"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Melike Karakartal

Farklı düşünmek mi istiyorsunuz? O zaman müzik!

25 Mart 2017


Müziğin size mutluluk verebildiğini veya kötü anıları olan bir şarkının sizi iki dakika içinde “Yılların yorgunluğunu sırtımda taşıyorum” haletiruhiyesi içine sokabildiğini biliyorsunuz.
Sevdiğiniz melodi duyduğunuzda hızla bambaşka bir enerji seviyesine doğru yükselme hissini defalarca yaşadınız...
Müzik dinlemediğinizdeyse “kuruduğunuzu” hissediyorsunuz...
Peki kaç yaşında olursanız olun, bir müzik aleti çalmayı öğrenmenin beyninizi geliştirdiğini, sizi bambaşka bir insana dönüştürebildiğini biliyor musunuz?
Belirli bir yaşa geldikten sonra pek çoğumuz beynin gelişen, değişen bir organ olduğunu unutuyoruz.
Gelişim, sadece çocukluk yıllarına aitmiş gibi davranıyor; rutinlerimize, alışkanlıklarımıza yapışıyoruz ve hayatın temposunu ısrarla, istikrarla yapıştığımız davranışların yarattığını sanıyoruz.
Oysa 256 yaşına
kadar yaşayabilmiş
Li-Ching Yuen gibi, günün birinde “Bu dünyada yapmam gereken her şeyi yaptım” diyebilmek için bildiğiniz yollardan sapmak, alıştığınız ne varsa bırakarak yeni keşiflere çıkmak gerekiyor.
Beyin ancak böyle gelişiyor, “sahibine” ancak bu koşulda daha iyi bir hayat verebilecek düşünceler üretebiliyor.
Müzikle ilginizi “dinleyici” seviyesinden “üretici” seviyesine çekmeye belki daha önce niyetlendiniz; heves ettiniz, bıraktınız...
Belki aklınızın bir köşesinde vardı, bir müzik aleti aldınız, sonra “Zaman yok” dediniz, bir kenara attınız...
Şimdi “Yeni bir hobi edinmeye vaktim yok”ları bir kenara bırakıyorsunuz, gözlerinizi kapatıp kendinizi o müzik aletini çalarken hayal ediyorsunuz...
Dünyaca ünlü besteci ve piyanist Anjelika Akbar’la “Yetişkin yaşta müzik aleti çalmayı öğrenmek” üzerine konuştuk.
Bakın neler diyor Akbar...
“Müzik öncelikle bir titreşim, bir frekanstır. Biz de frekanstan oluşuyoruz ve müzik (türü önemli değil) organize edilmiş titreşimleri bize sunan bir olgudur.
Ritim, müzik aletlerinin sesleri, melodik yapısı; hepsi komplike birer veri tabanıdır.
Bilincimizin her katmanına ulaşır ve bizleri tahmin ettiğimizden çok daha fazla etkiler.”

Müzik terapidir

Anjelika Akbar, müziğin geliştirici ve iyileştirici etkisini şöyle anlatıyor:
“Hamilelikte dinlenen müzik çocukların gelişimini olağanüstü etkiliyor.
Küçük çocukların hayal dünyasını ve entelektüel gelişimini de etkileyen yine müziktir.
Müzik türü ve kalitesi bu durumda büyük bir öneme sahiptir.
Kadim zamanlardan beri birçok gelişmiş toplumlarda müzik bir terapi aracı olarak bilinçli bir şekilde kullanılıyordu. Bugün ise örneğin ‘Mozart Effect’ bu tür müzik terapisi çalışmalarından bir tanesidir.
Dolayısıyla müziğin psikolojik ve duygusal katmanlarda bizi etkilediğini, beyin fonksiyonlarına da doğrudan etki ettiğini araştırmalar sonucunda öğrenmiş oluyoruz.
Erişkin yaşta mesela piyanoya başlamış olan birkaç öğrencim vardı.
Düzenlediğim yetenek sınavının neticesinde çok yetenekli bulduğum bu kişilerin müzik sayesinde hayatlarının nasıl değiştiğine şahit oldum.
Bunu tarif etmek zordur...
Mutluluktan uçtuklarını ve neredeyse obsesyon halinde sürekli koşarak piyano çalıştıklarını izledim...
Müziği hayatınızın içine soktuğunuzda terapi söz konusudur.
Müzikle iç içe olmaya başlayan insan hayatı farklı algılamaya başlar. Daha önce fark etmediği alanları, nüansları, sesleri, duyguları müzik sayesinde hayatlarına davet etmiş olur.
Ve bu, mutluluktur...”

Yazının devamı...

Evlilik programlarını halk mı istiyor?

