"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Melike Karakartal

Uzaylı kardeşim yalvarıyorum gel!

24 Şubat 2017


Bilim insanları, “Bugüne dek keşfedilmiş sistemler arasında içinde yaşam bulundurma ihtimali en yüksek olan sistem” yorumunu yapıyor TRAPPIST-1 isimli yıldızın etrafında dönen gezegenler için.
Dünyanın delirdiği döneme denk gelmiş talihsiz insan evlatları olarak, herhalde en sevindirici haberlerden biri oldu bu...
Yıldız ve gezegenlerle ilgili ilerleyen yıllarda çok daha fazla bilgi edineceğiz şüphesiz, şimdilik bu sistemin “güneş”i olan yıldızın güneşten 2 bin kat daha az parlak olduğunu ve Jüpiter’den biraz daha büyük olduğunu aktarıyor Space.com yazarlarından Mike Wall.
Etrafında dönen 7 gezegenin Dünya’ya büyüklük bakımından benzediğini ve yaşam koşulları barındırabileceği bilgisini de ekliyor.
Bu bilgiler eldeki veriler ışığında iyimser tahminlerden oluşuyor tabii.
Önümüzdeki 10 yıl içinde daha net bilgiler elde edileceğini söylüyor bilim insanları.
Bu gezegenlerde oksijen veya metan gibi bileşenlerin varlığını sorgulayabilecekleri, gerçekten hayat olup olmadığını öğrenebilecekleri tarihi, bugün kullanılanlardan daha yetkin teleskopların “online” olacağı tarihe bağlıyorlar.
NASA’nın 2018’de fırlatacağı James Webb Uzay Teleskobu ve Avrupa’da konumlandırılacak iki büyük teleskobun 2020’de kullanıma açılmasıyla daha sağlam veriler elde edebilecekler.
Bu sistemi araştıran Belçika’daki Liège Üniversitesi’ne bağlı araştırma grubunun lideri Michael Gillon, sistemin en az 500 milyon yıl yaşında olduğunu söylüyor.
Bu tip soğumuş bir yıldız çevresinde dönen gezegen sistemlerinin genellikle 4 ila 5 trilyon yıl ömrünün bulunduğunu, yani güneş sistemine benzer sistemlerden 1000 kat daha fazla yaşadıklarını ekliyor.
Gelelim bizim sulara...
Biz bu bilgilerle ne yapacağız, değil mi?
Kısa vadede hayatımızı değiştirecek mi?
Teknoloji sayesinde, bugünden hayal edemeyeceğimiz imkanlara eriştiği günleri görebilecek miyiz?
Bu soruların cevapları konusunda ümitsiz değil bilim adamları. Sahi, teknolojinin hayatımızı, algımızı, düşünce şeklimizi ne kadar değiştirdiğini görmek için sadece 20 yıl öncesini hatırlamak yeterli... İnternetin, mobil cihazların hayatımıza olan katkısı ve dönüştürücü gücünü hayal edebilir miydiniz mesela?

Kıssadan hisse

İster konu “dünya üzerindeki” teknoloji olsun, ister evrene dair konular olsun, büyük keşiflerin insanlık açısından en öğretici tarafı teknolojinin somut olarak hayatımıza kattığı değişim ve bilgi miktarı değil aslında...
Bu haberler bir “uyanış anı”na sebep oluyor insanoğlunda.
Belki de en çok bu yüzden meraklanıyoruz “uzay” konularına... (Morgan Freeman’ın kulakları çınlasın!)
Biz küçücük, anlamsız, kısa vadeli gündemlere sıkışmış ve evrenin, kendi dışımızdaki hayatın büyüklüğünü ve yüceliğini göremezken...
Bugün dünyaya kazık çakmış gibi davranan insanların gündemlerinin manasızlığını hatırlatıyor bu sayılar, bu büyüklükler...
4 trilyon yıl yaşayan bir sistem...
Işığın 39 yıl gittiği mesafe kadar uzakta... Düşünebiliyor musunuz?
Ve son bomba, yakın gelecekte incelenmek için tespit edilmiş benzer 600 sistem daha var!
Düşünün, milyonlarca yıl uzakta, yaşam formu barındırma ihtimali olan 600 sistem...
Son derece coşku verici bir haber olmakla beraber, tüm bu haberler evrendeki yerimizi, zaman çizgisindeki kısacık varlığımızı ve “önemimizi” algılayabilmek için de ibretlik bir duruma işaret ediyor...

Yazının devamı...

