeterince yer verilmediği hissi varken, biriken öfke, genellikle en kolay hedef olan magazine; daha doğrusu “siyaset olmayan” alanlara yöneliyor. Adriana ve Metin’in, Zehra’nın bir buçuk porsiyon mantısının, Alişan’ın ön masaları satmayı düşündüğü düğününün haberleri hem çok tıklanıyor, hem çok tepki topluyor. Haklı ve doğal olarak.
“Gerçek haberin” yeterince yer bulmadığı algısı oluştuğunda, haksızlık duygusundan kaynaklanan öfke, en çok magazine yöneliyor. Genelde “kitleleri uyutma aracı” gibi algılandığı için olsa gerek.
Başka bir yönden yaklaşacak olursak... Gazete ekleri, özellikle magazin ve yaşam ekleri, “hayata ara” niteliği taşır. Sinemaya gitmek gibi. Akşam güzel bir dizi izlemek gibi. Oğlunuzla, kızınızla çocuk parkında oynarken dertlerinizi on beş dakikalığına unutmak gibi. Bir magazin ekini elinize aldığınızda, ana gazetenin manşetini ve o günkü karanlık manzarayı görmek değil, bulutları dağıtmak için karıştırırsınız sayfalarını.

Yazının devamı...

Sosyal medya hesaplarını kapatmalı mı?

25 Temmuz 2017

Cem Yılmaz, hepimizin düşünmesi gereken bir konuya parmak basıyor. Bu durumu öyle okumak lazım.
Pek çok kişi, kendine “mention”lanan eleştirilere cevap vererek, bunlara mesai harcayarak zamanını harcıyor, bu sırada psikolojisini darmadağın ediyor. Psikolojisini darmadağın etmesine izin veriyor aslında.
Peki ne var sosyal medyada? Şöyle bir bakalım...
Beğenmediği herkesi terörist olarak yaftalamakla, uydurma suçlamalarla insanları hayattan bezdirmekle görevlendirilmiş trollerin varlığı malum.
Bir yandan da kendi arzularıyla “trolleme” yapanlar mevcut. Her zaman siyasi değil, her alanda varlar. Genelde dikkate alındıklarında coşuyorlar. Saman alevi gibiler, ateşi harlamaya, yanı onları dikkate almayı sürdürdüğünüz sürece yanıyorlar.
“Organize kötülük” hali, trollerin dünyasında yok sadece. Fark etmeden hücrelerimize kadar sindi onların iletişim dili. Meramını sakince dile getirmek “para” etmiyor artık. Fikrini beğenmediğimiz, tipini beğenmediğimiz, çok kızdığımız insanlara bile ağız dolusu küfürler ede ede rahatlıyoruz. Kızgınlığı dile getirme şekli de tarif eder insanı ama artık bunun da bir önemi yok. İçinde ne varsa kus, gitsin, zaten kimse garipsemiyor.
Twitter gibi bugün kültürel bir fenomen haline gelmiş sosyal medya araçlarını ilk yaratan kişiler, yarattıklarının toplum mühendisliğinin en kullanışlı maşaları haline geleceğini öngöremediler. Twitter’ın öyküsünün aktarıldığı “Hatching Twitter” isimli kitapta, Jack Dorsey’nin Twitter’ı “Başka insanlara o anda ne yaptığını söylemek” şeklinde algıladığı bir sosyal medya aracı olduğu anlatılır. Bugün kültürel fenomene dönüşmüş, kullanıcı odaklı tüm sosyal medya araçları bireysel psikolojiden toplum psikolojisine, hayatı algılama şeklinden gerçeği yaşama biçimine sosyal hayatı yöneten, şekillendiren bir konumda.

Yazının devamı...