22 Mart 2017

Zuhal Topal diyor ki, “Ben yıllar boyunca engelliler için program yaptım, izlenmedi. En çok izlenen evlilik programları.”
Onun sözlerinden yola çıktığımızda, ekrandaki eğilimin belirleyicilerinin izleyiciler olduğu düşünülebilir fakat o iş öyle yürümüyor. İnsanların duygularını kışkırtarak program izletmenin adı “halk bunu istiyor” değil.
Her ne kadar internet çağında yaşıyor ve sosyal medyanın toplum üzerindeki etkilerini konuşuyor olsak da televizyon hâlâ toplum üzerindeki en büyük güç.
Hâlâ en etkili propaganda aracı, hâlâ kültüre şekil veren en önemli öğelerden.
Eğer bir yerde sınır çizmezseniz, televizyon gün gelir en büyük yozlaşma aracına dönüşüverir, ki bu Türkiye’de evlilik programları ile o sınıra ulaştı.
Reality show’ların TV’leri hakimiyeti altına almadığı yıllarda, gündüz kuşaklarında bugünkünden çok daha nitelikli programlar vardı. İnsanların mutsuzluklarından, hayal kırıklıklarından, çatışmalarından, kıskançlıklarından, reyting çıkaran bir sistem yoktu. Ancak pembe dizilerin hayali dünyasında olurdu bu işler.
Bugün farklı dinamikler var... Programlarda itina ile seçilen karakterlerin gerçek duygularından çıkarılan yarı gerçek/yarı kurgu dünya sunuluyor izleyicilere.
Aynı pembe diziler zamanında olduğu gibi drama/mutluluk, adalet/adaletsizlik arasında git-gel olacak şekilde karakter seçimi ve ortam manipülasyonu söz konusu oluyor. İzleyici, insanlık tarihi kadar eski olan bu çatışmalar üzerinden, basit konulara/konuşmalara bağlanıyor ve reytingleri yükseltiyor.
Sorun şurada: Yarışmalar sadece reytinge odaklandığında, ortada bir “nitelik eşiği” olmadığında, yozlaşma başlıyor. Türk televizyonlarında olan da bu. Aslına bakarsanız, dünyada olan da bu.

Algımız böyle şekilleniyor

10 gün önce New York Times’ta yayınlanan bir makalede, yazar Jennifer Weiner, Donald Trump’a oy vermediğini ancak 15 yıldır süren The Bachelor’ı izlediği için dolaylı olarak bugün bulundukları yerde kendisinin de sorumluluğu olabileceğini anlatıyordu.
The Bachelor, bizdeki evlilik programlarının eşdeğeri sayılabilecek bir Amerikan reality show. Elbette bolca gözyaşı, kıskançlık, drama, alay, aşağılama; programda belirli bir süre muhakkak kalması sağlanan “olaylı” karakterler var.
Trump’ın bu programla doğrudan bir ilgisi yok ama makalenin yazarı, Trump’ın başkan seçilme hikayesine ve toplum önündeki söylemlerine atıfta bulunarak diyor ki, “The Bachelor, bize erkeklerin kadınlara nasıl davrandığını gösterdi.
Yarışmada kalmak için en iyi, en nazik, en akıllı insan olmanız gerekmediğini de gösterdi.
Sadece ‘en ilginç’ olmanız, yapımcıların sizi bu programda tutması için yeterli.
Bu program, bizi uyutarak yanlış bir güvence hissine savurdu, seçimlere de bir televizyon şovu gibi davranabilirdik.
Sonuçta televizyondaki her şey eğlenceydi ve ekranda görünen herkes bizi eğlendirmek için vardı...
Trump, dikkatini ‘Çırak’ programından başkanlık seçimlerine kaydırdığında, o, bir şovdan başka bir şova geçtiğinin farkındaydı.
Artık izleyicinin neyle ilgili yorum yaptığının bir önemi yoktu, ister bir politikacı veya bir pop yıldızı, bir siyasi kongre veya bir evlilik programı bölümü...”
Özetle, televizyonlarda hakimiyetini ilan eden programların toplumun algısını şekillendirme gücünü anlatıyordu Weiner.
Şimdi bizim televizyon programlarına bakın, bir de sokağa: Normalleşen hoyratlığı...
Spor takımı tutar gibi kamplaşma yaşanan politika sahnesini...
Güzel sanatların günlük hayatından uzaklaşmasını...
Televizyonun toplumu dönüştürme gücünü dikkate almadan, sadece reyting ve ekonomik kaygılarla program yaparsanız, sokakta bunun etkilerini, yansımalarını görürsünüz.
Bundan sonra esaslı bir dönüşüm görür müyüz ekranlarda bilmem ama bu toplum bu kadar aşağı çekilmeyi hak etmiyor. Yapımcı ve kanalların en azından bunu kulaklarına küpe etmelerini dileyelim...

Yazının devamı...