İçimizdeki Ediz Hun

22 Şubat 2017


Şaşırtıcı bir sonuç değil bu, akşamları milim milim ilerlerken yolları ikinci evi bellemiş sürücüler bu sonuçlara şaşırmayacaktır. Kısa bir süre önce de Castrol Global Dur-Kalk Endeksi’nde İstanbul “şampiyonluğunu” ilan etmişti.
Endekslerden girmişken konuya, “Trafik yüzünden kafaya huni takmış sürücüler endeksi”nde, “Debriyaj yüzünden sol baldırı kalınlaşmış düz vites araç sürücüleri endeksi”nde ve “Ters yöne girip ‘çekilsene ulan’ diyen sürücüler endeksi”nde yıllardır zirvede olduğumuzu iddia etmekte herhalde bir manimiz yok!
Şaka bir yana, trafik yazacağım zamanlarda her masa başına oturuşum sabit bir umutsuzluk hissi taşıyor.
Biliyoruz ki ne yazarsak yazalım, konu durum saptamasından öteye gidemeyecek.
Ortada büyük sorunlar var, elimizde teknolojinin nimetleri var, o sayede edindiğimiz istatistikler var, sürücülerin belini bükecek ceza yaratma ve bunu sert bir biçimde uygulama imkanı var fakat olmuyor. Bir türlü olmuyor.
Konu sorun çözme eşiğine gelince trafik konusu da çözüm bekleyen her konu gibi maalesef seçim zamanlarının tatlı vaatlerinden biri olarak kalıyor.
Şunu artık kabul etmek lazım: Trafik yüzünden artık hayat devam edemiyor, duruyor. Hep birlikte duruyoruz. Hayatımızı, yaşam enerjimizi, gücümüzü, paramızı yollarda bekleyerek harcıyoruz. Sadece yoğun saatler değil, her saat tahmin edilemez tıkanıklıklar yaşanıyor İstanbul’da.
Trafiğin başlıca sebeplerini sıralayacak olduğumuzda sorumsuz sürücü davranışı en başta geliyor, fakat araç sayısı, yol tasarımları, kentsel dönüşüm faktörü ve son bir yıldır en büyük işkencemiz olarak “maç günleri” başı çekiyor.
Maç olduğu günler erzak depolayıp eve hapsolmak icap ediyor, bilhassa Kadıköylüler uzun bir zamandır en büyük çaresizliklerini maç günleri yaşıyor. Acil bir işleri, ambulanslık durumları olduğunda kendilerine alternatif yollar arıyorlar.
Terör riski yüzünden statlara gidilen yolların kapatılması elbette anlaşılabilir. Fakat anlaşılamaz olan, yüzbinlerce insanın bir gün boyunca maç için hayatlarını durdurmasını istemek ve onları buna mecbur bırakmak.
Herkes kendine alternatif programlar yaratmayı deniyor. Elbette bu her zaman mümkün olmuyor, hayat maçın keyfine göre ilerleyemiyor çoğu insan için...
Artık tüm statların şehir dışında olması gerektiği gerçeği ortada duruyor ama o iş de kolay değil. Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı hayatı felç etmeyecek bir yere taşıyalım desek ortalık ayağa kalkar, Kadıköy Fenerbahçe’nin evi neticede...
Fakat maç günleri yaşanan trafik işkencesine en koyu taraftarlar dahi isyan ediyordur, neticede herkesin hayatı duruyor.

Avrasya Tüneli’ndeki “İstanbul Beyefendileri”

Maç meselesi bir yana, her gün yaşanan delirtici trafiği “nasıl çözeriz”e geldiğimiz zaman, cevabı hayli basit aslında. Trafik kurallarına uymayanları acımasızca, yüksek meblağlar ile cezalandırmak ve bu cezaları harfiyen uygulamak, aylar içerisinde şehir hayatında büyük bir değişime neden olur.
Bakın daha yeni açıldı, Avrasya Tüneli’nden geçenler, kendilerini bir an olsun herkesin birbirine saygılı davrandığı, kanunlara harfiyen uyan medeni bir ülkede yaşıyor sanabilir.
Hız limitini geçene anında ceza kesildiği için, zaten para ödeyerek geçilen bir tünelde biraz daha belinin bükülmesini istemiyor kimse. Dolayısıyla kuzu kuzu, sakince gitmeyi tercih ediyor, risk almıyor. Daha önce aynı örneği Bomonti-Dolmabahçe Tüneli’nde görmüştük. Slalom ata ata Dolmabahçe’den tünele dalan bıçkın trafik canavarı dostlarımız bile o tünelde sakinleştirici almış gibi davranmaya başlamıştı.
Kesilen cezalar sayesinde tüm canavarları 1968 yılında Hülya Koçyiğit ile İstanbul turu atan İstanbul beyefendisi Ediz Hun’a dönüştürebildik.
Bu sistemin şehirdeki tüm yollarda uygulandığını bir düşünün...
Buradan yola çıktığımızda, çok açık değil mi: Herkes trafikte bir Ediz Hun’a dönüşebilir! Yeter ki takip ve tespit sistemi yaygınlaşsın, bel büken cezalar harfiyen uygulansın!
İçimizdeki Ediz Hun’u ortaya çıkarmak için tüm yetkilileri göreve davet ediyorum!

