"Melike Karakartal" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melike Karakartal" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melike Karakartal

Melike Karakartal

Hiçbir salon erkeği...

15 Temmuz 2017

İki gün önce ilişkileriyle ilgili “Adriana, belki de ruhuna hitap eden “salon erkeği”ni bulmuştur yazmıştım.
Hâlâ bunun karşılıklı el sıkışılan PR ilişkisi olduğunu düşünmüyorum, Adriana Lima ince ruhlu bir erkekle karşılaştığını düşünmüş, aşık olmuş, dünya Hara’yı tanısın istiyor...
Birebir ilişkileri pek incedir, birbirlerine şiirler okuyorlardır, bulutların üzerinde geziyorlardır, bilemem.
Fakat Hara’nın hem kendi Twitter hesabında yazdıklarını, hem de Onur Baştürk, Ayşe Arman ve Gökhan Kimsesizcan’a söylediklerini okuyunca Hara için “ince ruhlu salon erkeği” diyemeyeceğim. Zira hiçbir “salon erkeği”, “Sen benim eski sevgililerimi Google’ladın mı” demez.
Hiçbir “salon erkeği”, bugün evli barklı olan, eskiden ilişki yaşadığı güzel kadınların isimlerini sıralamaz.
Bu, isimlerini söylediği kadınlara saygısızlık, üstelik kadınları değersizleştiriyor.
Bir değerleri bir zamanlar vardır herhalde ama şimdi “Güzel eski sevgililer” klasöründe yan yana duruyorlar ve Metin Hara ile ilgili “Zaten güzel ve ünlü kadınlarla birlikte oluyordum, ne var yani” algısı oluşturmaları bekleniyor!

Yazının devamı...

Belki de Lima için Hara, aradığı “Salon beyefendisi”

12 Temmuz 2017


Kadınlara genel yaklaşımı “Bir şeye benzemiyor vallahi” olan, bir ortamda kendinden başka bir dişinin ilgi görmesine tahammülü olmayan kadınların dahi güzelliği üzerinde hemfikir olduğu bir model.
Pek çok erkeğin hayallerini süsleyen, yetişkin erkeklerin kendi aralarında yaptığı cinsellik odaklı ergen muhabbetlerine bol bol konu olan bir erotizm sembolü.
Victoria’s Secret defilelerinin en bilinen ve uzun dönem “Meleklik görevini ifa eden” modellerinden; artık yaşı gereği tacını Kendall Jenner’lara, Gigi Hadid’lere bırakıyor yavaş yavaş ama bana kalırsa 20’lerindeki halinden daha çarpıcı.
Zaten kendisi de bunun farkında. 40 yaşına kadar podyumlarda kalmayı arzuladığını söylüyor.
Adriana Lima, bundan önce pek çok defa Türkiye’ye geldi, Acun Ilıcalı ve ahalisi ile pek samimi, burada gördüğü ilgi ve kazancından memnun olsa gerek, Türkiye’den gelen tekliflere pek hayır demiyor.
Son dönemde katıldığı organizasyonlardan birinde Metin Hara ile tanışmıştı.

Yazının devamı...

Kötülükten nefretten sadeleşmek

11 Temmuz 2017

Sahip olduklarımızın bize sahip olması kavramı ilk defa hayatımıza Chuck Palahniuk’un “Dövüş Kulübü”yle girmiş gibi görünse de, bir sevgili okurumuzun da haklı hatırlatmasıyla, aslında bu konu iki bin beş yüz yıllık Zen öğretisi kadar eski.
Öyle tabii, ancak Zen öğretisini bir “app” gibi düşünecek olursak, her çağda yeni güncellemelerin geldiğini ve sadeleşmeye bu açıdan bakmak gerektiğini düşünmek işlevli olur.
Farklı zamanlarda, farklı kültürlerde, farklı ailelerde, farklı ülkelerde farklı şekilde yer açıyor kendine sadeleşme ihtiyacı.
Bizim “sade yaşam”dan anladığımız ve uygulayabileceğimizle -mesela- bir Japon’unki farklı olsa gerek. Veya son derece bireyci yetiştirilen ve anne-babasıyla göbek bağı üniversite dedin mi kesilen batı kültürü için farklı olsa gerek...
Hepimiz okuduklarımızı, izlediklerimizi, gördüklerimizi, kendimizde fayda görebileceğimiz şekilde filtreliyoruz. Bir başkasının yazdığını kendi yaşanmışlıklarımızla okuyoruz ve her kavramın, her konunun, herkeste farklı yansımaları oluyor.
Sade yaşamanın bizim kültürümüzü ve içinde yaşadığımız dönemi ilgilendiren önemli kısımları var. Neyi dikkate alacağımız veya hayatımızın dışında bırakacağımızı belirleyen, önemli bir filtre.
Evrensel bir gerçek olan “Kötü haber daha çok dikkat çeker”in, “Kötü haber daha çok tıklanır”a dönüştüğü günümüzde, kötülüğün hayatımızda gereğinden fazla alan kapladığını söyleyebiliriz.