Kim olduğumuzla yüzleşmek

21 Mart 2017

 İşin fenası yardımseverlik, dürüstlük, yapıcılık gibi insanın övündüğü konular kadar insanı hayatta yavaşlatan kötü özellikler de yerini sağlamlaştırıyor.
İnanç ve düşüncelerine büyük bir kararlılıkla sarılan, “Artık benim görüşüm/ hissim değişmez” gibi net cümleler kuranları düşünün...
Kendilerini zihinlerinde belirli bir alana hapsederek esnekliklerini kaybediyorlar, hayatın onlara çıkarabileceği ihtimalleri sınırlandırıyorlar bir başka deyişle. Üstelik bunu “Ben böyle bir insanım” mazeretiyle sunuyorlar önümüze.
Bir içeride olan “ben” var, bir de dışarıya gösterilen... İçinde taşıdığı kişiyle dışarıya gösterdiğinin arasında derin farklar olduğunda ilerleyen yaşlar daha çok vuruyor insana. Orta yaş krizleri, göğse oturan sabit sıkıntı hissi... Hep o “Ben kimim?” sorusundan kaçmaktan... Yıllarca kaçmaktan.
Karakter tanımını kendinden dışarıdaki faktörlere bağlamış herkes için zor bir sorudur; “Ben kimim?”
Bilhassa kendini işiyle, hayat standartlarıyla, cebindeki parayla, eviyle-arabasıyla, başkalarının gözündeki yeriyle tanımlamış olanlar için daha da zor bir sorudur.
Varlıklarını başka kişilerin/objelerin varlığına ve başkalarının onayına bağladığını itiraf etmek istemezler. Bu soruyu düşünmek yerine oyalanmayı veya dikkatini kendisi dışındaki insanlara, hayatlara, objelere verirler. Geçici olarak unuturlar içten içe onları kemiren sebebi, kısa süreliğine mutlu olurlar.
Kendinden uzaklaştıkça ve başka şeylere “sardıkça” mutlu olur ama o sardığı her ne ise, ona da alışırlar bir noktada. Yeni olanın heyecanı ortadan kalktığında, yine kendileriyle baş başa kalırlar.
Yeni bir araba, yeni bir ev, yeni bir sevgili, yeni bir hobi... “Yeni”lerin hepsi heyecan verir ama insanoğlunun en büyük becerisi olan adaptasyon, elindeki tüm yeniliklere onu alıştırır.
Ve insan, kendine dönüp bakmadıkça, aynı sahte “yeni” heyecanını yaşamak için ona daha fazla dopamin salgılatacak bir eylem arayışında olacaktır.
Mutluluk dış faktörlerde arandığında, gelinen yer hep aynı: Yenilikler eskiyecek, o canlar illa sıkılacak, önünde sonunda kaçılan içerideki kişilik ortaya çıkacak ve o soruları sorduracaktır.

Orta yaş krizi de ne ola?

Modern çağda artık “orta yaş krizi” vakti 45 yaş civarı olarak ele alınıyor. 45’ine kadar hiç “Ben kimim?” dememiş, hep başkaları için yaşamış, hayatını en çok iş endişeleri kaplamış birini ele alalım.
Hayatında hiç kendini tanımaya vakit ayırmamış, karakterini çevresel faktörlerle tanımlamış bir adamın/kadının orta yaş krizini çok daha erken yaşlarda deneyimleyeceğini söylemek mümkün.
Bir defa, sahip olduğu yaşam standartları, evi, arabası, parası onun kim olduğunu belirlemiştir. İnsanın kendisiyle ilgili fikri çevresel faktörlere bağlı olduğunda, başkalarının düşünceleri hayatında belirleyici konumdadır haliyle.
Böyle insanlar işlerini kaybettiklerinde, hayat arkadaşlarını kaybettiklerinde, hayat standartları değiştiğinde zor zamanlar yaşarlar. Sebebi açıktır, varlıklarını kendilerinden başka her şeye bağlamışlardır. O bağlantılar koptuğunda hızlıca başkalarının gözlerindeki değerlerini sorgularlar, hayattaki amaçlarını kaybetmiş hissederler.
Yıkılırlar, belki hiç toparlanamazlar, karakterlerini tanımladıkları dış sebepler ortadan kalkmıştır çünkü. Toparlansalar bile keder, acı ve küskünlüklerini ömür boyunca içinde taşıyan mutsuz insanlara dönüşürler, karakterlerini tanımlayacakları yeni “dış sebeplere” (acı, keder, vb.) sahiptirler artık. O hislere yıllarca tutunurlar.
Hayatlarındaki kırılmaları kendilerine dönüp bakmak, “Ben kimim?” sorusunu sormak için kullanmadıklarından ötürü acı olaylar insanları hızlı yaşlandıran, hayata küstüren, hasta eden faktörlere dönüşüyor.
Kendi karakterinizi dış faktörlere bağlı hale getirmeden, zihninizde belirli bir alan çizerek kendinizi oraya hapsetmeden erken yaşlarda “Ben kimim?” sorusunu sormak, dolu dolu yaşanacak bir ömrün ilk anahtarı aslında.
Sağlıklı hayat tercihleri, sağlıklı düşünceler kendimizi tanıma fırsatı bulduğumuzda “kendiliğinden” geliyor. Kendini düşünmenin adı bencillik değil. Kulaklarımız kanayana kadar sürekli kendini anlatan insanlara da bencil diyoruz aslında, bu kelimeyle yanlış insanları eşleştiriyoruz.
Her nasıl uçakta acil bir durumda oksijen maskesini önce kendimize, sonra çocuklarımıza takmamız gerekiyor, hayatta da öyle.
Önce biz sağlıklı olacağız, kendimizi tanıyacağız ki başkalarına da gerçek anlamda faydamız dokunsun.

Yazının devamı...

O Meydan Larousse’lar atılmayacak!