Yazının devamı...

Akıl sağlığı için ‘Elektroşok’tan kaçış

21 Şubat 2017

Bir diğer gruba ise, iki seçenek veriliyor. “İsterseniz 15 dakika boyunca düşüncelerinizle baş başa kalabilirsiniz veya size biraz elektrik verelim, şöyle bir güzel çarpılın” deniyor.
Deneklerin çoğu, “Bu kadar uzun bir süre boyunca” (15 dakika?!) hiçbir şey yapmadan oturmayı ve kendi düşünceleriyle baş başa kalmayı tahammül edilemez buluyor.
Neyi seçiyorlar dersiniz? “Boş 15 dakika bulmuşum, ooh, şöyle kıvrılayım da şekerleme yapayım” mı diyorlar dersiniz?
Hayır efendim! Acı çekmeye bayılan, ortada bir acı yoksa da kendine acı yaratmayı pek iyi bilen insanoğlu, burada da bu büyük becerisini konuşturuyor.
Kalabalıktaki erkeklerin 2/3’ü, kadınların ise üçte biri oturup kendileriyle baş başa kalmayı veya hiçbir şey yapmadan sakince oturmayı değil, elektrik çarpmasını tercih ediyor!
Şaşırtıcı değil aslında. Elektrik çarpmasını “akıllı telefon aracılığıyla kendini gereksiz enformasyona boğmak” ile değiştirirseniz, çağımızın “akıllı telefon insanı”nın, bunu her gün düzenli olarak yaptığını göreceksiniz.
Sakince kendi kendimize kalmak; işlerini, düşüncelerimizi, yapacaklarımızı sıraya dizeceğimiz anları bile timeline’da aşağıya doğru “akarak” harcıyoruz. Haberler, kullanışlı/kullanışsız bilgiler, fotoğraf, snap, video, gündeme dair yararlı/yararsız analizler, yazılar, videolar, yine yazılar, Instagram, fotoğraflar, şakalar, gerçekler, videolar, Twitter, Facebook, yüzler, haberler, fikirler, düşünceler... Üstelik önümüze düşenler, kendi tercihlerimize göre seçtiğimiz içerikler değil.
Takip edilen profil, eğer bir haber/bilgi platformu değilse, sosyal medyada kişilerin tercihlerine, fikirlerine, onların gözünden filtre edilmiş bir dünyaya kesintisiz olarak maruz bırakıyorsunuz kendinizi.
Telefonunuzdaki farklı uygulamalardaki zaman çizginizi başparmağınızla, aşağı doğru kaydırdığınızda, yukarıda saydıklarım, farklı sıralamalarla ama kesintisiz olarak sizi “bombalıyor”.
Elinizden bıraktığınızda, zihnen yorgun hissediyorsunuz fakat önünüzdeki akışın hiçbir ayrıntısının aklınızda kalmadığını görüyorsunuz...
Yaratıcılık gücünü kazanacağınız, dinleneceğiniz, hayal kuracağınız zamanda kendinizi enformasyon bombardımanına maruz bırakıyor, dinlenebilme, düşünebilme, gördüklerinizi özümseyebilmekten mahrum kalıyorsunuz.
Dikkat edin: Duygusal olarak hiçbir bilgi ile bağ kuramadığınız için, akışta aklınızda kalan pek olmaz.
Bir oturuşta 30 farklı profilden 30 farklı paylaşıma baktıysanız, belki ikisi yer edebilmiştir aklınızda. Geriye kalanlar, yani “okumasam da olur/hay okumaz olaydım/neden bu saçmalıklarla vakit geçiriyorum” dediğiniz 28 paylaşım ise kendi kendinize kalma, dinlenme, düşünme alanınızı çalmıştır...

Gerçek perhiz zamanı!

Sosyal medya perhizi’nden aslında çok erken tarihlerde bahsetmeye başladık.
Henüz trollerin tadımızı kaçırmadığı, yalan haberlerin bir çırpıda milyonlarca kişiyi etkilediği, sosyal medya araçlarının güvenlik tehdidi olmadığı birkaç sene öncesinde de konuşuyorduk bunları.
Henüz internetin ve sosyal medyanın düşünme, yaşama, kendimizi ifade etme biçimlerimizi değiştirmediği zamanlarda...
Şimdi o yıllara baktığımızda bu ihtiyaç ve talebimizin ne kadar naif olduğunu görüyoruz.
Düşünemediğinizi, üretemediğinizi, yorgun hissettiğinizi, ümitsiz bir ruh hali içinde saplanıp kaldığınızı düşünüyorsanız, gün içinde kendinize “internetsiz” alanlar yaratmayı deneyin. Korkmayın, bir şey kaçırmayacaksınız. Kaçırsanız da zaten illa yakalayacaksınız, bunu da biliyorsunuz. “Elektroşok”tan kaçış yok!
Gönüllü olarak kendinize sürekli elektrik akımı vermek yerine, biraz yavaşlamayı, düşünmeyi, elinizdeki bilgiyi hazmetmeyi deneyin...
Karanlık havaları değiştirmek için güzel bir başlangıç olmaz mı?
Hani çevremiz, yaşayışımız, hayatı algılayış şeklimiz ancak biz değişmeye başladığımızda değişiyor ya...