1992

21 Temmuz 2017

25 yıl geriye gidiyorum ve sıcak bir yaz günü, ağustos ortalarında, güzel bir akşamüzeri, Yalova’daki yazlığımızda, arkadaşlarımla birlikteyim...
Yazlığımızın olduğu binanın bahçesinde “lokal” dediğimiz bir alan var... Birkaç kafe masası, bir pinpon masası, bir de ufak bir bakkalın olduğu bir yer burası.
Sahilde olmadığımız, paten kaymadığımız, bisiklete binmediğimiz, saklambaç oynamadığımız zamanlarda masalara oturup Gizli Hedef, Milyoner, Monopoly, okey veya iskambil oynardık...
Pinpon için illa sıra olurdu ama bekler, turnuva yapardık aramızda.
Bazen de doğum günü kutlamalarında parti masasına dönüşürdü pinpon masası. Üzerinde pasta keser, doğum günü çocuğuna alkış tutardık.
Bakkalın açık camında bir kasetçalar dururdu, radyo dinlerdik çoğunlukla.
Kim ne isterse onu çalardı, bazen itirazlar yükselirdi ama herkes istediğini illa dinlerdi.

Yazının devamı...

Doğal afet mi dediniz?

19 Temmuz 2017


“Ulaşımda sıkıntı yaşanmaması için özel araçlarla trafiğe çıkılmaması rica olunur.”
Geç kalmıştı, zira sabah çok erken saatlerde başlayan şiddetli yağmur ve eşlik eden gök gürültüsü bu uyarıyı çoktan yapmıştı aslında.
O sebeple biz temkinli İstanbul sakinleri, teknelerimizle, botlarımızla, balıkçı kayıklarımızla ve sallarımızla çıktık yola.
Bazen Castaway’deki Tom Hanks gibi dalgalarla savaştık, bazen Survivor ortamlarına düşmüş gibi birbirimizle yarıştık, bazen de Murat Dalkılıç gibi şelaleden atladık ama becerdik şehrimizde hayatta kalmayı.
İstanbul’da yaşamayan hissedemez bu durumu, Kevin Costner’ın başrolde oynadığı Waterworld’deki gibiydi ortam.
Üsküdar’dan kendini boğazın coşkun sularına atanlar, Beşiktaş’a geldiklerini ancak bir bankanın ATM kabinine çarptıkları zaman anlayabildiler zira.

Yazının devamı...

O heykele kızmayın bize bugünü anlatıyor

18 Temmuz 2017


Bırakın el işçiliğini, bırakın detayda güzellik aramayı, dev bir armut bulup üzerine sarık kondursanız daha anlamlı olur.
Kim yaptı bu “heykel”i bilmem ama adam dünyanın en basit objesi olan toprak kabı bile yapamamış; içinden dökülüyor gibi görünen yoğurt ise toksik fabrika atığından hallice.
Nasreddin Hoca’nın armutsu beden şekli, Zorro maskesi takmış hali bu kütleyi heykele değil, tanımlanamayan alçıdan bir objeye, bir hilkat garibesine dönüştürmüş.
Bir yandan da alçıdan Nasreddin Hoca’ya kızmamak lazım, estetik anlayışımızın geldiği noktayla ilgili bir simge figür arasak daha “güzeli” yok...
Bir ayna gibi düşünün. Belki de bu yüzden bu kadar tepki aldı. Bugüne ayna tuttuğu için, bugün çevremize baktığımızda hissettiklerimizi, biriktirdiğimiz o kızgınlığı döktük ortaya bu “heykelimsi” aracılığıyla...
Estetiğe dair o kadar az güzellik var ki tutunacak... Tutunduklarımız ya tarihi yapılar ya da nadiren de olsa modern mimarların eserleri.

Yazının devamı...

Hiçbir salon erkeği...

15 Temmuz 2017

İki gün önce ilişkileriyle ilgili “Adriana, belki de ruhuna hitap eden “salon erkeği”ni bulmuştur yazmıştım.
Hâlâ bunun karşılıklı el sıkışılan PR ilişkisi olduğunu düşünmüyorum, Adriana Lima ince ruhlu bir erkekle karşılaştığını düşünmüş, aşık olmuş, dünya Hara’yı tanısın istiyor...
Birebir ilişkileri pek incedir, birbirlerine şiirler okuyorlardır, bulutların üzerinde geziyorlardır, bilemem.
Fakat Hara’nın hem kendi Twitter hesabında yazdıklarını, hem de Onur Baştürk, Ayşe Arman ve Gökhan Kimsesizcan’a söylediklerini okuyunca Hara için “ince ruhlu salon erkeği” diyemeyeceğim. Zira hiçbir “salon erkeği”, “Sen benim eski sevgililerimi Google’ladın mı” demez.
Hiçbir “salon erkeği”, bugün evli barklı olan, eskiden ilişki yaşadığı güzel kadınların isimlerini sıralamaz.
Bu, isimlerini söylediği kadınlara saygısızlık, üstelik kadınları değersizleştiriyor.
Bir değerleri bir zamanlar vardır herhalde ama şimdi “Güzel eski sevgililer” klasöründe yan yana duruyorlar ve Metin Hara ile ilgili “Zaten güzel ve ünlü kadınlarla birlikte oluyordum, ne var yani” algısı oluşturmaları bekleniyor!