19 Mart 2017

21 yıl boyunca manzara hiç değişmedi; en üstte Altın Kitaplar’ın Balzac’tan Jane Austen’e klasikler serisi, (Hatta Jane Austen romanları, sevgili Doğan Hızlan’ın önsözüyle başlar), altında 2. Dünya Savaşı romanları, güncel romanlar, biyografiler...
Onların altında Atatürk ve Cumhuriyet köşesi...
Ve elbette inci dizisi gibi duran, her evin olmazsa olmazı “Meydan Larousse” fasikülleri...
2000’li yılların ortalarına kadar kütüphanelerin baş köşesinde bulunan kitaplar, hemen hemen her evde aynıydı, ya Meydan Larousse, ya Brittanica ya da Hayat Ansiklopedisi....
Bu ağır topları, belirli dönemlere/konulara eğilen tematik ansiklopediler izlerdi.
Kimisinde Walt Disney’in Bilgi Dünyasına Yolculuk’u, kimisinde ise Hayat’ın Hayvanlar Ansiklopedisi veya İnsanlık Tarihi serisi vardı.
Bu kitapların sayfalarında rastgele dolaşır, yaşadığımız zaman ve mekandan koparak başka bir boyuta geçerdik...
Bir bakıma bugünün “internet gezintisi”nin karşılığı sayılırdı ansiklopedi karıştırmak.
Evde geçirilen zamanlarda bugünün deyimiyle “sörf” yapar, illüstrasyonlara bakarak hayal kurar, evimizin içinde ya dünya turu yapar ya da hayal dünyamızın derinliklerinde kaybolurduk.
Renkli ve resimli genel kültür ansiklopedilerinin 60’lardan 90’larda doğan çocuklara kadar herkesin anılarında büyük yeri vardır.
Benim favori “renkli resimli” dünyam Baskan Yayınları’ndan 60’lı yılların sonunda çıkmış ve Türkçeye “Neden-Niçin, Bu Nedir, Bu Nasıl Çalışır, Ne Nerededir” gibi isimler verilerek çevrilmiş 20. Yüzyılın Kitapları serisiydi.
Unutamayacağım zamanlardır: Annem sıcak süte bebek bisküvisi katarak yaptığı “sütlü bisküvi”yi önüme koyardı, bir yandan yerken bir yandan bu kitapların içinde kaybolurdum.
Sadece boş zaman meşgalesi değildi “eskinin interneti” elbette.
Dönem ödevleri bu ansiklopediler karıştırılarak yapılırdı, beyaz A4 kağıdın altına çizgili olanını koyar,
“O zamanın Google”ı ansiklopedilerden bulabildiklerimizi itinayla yazardık.
Bir ara gazeteler okurlarına kupon karşılığı verir oldu bu ansiklopedileri. Harıl harıl kupon biriktirirdi anneler, bu sürecin sonunda raflarda Thema Larousse, Gelişim Hachette gibi ansiklopediler birikti evlerde. Larousse ve Brittanica’ları kâh saman, kâh hamur kağıda basarak kaç kez verdiler hatırlamam...

‘Eskicide Larousse’ hüznü

Dedim ya, ilkokuldan üniversiteye kadar aşağı yukarı 21 yıl her sabah aynı manzaraya baktım oturduğum kahvaltı masasında... Benden önce de abilerim bakmış Meydan Larousse’ların başköşede olduğu aynı manzaraya 70 ve 80’ler boyunca.
Hâlâ bir araya geldiğimizde bir ağızdan söyleriz: A-Ayr, Ayr-Cis, Cisi-Düra, Dürb-Gari, Gark-Hol, Hom-Kard, Kare-Limo, Limp-Moti, Moto-Peda-Pede Sara, Sarp-Teçh, Teda-Zyth.
İnternete doğmuş yeni nesil mana çıkarmakta zorlanabilir ancak 60’lar, 70’lar ve 80’lerde doğmuş pek çok kişinin zihnine unutulmayacak şekilde kazınmış ses toplulukları bunlar.
Fasiküllerin nerede başlayıp nerede bittiğini gösteren bu sesleri herhalde hayatımızın sonuna kadar aklımızın derinliklerinde taşıyacağız.
Bugün kim olduğumuzu belirleyen tuğlaları ilk bu ansiklopediler koydu. Kişiliğimizi, hayal dünyamızı, hayata bakışımızı şekillendirdi yıllar boyunca.
Şimdi bu ansiklopedileri bir eskicinin arabasında gördüğümde tatlı tatlı kalbim acıyor. Belli ki atanın yeri yok evinde veya “internet var” diye düşünmüş, koyuvermiş kapısının önüne.
Doğru, internet var ama ben hâlâ o ansiklopedilere bakarak büyüyen çocukların hayal dünyasının “bir başka” olduğunu, olacağını düşünürüm hep...
Velhasıl kelam, Meydan Larousse’ları eskiciye vereceğini söyledi bir gün annem. “Dur” dedim; “Atma! Meydan Larousse atılır mı? Ben o eskici arabasının önüne yatarım!”
Aldım hepsini, sabırla, çocuğumu taşır gibi taşıdım kendi evime.
Dizdim aynı anne evindeki gibi güzelce; her sabah kahvaltımı onlara bakarak yapmaya devam ettim.
Sonra renkli resimli ansiklopedileri getirdim, tozlarını aldım, sildim, bir alt rafa yerleştirdim... Arada açtım, baktım, koydum bir kase sıcak sütlü bisküvi, çocukluğumun sayfalarında, o rengarenk dünyada gezdim. Hâlâ yapıyorum arada, hatta abilerimle bir araya gelince başlıyoruz “A-Ayr, Ayr-Cis, Cisi-Düra”lamaya... Gülüyoruz.
Hatıralarımızın dümdüz edildiği bir yerde yaşarken o ansiklopedilerin rengarenk sayfalarında hâlâ iyi hissetme şansımız var. Bunun farkında mısınız?
Atmayın, terk etmeyin o güzel kitapları. Eskici arabasından bakmasın “Biz bir zaman evlerin gözü gibi bakılan en değerli kitaplarıydık” gözleriyle acı acı... İyi hafta sonları!