Yazının devamı...

Adele’in anlattığı...

17 Şubat 2017

Ne zaman böyle büyük büyük jestlerle karşılaşsak, kendi müzik sahnemizde olanları düşünmeden edemiyoruz.
Olmayan popülerliği var gibi gösteren, abartı seviyesi “üç saatte üç milyon tık”larda gezen popüler müzik piyasasının halini gördükçe okyanus ötesindeki bir sahnede olanlar, daha da sürreel görünüyor.
Nasıl oluyor sahi?
Rakibini düşman olarak görmemek, ödülünü paylaşmak isteyecek kadar sevebilmek ve saygı duyabilmek...
Her yapılan işin parmak izi kadar farklı olduğu müzik gibi yaratıcı bir alanda, kendi biricikliğinin farkında olmak...
Sadece kendininkinin değil, karşısındakinin biricikliğini ihya edebilmek...
Birinin yeteneğini takdir edebilmek için onun “çaptan düşmesini”, vefat etmesini, “tacı devretmesini” beklememek...
Popüler müzik dünyasında aynı dönemde iş yapıyorken, sahte değil, içten gelen bir hayranlıkla karşındakini alkışlayabilmek...
Bizim yıldızların galiba bu Grammy’lerden öğreneceği çok şey var.
Sürekli kendilerini öven, “Tabii ki ben tekim, en çok ben dinleniyorum, herkesler beni çok seviyor” megalomanisi ile iç şişirenler, gerçek başarıyı anlatan bu jestlere bir baksınlar.
Kendi başarısını mütevazılıkla dile getiremeyenlerin hayatlarında kocaman bir boşluk var esasında.
O boşluğu egolarının yönetmesine izin veriyor, övgü, sevgi ve takdire yemek ve su kadar ihtiyaç duyar hale geliyorlar.
Oysa müzik, sahne sanatları, performans sanatları insanın kendini ifade etme şekillerinden biri değil mi? İçindeki sevgiyi, nefreti, sıkıntıyı, iyiliği, aydınlığı, karanlığı yoğurup, sanatın dilini kullanarak dinleyen/izleyenlerin hislerine tercüman olmak değil mi?
Adele “ekolünden” olanlar var elbette fakat ne yazık ki son yıllarda Türkiye’de başarıyı “Kendine gelen övgüleri RT etme”, sürekli “ben bir numarayım” cümlesini tekrarlama ve bot hesaplarla sahte dinleyici sayıları yaratma sananlar yüzünden, dinleyicinin de kafası karışıyor.

Gerçek başarı ne demek?

Peki artık başarının anahtarı nedir?
Başarının göstergesi nedir? Popülerlik ile başarı arasındaki fark nedir? İyi işle kötü işi birbirinden nasıl ayıracağız?
Aslında her ne kadar birbirinin kafasına basarak yükselenlerin dönemi olarak görülse de, Adele’nin yaklaşımına, has zarafeti, 80 ve 90’lardan beri hayatımızda olan gerçek “1numara”larda bulabilirsiniz...
Gerçek başarının sırrını, onların ayak izlerini takip ederek anlayabilir ve hala bazı kavramların değişmediğini görerek rahatlayabilirsiniz.
Mesela Kenan Doğulu’yu hiç “ben bir numarayım” derken gördünüz mü.
Kendini Tarkan’la Sertab’la karşılaştırdığını işittiniz mi?
Gerçek başarı sahiplerini, kendilerini överken, ego denizinde boğulurken, başkalarına düşmanlık ederken görmezsiniz.
Onlar başarıyı içselleştirmişlerdir, başkalarının başarılarını mutlulukla, ağırbaşlılıkla ve başarıyı içselleştirdiklerinin ifadesi olan olgunluklarıyla karşılarlar.
Belki agresif tavırlar daha çok “haber yaptırıyor” veya “sattırıyor” ama gerçek başarının göstergeleri, gerçek başarının sırrı, gerçek başarının ifadesi esasında hiç değişmiyor...

Yazının devamı...

Vatan haini olmadı terörist!