Yazının devamı...

Masal gibi hayatlar

8 Temmuz 2017


Rengarenk bir aile Şakir Paşa’lar. Türkiye’nin en önemli ve aydın sanatçılarını çıkarmış, aynı zamanda büyük dramlar yaşamış bir Osmanlı ailesi. Kimler yok ki üyeleri arasında...
Şakir Paşa’nın oğlu, “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı...
Torunu, (büyük kızı Hakkiye’nin kızı) Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı Füreya Koral...
Ortanca kızı, Türkiye’nin soyut çalışmalar yapan ilk ve en önemli kadın ressamlarından Fahrelnissa Zeid...
Küçük kızı, Türkiye’nin ilk kadın gravür sanatçısı Aliye Berger...
Fahrelnissa Zeid’in ilk eşi (Fecr-i Ati grubu yazarlarından) İzzet Melih Devrim’den olan çocukları da; tiyatrocu, yazar, yönetmen Şirin Devrim ve ressam Nejad Devrim...

Yazının devamı...

Sahip olduğunuz eşyalar aslında size sahip oluyor!

5 Temmuz 2017


Hayattaki fazlalıklardan kurtulmak, bunun içine sahip olunan eşyalar dahil, fonksiyonsuz ilişkiler dahil, işe yaramayan ne varsa hepsini tek tek çıkartırsınız hayatınızdan. En azından bunu yapmayı düşünürsünüz ama zordur.
Bu arada, öyle “Şu arkadaşım bana iyi gelmiyor, hayatımdan çıkarayım”lara kadar gitmeye gerek yok bu arada, daha YOĞURT KABI veya TEMİZ PLASTİK POŞET atarken vicdan hesaplaşması yapıyoruz, bünye tutumlu. Eh, neticede müsrif olmamayı mutfak dolaplarından kafamıza yoğurt kapları düşerken ve poşet dağları içinde yüzerken uygulamalı olarak öğrendik. Tuğlalarımızın temelinde “Atma, lazım olur” var. Dönüştürmek sonradan girdi hayatımıza.
Şu anda lütfen mutfak ıvır zıvır çekmecenizi açıp karıştırın ve oradaki en “Atmayayım lazım olur” objesini çıkartıp bulun. Sadeleşmek için iyi bir “uyanış anı” olabilir. (Benimki bir sürü manasız vidaydı. Ne yapacaksam o kadar vidayı!)
Sadeleşmekteki amaç nedir? Daha basit, önceliklerinizi daha net belirleyebileceğiniz bir hayat yaşamak, o hayatın daha kolay akması... “Hayatım akmıyor, evden dışarı çıkmam bir buçuk saat sürüyor, işleri sıraya koyamıyorum, önemli konuları unutuyorum” diyorsanız etrafınıza bir bakın. Çekmecelerinize, gardırobunuza, çalışma masanızın üstünde olanlara... Bir “çöp dağı” hissi ile karşı karşıyaysanız, bu düzensizliğin sizi nasıl yavaşlattığını tahmin bile edemezsiniz. (Bakın, bir vidadan nelere geldik.)
Şaka değil, dağınıklık insanın ruh haline, dolayısıyla hayatına da yön veriyor. Bu hafta sonu evdeki tüm fazlalıkları atmaya, evin her köşesini düzenlemeye ayırın vaktinizi. Bakın sonraki haftalarda neler değişiyor... “Karmaşa” hissinin hafifleyeceğinin garantisini veriyorum.
Bu konunun bir uzmanı var, Marie Kondo. Kondo, temizlik ve organizasyon uzmanı bir Japon. “Bunun da uzmanlığı mı olur?” demeyin, var. Kondo, sadece eşya, ev, ofis düzeni değil, hayatınızın her alanına yayılacak uzun vadeli kalıcı bir “sükunet hali” yaratmanıza yardımcı oluyor. Türkçeye çevrilen kitabının adı “Hayatı Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla”... Önerilerine göz atın, sizi büyük bir yükten kurtaracak.