Yazının devamı...

Biraz ruh halimiz yükselsin!

15 Mart 2017


Mutsuz olmak kolay. Hatta bunun için kılınızı bile kımıldatmanıza gerek yok. Bunun için biraz haber karıştırmak, ülke ve dünya gündemine bakmak kafi.
Peki kendinizi rahatlatmak için ne yapıyorsunuz? Günlük öfkeyi artık bir “kişilik özelliğiniz” mi kabul ettiniz?
Her gün iki buçuk saatinizi geçirdiğiniz trafikte sağa sola laf ediyor, Twitter’da hoşunuza gitmeyen insanlara sinirleniyor, yaşanmaz hale gelen İstanbul’u sabahtan akşama kadar kötüleyerek “rahatlamaya” çalışıyor olabilirsiniz. Veya etrafınızdaki pek çok kişinin bunları yaptığına şahitlik ediyor da olabilirsiniz...
En kolayı bu çünkü.
Peki zor olan nedir? Siz seçin: Zor bir hayatta kaskatı ve değişmez bir karaktere bürünerek herkese ve her şeye savaş açmak mı?
Yoksa hayatın değişken ve sonsuz potansiyele sahip olduğunu idrak ederek zor koşullarda esnek ve dayanıklı insanlara dönüşmek mi?
Bakın size ne diyeceğim...
Tarihte tüm medeniyetlerin zor zamanlarında; savaşların, mücadelelerin olduğu dönemlerde birileri dayanıklı ve esnek olmayı başardığı, öyle davrandığı için hayat devam etmiş.
En kötü koşullardan, “burada hayat yok” denen yerlerden, “artık toparlanmak imkansız” dedirten zamanlardan büyük yetenekler, güçlü insanlar, kararlı kalabalıklar çıkmış.
Evrim mekanizması nasıl ilerler bir düşünelim. Bir canlının uzun vadede kademeli genetik değişimlerle çevresine adapte olabilme yeteneğine evrim diyoruz.
Peki bu nasıl oluyor? Bir canlı belirli zaman diliminde, belirli şartlar altında kaldığında, hücreleri yeni koşullara adapte olabilecek proteinler üretiyor ve uzun vadeli bir değişim yaşıyor.
İşte, en büyük becerimiz bu, değişim ve adaptasyon.
Sürekli öfke, sürekli şikayet, sürekli karamsarlık içinde yaşadığınızda, “normaliniz” mutsuzluk olduğunda, kendi bedeninizin sınırları içinde düzensizlik ve karmaşayı tetikliyorsunuz. Sayısız seçenek arasından değişimi mutsuzluktan yana kullanıyor, mutsuzluğa adapte oluyorsunuz.
Ruh haliniz, bedeninizin sağlık durumunu da yönetmeye başlıyor. En iyi ihtimalle hayatını yönetemeyen sürekli yorgun ve mutsuz insanlara, en kötü ihtimalle aşırı mutsuz ve hasta insanlara dönüşüyorsunuz.
Peki ne yapmalı? Kimsenin bir mağaraya ya da kabuğuna çekilip dünyadan izole olma lüksü yok...
Önce hiçbir şey yapmadan şikayet etmeyi, çevremizdeki mutsuzluğun tespitini yaparak bir
karamsarlık bulutu içinden bakmayı bırakmak gerekiyor.
Şehirlerin halinden, içi boşalan kavramlardan, politikacılardan, hayatımızın karanlık yönlerine dair tespitlerden bir uzaklaşalım. Hayal kuralım.
Şu hayattaki her şey, bir zamanlar bir hayal değil miydi neticede?
Bu yazıyı okuduğunuz gazetenin kağıdı, mürekkebi, fotoğraflar birilerinin hayaliydi. İnternetten okuyorsanız, elinizin altındaki bilgisayar, tüm sistemler, bir zamanlar birilerinin rüyalarında gördüğü ve diğerlerinin “Asla gerçek olamayacak kadar saçma” dediği bir hayaldi. İnsanlar savaş dönemlerinde bile sanat dergileri çıkardılar, şiirler/romanlar/hikayeler yazdılar, besteler yaptılar. Şimdi okuduğunuz klasikler gerçek olmadan önce birilerinin aklındaki hayaldi.
Hayal kurmadan olmaz.
Ne olur artık halimizden şikayet etmeyi bırakalım.
Şartlar kötüyse kötü, dünya daha kötülerini de gördü. Yine görecek ama hayat devam edecek. Gelin hayal kuralım ve elimizden gelenin en iyisini yapalım. Bulunduğu koşulları değiştirmek için çaba göstermeden karamsarca şikayet eden ve buna maruz kalanları da çukura çekenlerden değil, geleceğe miras bırakabilecek hayalperestlerden olalım...
Bu dönemin de dayanıklı ve esnek insanları biz olalım, ne dersiniz?
Olmaz mı?
Denemeye değmez mi?