11 Şubat 2017

Hayvanlara işkence edenler, insanlara işkence edenler, Twitter’daki ünlülerin sözlerine ağza alınmayacak cümleler ve medeniyetten uzak dille laf yetiştirenler...
Düşüncesini beğenmediği insanı “terörist”, o da olmadı “vatan haini” ilan edenler...
Sağduyudan yoksun ve ayarsızlığın tavan yaptığı, iyi ile kötünün ayrımının olmadığı, tüm kavramların birbirine karıştığı bir dünya...
Pek çok sosyal medya kullanıcısına hesaplarını kapattıran, kapatmayanların ise paylaşımlarını sınırlamalarına sebep olan bir dünya...
Bir önceki gün, üniversitelerde yapılan ihraçların adaletsiz olduğuna yönelik bir paylaşımda bulunan Cem Yılmaz’ın tweet’inin altında yazanları görenler, herhalde insanlığa dair inançlarını sorgulamışlardır.
Saygısız, tahammülsüz, etiketleyici, ego merkezli, “benim gibi düşünmeyen ölsün”cü bir araba laf... Aşağılamalar, hakaretler, iğrenç küfürler...
Ne ararsanız var. İnsana “görmez olaydım bu cümleleri” dedirten korkunç ifadeler...
Sapla samanın birbirine karışması, kavramların eğilip bükülmesinin ne kadar tehlikeli bir hadise olduğu malumunuz.
Belki de en çok böyle zamanlarda ortaya çıkıyor konunun vahameti.
Ülkesini seven, çalışkan, aydınlık insanlar, bilim adamları, sanatçılar, ülkesi için iş üreten insanlar, tek meziyeti Twitter’da hesap açarak sağa sola saldırmak olan vasıfsızların hedefi oluyor.
Ağızlarında da iki kelime: Ya vatan haini ya da terörist.
Karşısındaki kendi gibi düşünmüyor mu?
O zaman vatan haini.
Olmadı terörist.
Olmadı “defolsun
gitsin”...

Gerçek teröristlere ne diyelim?

Bu tehlikeli kelimeler bu kadar kolaylıkla ve rahatlıkla kullanılıyorsa, gerçek teröristlere, gerçek vatan hainlerine ne diyeceğiz?
Nasıl isimlendireceğiz onları?
Mesela polisimize, askerimize, küçücük çocuklara, bu güzel ülkenin güzel vatandaşlarına bedenine bomba sarıp patlatmak suretiyle kıyan canavarlara ne isim vereceğiz?
Bu canavarlarla aydınlık insanları aynı kefeye mi koyacağız?
Siyasi oyunlar uğruna vatan sevgisi kavramını eğip bükerek destekçilerinin aydınlık insanlara dahi “vatan haini, terörist” diye saldırmasını sağlayanlar, ne kadar tehlikeli bir oyun oynuyorlar oysa...
İşte, insanı en çok bu adaletsizlik üzüyor.
Sosyal medyadan yayılan kötülüğün en çok bu yönü etkiliyor hayatı.
Sırf siyasi amaçlar yüzünden insanların birbirleriyle iletişim kurmak için sahip oldukları becerileri kullanmayı reddetmeleri insanı ümitsizliğe sürüklüyor.
“Şuraya gayet kibar bir dille yazdıklarımın altına yazılanlar acı bir tablodur” diyor
Cem Yılmaz.
Haklı.
Toplumun ayarlarıyla oynayanlar bu tehlikeli oyuna devam ettikçe, bu acı tablo ne yazık ki sürecek.
Artık birleştirici, sakin, dostane bir dil duymaya ihtiyacımız var.
Böyle bir ortamı sağlamak için harekete geçen tüm siyasetçiler, toplumdan alkış alacak...
Tatlı söze, gergin olmayan siyasetçilere, herkesi kucaklayan yöneticilere, birbirlerine saldırmadan iletişim
kuran insanlara
hasret kaldık.

Yazının devamı...