Yazının devamı...

Sadece Beyoğlu mu giden?

4 Temmuz 2017


Yoksa sadece sevebilme, başkalarının hisleriyle bağlantı kurabilme becerisi mi?
Herhalde ikincisi. İlk saydıklarım insanı insan yapar mı bilmem ama esneklik, İngilizcede “resilience” denen kavram, yani bir bakıma hem dayanıklı hem de esnek olmak demek. Hayatta kalabilmenin sırrı olsa gerek.
Bizim de artık uzmanlaştığımız yegane konu da herhalde bu... Bu kadar esnek, yani “resilient” olamayanlar uzaklara gittiler, kendilerine daha iyi bir hayat kurma hayaliyle başka ülkelere göç ettiler.
Dar zamanlardan çıkış için iki yol var: Olumsuz koşullarda esnek olmak, çözüm yaratmak... Veya çözümü başka bir yerde aramak.
Üçüncüsü var mı bilemiyorum. Olumsuz koşullarda esneklik iyidir diyemiyorum, herkes kendine iyi gelecek çözümü arıyor neticede.
Bildiğim bir şey var, o da burada kalanların daha fazla esneyecek yerinin kalmamış olduğu.

Yazının devamı...

“Offline” yaşamak bir lüks mü?

3 Temmuz 2017

Uzak kalmaya çalıştıkça insanda “bir şeyleri kaçırma korkusu” yaratan, Oxford Dictionary’e eklendiği 2013’ten çok daha öncesinde hayatımıza giren bir kavram, İngilizcesiyle “Fear of Missing Out”, yani FOMO.
Konu sadece kaçırma korkusu değil, boş kaldığınız her anda elinizin telefonunuza veya “yenile” butonuna gitmesinin nedeni sosyal medyanın bağımlılık yaratıcı etkisi.
Havadislere baktığınızda damarlarınıza yayılan dopamin sayesinden beyniniz, her seferinde daha fazla sosyal medya alakası bekliyor sizden.
Dopamin eşiği yükseldikçe, önce alışkanlık olarak başlayan bu davranış, çok kısa sürede bağımlılığa dönüşüyor.
İlla söz, fotoğraf paylaşmak gerekmiyor bu bağımlılığın kölesi olmak için, sosyal medya aracılığıyla hayata bağlanmayı seçen “izleyici” konumundaki kullanıcılar için de aynısı geçerli.
Bir paylaşımları yok ancak haberleri, eş-dost aktivitesini, dünyada ve ülkede olup bitenleri sosyal medya aracılığıyla takip etmek, yine o kimyasal döngüye ve sonunda FOMO’ya neden oluyor.
“Paylaşım ishali olmuş” hissi yaratan sosyal medya kullanıcıları da aynı dertten mustarip. Bağımlılık yaratan kimyasal döngü, onlarda, “Ne kaçırdım” değil, “Kendimi bugün nasıl ifade edemedim” hissiyle kıvranmaya başladıkları anda başlıyor. Hayatlarından bol bol kesit sunarak kendilerini gönüllü olarak açık hedef haline getiriyor artık insanoğlu. Öte yandan paylaşım deliliğinin narsisizme doğru giden önemli bir parçası da var.

Yazının devamı...

Kirletirim, çünkü parasını ödedim!

30 Haziran 2017


Geçici alanlar olması. Kimin ne yaptığının belli olamayacağı, dolayısıyla kimsenin kimseyi doğrudan ayıplamasına olanak bulunmadığı yerler.
Yani alabildiğine hor kullanılan, kirletilen ve kalabalığın dağılmasının ardından, sanki bir zombi kıyameti yaşanmışçasına talan edilen ve öyle bırakılan yerler...
Bu geçici alanların en önemli yönü, insanların yaşam standardını, dünyaya dair algılarını, çevreleriyle olan ilişkilerini gösteriyor olması...
Kendilerine dair, dolayısıyla oluşturdukları kalabalıklara dair, dolayısıyla bir topluma dair pek çok şey söylüyor olması...
İndirim zamanı giyim mağazaları içeride olan “dünyanın son günü” ortamına pek çok kez şahit olmuşsunuzdur.
Kabinler ağzına kadar kıyafetle doludur, çünkü kimse aldığını yerine asmaya zahmet etmez...

Yazının devamı...