Yazının devamı...

Tüketim kültürü böyle değişiyor!

14 Mart 2017


Tercihini sosyal içerikli işler yapmaktan yana kullanan markalar, tek odağı “kâr” olan bir dünyanın değişen yüzü olarak yüzümüzü güldürüyor.
Son dönemde pek çok marka, sosyal içerikli çalışmalarla değerini yükseltiyor.
Nitelikli işlerle sosyal mesajlar veren markaların hem marka algısı olarak bir adım öne çıktığını, hem de daha geniş kitlelere yayılarak kendilerine yeni müşteriler bulabildiğini biliyoruz.
Son olarak Filli Boya örneğinde bunu gördük, toplumun her kesiminden alkış alan, birleştirici, eşitlik mesajı veren bir video ile büyük ses getirdiler 8 Mart’ta.
Tüketici kültürü, teknoloji gibi değişkenleri gözlemleyerek markalara danışmanlık veren Contagious’un strateji uzmanlarından Katrina Dodd ile bir süre önce şirketlerin sosyal içerikli işlere yönelimiyle ilgili konuşma fırsatı buldum.
Değişen teknolojiyle beraber, bugüne ayak uydurmak isteyen markaların kendilerini “kâr odaklı” değil, “amaç odaklı” olarak konumladığını ve kendilerini tüketiciye anlatmak için doğru hikayeler aradıklarını anlatıyor:
“İnternet bilgiye olan ulaşımımızı demokratikleştirdikçe, tüketiciler piyasanın işleyişinin etkileriyle ilgili daha fazla farkındalığa ulaştı.
Teknoloji sayesinde gelişen bu ‘afişe olma hali’ daha iyi bir ticari anlayışa yol açabileceği gibi, bugün bu daha çok ‘şirketlerin toplum için faydalı işler yapması’ olarak karşımıza çıkıyor.
Bunun anlamı; markaların, saklayacak bir şeylerinin olması yerine, tüketicilerine anlatacak daha iyi hikayeler bulmasına, bu da sonuçları itibariyle tüketici üzerinde markayla ilgili pozitif bir algıya yol açıyor” diyor.
İncelikle düşünülerek hazırlanmış sosyal içerikli iyi çalışmalar, toplumun hislerine tercüman olurken, markayı da tüketici gözünde iyi bir yere taşıyor.

Tek anahtar “kâr” değil

Yönetim Uzmanı Dan Pink’in şu sözlerini aktarıyor Dodd:
“Ticari girişimlerin insafsız ve kararlı hallerinin, kapitalizmin devamlılığı için tek anahtar olduğunu düşünürüz.
Fakat artık bu, sürdürülebilir bir ticari hayata işaret etmiyor. Eğer kâr etmek, şirketin amaç odaklı motivasyonundan daha önemli hale gelirse, kötü şeyler olur.
Bazen etik anlamda ‘kötü şeyler’ olur, fakat bazen de bu durum berbat ürünler, yetersiz müşteri hizmeti veya çalışmak istemeyeceğiniz koşullar sunan bir ofis olarak karşınıza çıkabilir. Bunlar, başarılı markaların özellikleri değildir...”
İletişim danışmanı Soydan Canbaz ise, yeni tüketici profilinin daha iyi bir dünya arzusunun, kurumsal dünyaya ilham verdiğini düşünüyor.
Canbaz, “Yıllar içinde gözlemlenen önemli değişim şu: Genelde sosyal sorumluluk ya da hayırseverlik ekseninde gördüğümüz amaç odaklı pazarlama çalışmaları birçok şirketin DNA’sına yerleşmeye başladı. Amaç odaklı çalışmalar, sadece pazarlama sürecinin değil, bütün iş yapış süreçlerinin, aynı amaç için değer yaratacak şekilde tasarlanmasını sağlıyor. Ortaya konan çabaların hem yaratıcılık hem de çözüm yaratma konusundaki tutkusuna bakınca gelecek adına iyi hissediyoruz” diyor.
Mutsuz çalışma ortamlarına, mutsuz çalışanlara sahip...
Ne sattığına değil, kaça sattığına odaklanan...
“Büyük resmi” değil sadece cebini düşünen markaların uzun vadede varlığını sürdürmesinin zor olduğunu söylüyor uzmanlar.
“Para, para, para” artık çalışmıyor.
Tüketicinin gözünde yükselebilmek, benzer markalar arasından sıyrılabilmek için iyi ürünler de yetmiyor hatta...
“Dünyayı, toplumu, insanı düşüneceksin, düşündüğünü de göstereceksin” diyor tüketici ve bunu talep ediyor...