Deneyimden ders almak

8 Şubat 2017

Neden işlerimizi ertelemek, kötü sonuçlara yol açacak olsa bile, bize iyi gelir?
Neden sürekli haber okumak veya sosyal medyada vakit geçirmek üretkenliği baltalar?
Neden bazen küçük meseleler üzerinde “hayatımızın tek meselesi” gibi takılıp kalırız?
Risk almakla belirsizlik arasındaki fark nedir?
Neden düşünce yerine duygularımızın esiriyiz?
İşte bu ve bunun gibi “Evet! Üstesinden gelemediğim, tam olarak da bu!” dedirten 99 soru ve cevabı...
“Cevap” değil belki de, yazarın cümlelerini bir rehber olarak almalı...
Neticede okuduğumuz kitapların hayat değiştirebilme ihtimali, yazanları “dertlere çare” olarak görmekten ziyade, gösterdiği yöntemleri uygulama becerisinden, yanlış alışkanlıkları değiştirebilmekten geçiyor.
Hayatta doğru adımlarla ilerleyebilmek için neyin önemli, neyin önemsiz veya daha az önemli olduğunun ayrımına varabilmek gerekiyor.
Esas meselesi bu “Berrak Düşünme Sanatı”nın.
Bu “önem” ayrımını yapamamak, üretkenliği baltalayan, pek çoğumuza “hem işlerimi yetiştirmem hem de sevdiklerime ve kendime vakit ayırmam için bir gün yetmiyor” dedirten sebep.
Genişçe bir kavanoz düşünün. Bunu sahip olduğumuz zaman olarak ele alalım.
Önce içine birkaç tane küçük pinpon topu atın. Bunlar, sizin için en önemli konular olsun. Her bir topa aile, sağlık, çocuklar, arkadaşlar diyelim.
Ardından, kalan boşlukları doldurmak üzere küçük çakıl taşları atalım kavanozun içine. Onlar da bir önceki saydıklarımızdan daha az önemli diğer konular olsun. Mesela işiniz, eviniz, arabanız gibi.
Sonra elinize ince kum alın ve geri kalan boşlukları da bu kumla doldurun...
Kumlar da hayatınızdaki küçük dertleri, küçük alan kaplaması gereken konuları temsil edecek...
Kavanoz, elinizdekileri doğru sırayla doldurduğunuz için bu üç farklı büyüklükteki malzemeyi rahatça alacaktır.
Kumlar, büyük malzemelerden geriye kalan boşlukları dolduracaktır...
Bir de kumu önce koyduğunuzu düşünün.
Sizin için küçük olan dertleri hayatınızın merkezine aldığınızda, o kavanoza önce kumu doldurmuş oluyorsunuz.
Ardından pinpon toplarını ve çakıl taşlarını kavanoza koymaya kalktığınızda, büyük yer kaplayan bu objeleri kavanoza sığdırmanız mümkün olmayacaktır.

Deneyimden doğru ders almak

İşte, hayatta geniş yer kaplamaması, çok vaktinizi almaması gereken konulara öncelik verdiğinizde böyle oluyor. Esas konulara yer açamıyor, zaman ayıramıyoruz.
Kısa bir süre önce Bright Side’da izlediğim bir videoyu anlattım yukarıda size... Tekrar tekrar izlediğim, bana “Hangi küçük şeyleri hayatımın merkezine koyuyorum” dedirten, Dobelli’nin sözlerini doğrulayan bir videoydu bu.
“Kumu önce doldurmamızı sağlayan” faktörler bazen daha önce yaşanan tatsız deneyimler oluyor.
“Beyin, bir bağ kurma makinesidir” diyor Dobelli. Eğer bir meyve yer ve ardından kendinizi hasta hissederseniz, hayatınızın sonuna kadar o meyveden kaçınma eğilimi gösterirsiniz, zehirlenme sebebiniz o meyve olsa da olmasa da.
Mark Twain’in sözleriyle son veriyor bu konuya. Ders almanın da bilgece olması gerektiğini söylüyor.
“Kedi oturup yandığı sıcak bir sobaya bir daha asla yaklaşmayacaktır... Burada bir sorun yok ama daha sonra soğuk bir sobaya da oturmayacaktır...” diyor.
Hayatınıza önce pinpon toplarını, sonra çakıl taşlarını doldurmak ve deneyimlerden doğru dersi almayı becermek...
Düşünce kalıplarını yıkmak, yeni alışkanlıklar kazanmak zor ama doğru kararlar verebilmek için berrak, objektif ve duygulardan sıyrılarak düşünme becerisi kazanmaktan başka çare yok gibi görünüyor...
Ne dersiniz?

Yazının devamı...