Yazının devamı...

Belki de Lima için Hara, aradığı “Salon beyefendisi”

12 Temmuz 2017


Kadınlara genel yaklaşımı “Bir şeye benzemiyor vallahi” olan, bir ortamda kendinden başka bir dişinin ilgi görmesine tahammülü olmayan kadınların dahi güzelliği üzerinde hemfikir olduğu bir model.
Pek çok erkeğin hayallerini süsleyen, yetişkin erkeklerin kendi aralarında yaptığı cinsellik odaklı ergen muhabbetlerine bol bol konu olan bir erotizm sembolü.
Victoria’s Secret defilelerinin en bilinen ve uzun dönem “Meleklik görevini ifa eden” modellerinden; artık yaşı gereği tacını Kendall Jenner’lara, Gigi Hadid’lere bırakıyor yavaş yavaş ama bana kalırsa 20’lerindeki halinden daha çarpıcı.
Zaten kendisi de bunun farkında. 40 yaşına kadar podyumlarda kalmayı arzuladığını söylüyor.
Adriana Lima, bundan önce pek çok defa Türkiye’ye geldi, Acun Ilıcalı ve ahalisi ile pek samimi, burada gördüğü ilgi ve kazancından memnun olsa gerek, Türkiye’den gelen tekliflere pek hayır demiyor.
Son dönemde katıldığı organizasyonlardan birinde Metin Hara ile tanışmıştı.

Yazının devamı...

Kötülükten nefretten sadeleşmek

11 Temmuz 2017

Sahip olduklarımızın bize sahip olması kavramı ilk defa hayatımıza Chuck Palahniuk’un “Dövüş Kulübü”yle girmiş gibi görünse de, bir sevgili okurumuzun da haklı hatırlatmasıyla, aslında bu konu iki bin beş yüz yıllık Zen öğretisi kadar eski.
Öyle tabii, ancak Zen öğretisini bir “app” gibi düşünecek olursak, her çağda yeni güncellemelerin geldiğini ve sadeleşmeye bu açıdan bakmak gerektiğini düşünmek işlevli olur.
Farklı zamanlarda, farklı kültürlerde, farklı ailelerde, farklı ülkelerde farklı şekilde yer açıyor kendine sadeleşme ihtiyacı.
Bizim “sade yaşam”dan anladığımız ve uygulayabileceğimizle -mesela- bir Japon’unki farklı olsa gerek. Veya son derece bireyci yetiştirilen ve anne-babasıyla göbek bağı üniversite dedin mi kesilen batı kültürü için farklı olsa gerek...
Hepimiz okuduklarımızı, izlediklerimizi, gördüklerimizi, kendimizde fayda görebileceğimiz şekilde filtreliyoruz. Bir başkasının yazdığını kendi yaşanmışlıklarımızla okuyoruz ve her kavramın, her konunun, herkeste farklı yansımaları oluyor.
Sade yaşamanın bizim kültürümüzü ve içinde yaşadığımız dönemi ilgilendiren önemli kısımları var. Neyi dikkate alacağımız veya hayatımızın dışında bırakacağımızı belirleyen, önemli bir filtre.
Evrensel bir gerçek olan “Kötü haber daha çok dikkat çeker”in, “Kötü haber daha çok tıklanır”a dönüştüğü günümüzde, kötülüğün hayatımızda gereğinden fazla alan kapladığını söyleyebiliriz.

Yazının devamı...