Yazının devamı...

Sosyal medyada şiddetin yükselişi

4 Mart 2017

“Bilgisayar, benliğin görselleştirilmesinde kullanılan birinci metafor olarak kitabın yerine geçtiğinde, neler olduğunu anlamalıyız” der.
“Modern insanın bir günü”nü düşündüğümüzde, benliğin yaşam yerinin son 15 yılda yavaş yavaş mekan değiştirerek sosyal medya mecralarına yerleştiğini görüyoruz.
Benlik, “başkalarından onay göreceği” bir ortamda hayatını sürdürüyor artık.
Varlığını, yaşamının gerçekliğini ve anlamını kendi içinden değil, diğerleri başparmağını yukarı kaldırarak onay verdiğinde kavrayabiliyor.
Veya aksi olduğunda hızla çöküyor, “görünmez” hissediyor...
Başkalarının görebileceği biçimde ifade edilmeyen bir hayat, “yaşanmamış” sayılmaz elbette.
Fakat yaşadığımız anı belgelemediğimizde, kendimizi ifade etmediğimizde, başkalarının sözlerinden, görüntülerinden ve kendilerini ifade ettikleri mecralardan kısa süre dahi uzak kaldığımızda ortaya çıkan derin boşluk hissi, bugün gerçeğin başka türlü yaşandığını anlatıyor.
“Yaşamı oluşturan, banda kaydedilemeyen, ölçülemeyen ya da belgelenemeyen; teknolojik kullanıma teslim olmayı reddeden bir şeydir. Asla yok edilemeyecek olan gözle görülemeyen şeylerdir” diyor Sanders.
Gerçek bilginin, gerçekte olanın değerinin “hislerin” üzerine çıkamadığı bir dönemde yaşarken...
Üstelik artık yazılanların gerçek bilgiye dayanarak mı, yoksa hissiyata dayanarak mı yazıldığının ayrımının zor yapıldığı bir dönemde...
“Yaşamı oluşturan şey”e daha çok kafa yormak gerekiyor.

Ya kahraman ya kum torbası

Gerçek bilgiye dayanmayan hislerin insanların gündemini oluşturduğu bir dünyada insan beyni, tatmini ancak en uçlara gittiğinde yaşayabiliyor.
Eleştiri kültürünün ortadan kalkması işte tam da bu yüzden.
Sözel şiddet ve linç kültürü artarken, gerçeklerin değerinin ayaklar altına alınması ve bunun son derece normalleşmesi bu yüzden...
Yüze çarpılan bir görsel, hislere dayanılarak söylenmiş fakat gerçekle ilgisi olmayan bir yorum o yüzden bu kadar dikkat çekiyor.
Her seferinde tatmin olmak için karşılıklı olarak çıtayı yükseltiyor insan ruhu. Hikayenin sonunda ya göklere çıkarılacak bir kahraman ya da linç edilecek bir kum torbası arıyoruz yeni çağın düzeninde.
Twitter’da her gün bir başka “linç” ile karşılaşmak mümkün. Herkes kendi “Ben böyle düşünüyorsam, öyledir”lerini sıralayarak karşısındakini ikna etme çabasında, en vahşi haliyle.
“Bilmiyorum” demeyi güçsüzlük sayan, “bilmediğini dahi bilmeyen”lerin özgüveniyle şekillenen tuhaf bir dünyanın içinde, tüm gerçekliklerin üstünde barınıyor “haklı çıkma sanatı”.
Egolara vurulan darbeler, insanda en çok buna vakit ayırma dürtüsü uyandırıyor.
İşte sosyal medya kullanıcılarının çoğu orada gerçek meselelere kafa yormayı bırakıyor, sırf kendilerini anlatmak uğruna dijital dünyanın insanın hayatını çalan kısmına teslim oluyorlar.
Belki de şunu hatırlamak lazım: Arthur Schopenhauer’ın “Eristik Diyalektik”indeki hilelerden biridir “kızdırma”.
“Kızdırılan kişi, doğru yargıda bulunamaz ve avantajını fark edip kullanamaz. Onu açıkça haksızlıklar yaparak ve rahatsız ederek, haddini bilmez bir tavırla kızdırabilirsiniz...”
Bunun “haklı çıkma sanatı”nda bir hile olduğunu bildiğinizde, kızmazsınız. Bir de işe bu açıdan bakın...

Yazının devamı...