Şehirde “avcı toplayıcı” modeli

7 Şubat 2017

“Yürüyen merdivende neden yürünürmüş kardeşim? Zaten merdiven ilerliyor?”
Kimisi konuyu namus meselesine döndürür, merdivenin solunda, çelik iradesiyle milim kımıldamadan dururdu.
Uzun zaman çekilmeyi reddettiler.
Tabii şehrin kullanışlı ve hızlı taşıtları ve bu taşıtlara mahsus kültür herkesi kendine adapte ediyor illa bir noktada.
Çelik iradeli dostlarımız bir zaman sonra yürüyen merdivende yürüyenlerin hızla aşağı inebildiğini veya yeryüzüne çıkabildiğini keşfettiler.
Yürüyen merdivende yürümenin MANTIKLI bir tercih olduğu ortaya çıktığından beri, insan nehirleri olarak metro merdivenlerinden akmayı sürdürüyoruz.
Bir başka örnek: Tüm yayalar kendilerini yollara olur olmaz atmasınlar diye yolların ortalarına, bel hizasına gelecek bariyerler yerleştirilir, bilirsiniz.
20 metre ötede trafik ışıkları var, herhangi bir yaya Mission Impossible’cılık oynamadan, yollarda top gibi yuvarlanmadan, bacaklarını 120 derece açmak zorunda kalmadan, yolu efendi gibi geçebilir...
Ama hayır efendim, adamımız Black Swan’a dönüşecek, o bacak böyle ileri atıla atıla o bariyerler aşılacak ve balerin bireyimiz, araçların arasından kendini yolun karşısına atacak.
Bakın ne diyorum: Sadece 20 adım ötede, çok rahat bir seçenek var...
Fakat hayır. O bariyerler aşılacak!
Üçüncü örneğime geçiyorum: Dörtyol kavşağındayız, feci trafik var.
Sarıda geçerek tüm kavşağın tıkanmasına sebep olan kişiye korna çalıyoruz.
Diyeceğiz ki, “Ah be güzel kardeşim, şeker kardeşim, neden.
Neden? Gerçekten, NEDEN. Fakat adamımız “Ben geçtim, tanımadığım insanların geçeceği kavşağın akıbeti beni ilgilendirmez” diye düşündüğü için rahat.
Adam bakmıyor. Bak-mı-yor.
Kabahatini biliyor, aynı zamanda aldırmıyor...

Eskiden güçlendiren
şimdi öldürüyor!

İşte böyle, başkalarına aldırmayan binlerce, onbinlerce sürücünün ve yayanın cirit attığı sokaklarda binlerce, onbinlerce kişi saatlerce bekliyor...
Bekliyor... Aklını yitirene, kendi varlığından şüphe edene kadar bekliyor...
“Kaotik metropol hayatı”, “kaba insanlar”, “herkesin birbirinin kafasına basarak yaşaması” konularında şikayet etmeyi biliyoruz ancak çözemiyoruz.
Neden? Toplum kurallarını, birbirini tanımayan insanların zorunlu ortak yaşamının kurallarını “engel” olarak görüyoruz çünkü...
Hakkını korumak isteyen, çevresinde gördüğü hak yiyen insanlar gibi davrandığında hayatının yolunda gideceğini düşünüyor.
Halbuki çok basit kararlar vererek toplu yaşam kurallarına uyulduğunda, küçük şehirlere sıkışmış milyonlarca insanın sokaklarda birbirlerinin boğazına sarılmadan yaşaması mümkün.
Bu kurallara riayet etmemek belirli bir yaş grubuna, belirli bir sosyoekonomik seviyeye, toplumun belirli kesimine ait bir davranış değil.
Şu noktada birbirine bakarak yaşamayı öğrenmiş, “O yaptıysa ben de öyle yaparım, demek ki bu işler böyle ilerliyor” dedirten genetik kodlarınıza, avcı-toplayıcı atalarınıza el sallayabilirsiniz.
Onbinlerce yıl önce, avcı ve toplayıcı arkadaşlarınızla, Kenya civarlarında bir aslandan kaçıyor olsaydınız, sizi yönlendirecek tek faktör, onların davranışları olurdu.
Herkes ne yapıyorsa siz de onu yapardınız, onlar kaçıyorsa siz de kaçardınız, bu “toplu kaçış”, sizi aslana leziz bir yem olmaktan kurtarırdı.
Bugün, böyle “hayatta kalma” endişelerine sahip değiliz.
Herkes gibi davranarak, esasında onların hatalarını kopyalıyor olabilirsiniz, ki şehir hayatında tam anlamıyla bu oluyor.
Dolayısıyla sekiz kişi E5’te slalom yaparak gidiyorsa, bir kavşakta herkes birbirine “Çekil ulan” diyorsa, 200 bin sürücü takip mesafesi bırakmıyorsa, tüm bunlar, bu davranışları sizin de icra etmeniz gerektiği anlamına gelmiyor.
Tamam, bu “davranışları kopyalayarak hayatta kalma” hadisesi genlerde var fakat efendim, günümüz itibariyle bu dürtü size yanlış şeyi kopyalatıyor!
50 bin yıl önce birbirinin davranışlarını kopyalayarak birlikte kaçan topluluklar hayatta kaldı ama 2017 İstanbul’unda “O da giriyo ama?” diyerek toplu halde ters yöne girenlerin hayatta kalma ihtimali azalıyor!
Ben söyleyeyim de...

Yazının devamı...