Kenan Doğulu “Kader bizi birleştirdi” diyor

3 Mart 2017

Peki sizi yerinizde duramayacak kadar öfkelendiren bir adaletsizliğin...
Sizin kontrolünüz dışında gerçekleşen bir yıkımın, dönüşümün...
Birilerinin gelip inşaat makineleriyle eştiği hayatınızın o tahammül edilemez belirsizliğinin üstesinden nasıl gelirdiniz?
Bu soruların yanıtlarını, bir sanat formuna dönüştürerek içinden şelale gibi akıtan üç yetenekli gencin adını belki duydunuz... Burak Kaçar (Zen-G), Veysi Özdemir (V.Z.) ve Asil Koç’tan (Slang) oluşan, yıkılan Sulukule’nin ilk hip hop grubu Tahribad-ı İsyan...
Onların adını bundan sonra çok daha fazla duyacağınıza emin olabilirsiniz.
Onlara “kentsel dönüşüm çocukları” demek belki de yerinde olur.
2005 yılında kabul edilen ve 2008 yılında uygulanmaya başlayan Sulukule’deki kentsel dönüşümle evlerinden, anılarından, akrabalarından, komşularından uzaklaşmak zorunda kalmış üç genç... İsyanları, onları hem bir araya getiren hem de insanı derinden etkileyen şarkıları yazmalarına sebep ortak motivasyon olmuş.
Adlarını ilk defa dört yıl önce 13. İstanbul Bienali’nin en etkileyici işlerinden birinde, Halil Altındere’nin, grubun şarkısı ile aynı adı taşıyan “Wonderland” videosu ile duymuş, isyanlarına şahit olmuştuk. Grubun ilk albümünün çıkış hikayesi de aslında o gün başlamış...
Bienalde Altındere’nin işiyle karşılaşan ve “Bu çocuklarla mutlaka bir araya gelmeliyim” diyen Kenan Doğulu, bir süre sonra ileride albümün müzik prodüktörlüğünü yapacak olan arkadaşı Murat Çekem’den bir telefon almış... Gelin, hikayeyi Doğulu’dan dinleyelim...
“Bence kader bizi birleştirdi. Hayatta başımıza gelenlerin tesadüf olmadığına inanırım her zaman. Onları ilk gördüğümde içimde bir şeylerin kımıldadığını hissettim. Halil Altındere’nin videosunu bienalde gördüğümde ‘Acaba bu çocuklar için yapabileceğim bir şeyler olabilir mi, seslerini duyurmalarına destek olabilir miyim?’ diye düşünmüştüm. İşte o sırada ilginç bir telefon aldım Murat Çekem’den: ‘Sana tanıştırmak istediğim üç tane pırlanta gibi, yetenekli çocuk var.’ Ben de içgüdüsel olarak ‘Tahribad-ı İsyan mı?’ diye sordum ve evet... Onlardı. Bu durumu sonradan günlerce düşündüm, belki bir gün bir yerlerde illa buluşacaktık ama bunun hemen olması iyi oldu, onlara uğurlu gelmeyi hayal ediyorum.” 

Gerçek kentsel dönüşüm

Tahribad-ı İsyan’ın en güçlü olduğu yönünü “kalemleri” olarak değerlendiriyor Doğulu.
“Bu genç yaşta gerçekten çok iyi yazıyorlar... Zor şartlarda bu yaşta böyle işler çıkarabildilerse, gelecekte neler olabileceğini düşünemiyorum bile, beni çok heyecanlandırıyorlar!” diye anlatıyor grupla olan sevgi bağını.
Sadece prodüktörleri değil Doğulu, bir bakıma akıl koçluğu vazifesini de üstlenmiş. Grup üyelerinin gençlik alevini yapıcı olarak şekillendiriyor bir bakıma. Grubun ve yaptıkları müziğin DNA’sında olan “isyan” hallerini yapıcı bir sanat formuna dönüştürebilmeleri için, gruba müzik hayatları boyunca destek olmayı sürdüreceğini söylüyor:
“Çocukların söyleyecek çok sözleri var. Sebeplerinde de çok haklılar. Bugünlerde herkesin içinde bir sıkışmışlık ve daralmışlık var. Bunu kağıda dökerek sanata çevirebilmek çok özel bir durum. Sanatçı ruhlu yaratıcı insanlar desteklenmeli. Tahrip etmeye, kavgaya, dövüşe yönelik değil, yapıcı bir şekilde onarmaya yönelik. Tartışılamayan bir Türkiye’ye alışamıyorum. Onların da bazı tartışmalar açması, konuşarak, yazarak çözmesi gerektiğini düşünüyorum ve o yönde telkinlerde bulunuyorum.”
Tahribad-ı İsyan üyeleri, müzik ve sözleriyle sadece kendilerinin ve benzer mağduriyetler yaşayanların duygularına tercüman olmakla kalmıyor, aktif olarak başka çocukların da yaşamlarına dokunuyor.
Daha önceleri Sulukule’de bulunan Çocuk Sanat Atölyesi’nde öğretmenlik yapmışlar, atölye kapandıktan sonra ÇimenEv Bilim ve Sanat Merkezi’nde çocuklara rehberlik etmeyi sürdürmüşler, 30’dan fazla çocuğun yeni gruplar kurmasına vesile olmuşlar...
Kasım 2015’ten beri ise ASAM’da göçmen ve mülteci ailelerin çocuklarıyla hip hop atölyeleri düzenliyorlar...
Yıkıcı olaylar karşısında kimileri çıkışı kendini yok edecek bir hayat tarzında bulurken, bu 3 genç içlerindeki yakıcı ateşi müzik ve sanat aracılığıyla harlayarak kendilerini ve çevrelerini dönüştürüyorlar.
Belki de gerçek “kentsel dönüşüm” budur...

Yazının devamı...