Egosu küçük, kalbi büyük liderler

4 Şubat 2017


Başarının, hırs, bireycilik ve egonun zehirli birleşiminden gelmeyeceğini biliyorlar.
Demokratik, eşitlikçi ve birleştirici anlayışın kişiyi, dolayısıyla toplumu geliştirecek en önemli unsurlar olduğunun bilincindeler.
Kişisel çıkarların, tek kişinin başarısının değil, kolektif aklın yüceltildiği; herkese özgürlük ve yaratım alanı tanınan, aydınlık zihinlerin ortak çalışmasıyla müthiş projelere imza atan bir topluluk onlar...
Kim mi? Türkiye’nin en inovatif sivil toplum kuruluşlarından olan Young Guru Academy.
Gelecek nesillere daha iyi bir toplum bırakmak üzere, geleceğin liderlerini keşfediyorlar. Genç ve aydınlık beyinler hep birlikte düşünüyor, hayallerini projeye dönüştürüyor ve tek tek gerçekleştiriyorlar.
Belki de ilk söylendiğinde kulağa imkansız veya gerçekleştirilmesi zor gelen hayaller kuruyorlar.
Ardından büyük bir yaratım gücü ve cesaretle hayallerini somutlaştırıyor ve kararlı adımlarla hayata geçiriyorlar.
Peki neler oluyor YGA’da?
Her yıl 200 üniversiteden 50 binin üzerinde üniversite öğrencisi başvuruyor kuruluşa.
Seçilen sadece 50 kişi liderlik programında üst düzey yönetici, akademisyen, sanatçı ve bilim insanlarından oluşan, aralarında Prof. Aziz Sancar, Prof. Doğan Cüceloğlu gibi isimlerin bulunduğu “hayal ortakları”ndan eğitim alıyorlar.
Eğitim sonrasında, YGA’da, hayal ortakları ile birlikte çalışarak; yaratarak ve üreterek, hayata geçtiğinde kullanıcıları için devrim niteliği taşıyan sosyal inovasyon projeleri ortaya koyuyorlar.
Bugüne dek görme engelliler, yetimler, yenilenebilir enerji konularında hayal kurdular, devrim niteliğinde projeler ürettiler, ilklere imza attılar.
YGA Hayal Ortağı, FİBA Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Özyeğin YGA’yı “Seri olarak sosyal girişimcilerin yetiştiği bir fabrika” olarak tanımlıyor.
Peki neler yaptılar bugüne kadar?
Yaklaşık 200 bin görme engellinin bilgi ve teknolojiye erişimini sağlayan projeleri “Hayal Ortağım” ile “Teknoloji dünyasının Oscarı” olarak değerlendirilen GSMA’da iki kez dünya birinciliğine layık görüldüler.
Hibrit Jeotermal Güneş Enerjisi Santrali “Yüzer Güneş Enerjisi Sistemi” projeleri, yenilenebilir enerji alanında dünyada ilkler arasına girdi.
Bu iki proje Forbes dergisi tarafından dünyadaki ilk 30 inovasyon arasında gösterildi...
Şimdi, YGA gönüllüleri, Türkiye’de yaşayan yaklaşık 3 milyon Suriyelinin sosyal hayatında büyük kolaylık sağlayacak bir uygulamaya imza atıyor...
YGA’nın programına seçilen ve yetiştirilen Suriyeli ve Türkiyeli parlak gençler, birlikte çalışarak, Suriyeliler için sesli mesajı tercüme eden bir teknoloji geliştirdiler.
YGA Başkanı Asude Altıntaş, Suriyeli göçmenlerin yoğunlukla bulunduğu Gaziantep’te yaptıkları çalışmalarda, göçmenlerin gündelik hayatlarını sürdürürken yaşadıkları en büyük zorluğun iletişim, dil sorunu olduğunu gözlemlediklerini söylüyor.
Günlük hayatta önemli bir engel olarak duran iletişim sorununu çözmek amacıyla YGA gönüllüleri, stratejik ortak Turkcell ile birlikte “WeTalk” ismini verdikleri bir proje geliştirmişler.
“Biz Suriyeliler için değil Suriyeliler ile ‘Birlikte bir “İlk”e imza atıyoruz” diyor Altıntaş.
YGA daha önce, Vestel ile birlikte geliştirdikleri “Dünyanın ilk akıllı bastonu” olarak tanımlanan WeWalk ile geçen yıl Massachusets Institute of Technology (MIT) tarafından “yılın sosyal inovasyonu” seçilmişti, bu yıl ise aynı proje ile GSMA’da “En iyi giyilebilir Mobil Teknoloji” kategorisinde finale kaldılar...
Liderlerin agresifleştiği, aynı lisanı konuşanların, aynı fikri savunanların dahi bunu birbirlerinin üzerine çıkarak yaptığı bir dönemde, YGA gibi “birlikte başarı” diyen sivil toplum kuruluşlarının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor.
Geleceğe dair umut taşımayı sürdürüyorsak, bunu biraz da aydınlık beyinlerin oluşturduğu YGA gibi sivil toplum kuruluşlarının varlığına borçluyuz...
İyi ki varlar!

Yazının devamı...